• 64 syf.
    ·2 günde·9/10
    Vampir tarihine kapı açan mini hikayenin de içinde olduğu bu gotik kitap korku ve kaos dolu bir ortamı bize sunmaktadır. Kitabın başındaki çevirmenin Polıdorı hakkındaki sunuşu çok keyifli olmakla beraber devamında gelen bir mektup ile devam ediyoruz. Yazar babadan gelme bir gotik edebiyat tutkusuna sahiptir. Kayıp Cennet'in yazarı Milton ile Polıdorı'nin babası fikir alışverişlerinde bulunurken baba Polıdorı'nın evi de Milton'u kitabı için etkilemiştir. Aynı zamanda genç Polıdorı hikayeyi ilk olarak Lord Byron'un adıyla yayınlamıştır. Daha sonra herkesçe Polıdorı'nin kitabı olduğu anlaşılmıştır. Yazar Lord Byron dışında Frankestein yazarı Mary Shelley ve eşi Percy Bysshe Shelley ile birlikte bir Avrupa gezisinde verdikleri molada sessiz bir gecede bir odada hikaye yarışması yapmışlar. Frankenstein'de dahil olmak üzere bu kitap ve diğerlerinin bazı hikayeleri işte o haziran gecesi çıkmıştı. Mary Shelley'in annesi Mary Wollstonecraft'tır. Böylesine gotik çevresi olsa da 26 yaşının sonlarına doğru canlı kabuslar görmeye kadar giden ileri derece psikolojik nevrozlar görmeye başlamış ve kendisini zehirlemiştir. Babası 90 kız kardeşi 88 yaşında ölmüştür. Annesi de 89'unda ölmüş. Sanırım yazar kalan yaşamını ailesini dağıtmış.

    Aubrey adında genç bir bey Londra'ya geliyor. Lord Ruthven ile tanışmaktadır. Ruthven zevkine düşkün bir kişiliktir. Aubrey onu tam olarak çözememektedir ve onu bu zevk düşkünlüğünün fazla olduğunu söylemiştir. Aubrey Ianthe adından bir kadınla tanışır. Vampirlere olan inancı ve sohbetleri hoşuna gider. Aubrey bir gün Yunanistan'da hastalanır. Görüntüsü vampir gibidir. Sevgilisi Lord Ruthven'e haber verir o da hemen gelir. Aubrey hastayken bile Ruthven'in şehvetinden korkmaktadır. Lord Ruhtven bir gün silahlı saldırıda yaralanır. Kısa sürede de ölmüştür. Aubrey yaşanan bu hengamede durumu ciddileşmiştir hatta arada ölen Lord Ruthven'i gördüğüne dair fikirlerde bulunmaktadır. Hastalığı ciddileşen Aubrey kız kardeşinin evlilik gecesinde daha kötüleşir. Ruthven çıkagelmiştir ve kız kardeşinin kanını emerek susuzluğunu giderip orayı terk etmiştir. Ne talih ki Aubrey kanamadan dolayı o görüntüyü görmeden ölmüştür.
  • 260 syf.
    ·Beğendi·10/10
    *()* BİR ŞİZOFREN GÜNCESİ *()* GÜLİZ ŞAŞMAZ *()*
    *()* PAPİLLON YAYINLARI *()*

    Karşımda yer yer çatlaklarla örülü duvarda yazılan paragraf benim el yazımla yazılmıştı.

    "Zaman hiçbir şeyi düzeltemez. Unuttuğun her şey yeniden yüzüne vurduğunda, üzerine örttüğün zaman örtüsü yok olur birden. Sakladığın acılar bir bir ortaya çıkar ve eski yaralara bir damla kan sıçradığında, herkes zamanı geri almak ister... Şimdi sen ne yapacaksın Marissa? "

    Bu kitap Marissa April Croft'un kabusları ile hayalleri arasında kalan sessiz çığlıklarını içermektedir.

    Satırlarım içinde gizlenen şarkıya kulak vermeye ne dersiniz?

    KİTAP YORUMUM

    Bir şizofren kızın tüm samimiyeti ile yazdığı gerçekler. Tek başınıza hayattasınız ve gördüğünüz kabuslar ile baş etmek zorundasınız. Marissa çıldırtılan hayatlardan sadece bir tanesi. Deney olarak kullanılan Marissa yaşamak için sağlığına kavuşmak için yaşam savaşı veriyor. Onunla heyecanlanıp onunla ağlıyorsunuz. Sizce bu yaşam savaşını kazanacak mı? Herkes gibi onun da tek istedği sadece mutlu olmak. Bu savaşı ya kaybedecek ya da kazanıp hayatının aşkı ile sonsuza kadar mutlu yaşayacak.

