• 192 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaşam ve Ölüm nedir? Güzel konumuza bu soruyla başlamak istedim. Önemi olan gerçek anlamda değil bunların vermek istediği manadır. Misalen birini / birilerini severseniz (uzak durun, tecrübe konuşuyor) o insan yoksun kaldığınızda ölü gibisinizdir. Ya da bir işi çok severek yapar, hayatınızı o işe verirsiniz ve o işin sonu kötü bitebilir. Yazarımız da denizi çok seviyor ve ilk romanı da zaten bununla alakalı. Toplamda da 21 kitabı var hepsini türüyle birlikte sırayla vereceğim tabi. Neyse burada asıl demek istediğimi söyleyerek bunu bitireyim: “Orada / onda herkeste arayıp arayıp da pek az bulduğunuz ya da hiç bulamadığımız ve hep özleyip durduğunuz bir şeyin pek çoğu vardır.”
    Yaşam ve Ölüm dedik. Farklı bir konuya gelelim. Mesela bir şeyi yapmayı çok seviyorsunuz, hatta önceden de biraz yapmış ama şartlar gereği bu işi bırakmış olun. Sonra dört duvar arasına sıkışmış, hayallerinden vazgeçmiş biri olarak yaşayın. Yaşlanın ve 20 – 30 yaşlarında yapamadığınız şeyler için 50 yaşına geldiğinizde pişman olun. Ölmediniz ama ölümden beter oldunuz değil mi? Peki, bu nedir? Yaşamak mı yoksa UZUN ÖLÜM mü? Karar sizin.
    Yazarımız hakkında bir diğer bilgi de asıl adının ne Cevat, ne Şakir ne de lakabı olduğu. Gerçek adı MUSA. Bende okurken ilk defa duydum. Doğru veya yanlış, sizinle paylaşmak istedim. Bunun dışında kitabın adının nereden geldiği de merak edilebilir. Ben merak etmiştim şahsen. Denize açılırken söylenen bir söz olduğunu öğrendim. Serenlerin üstündeki alt ve üst yelkenleri tut manasına da gelip, Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında da sorulmuştur. Baş karakterimi Mahmut isminde bir gençtir.
    Bir zamanlar ülkemize hükmetmiş bir görüş vardır: Anadoluculuk. Bu görüş de ikiye ayrılır. Mavi Anadoluculuk ve Muhafazakar Anadoluculuk. Mavi, batılı değerlerin Anadolu’dan yayıldığını savunur. İyon kültürü içeren bir Anadolu’dur. Yazarımız bunu temsil edenlerdendir. Diğeri ise Milat olarak 1071’i alır ve bundan sonrasını kabul eder. Önceki Türk değerleri; Attila, Mete gibi büyük insanlar bize sırtını dönmez mi? Gaspıralı, Azerbaycanlı, Türkmen, Kırgız hatta ve hatta Macarlar’a sırtımızı dönebilir miyiz hiç? Bunu bende kabul etmiyorum.
    Velhasıl kelam, kitap beni tatmin etti. Denizciliği çok seven birinin de böyle bir eser yazmasından başka şey beklemezdim. İyi okumalar dilerim, esen kalın..
  • 101 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    John Steinbeck'ten okuduğum ilk kitap oldu.
    Yazarın Meksika halk hikayesinden esinlenerek yazdığı bu roman oldukça sürükleyici, zengin  tasvirlerle birlikte şiirsel bir üslup benimsemiş ve çok sade ama etkileyici bir dil kullanmış.

    Eser, bir koyda sazlık kulübelerde yaşayan ve inci avcılığı ile geçinen bir ailenin hayatını konu ediniyor.

