• İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez.
  • “Kelimeler ne yapacakları kestirilemeyen yaratıklara benziyor, diye düşünüyorum o konuşurken.
    Hiçbir silah, kılıç, ordu ya da kral, cümlelerden daha güçlü olamaz. Kılıçlar seni kesip öldürür ama kelimeler iliğine kadar saplanıp kalır ve seni yaşayan bir cesede çevirir, o saplandıkları yerde kanatır da kanatır.”
  • 148 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10·
    Aklınızda bin bir düşünce biriktiğinde parmaklarınızı karıncalandıran bir his vardır ya... Hangi birini söylesem, nasıl anlatsam, her bir düşünceyi nasıl sığdırsam nasıl birleştirsem bu satırlarda diye düşünür o ilk kelimeyi yazana kadar bir garip heyecan duyarsınız içinizde. İşte o hissi seviyorum ve o hissi bana yaşatan kitapları da bir başka seviyorum. Ve Siddhartha tam olarak böyle bir kitap oldu benim için, bir kitaptan da öte belki şiirsel bir hayat dersi… Kitabı okurken birçok imge canlandı kafamda, uzun zamandır bir kitabı bu kadar karalamamıştım okurken. Aldığım notlar, çizdiğim satırlar, sorduğum sorular… Yüz küsur sayfada dopdolu bir kitap Siddhartha, sayfalarından taşan, düşüncelere nüfuz eden bir kitap. Sıkıştırılmış zip dosyası gibi, okudukça her bir sayfasından kelimelerden öte anlamlar fışkırıyor… Açtıkça hacmi büyüyor… Bu yazı tam olarak bir inceleme sayılır mı bilmiyorum ama kitabın kafamda döndürdüğü imgeleri, bana çağrıştırdıklarını anlatmak istiyorum biraz. Bir yere varmaktansa yollarda dolaşmak, Siddhartha gibi yollara düşmek istiyorum ben de… Varacağım yerden habersiz.

    Bir arayışla başlıyor hikaye. Arayış düşünceyle başlıyor. Düşünceler değişiyor. Yollarda virajlar, çıkmaz sokaklar...
    Yolculukla başlıyor bu hikaye... Ben'i arayan bir yolculuk, ben'i bulacağına inanan bir yolcu...

    Fakat ‘ben’ nedir?

    ‘Ben’ bir aynaysa şayet, bizim dünya dediğimiz, -gerçek dediğimiz-; bize o aynadan yansıyan görüntü müdür o halde? Ayna yeter mi dünyayı göstermeye? ‘Ben’i aramak ve bulmak yeter mi gerçeği görmeye? ‘Ben’ gerçeği, gerçekten algılayabilir mi?

    Siddhartha’nın yolculuğu yetinmemekle başladı. Hayatı ona yetmemişti, öğretilenler ve insanlar ona yetmemişti.
    Yol ilerledi… Belki de Siddhartha’nın aynası çukur aynaydı; dünyayı, insanları ve öğretilenleri küçük gösteriyordu bu ayna ona. Küçümsüyordu Siddhartha…

    Yolculuk devam etti, yollar ayrıldı, her yolun yoldaşı farklıydı… Yollarla birlikte aynalarda değişti. ‘Ben’ sabit kalmadı. Kimi zaman ayna dünyaya öyle çok yaklaştı ki dünyayı gösteremez oldu. ‘Ben’ aynasını toz tutunca dünya kirlendi, dünya bulandı. Görüşü daraldı, dünya aynaya sığmaz oldu… Dünya büyüdü de büyüdü. Ayna dünyada kayboldu… Sonra birden kırılıverdi; aynanın dünyalarla dolu kırık parçaları kafesteki kuşu öldürdü. Bir rüyadan uyandı Siddhartha. Aynanın dört kenarlı çerçevesinden dışarı adım attı. Boyutsuzlaştı.

    Bir vahaya vardı sonra yol… Bir ırmak düştü yolunun üstüne Siddhartha’nın. Sonra ırmaktan yansıyan dünyayı gördü. Uçsuz bucaksız yansıma… Su toz tutmuyordu, su daima hareket halinde… Su kendini temizliyordu. Su her yerdeydi, ırmak her yerde… Dünyayı görebilme vasfı bir tek akan ırmaktaydı… Sudan yansıyan dünyada saklıydı ‘ben’. Geçmişi geleceği yoktu akan suyun. Su her zaman aynıydı ve her zaman farklı… Akan hep suydu ama her seferinde farklı taşlarda farklı yosunlarda yıkanıyor, farklı dalgalarda boğuşuyor, farklı çamurlardan temizleniyordu.