    Değerli yazar Güliz ŞAŞMAZ’a teşekkür ediyorum değerli kitabından dolayı. Yeni kitaplarını sevgi ile bekliyoruz.

    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • İnsan kendinde ruhsal bir bezginlik hisseder ve bu durum gittikçe artarak nedeni belli olmayan bir umutsuzluğa dönüşür. Aynı anda vücudunda bir yorgunluk başlar ve yalnızca kaslar ve lifler değil, iç or- ganlarının tümü işlevini yitirir. Her şeyden önce bir iştahsızlık başlar, mide hiçbir şeyi kabul etmez ve hasta fiziksel bir yorgunluk ve bulantı duyar. Ağır bir uyku hali başlar, fakat duyulan aşırı yorgunluğa rağmen uyuyamaz, huzursuz, endişeli ve sıkıntılı bir ruh hali içinde gidip gelir. Beyin çatlayacakmış gibi zonklar, sisle çevrelenmiş ve baş dönmesiyle sarsılmış gibi uyuşuk ve tutuktur. Bütün vücudunda belirsiz bir ağrı vardır. Zaman zaman ve hiçbir neden olmadan burun kanaması olur. Bunlar hastalığın ilk evresidir.

    Sonra titreme nöbetleri, başlar, hastanın bütün bedeni zangır zangır titrer ve dişleri birbirine çarpar. Bu durum ateşin başlayacağının ve hızla yükseleceğinin göstergesidir. Göğüs ve karın bölgesinde mercimek büyüklüğünde kırmızı lekeler oluşur, parmakla bastırıldı- ğında kaybolan, ancak hemen sonra yeniden ortaya çıkan kırmızı kırmızı lekeler görülür. Nabız hızlı hızlı atmaya başlar ve atışlar dakikada yüze fırlar. İlk hafta böyle geçer ve hastanın ateşi kırk derecede sey- reder.
    İkinci, haftada hasta başındaki ve vücudundaki ağrılardan kurtulur, fakat buna karşılık baş dönmesi dayanılmaz ölçüde artar ve kulaklarda öyle bir uğultu başlar ki, hasta hiçbir şeyi duyamaz olur. Yüz ifadesi bütünüyle anlamını yitirir ve ağız kapanmamaya başlar, bakışlar donuklaşır ve ilgisini yitirir. Bilinç kaybolmuştur ve hasta sürekli bir uyku halindedir. Sık sık kendini kaybeder, ama gerçek bir uyku uyuyamaz. Hastanın odasından sayıklamalar duyulur ve hasta kendi kendine konuşur ve hayaller kurar. Bitkinliği ve çaresizliği son haddine ulaşır ve hastanın hali tiksinti uyandırmaya başlar. Dişleri, dişetleri ve dili solumasını zorlaştıran kapkara bir sıvıyla kaplanır. Gazdan şişmiş karnıyla hiç kımıldayamadan sırtüstü yatar. Yatağa iyice gömülmüş ve bacaklarını açmıştır. Bütün organları hızlı, kovalarcasına ve yüzeysel çalışır, soluk alışları sıklaşır ve nabız atışları dakikada yüz yirmiye fırlar. Gözkapakları yarı açıktır ve yanakları ilk günlerinin kırmızılığını yitirmiş, ancak mavimsi bir renk almıştır. Göğüs ve karındaki mercimek büyüklüğündeki kırmızı lekeler çoğalır. Ateş kırk bire yükselir.
    Üçüncü haftada hastalığın şiddeti zirveye ulaşır. Yüksek sesle sayıklamalar bitmiştir ve hiç kimse hastanın zihninin bomboş bir geceye mi daldığını ya da bedeninden ayrılarak herhangi bir sesin ya, da be- lirtinin görülmediği uzak, derin ve sessiz düşlerde mi dolaştığını söyleyemez. Beden bütün duyularını yitirir. İşte bu an karar verme anıdır...
    Tifonun üçüncü ve en tehlikeli dönemi kendisini şöyle belli eder:
    Hasta yüksek ateşle bilincini kaybedip kâbuslar görmeye başladığında, yaşam son derece canlı ve anlaşılır bir sesle onu geri çağırır. Bu ses, kendisini gölgeye, serinliğe ve huzura götüren bir yolda, yabancı ve sıcak bir yolda yürüyen bir ruha bütün sertliği ve canlılığıyla ulaşacaktır. İnsan çok gerilerde bıraktığı ve unuttuğu yerlerden kendisine ulaşan ve geri dönmesi için uyaran bu berrak, canlı ve biraz da alaylı sesi duyacaktır. Yaşamın o alaycı, renkli ve acımasız çarkına karşı içinde bir sevgi, bir bağlılık, yeni bir enerji ve sorumluluklarını yerine getirememiş olmanın derin utancı gibi bir şey hissederse, o yabancı ve sıcak patika yollarda ne kadar ilerlerse ilerlesin, geriye dönecek ve yaşamaya devam edecektir, Fakat kendisini yaşama geri çağıran bu ses karşısında kapıldığı korku ve duyduğu tiksintiden irkilir ve bu çağ- rının, bu berrak ve canlı sesin etkisiyle başını sallar, savunma amacıyla ellerini geriye uzatır ve kaçıp kurtulması için önünde açılan yolda yürümeye devam ederse... bunun anlamı çok açıktır: Ölecektir.
  • Ben ölünce,
    hiç değilse
    bir fener olsam;
    kapında dursam,
    soluk donuk geceyi
    aydınlığa boğsam.