    Baş kahraman Kino ve ailesi her sabah olduğu gibi erkenden uyanıp kahvaltılarını ediyorlar bu sırada beşikte yatan küçük bebekleri Coyotito' nun bulunduğu yerde bir akrep farkediyorlar tam müdahale edecekken ne olduğunu anlamadan akrep bebeği ısırıyor. Annesi Juana endişeyle bağırırken komşular eve doluyor ve bebeğin bir akrep tarafından ısırıldığını öğrenince ümitsiz bir şekilde aileyi teselli etmeye çalışıyorlar çünkü yetişkin insanı bile öldüren akrebin minik bir bebeği kolayca zehirleyebileceğinden korkuyorlar. Juana kocası Kino'ya bebek için doktor çağırmasını söylüyor fakat komşular, doktorun kasabada böyle bir kulübeye gelip bebeği muayene etmesinin mümkün olmadığını söylüyorlar. Daha sonra hep birlikte doktora gidiyorlar fakat bebeği muayene edecek doktor kibirli ve aşağılayıcı bir şekilde "Ben veteriner değilim, doktorum" diyerek yanlış yere geldiklerini söylüyor. Kino ve Juana ise ellerinde küçük yavruları Coyotito ile birlikte gururları incinmiş,  umarsız bir şekilde evlerine dönüyorlar. Juana da bir yandan bebeğin vücudundaki zehri emerek dışarı atmaya çalışıyor. Kino da oğlunu iyileştirecek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor.
    O gün de işi olan inci avcılığına çıkıyor fakat bu kez koydaki hiç kimsenin daha önce bulamadığı büyüklükte bir inciye denk geliyor, tabi bu haber de koydaki herkesin kulağına gidiyor ve bulunan inci üzerinden ince hesaplar yapılıyor. Orada bulunan halk kendileri gibi fakir olan Kino'nun onları da düşüneceğini hayal ederek kendileri de inciden pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bu sırada keşfedilen inciyle beraber Kino'nun da ihtiyaçları ve fikirleri değişiyor daha önce sadece oğlunun iyileşmesini istese de eline geçen fırsatla tüfek almak gibi başka istekler duyuyor.

    Kitapta; insanların hedeflerine ulaştıkça daha fazla şey istediği ve arzuladıkları şeyleri ele geçirdikçe ihtiraslarının daha da arttığı anlatılmış, yazar yer yer toplumdaki sosyal sınıf ve statü farklılığına dikkat çekmiş. Fakat her şeye rağmen insanın umudunu hiçbir zaman yitirmemesi her zaman mücadele etmesi gerektiği mesajını vermiş.

    John Steinbeck geç de olsa kalemiyle tanıştığım bir yazar oldu bu kitap vesilesiyle. Okunmasını herkese tavsiye ederim.
  • Fark ettim ki, diğerleri üzülmesin diye yaptığım her hareket öyle ya da böyle beni incitmiş.Ağlatmış bazen, bazen rüyalarımı kaçırmış.Tek kelime dahi etmedim.!Olsun, geçer gider dedim ama hep bir düğüm kalmış boğazımda.Hep biraz eksiklik, biraz kırgınlık kalmış.
    Önceleri hissetmeyi başarıyordum.
    Şimdi hiss bile edemiyorum sanki. Her gün yeni şeyler öğreniyorum.Yaşananlar ve yaşadıklarım beni hiç olmadığım kadar değiştirdi.Ben ne duygularımı yaşayıp ağlaya biliyorum, ne de içten güle biliyorum. Ben biraz duygusuz oldum.Zararım kendime, en çok içme attıklarıma sustum.
    Kaldım, kendimle.🥀

    Rosida 🔮
  • Mesele şu: Alışkanlıkla hep "ben" diye sözünü ettiğimiz şey bizim asıl Ben'imiz değil. Kısa süren bazı anlarda kendimizi daha büyük bir Ben'le özdeş hissedebiliriz. Buna kimi gizemciler Tanrı der, kimileri de "dünya ruhu", "doğanın bütünlüğü" ya da "evren." Eriyiş anında gizemci "kendini yitirdiğini" hisseder. Tanrı'nın içinde kaybolur ya da yitip gider —tıpkı bir su damlasının denize karışınca "kendini yitirmesi" gibi. Hintli bir gizemci bunu şöyle dile getirmiştir: "Ben varken Tanrı yoktu, şimdi Tanrı var, ben yokum." Hıristiyan gizemcilerden Angelus Silensius (1624-1677) ise şöyle demişti: "Denize varınca, küçücük damla deniz olur —Tanrı'ya kavuşan ruh da Tanrı."
    Belki de şu anda "kendini kaybetmek" hiç de hoş bir şey değilmiş gibi geliyor sana. Ne düşündüğünü anlıyorum tabii Sofie. Ama asıl mesele şu ki, kaybettiğin şey kazandığının yanında sonsuz ölçüde küçük kalıyor. Şu andaki halinle kendini kaybediyorsun, ama bir yandan da sonsuz büyüklükte bir şey olduğunu kavrıyorsun. Bütün evrensin sen. Evet sevgili Sofie, dünya ruhu sensin. Tanrı'sın. Eğer Sofie Amundsen olan kendini kaybetmen gerekiyorsa, bu "gündelik-ben"i zaten bir gün nasıl olsa yitireceğini düşünerek avunabilirsin. Ancak kendi kendini serbest bırakarak tanıyabileceğin gerçek benliğin gizemcilerin gözünde sonsuza dek yanacak harikulade bir ateştir.
  • ŞEYTANIN SAĞDAN YAKLAŞTIĞI BEL’AM İBNİ BAURA’NIN İBRETLİK HİKAYESİ

