Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
18 May 14:49

"Halil Sabiha'ya aldığı yüzüğün ışıl ışıl olmasını, yumuşak kadife bir kutuya konulmasını ister. "Parlak olsun" der; parlaklık içeride saklı kalmalı, yumuşaklık onun bütününü kapsayan bir kılıf olmalıdır. Bu biraradalık, önceki bölümde belirtildiği gibi, Halil'in iki kadınlık halinin bütünleşmesi arzusuna gönderme yapar. Halil'in Sabiha üzerinden dile gelen fantazisi, tek bir kadında "parlaklığı" ve "yumuşaklığı" bir arada bulma arzusuna dayalıdır."

Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 88)Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Umut Tümay Arslan (Sayfa 88)

Feminizm içinde kadınlar olarak ve onlar adına konuşmanın politik bir gereklilik gibi görünmesine karşı çıkmayan Butler, temsili politikanın böyle işlediğini ve kimlik politikalarına başvurmadan faaliyetlerin (2008: 61) kolay yürümediğinin farkında olduğunu belirtir.

...

Butler’ın, feminizmin öznesi olarak “kadınlar” kategorisinin üzerine eleştirileri bağlamında, kadınlar kategorisinin korunsa da terimlerin sürekli yeniden yapısöküme uğratılması gerektiğini söyler. Butler’a göre kadın kategorisini sabit bir göndergeden kurtardığımız zaman, ‘faiillik’ gibi bir şey olanaklıdır (Butler, 2008: 62). ‘Kadınlar’ kategorisine Butler’ın eleştirileri bağlamında ve önerdiği ‘kavramların yapısöküme uğratılması’ yönteminin aslında bir özne ölümü ilanı değil, bir yaratıcı tekrar yoluyla queer kimliğe kapı açtığı söylenebilir. Bunun yanında, Butler’ın önerdiği; feminizmin içkin eleştirisini yapma gerekliliği ve feminizmin sürekli olarak kendisini sorgularken dönüştüren bir yaklaşım olması önerisinin tam da kendisi aslında queere olanak sağlayan bir alandır.

...

Butler’a göre, toplumsal cinsiyeti her zaman içinde üretilip devam eden siyasi ve kültürel kesişme noktalarından ayırarak değerlendirmek imkânsızdır (Butler, 2010: 46). Bu anlayışla Butler feministlerin evrensel bir kadın teriminin yeterince kapsayıcı olmadığını öne sürer. Ancak yine de Butler “evrensellik kategorisinden vazgeçmediğini, aksine, sürekli bir çatışma alanı olduğunu göstermek için onu temelci yükünden kurtarmaya çalıştığını” (2008: 51) belirtir.

...

Her ne kadar Butler’ın ikiliklere / ikili karşıtlıklara açıkça bir karşı duruş sergilediği görülse de, Butler’ın bu ikili karşıtlıklara karşı çıkışı toplumsal cinsiyetlerin çoğaltılması şeklinde bir öneri olarak okunmamalıdır. Zira Butler bu yaklaşıma da karşı çıkmakta ve “kaç tane farklı toplumsal cinsiyet olabilir ve bunlara ne ad verilecektir” (Butler, 2009: 76) diyerek bu yaklaşımın faydalı olmayacağını işaret etmektedir. Sonuç olarak, Butler’ın söylemek istediği ’cinsiyetin’ de tıpkı toplumsal cinsiyet gibi bir inşa olduğu ve inşa öncesi bir ‘kadınlıkya da ‘erkeklik’ kategorisinin söz konusu olmadığıdır (Çaylı, 2010: 16).

...