    Veya limanda
    gemilerin uyuduğu zamanda,
    gülüşürken kızlar,
    uyumasam;
    dar kirli bir kanalda
    bir yalnıza göz kırpsam.

    Daracık bir sokağa
    assalar beni:
    tenekeden, kırmızı bir fener
    bir meyhane önünde
    dalgın düşüncelerde
    tempo tutup şarkılara
    sallansam.

    Ya da şöyle bir fener:
    gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı,
    duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı;
    dışarda camlarda
    fırtınanın ıslığı,
    kabuslar, görüntüler, cinler.

    Evet hiç değilse
    ben ölünce
    bir fener olsam;
    tek başıma geceleri,
    uykulardayken dünya,
    gökte ayla senlibenli
    sohbete dalsam.
  • 432 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı okuduktan sonra ne Nevada’ya gideceksiniz ne de polislere eskisi kadar güvenebileceksiniz.

    Bu kitabı okurken sürekli gelen iki adet korku filmi oldu.Texas Katliamı ve The thing.Stephen King sanki bu iki filmi karıştırıp kendi özgünlüğü ile birleştirerek bu kitabı yazmış.

    Bazı insanlar şanssızdır,bazıları ise o şanssız insanlardan daha şanssızlardır.
    Nevada’nın 50 numaralı karayolunda başlayan kabus Desperation Kasabası’na kadar uzanıyor.Adeta tüm kabuslar bir gerçeklik halini alıyor.Jackson ailesi,Carver ailesi ve bizim ünlü yazarımız korkunç gerçeklikten kaçmak zorundalar.Konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum.

    Kitabın konusu ve karakterleri oldukça özgün,dili oldukça basit ve en sevdiğim noktası ise bize diğer kitaplardan yaptığı göndermeler oldu kesinlikle.

    Her kitapta hor görülen ve zayıf olduğu için şiddete uğrayan kadınları,King bizim için adeta terminatörlere çevirmiş.Bunu görmek beni gerçekten sevindirdi.Hatta bizi öyle güzel bir sürpriz karşılıyor ki bunu söylemek spoiler olmaz diye düşünüyorum.

    Nevada’dan önceki karayolunun kenarında otostop yapan kadını görünce mutluluktan havalara uçtum.”Çılgınlığın Ötesi” adlı kitapta biliyorsunuz en sevdiğim karakter olan Gert’in yanında zayıf ve çelimsiz bir arkadaşı vardı.Otostopçumuz bu kişi işte CYNTHİA.Bize önceki kitaptaki karakterlere sonradan neler olduğunu bile anlatıyor.Ve o kitaptaki zayıf güçsüz Cynthia bu kitapta vaaav dedirtecek kadar güçlenmiş bir halde geri dönmüş.

    Bu kitapta sadece güçlü kadınlar,zayıf erkekler ve ismini cismini bilmediğimiz bir yaratık mı var ? Hayır.

    King’in kitaplarını okuyan insanlar çok iyi bilirler,King’in karakterleri ya aşırı saplantılıdır din konusunda yada hiçbir şekilde dinle alakaları yoktur.Bu kitapta King resmen bize Tanrı’nın her zaman aramızda olduğunu,bize sırt çevirmediğini ancak bir o kadar da zalim olabileceğini küçük bir çocuk olan David aracılığıyla anlatıyordu.Bu benim çok hoşuma gitti.