    Ve su öğretilemezdi, ne rengi ne tadı ne de o berrak yansıması… Suyu bilmek isteyen suyu bizzat bulmalıydı. Susuz kalanlar ise aynalarının iki boyutlu yansımasında hapsolmuş; kimisi altın varaklı kimisi ucuz plastikten dört kenarlı bir çerçevenin içinde uçsuz bucaksız bir dünya arayışına mahkumdu…

    Her şeyin sonunda ‘ben’ anlatılamazdı. ‘Ben’ ve anlam arasındaki bağ kelimelerde boğuluyordu çünkü. ‘Ben’ elbet dünyaydı fakat dünya her dilde başkaydı… Dilin ötesinden konuşurdu ‘ben’. Kimi zaman ‘ben’, ‘ben’i yıkmaktı. Dil bunu anlayamazdı, anlatamazdı. O nedenle ‘ben’ öğretilemezdi.

    ‘Ben’ bir yolculuktu, kaderdi, hayattı, hem her şey hem hiçbir şeydi… Sadece bulan bilirdi.
  • Vespasianus'un dönemini al, örneğin. Bugün de olmakta olan her şeyi bulacaksın orada: insanların evlendiklerini, çocuk yetiştirdiklerini, hastalandıklarını, öldüklerini, savaştıklarını, şenlikler yaptıklarını, ticaretle uğraştıklarını, toprağı işlediklerini, dalkavukluk ettiklerini büyüklük tasladıklarını, birbirlerinden kuşkulandıklarını, dolap çevirdiklerini, pusu kurduklarını, başkalarının ölümünü dilediklerini, şimdiki zamandan yakındıklarını, servet biriktirmeyi sevdiklerini, yüksek mevkiler, konsüllük ya da hükümdarlık için yanıp tutuştuklarını... Ama şimdi yaşamları bir hiç, hiçbir yerde yok artık.
    Şimdi de Traianus dönemine geçelim. Gene aynı şeyler; o yaşam da söndü şimdi. Tüm öteki dönemlere ve uluslara ait belgeleri gözden geçir, ne çok insanın onca savaştan sonra bir anda ölümün tuzağına düştüğünü, kendini oluşturan ögelere ayrıldığını göreceksin. Ama her şeyden önce, tanıdığın, doğalarına uygun davranmayı ve ona sıkı sıkı tutunarak yalnızca bundan memnunluk duymayı savsaklayarak, boşu boşuna çırpınıp duran kimseleri anımsa.
    Burada, her eyleme gösterilen özenin onun değeriyle orantılı olması gerektiğini anımsamalısın; çünkü o zaman, ikincil şeylere hak ettiklerinden daha çok değer vermezsen gönül gücünü yitirmekten kurtulursun.
    Marcus Aurelius
    Sayfa 61 - Yapı Kredi Yayınları
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • 92 syf.
    Kambur, gazetede ilanını gördüğü cenazeye gidecektir o gün. Vakit gelene kadar sokaklarda gezer, bize anılarını, kendi felsefesini anlatır. Gideceği cenaze acaba kendi cenazesi midir, katili olduğu kişinin mi?



    “Akıl ideale varamayınca, hicve varıyor” diyen Şule Gürbüz’ün, şiirsel bir bilinç akımı ile yazdığı, metne kara mizahı sızdıran keskin zekası sayesinde şu tarif edilemeyen romanlardan biri Kambur. Bir hilkat garibesi delinin günlüğü, rüya defteri, intihar notu, cinayet ihbarı. Ya da anlatıcı kambur bile değil, kamburu gerçek değil, onun yalanlarını okuyoruz ve kandırılıyoruz. Yoksa sanrıları ve sayıklamaları arasında arada bir tesadüfi doğrulara denk gelen bir idiot savant mı bu karakter? Ama biz akıllılar hak veriyoruz ona, kendi görünmez kamburlarımızı sıvazlayarak. Kesin olan tek şey var. Yaşamın anlamsızlığının fark edilmesi sonucu gelen berraklık, deliliğe çok yakın.



    Kambur yabanıl, algıları açık, içgüdüsel bir varlık. Güvenilmez ve ürkütücü. Sırtımıza binmiş, bizimle yürüyen karanlık yolcu. Şiddeti hayal ediyor, kendi güçsüzlüğünün kanıtı olarak. Kırılma noktasını çoktan ardında bırakmış, öncesiz bir karakter Kambur. Bilinmeyenleri var hikayesinin, anlatılmayanları. Yazarın anlatmayı seçtiği sahnelerde yaşıyor ve bu bulmaca parçalarına benzeyen sahneler bir araya gelip kırık aynadaki surete benzeyen kübist bir portre oluşturuyor. Paramparça bir bütün. “-Sen kişi misin? - Galiba. - Kaç kişisin? - Bilemiyorum, epey olmalı.”