Stratejik olarak kadınlar diye bir şeyi varsaymamız gerektiği konusundaki uyarısı ise ‘kadın’ı varsayarak kullanımına açık bir alan bıraktığına işaret etmektedir. Öyle bir stratejik kullanım alanı kabul etmeseydi kendisini de feminist olarak tanımlamazdı Butler.

http://kaosgl.org/sayfa.php?id=17837

bhmflzf ( Mehmet ), bir alıntı ekledi.
 12 May 19:40 · Kitabı okudu

Kadının toplumdaki değeri zekayla değil, tamamen farklı standartlarla ölçülür (aslında hiç bir standart yoktur, erkek ona ihtiyaç duyar, bu da yeterlidir). Kadın, durumun gerektirdiği kadar aptal rolü yapabilir. Bu yolla varlıklı insanlarla birçok or­tak özelliği paylaşır. Zengin oldukları sürece zeki olup ol­madıklarına kim aldırır ki? II. Henry Ford, zeka düzeyi Tiffany'nin düzenli hanım müşterilerinin zeka düzeyinde bile olsay­dı, toplumda kabul görürdü. Aptal olmayı göze alamayacak olan onun şoförüdür. Kadınlar gibi, zenginler de her türlü zayıflığı gösterebilir. Kadınlar gibi, onların da kendilerini açmalarına göz yumulur; kendilerini açmayı başardıklarım bile söyleyebilirdik, ama bu kesinlikle kendi dezavantajlarına ol­maz. Başka bir deyişle bir kadın dilediğince aptal olabilir; buna rağmen bir erkek ona saygı gösterecek, onun arkadaşlığından vazgeçmeyecektir. Bu kadın işbirlikçiliğinin formülü daha basit olamazdı: er­keklik çalışmaktır, kadınlık hiçbir şey yapmamak. Ve erkekler erkek oldukları için ne kadar da şanslılar! Erkekler güçlü ve özgür; ama ya kadınlar, zayıf, çocuk büyütme yüküyle eve çakılıp kalmışlar! Kısaca yararlı hiçbir işe uygun değildirler. Erkekler bu mite (masala) inanmaya öyle heveslidir ki, bu gönüllerini bile okşar. Bir filin de güçlü olduğu akıllarına bile gelmez. Yine de erkekler, filin gücüne rağmen işlerin çoğunu daha iyi yapmaktadır.

Kölenin Mutluluğu, Esther Vilar (Sayfa 47 - Öteki Yayınevi)Kölenin Mutluluğu, Esther Vilar (Sayfa 47 - Öteki Yayınevi)
birkitapbirilktir, Türk Kültüründe Kadın Şaman'ı inceledi.
29 Nis 09:32 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

..
Bütün Türk şaman anlatılarında da en güçlü ve korkunç şamanların kadınlardan olduğu belirtilmektedir. Bu da Türk sosyo-kültürel hayatında kadının yalnız evde-özel alanda değil, kamusal alanda da etkin konumda olduğunu bize gösteriyor.  Eski çağ ve onu izleyen çağda Türk kadınını belli bir mekana hapsetmenin mümkün olmadığı aksine toplumun en zirve sayılabilecek konumunda yer aldığı görülmekte. Nitekim kağanların eşlerinin devlet yönetimine katılması, savaşan taraflar arasında diplomatik ilişkiler kuran (Mesela Akkoyunlu Sara Hatun) kadınlar olduğu gibi, yalnız evde bulunan çocuklarıyla ilgilenen kadınlar da vardır. Toplumsal cinsiyet kurallarından bakıldığında Türk kadınının diğer Müslüman ve hatta Avrupa kadınlarına kıyasla sosyal alanda faal olduğu tespit edilir.
..
..
"Aslında kadın ya da erkek olmak doğuştandır ve doğaldır. Ancak kadınlık ve erkekliğin nasıl yaşandığı kültürler tarafından belirlenir."
..
..
Kadın ilk hekimdir, ilkel toplumlarda çocuğunu tedavi eden, yaşlılara bakan, kocasını iyileştiren, yine kadındır ve bu kadın şaman olmasa da ilk tabip, ilk iyileştiricidir.