    Ucundan yaratığımıza da değinmek istiyorum.Bu yaratık,korku filmleri olsun korku kitapları olsun oradaki canavarlar gibi değil.Bu yaratık düşünüyor,plan yapıyor,hayvanları kontrol edebiliyor ve fazlası ile zeki.Kısacası King kendince yaratık kavramını adeta bilinmeyene duyulan bir korku ve dehşetin açlığı şeklinde yorumlamış.Bununla da kalmamış zeka eklemiş bir de.
    Karakterleri,konusu ve akıcılığı ile çok severek okuduğum bir kitap oldu benim “Yaratık”.Okumanızı tavsiye ederim.
    İyi okumalar :)
  • Tecrit edilmiş her tutku, tecrit altındayken delicedir; akıl sağlığı, deliliklerin bir birleşimi olarak tanımlanabilir. Her baskın tutku, baskın bir korku yaratır; tutkunun tatmin edilemeyeceği korkusu. Her baskın korku bir kabus yaratır; bu kabuslar bazen açık ve bilinçli bir fanatizm, bazen insanı felç eden bir ürkeklik, bazen de sadece rüyalarda açığa çıkan bilinçsiz ya da bilinçaltı bir dehşet şeklindedir.
  • 512 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Dehşetin bambaşka bir boyutu...Bu sefer King en gerçekçi olabilecek ve her zaman yaşadığınız veya yaşayabileceğiniz bir konuyu işliyor bu kitabında.

    Tam ondört yıl boyunca bir kabusun içinde yaşamış Rose ve tam ondört yıl bu kabusu ona yaşatmaktan hunharca zevk almış olan kocası Norman.Bir gün yatağında gördüğü kan lekesi sonucunda beyninde adeta bir ampul yanan Rose,kocasının kartını alarak tam 1200 km öteye bir otobüs bileti alır ve yeni hayatına başlamak için ufka adeta yelken açar.”Ya da açtığını sanar.”
    Norman psikopatlığının yanı sıra herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan bir polistir ve Rose’un izini bulup kendi yaratmış olduğu Kabuslar ülkesine geri döndürmek için elinden gelenin fazlasını yapacaktır.

    Konudan ziyade Stephen King kitaplarında karakterleri ele almayı daha çok seviyorum.

    Rose tam bir zavallı ve kocasının adeta kuklası.Kitabı okurken çok sinir oluyorsunuz bazı yerlerinde.Kaç kere sinirlenip kitabı kapattığımı hatırlamıyorum.Ama,Rose kitap ilerledikçe öyle bir değişti ki ve King bu değişimi bize öyle bir aktarıyordu ki...Rose’a resmen kitabın sonunda sarılıp ağlamak istedim.Ona sürekli destek olmak,kitabın sonundaki gelmiş olduğu konuma ve o güçlü duruşunu bir kere daha takdir etmek istedim.

    Norman...O kadar şey söyleyebilirim ki bu konu için.”Kadına şiddet uygulayan ve onları hor gören erkekler her zaman aciz varlıklardır”
    Norman’ın kendi başına kaldığı zaman ki verdiği iç mücadele ve sürekli kendisi ile hesaplaşması çok güzel idrak ettiriliyordu bizlere.Her gün içinde karanlık gibi büyüyen ve onu ele geçiren o kötücül güç,psikopatlık beni fazlası ile ürküttü kitapta.Norman’ı insan olarak dahi göremedim kitapta ; tam bir acuze varlıktı.
    “Üzülme Rose yenisini yaparız.” diyerek karısını dövdükten sonra Rose’la alay eden ve karısı düşük yaparken kaybettiği bebeğine iribaş muamelesi yapan şerefsiz bir karakter.

    Ve en sevdiğim karakter = GERT.Bu karakteri unutamayacağım sanırım.Adalet duygusu ve kocaman bir kalbi olan dev bir siyahi olan bu kadın bana o kadar çok şey öğretti ki kitap boyunca.”Erkekler bizim düşmanlarımız değiller ama bize vururlarsa onlara hadlerini bildiririz” diyen muhteşem bir kadın Gert.Kadınları asla ezdirmeyen onlara kendilerini korumayı öğreten bir kadın.King bu kitapta hepimizin içini rahatlatacak olan kocaman bir 70 sayfa vererek o kadar iyi yapmış ki o 70 sayfa en beğenerek ve en severek okuduğum kısımdı.300.sayfalarda bu kadına hayran kalacaksınız. :)

    “Kadının en büyük düşmanı kadındır” algısını muhteşem bir şekilde yıkan ve kadın dayanışmasını bir kez daha bana hissettirerek gözlerimi yaşartan bir kitap oldu.

    Rose’un yaşadığı çaresizliği bu kitabı okurken adeta bende yaşadım.”Norman senin tüm hayatın,Norman’a itaat et” diyen iç sesine karşı koyan Rose’a da hayran olmamak elimde değildi.

    Kitap akıcıydı,karakter psikolojilerini güzel hissettiriyordu ve en önemlisi içerdiği sosyal mesajlardı tabiki.Kitapta sevmediğim nokta ise bazı noktalarda kopukluk olması ve akıcılığını kaybetmesiydi.

    Cesaretini yeniden kazanmak isteyen tüm insanların okumasını düşündüğüm bir kitap,tavsiye ederim kesinlikle :)