• Ey insan!Doğruluktan sapma;doğruyu söylemeye devam et!Doğru kişinin sonu iyi olur,dünyada değilse bile,ahirette...Asıl hayat oradadır ve bu birkaç günlük dünyaya nispetle sonsuzdur.Doğru kişinin sonu er geç sonsuzluktan sonsuzluğa iyi olur.Sonun iyi olursa yaşadığın üzüntüler senin için güzelliktir...
  • ”Sokrates, bir gün tanıdığı büyük bir filozofa rastlar ve filozof şöyle der: "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?" "Bir dakika bekle." diye cevap verir Sokrates. "Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniliyor." "Üçlü Filtre?" "Doğru." diye devam eder Sokrates. "Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir." Birinci filtre: Gerçek Filtresi "Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?" "Hayır, " der adam. "Aslında bunu sadece duydum ve ..." "Tamam, " der Sokrates. "Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim." İkinci Filtre: İyilik Filtresi "Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey, iyi bir şey mi?" "Hayır, tam tersi..." "Öyleyse, " diye devam eder Sokrates. "Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı". Üçüncü Filtre: İşe Yararlılık Filtresi "Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?" "Hayır, gerçekten değil." "İyi, " diye tamamları Sokrates. "Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar ya da faydalı değilse bana niye söyleyesin ki?”
  • "Kendimi iyi hissetmenin değilse bile kötü hissetmemenin bir yolu olmalıydı, ölmedik ya?"
  • "(...)benim Victor Hugo'ya kızmamın nedeni, fikirleri olması değil, aksine; ben, bu fikirleri iğrenç şeylerde aradığı için kızıyorum ona. Aslına bakılırsa edebiyatta çirkinliğe, bizi o alıştırdı. Hayatta zaten yeterince çirkinlik var. Hiç değilse okurken, o çirkinlikleri unutsak, daha iyi olmaz mı? Victor Hugo'yu cezbeden şeyler, gerçek hayatta karşılaştığımızda, başımızı çevireceğimiz, üzücü görüntüler."
  • 64 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Oh be diyorum Ziya Gökalp, Nihal Atsız gibi büyük ustaların eserlerini okurken. O kadar rahatlatıyor, o kadar sinirimi alıyor ki bu gibi insanların yazıları. Gene öyle bir kitapla karşı karşıyayız. Eserimiz 1976 yılına ait aslında basım olarak ve 1918’de yazılmış Yeni Mecmua neşri esas alınarak hazırlanıyor. Yani orijinal dilinde değiştirilmeden yazıldığından bahsederek başlamak istiyorum.
    Hani derler ya Güneş Batıdan Doğacak diye. İşte Diyarbakır’da (1876) doğup; Selanik’te Gökalp adıyla (1911) fikir dünyasına katılan büyük bir üstattan bahsediyoruz. Tabi onu en iyi anlatan eseri bana soracak olursanız size bu kitabı değil; Türkleşmek İslamlaşmak ve Muasırlaşmak isimli eserini söyleyebilirim.
    Yeni Hayat, kısmı için sanırım şu cümleleri söyleyebilirim. Düzyazı ile başlayıp şiir ile devam eden (Nesir ve Nazım diyelim daha bilindik olur sınava çalışanlar için) Vatandan başlayan aileye, iş hayatına, çocukluğa ve tabii Türklere dair şiirler içeren bir eser. Bunun yanında çocuklar için şiirlerin bulunduğu, tasavvufî yazıların yazıldığı dopdolu bir bölüm.
    Doğru Yol kısmı içinse, Arapça Umde (İlke) sözcüğünün kullanıldığı 12 kısımlık bir programın analizini görüyoruz. Bunların Sınıflandırma ve Çözümlemeleri (Tasnif-Tahlil) üzerine konuşuyoruz. Bu 12 kısmı sayalım: Siyasi, İdari, Dini, Hukuki, Adli, İktisadi, Mali, Nafiaya (Bayındırlık) Malik Umdeler, Maarife Müteallik, Muavenet-i İctimaiyyeye Müteallik (İslami Sosyal Yardım Kurumları gibi bir manası var) Umdeler, İctimai Siyasete Müteallik Umdeler ve Askeri Umdeler.
    Siyasi ilkelerden başlayalım. Burada büyük bir şikayet var aslında. Halk partisinin de bunu düzelteceği konuşuluyor. Misalen, bir Arnavut, Osmanlı vatandaşı olduğunu bunun yanında Arnavut olduğunu; bir Ermeni de Osmanlı vatandaşı olduğunu ama bununla beraber Ermeni olduğunu söyleyebilirken bir TÜRK; Osmanlı vatandaşı olduğunu söylemekle beraber Türk olduğunu söyleyemez dereceye gelmiş. İşte Halk Fırkası bunu toparlayacak diyor. Değerlendirmeler bu şekilde ilerliyor. Ne kadar güzel, ne kadar mantıklı, ne kadar gerçekçi ve ne kadar özgün. Yani diyor ki; sen bir ülkenin vatandaşı olabilirsin ama senin askerin, ordun, senin insanın bir ülkenin toprağında savaşırken senin de elin silah tutuyorsa sen ülkenden kaçıp sığındığın ülkenin meydanında, savaşından kaçtığın ülkenin bayrağını sallayarak seni kurtaran devlete nispet yapamazsın. Bilmem, anlatabildim mi? Anlatamadım. İzah edelim. Bizim ülke insanı olarak yaşlılara, kadınlara, çocuklara karşı asla ve asla düşmanlık yapmadığımızı herkes bilir. Ancak benim kardeşim, benim yeğenim sınırda çatışırken, sen elin silah tuttuğu halde kaçıp benim ülkeme sığınamazsın. Ülken için savaşacaksın. Hele benim ülkemde benim insanlarımın arasında kendi ülkenin bayrağını nispet yapar gibi meydanda sallayamazsın. O bayrağı sallayacağın yer, senin ülkende savaş çıkarıp ocağını dağıtanların karşısındır. Bunu yapamıyorsan ADAM değilsindir, benim ülkemde barınıp benim fırsatlarımdan fazlasıyla faydalanabiliyorsan buna oturup şükredersin. Benim insanımdan üstün hareketler yapamazsın. Yok, yaparım siz kimsiniz diyorsan da ülken hemen oracıkta. Güzelce git ülkene, ülkeni ülkende savaşanlardan koru seni tutan yok. Hiçbir Türk, bir Türk budununda 2. sınıf insan muamelesi göremez. Bu dediğimden rahatsız olan varsa elindeki kimliğin hangi ülkeye ait olduğuna baksın. Yetmiyor mu? Sınırda çarpışan askerlerimizle aynı kimliğe sahip olduğuna baksın. Hiçbiri yetmiyorsa aldığı nefeste dahi o asker kardeşlerinin hakları olduğunu bilsin. Neyse, bu konuda diyeceğim bu kadar. (Bu konudan canım yandı, daha neler var gördüklerim de ses etmiyorum, en azından burada)
    Şöyle genel hatlarıyla baktığımızda oldukça faydalı mesajlar içeren bir kitap. Bazı maddeleri günümüzde uygulanmaya çalışıyor, bazıları devlet politikası haline getirilmiş, kimi unutulmuş kimisi de yapılmaya çalışılıyor. Ancak benim millet olarak umudumun kesilmediği çok açık. Halen başarabileceğimize inandığım çok iş var, bunların ilki de İnanç. Bu İnanç meselesi her işte önemli. İnşallah daha iyi yerlere, daha iyi koşullara gelmiş bir millet oluruz. Şimdi değilse yarın, yarın değilse ileride ama elbet bir gün..
  • “Sabahları erken kalkarım Serginho’nun evinin bahçesine uğruyorum. Bahçe kapısı kilitli değilse çabucak girip bir çiçek çalıyorum. Zaten orada o kadar çok çiçek var ki eksikliği fark edilmiyor.”
    “Olabilir. Ama bu yaptığın doğru değil. Bir daha sakın böyle bir şey yapma. Hırsızlık olmasa da küçük bir ‘aşırma’ sayılır.”
    “Hiç de değil, Dona Cecília. Dünya Tanrı’nın değil mi? Dünyadaki her şey Tanrı’nın değil mi? Öyleyse çiçekler de Tanrı’nın...”