Esther. Sema, Kumarbaz'ı inceledi.
 17 Nis 22:30 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelemeye bir şarkı ile başlamak istiyorum:

https://youtu.be/9jlv6zc8L2o

Kitabı bitirince bu şarkıyı söylediğimi farkettim. Para önemli arkadaş...

Para için neler yapılmıyor ki? Heleki bu devirde. Böbreğini satanlar bile var. Helal(!)
Eli açık olduğum kadar cimri de olabiliyorum bazen. Mesela bugün bir alışveriş merkezine gittim. Kadınlık hormonlarımı devreye sokup alışveriş çılgınlığına katılayım dedim. Girdim mağazalara. Beğendim bir şeyler ve baktım etiketlerine. Yuh! O fiyatlar ne! Hiçbir şey almadan, tıpış tıpış eve döndüm. Tamam eyvallah çalışıyorum falan ama parayı sokakta bulmuyoruz. Yazık be! Kahrolsun kapitalizm naraları atmayacağım. Kusura bakmayalım hepimiz istesek de istemesek de seviyoruz bunu. Mecbur bırakılmışız ya da cazip olanı buymuş vs. Önemi yok. Seviyoruz...

Kitaptaki miras konusuna değinirsem de aklıma bir teyze geldi:
Bir hastam vardı. Yaşlı ve tonton mu tonton bir amca. Çok sevmiştim. Yanında da bir teyze, karısı. Tedavi yaparken amcanın yanında " Ölmüyor mu? Ne zaman ölecek?" diyip duruyor. Bir gün tutamadım kendimi " Kimin öleceği belli olmaz teyze. Belki sen ondan önce gidersin." dedim. Güldü, döndü ve dedi ki:" Kızım ilaç yok mu serumuna kat da ölsün. " Ben şok... " Teyze ne diyorsun sen kafayı mı yedin? Ben katil miyim?" dedim ve çıktım odadan. Peşimden geldi, durdurdu beni. "Yavrum, bu adam bana para vermiyor. Ölse de maaşı bana kalsa, arsaları da satsam diye istiyorum." demesin mi... Sustum, diyecek bir şey bulamadım. Para için onca yıllık kocasının ölümünü dört gözle bekleyen bir kadın... Ne denilir ki...

Teyze demişken kitaptaki büyükanne idolüm oldu belirteyim.:) Yahu ne güzel kadın o. İleride onun gibi olabilirim galiba. Neyse ki benim nineler öyle değiller çekilmez:)

Açgözlülük konusuna gelelim. Eser bolca onu içeriyor. Açgözlüyüz, elimizdekinden fazlası için çırpınıp duruyoruz. Daha fazla para, daha iyi ev, araba... Biraz etrafa bak. Doğaya bak. Bir nefes al! Yaşa! Yok illa stres stres stres!
Çık bir dağa taşa tırman, dere tepe düz git. Yalınayak bir toprağa bas, ayaklarını bir derenin soğuk suyuna sok. Yap bunu. Hiçbir şey düşünmeden, bırak kendini. Yok ama para her şey tabi. Sağlığın gidince de para çözüm zaten, her şeyin anahtarı (!)

İyiye gitmiyoruz. Hiç iyi bir gelecek beklemiyor bizi. Bunlar acı ama gerçek. Bunu biz yapıyoruz. Ne kadar şikayet edersek edelim bizim eserimiz bu hayat. Hayırlısı dostlar. Umarım gözümüz açılır, başımızı kaldırıp dünyayı görebiliriz. Umarım...
Sıradaki kitap gelsin.:)

Tuba Paçacı, bir alıntı ekledi.
11 Nis 23:26 · Kitabı yarım bıraktı

"Hiçbir kadın dünyaya "uff snn be slk :s" ya da "beni çekemeyen anten taksın :d" gibi garip şeyler söylemek için gelmez.