    Bilinç akımıyla yazılmış bir metafor



    Bilinç akımının en güzel uygulaması olarak, birbirinden zamansal ve mekansal olarak ayrık olan olayları, ayık tesadüflerle bir araya getirilmiş sözcükler anlatıyor. Hesaplı bir rastgelelik. Sarhoş bir farkındalık. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’ta kullandığı şiirsel gerçekçiliğe benzer bir dil. Zaten Kambur karakterinin pranga gibi ağırlığını hissettiği kambur ve Plath’ın romanınıdaki Esther’in içine hapsolduğunu hissettiği sırça fanus benzer imgeler. Esther’in hikayesi “Derin bir soluk alıp kalbimin eski böbürlenişine kulak verdim. Va-rım. Varım. Va-rım” diye biterken; Kambur’un hikayesi “Şu kontrbası bıçaklama zamanım geldi artık… Ölü var, var, var, var!” diye bitiyor.



    Nihilist bir bakış açısından çok, yaşamın anlamsızlığını kabullendikten sonraki olasılıkları sorgulayan kocaman bir metafor Kambur. Her iyi metafor gibi, kitabın dilini yalınlaştırıyor. Şule Gürbüz’ün, söylemek istediğini, laf kalabalığının içine saklamayan, cesur bir anlatımı var. Ancak bu, meramını doğrudan anlatıyor demek değil. "Metin her şeydir ve onun dışında hiçbir şey yoktur." diyen ve nihilist olmakla eleştirilen Derrida’yı şahit göstererek, azıcık kafa çalıştırmasını isteyecek okurdan. Metnine Derrida gibi dekonstrüktif bir biçimde yaklaşmamız ve metaforları çözümlememiz için muzip tuzaklar kuracak.



    Kitapta, üslubun bir parçası olacak şekilde beyaz alan kullanılmış. Sözcükler özenle yerleştirilmiş sayfalara. Cümleler, önceden hesaplanmış bir yerde bölünüyor ve diğer sayfaya geçiyor. Bazı sayfalar sadece iki satırlık tek bir cümle barındırıyor. Bu beyaz alanlar anlamın kayboluşunu, düşüncelerin arasındaki ilgisizliği, Kambur’un içinde hissettiği boşluğu, sessizliği, yalnızlığı anlatıyor. Etrafı boşlukla çerçevelenmiş cümleler daha etkili ama bir o kadar da havada asılı, yolunu şaşırmış gibi. Okur için ise soluklanacağı, durup okuduğunun anlamını düşüneceği, mola durakları. Bilinç akımı çok hızlandığında, sığınacak korunak. Müzikteki es gibi okuma ritmini kontrol ediyorlar. Örneğin bir sayfanın son cümlesi “…dönüp yürümeye başladığımda filmlerin finallerinde olduğu gibi, sırtımda sanki THE END yazacaktı” sayfayı çevirdiğimizde söyle devam ediyor: “Dönüp baktım, yazmıyordu. Yaşama devam etmek zorundaydım.” Sayfanın devamı boş.



    Defalarca okumalı



    Kambur, Şule Gürbüz’ün 1992’de yazdığı ilk romanı. Sadece koyu Şule Gürbüz hayranlarının bildiği, kimselerle paylaşamadıkları gizli, büyülü bir metindi. Büyü, paylaştıkça güçlenecek. Aslında bir kinaye olsa da, “Bu kitap bilmem kaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek için yazılmıştır.” diyerek bir kurt düşürüyor okurun içine Gürbüz. Ara ki bulasın o cümleyi. Sizce hangisi?
    Defalarca okunmayı talep ediyor bu kitap. Nazik bir talep bu. Kitap kalın değil, uzun değil, ağır değil. Derin sadece. Yaşamınızın neresinde olduğunuza, hangi ruh halinde olduğunuza göre her okumada farklı yorumlayacaksınız. Kaç kere okursanız içinde o kadar farklı bilmece keşfedip yeni yanıtlar vereceksiniz. Nar gibi bir kitap. Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane.

    Aklınız sizi nereye götürdüyse orada kalın, ve Şule Gürbüz’ü o gittiğiniz yerden okuyun. Öylesi en zevklisi.