    Bel’am İbni Baura israiloğullarına mensup bir zattır. Bel’am İbni Baura ihlası ve ameli ile öyle bir makama çıktı ki, ismi Azam’ı bilirdi. Körleri, kötürümleri,sakatları iyileştirirdi bunlar ona ALLAH'ın (c.c) birer lütfu idi. Her duası kabul olunurdu. Bel’am İbni Baura’nın kavmi kâfirdi. Bu kavmin içinde sadece kendisi ve ailesi müslümandı. Bel’am’ın kavmi kâfirliklerini ve isyanlarını azdırdılar. Öyle ileri gittiler ki; CENAB-I HAKK Musa Aleyhisselama onlarla savaşması için emir verdi. Musa Aleyhisselam savaş hazırlıklarına başlayınca bu haber çabucak duyuldu . Bel’am’ın kavmi haberi duyunca korkuya kapıldılar ve dediler ki:

    "Bizim Musa ile baş edecek gücümüz yok.’’
    Aralarında ne yapacaklarını tartışırlarken biri şöyle dedi: "Şu duası kabul olan Bel’am’a gidelim, o bizi Musa’dan kurtarır.'' Kavmin ileri gelenleri Bel’am’ın yanına gidip durumu söylediler:

    "Musa ordusu ile yola çıktı, üzerimize geliyor, bizi helak edecek. Gidecek yerimiz yok, sana geldik, bize yardım et, Musa’yı bizden uzaklaştır.''

    Kavmi dinleyen Bel’am onlara dedi ki:

    "Siz ne istediğinizin farkında mısınız? Musa ALLAH’ın nebisidir, ben ALLAH’ın dostunun aleyhine nasıl dua ederim?''

    Bel’ am kavmin talebini reddetti. Fakat kavmin yapacak başka bir şeyi yoktu. Musa Aleyhisselam ile baş etmeleri imkansızdı. Önlerinde bir çıkar yol vardı: Bel ’am’ ı İbn-i Baura yı ikna etmek.

    Kavmi birçok hediyelerle, ziynetlerle Bel’am’ın hanımına gittiler ve dediler ki:

    "Başımızda şöyle bir sıkıntı var. Biz senin efendinle konuştuk, ama bir türlü ikna edemedik. Sen bizim yerimize efendin ile konuş ve onu ikna et, bize yardım etsin.''

    Kadın hediye ve ziynetleri görünce '' Tamam'' dedi.
    Ben Bel’am ile konuşup bu işi halledeceğim.''
    Bel’am’ın hanımına karşı düşkünlüğü vardı, onu çok sever, onun sözüne itibar eder, isteklerini yerine getirirdi.

    Hanımı Bel’am’ ın yanına gelerek ona durumu arzetti. "Bunlar bizim yakınlarımız, komşuluk hakkı vardır. Yakınlarımız darda kalınca onlara yardım etmek görevimizdir. Şimdi onlar çok büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyadır. Senin gibi bir adam nasıl olur da komşularına yardımdan kaçınır?''

    Bel’am İbni Baura:

    "Hiç olacak iş mi? Bir Peygamberin aleyhine nasıl dua edilir? Bu ona ALLAH katından verilmiş bir emirdir. Şayet bu emrin ALLAH katından olmadığını bilsem, kavmime dua edebilirdim."

    Karısı vazgeçecek gibi değildi. Bir açık kapı buldu ya, ''Bu emir ALLAH katından olmasaydı..."
    O da bu emrin ALLAH katından olmadığını anlatmaya, bu konuda bel’am’ı ikna etmeye çalıştı. Uzun uğraşmalar sonucunda, kadın Bel’am’ı ikna etti. Bel’am Musa Aleyhisselem’ın aleyhine dua etmeyi kabul etti.

    Bel’am’a o gece rüyasında ''Ey Bel’am helak olacaksın'' denildi. Karısının baskısıları öyle bir gözünü döndürmüştü ki, rüyasındaki uyarıyı önemsemedi bile. Sabah olduğunda her zamanki gibi eşeğine binerek dua ve niyazda bulunduğu dağa çıkmak için yola koyuldu. Yola koyulmuşlardı ki eşek adım atmadı. Eşeğini dövdü olmadı. Eşek ayak diremiş, bir adım dahi atmıyordu.