Herkesin peşinden koştuğunu, aşırı kıskanıldığını, günde 10 kez nazara geldiğini, hayatındaki tüm olumsuzlukların onu çekemeyen akrabaların yaptırdığı büyülerden ve Merkür'ün geri gitmesinden kaynaklandığını, selam veren her erkeğin kendisini yatağa atma peşinde olduğunu, kömür karası kaşların platin sarısı saçlarla mükemmel durduğunu, 30 yaşına kadar evlenemezse lanetleneceğini, aşkın büyüklüğünün tektaşın büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu, hayatını falcıların ağzından çıkanlar doğrultusunda yönlendirmesi gerektiğini, spor ya da politika hakkında konuşursa kadınlık vasfını kaybedeceğini, terk eden eski sevgilisinin aslında pişmanlıktan başını duvarlara vurduğunu, yeni biriyle sadece kendisini kıskandırmak için birlikte olduğunu ve şeffaf sütyen askısının gerçekten görünmez olduğunu zannetmek gibi mental aksaklıklar, kadınların analarından doğarken yanlarında getirdikleri küçük manyaklıklar değil, şekilci ve baskıcı toplumlarda ömür geçirerek edindikleri kamburlardır."

Ben Türk Kızı Nasılım, İsolde (Sayfa 7 - Alakarga Yayıncılık)Ben Türk Kızı Nasılım, İsolde (Sayfa 7 - Alakarga Yayıncılık)
Dudu cakir, bir alıntı ekledi.
15 Mar 07:55

Aşk-ı Sükûn alışılmışın dışında bir roman… Nuriye Çeleğen, bu kitapla çıktığı yolculukta, hakiki aşkın sırrını arıyor. Hepimizin az çok bildiği kıssa-yı İbrahim’den (a.s.) hareketle iki kadının gözlerinden aşkın tabiatını ve farklı kalplerdeki tecellilerini okumamızı teklif ediyor. Kur’an-ı Hakîm’den ve hadis kaynaklarından yararlanılarak ortaya çıkarılan bu eser, kıssanın kadınlara bakan cihetlerini anlatmasıyla da özgün bir boyut taşıyor. Peygamber annelerinin bu değerli hayat hikayesini, bizzat Hz. Hacer ve Hz. Sâre validemizin gözlerinden okumak isteyenler için, elinizdeki roman doğru bir seçim…

***

Sırr-ı evvel

ALEM, SIRRIN aşikâr olmamış hazinesindeydi. Kenz-i mahfinin (gizli hazine) görünme seyri, yokluğun örtüsünü aralattı. Kenzin açılımı, sırrın paylaşımıydı. Sır, mahremiyetti, gizli tutmuştu kendini.
Gizli kenz, ezel sırrını sıyırmayı, sır örtüsünü aralamayı, mahremiyet peçesini indirmeyi, giz perdelerini bin bir sır dolu hazine ile açmayı istedi. İstedi ki, bilinsin; istedi ki, görünsün.
Mahremiyet “Elif… Lâm… Mim…” dedi ve mahremiyetini ele verdi. Sır açığa çıktı. Kenz bin bir kapı ile açtı kendini. Sırlar aktı her

kapıdan sır sır…
Her sır, sırrını söyledi:
“Elif… Lâm… Mim…”
Her kapıdan da bin bir yol ile giriş başladı. Her yol başında bir kılavuz vardı.
Ve kenz sırrını zahir etti harf harf:
“Elif… Lâm…”

“Mim” sırrın dışa vuran yansımasıydı. “Lâm” sırra aracı olan mekândı. “Elif “sırrın sahibi.
Mim, dışa alev alev döküldü, adına “aşk” dendi.
Lâm, kendine bir mekân aradı, aşka aracılığını yapacağı bir yer. Ondan haberleri, ona muştulayacağı; adı mekân, ama “lâmekân” olan bir yer.