    Kurduğum mantık karşısında şaşırıp kalkıştı.

    “Başka türlü çiçek getirmezdim, öğretmenim. Evimizde çiçek bahçesi yok. Çiçek pahalı bir şey... Masanızdaki bardağın sürekli boş kalmasını istemedim.”

    Zorlukla yutkundu.

    “Arada sırada bana seyyar satıcıdan kremalı çörek almam için para vermiyor musunuz?”
    “Her gün vermek isterdim. Ama hemen ortadan kayboluyorsun...”
    “Her gün kabul edemem...”
    “Neden?”
    “Sınıfta beslenme saati için yiyecek getirmeyen başka fakir çocuklar da olduğundan.”

    Çantasından mendilini çıkarıp belli etmeden gözlerini sildi.

    “Corujinha’yı bilmiyor musunuz?”
    “Corujinha kim?”
    “Hani zenci bir kız, benim boyumda, annesi saçlarını bir sürü küçük topuz yapıp iple bağlar.”
    “Anladım. Dorotília’yı diyorsun.”
    “İşte o, efendim. Dorotília benden daha fakir. Öbür kızlar onunla oynamak istemiyorlar, çünkü hem zenci hem aşırı fakir. Bu yüzden hep herkesten ayrı duruyor. Verdiğiniz parayla aldığım çöreği onunla paylaşıyorum.”

    Bu kez mendili uzun süre burnundan ayırmadı.

    “Bazen parayı benim yerime ona verebilirsiniz. Annesi çamaşırcılık yapıyor ve on bir çocuğu var. Hepsi küçük. Anneannem Dindinha yardım için onlara her cumartesi biraz kuru fasulye ve pilav veriyor. Ben de çöreğimi paylaşıyorum., çünkü annem bize, fakir olsak da elimizdekini bizden yoksullarla paylaşmamızı öğretti.”

    Gözyaşları öğretmenimin yanaklarından süzülmeye başladı.

    “Sizi ağlatmak istemezdim. Söz veriyorum, bir daha çiçek çalmayacağım ve daha da çalışkan bir öğrenci olacağım.”
    “Ondan değil, Zeze. Gel bakayım.”

    Ellerimi elleri arasına aldı.

    “Bana bir söz vereceksin, çünkü yumuşacık bir yüreğin var Zeze.”
    “Söz veririm ama sizi kandırmayı istemem. Benim yüreğim yumuşacık değil. Evde yaptıklarımı bilmediğiniz için böyle diyorsunuz.”
    “Önemi yok. Benim gözümde öylesin. Artık bana çiçek getirmeni istemiyorum. Ancak başka biri sana verdiyse olabilir. Söz veriyor musun?”
    “Evet efendim. Söz. Peki ya bardak? Hep boş mu kalacak?”
    “Bu bardak asla boş kalmayacak. Ona her baktığımda dünyanın en güzel çiçeğini göreceğim. Bana bu çiçeği en iyi öğrencimin verdiğini düşüneceğim. Tamam mı?”

    Artık gülüyordu. Ellerimi bıraktı ve tatlılıkla konuştu.

    “Altın gidebilirsin, altın yürekli çocuk...”