    ALLAH (c.c) izni ile eşek dile gelip konuştu:

    "Ey Bel’am sana yazıklar olsun! Sen beni nereye götürüyorsun?Görmüyorsun ki önümü melekler kesmiş. ALLAH’ın nebisinin aleyhine dua etmeye nasıl gidebilirim, bırak beni.''

    Bel’am baktı olmayacak eşeğini bıraktı, yaya olarak dağın tepesine çıktı. Dağın zirvesine çıkan Bel’am’ın yanına kavminden de bir takım beyinsizler gelmişti. Hep birlikte başladılar Musa Aleyhisselem’a beddua etmeye. Bel’am’ın yaptığı beddualar, ters dönüyor, kavmine yöneliyordu. Kavmi şaşırdı:

    "Ey Bel’am! Sen ne yapıyorsun? Sen bize beddua ediyorsun!"

    "Benim elimden birşey gelmiyor. Ben Musa’nın aleyhine dua ediyorum, ağzımdan dua sizin aleyhinize çıkıyor." Bel’am ebedi kaybedenler kervanına yazılmıştı. Duası biter bitmez dili uzamaya başladı. Dili göğüslerine kadar uzadı.

    Bel’am dedi ki:

    "ALLAH’a yemin olsun ki, dünyamı da ahiretimi de kaybettim. Benden size hayır yok. Siz şimdi beni iyi dinleyin. Ellerinizin altındaki genç kızlarınızı giydirin, bir güzel süsleyin. Musa’nın ordusu gelince, kızlarınızı ordunun içerisine salıverin. Kızlarınız Musa’nın ordusundaki erkeklerin kendilerine saldırmasına ses çıkarmasınlar.''

    Musa Aleyhisselam’ın ordusu, yaklaşınca genç kızlar, genç kadınlar, Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içerisine dalıverdiler. Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içersine giren kadınlardan bir tanesi çok güzeldi, güzelliği dillere destandı. Bu güzel kadın komutanlardan birinin dikkatini çekti. Komutan kadını alarak doğruca Musa Aleyhisselam’ın yanına çıktı.

    Komutan kadını göstererek dedi ki:

    "Sen şimdi diyeceksin ki, bu kadın sana haramdır?''

    Musa Aleyhisselam:

    "Evet haramdır. Sakın o kadına yaklaşma."

    Fakat komutan Musa Aleyhisselam’ın sözünü dinlemedi ve kadına yaklaştı. Komutanın yaptığı çirkinliği gören bazı beyinsizler de aynı çirkinliği yaptılar. Aradan çok zaman geçmedi ki askerler arasında kolera salgını baş gösterdi. Rivayet edilir ki, yetmiş bin kişi koleraya yakalandı. Sonra ordunun içinden güçlü kuvvetli bir zat çıktı, komutan ve birlikte olduğu kadını bir kılıç darbesiyle öldürdü. Bundan sonra salgın bıçak gibi kesildi ve askerler sağlığına kavuştular. Hazret-i Yûşâ komutasındaki ordu tarafından Belkalılar hezîmete uğramışlar Bel’am da öldürülenler arasında yerini almıştı.

    Mevlâ Tealâ, Bel’am İbni Baura’dan imanını soyup çıkardı. Onda bulunan bütün özellikler gitti. Bel’am İbni Baura’dan yüksek makam alındığı gibi rivayet edilir ki, tarihin ilk inkar kitabını da Bel’am yazmıştır.

    "Dileseydik, elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve heveslerinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğinkine benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.''

    (Araf, 176)

    Muhammed (s.a.v) buyurdular ki:

    "Ahir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin, ya annesinin, ya babasının, ya da evladının yüzünden olacaktır.''

    Bel’am İbni Baura’nın kıssası bir çok peygamberin merakını celbetmiştir.

    ALLAH Teala’ya sormuşlar:

    Ya RABBi! Bel’am İbni Baura’ya bu kadar ayetler verdin, onları niye muhafaza etmedin?''

    CENAB-I HAKK buyurmuş ki:

    "Biz ona çok sayıda nimetimizi verdik, o verdiğimiz nimetlere bir gün şükretmedi. Eğer şükreden bir kul olsaydı, onu muhafaza ederdik.''


    RABBİM ŞÜKRÜMÜZÜ ARTIRSIN
  • Offf özledim
    Kibrit kutusuna saklada gönder saçındaki bir teli
    Hep hep bekledim
    Niye hiç gelmedin
    Aman boşver şimdi
    Koy bir çay içelim
    Ya da sık kafama
    Kolayca cennete gideyim