Lâm aracılığa en uygun yeri kalpte buldu.
Elif, “O”ydu. Aşkın çılgın tutkusu, birlik…
Lâm aracıydı, Elif ile Mim’in arasında.
Kenz mahremiyetini en mahrem ile paylaştı.
Kalp, mahremiyet ile sırrın, gizlilik ile bilinmezliğin, tutku ile aşkın çözülmez meydanı oldu.
Her şey bu serüvenle başladı. Kalbin sanılan ve aşk olarak anlaşdan sırrın, bin bir sır dolu bilinme öyküsü, başkasında görünme seyri.
Ve böylece sırda, Mim’li bir yolculuk başladı her dem.
Adım adım…

***

Bekleyiş…
NİL KABINA sığmıyordu o yıl. Sarayın surlarına geldiğinde sanki daha da kabarıyor, kahırlı tokatlarla surlara vuruyordu. Ürpertiyle Nil’in öfkeli sularına baktım.
– Ah Nil! Benim için başkasın. Sanki bir şeyler getirecek, bir şeyler vereceksin sanıyorum; oysa hep birilerimizi alıp gidiyorsun. Aldığın bu kaçıncı masum olacak?
Korkunun gücü ne de yamanmış! Yere çivilenmiştim… Saray başmuhafızının:
–  Taraçada toplanın, emriyle koşmuştum sonra. Alina getirilmişti oraya yaka paça. Birkaç aydır Firavn’ın hizmetinde çalışıyordu. Onu eğlendirmek için elinden geleni yapıyordu. Ne olmuştu acaba? Firavn’a ne yapabilirdi ki, bu toy kız?
Alina, Firavn’un odasından kovulduğunda ne yapılacağını iyi bilen başmuhafız, önce kızın ağzını kapamıştı. Zulüm, kelimelere dökülmemeliydi. Tüm zalimler önce kelama yasak koyardı. Kelamın gücü büyüktü. Kelamdı, yokluğun elini varlığa tutturan.
Alina’nın Nil renkli gözlerine baktım…
Korku ve nefret bir çift gözde ancak bu kadar birleyebilirdi. Sükûtun çığlıklarıydı bağıran:
– Daha çok gencim. Lütfen, daha çok gencim. Yaşamak istiyorum, diyen gözlerin griye çalan tonunda boğuldum. Nil’in hırçın dalgalan vurmuştu korku birikmiş gözlerine.
Korku bir karanlık gibi çöktü içime. Ürperdim…
Muhafız elindeki mızrağıyla dokundu kızın sırtına. Atina’nın mızrakla parçalanan narçiçeği renkli elbisesine bulaşan kan, önce düz bir çizgi halinde aktı. Doğruluktu bu… Genç bedenin kanı önce taş zemine, sonra kanayan yüreklere düştü narçiçeği renginde. Alina, balkon kenarına yaklaştıkça çırpınan bir kuş gibi çevikleşiyor, muhafızın ellerinden kaçıp havalanmak, kanat çırpıp uçmak istiyordu. Hepimiz donmuştuk, mazlum ile zalimin mücadelesini seyrediyorduk. Nefret ettiğimizle merhamet ettiğimiz, hiç bu kadar yan yana olmamıştı. Hiç bu kadar aynı tabloda bir araya gelmemişti. Korku herkesi lal etmişti. İlk kez korkunun nasıl bu şey olduğunu anladım Sonta Korkuyu dulundum Zulüm mü korkuturdu, zalimin silueti mi. ayırt edemedim Korkuyordum işte. Bir çaresizin masum çırpınışları, yüreğim; amansız bir korkunun pençesiyle tırmalıyordu
Kelamın susturulduğu yerde sessizlik dil olmuştu Kim senin konuşmaya, ya da gözlerinden yaş akıtmaya cesareti yoktu Ağlamak. “Bunu tasvip etmiyorum’ demekti Ağlamak. haksızlığa direnişti. Zulüm gözyaşlarına samyeli olarak esti Gözpınarları kurudu
Nil. hırçın bir kükreyişin esintisi ile kabardı Kalpler zavallı bir masumun kahır dolu çırpınışlarıyla için için kanadı.
Vakit ikindiye indi. Güneş ayrılık rengindeydi.
Kan Alina’nın sırtından akmaya devam ediyordu. Muhafız kana bulanmış saçları hoyratça tuttu. Savrulan siyah saçları körpe bedeninde tutuşmak isteyen umutlar gibiydi. Nil huysuzlaştı…
Muhafız kızdıkça kızdı:
– Bakın, dedi, tek eliyle tuttuğu zayıf bedeni göstererek:
–  Bakın da böyle olmayın. Efendimizi üzenin sonu işte böyle olur.
Taraçanın kenarına iyice yaklaştı. Taraça oldukça yüksek, Nil oldukça derindi. Korku, seyirci bedenleri medet umarcasına birbirine yaklaştırdı, gözler görmemek için kapandı. Muhafız kükredi:
– Bakın.
Acıyla bekleşen kadınların gözleri korkunun soğuk titremesiyle açıldı. Sararmış yüzlere ölümün solgun rengi vurdu.
Muhafızın kaba ve sert elleri, bir mengene gibi kavradı kızın gülfidanı gibi ince boynunu.
Zaman aktı. Güneş sessizce aktı…
Sona gelinmişti. Korku, gözlerden taş zemine düştü. Yürekler kor oldu, merhametli sineler yandı tutuştu. Şefkatten soyunmuş bir muhafız, genç bir bedeni tüm umutlarıyla taraçanın kenarından bıraktı, önce saçları, sonra narçiçeği renkli elbisesi havalandı rüzgârda. Nil’in serin suları körpe bir bedeni daha kucaklamıştı.
C.üneş, ölümün sarısıyla yansıdı ufka. Gözlerim, ümit bahşedecek diye beklediğim Nil’in, hep kucaklayan, hep alıp götüren sularına takılı kaldı.
Gün akşama baş koydu. Etrafta korku, havada narçiçeği renkli bir kızıllık vardı.

Muhbir

“KAF” VE “NUN” yokluğun varlığa yeniden tutunacağı haberini etrafa saldığında, her şey bu haberin sevinciyle kımıldamıştı. Varlığın ilk haberi, hayatı her daim haberle çalkalanır kılmıştı. Hayattaki serencam, hep bir haberin koşuşturması değil miydi? Kırılan ışıklar, gecenin haberini gündüzün koynuna atarken; şafağın basına sardığı kızıllık, gündüzün haberini gecenin karanlığına fısıldardı. Patlayan çiçekler, ağacın meyveye duracağı haberini baharın toy büyüsüne muştularken, sararan yapraklar sona gelindiği haberini baharın içine bir kor gibi atardı.
Haber, hep birilerine ulaşmak telaşındaydı; gizliliği sevmez, saklanmayı istemezdi.
Haber hızlıydı. Tez gider, çabuk ulaşırdı. Bir yerde, bir mekânda, bir kulakta kalmaz, bir gönle hiç sığmaz, kuş gibi kanat çırpardı oradan oraya.
Haber akıcıydı, su gibiydi, anlatıldıkça coşardı, yolunu kesmek zordu onun. Bu haberde de tüm haberlerin tılsımı vardı. Günlerce akıp durdu
mahalleden mahalleye. Uğramadığı bir ev bırakmadı. Ulaştığı her yerde kelamını kulaklara, merakını yüreklere bıraktı. Sır ortalığa
düşmüştü. Uzun bir bekleyişin sevinci sardı, haberi alanları.
Haberin ayağı tezdir hani, ulaşır ya tüm kapılara; Sâre’nin kulağına da ulaştı haber kuşunun çırpınan kanadı. Sâre titredi bu haberden.
Yüreğine kor gibi ince bir sızı indi.
Korktuğu haberin yankısıyla sarsddı. Çaresizce bakındı. Üzüntü yüreğinden önce boğazında yer tuttu. Kadınlık duyguları bir anda depreşti. Oysa beni eşine kendisi vermişti. Kıskanmamış mıydı? Kıskanmamak mümkün değildi elbette. Kıskançlık kadınlığın zaafı diye bilinirdi her daim. Belki gerçekten öyleydi, fakat “Kadın, eşini sevdiği kadar kıskanır” demişlerdi. Böyle öğretmişlerdi şimdiye kadar.
Sâre can dostu, sevgilisi İbrahim’i benimle paylaşırken elbette bu duyguları hissetmişti. Sevgiyi pay ederken, bölünmüşlüğün hüznünü çok acı yaşamıştı. Fakat şimdi bambaşka bir haberdi bu.
Demek?
Yüzlerce bilinmez soru dimağına dizildi. İçine bir kahrın ağırlığı, bir kaybedişin buruk hüznü düştü.
Kendisinin istediği, bir türlü ulaşamadığı şey gerçekleşmişti ha?
Şimdiye dek dillendirmediği pek çok kelime döküldü kelam dünyasına. Meğer ne çok sıfatlar varmış belleğinde benim adıma. Hepsi birden söze dizilmek için üşüştü dimağına, sonra tek tek savruldu söz harmanına:
– Köle kadın. Laf bilmez kadın. Demek öyleymiş ha!
(…)

Düşünceleri amansız bir yılgınlığın sarsıntısıyla kıvrandı.
Ana olacakmış!
Düşünmek istemedi.
Kendi islediği bir sonuçtu bu.
Kendisini İbrahim’ine çocuk doğursun diye vermişti. Hizmetçisi olduğum için, hiçbir zaman kendisi gibi evin hanımı olamayacağımı düşünmüştü. Şimdi ne olmuştu peki?
Bir şeyi unutmuştu galiba: Kadınlığı pay ederken, analığı pay etmenin ne yaman bir şey olacağım.
Bezgin hayalleri bebeğin küçük bedenine aktı. Bir bebek! Yıllardır Rabbine dua dua dökülüp dilendiği analığın şefkat parçacığı. Rahmetin kundağa durulmuş hali. Ana ile babanın yürek birliği, evliliğin görünürlük ışığı, yuvanın sıcaklığı, evin şenliği olan bebek…
Ruhu, bir yavru ile ısıtamadığı yuvasının soğuk yansımalarıyla üşüdü. Bu tatsız haber, düşünce imbiklerinde zihninin en ücra köşelerine kadar durmaksızın aktı.
– Hacer ana olacak!
Analığı pay edemedi.
Sâre’nin beyaz yüzü kıskançlığın alevleriyle kızarmıştı. Kahırlı bakışları, İbrahim’in yüzünde umutsuzca gezinip dururken sayısız sorunun endişe dolu fırtınası zihninde esip durdu:
–  Onu benden daha mı çok sevecek? O artık çocuğunun anası olacak. Belki de aralarındaki bağ daha farklı bir boyuta ulaşacak?
Sâre düşündükçe titriyordu. Oturduğu yerde kıpırdadı. Yaslandığı ağacın iri gövdesine dayadı başını, boğulan bir insanın kendisini karaya atması gibi geçmişine sığındı. Haberin…

Aşk-ı Sükun, Nuriye ÇeleğenAşk-ı Sükun, Nuriye Çeleğen
Fatma Nur, bir alıntı ekledi.
10 Mar 22:01 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Ayrıca, yüz yıl sonra diye düşündüm, kapının eşiğine vardığım sırada, kadınlar artık himaye edilen cins olmayacaklar. Bir zamanlar kendilerine yasaklanmış olan büyük faaliyetlere ve uğraşlara katılabilecekler. .. Onları korumaktan vazgeçin, onları aynı faaliyetler ve uğraşlarla baş başa bırakın, bırakın asker olsunlar, denizci, otomobil sürücüsü ya da liman işçisi, ..
Kadınlık, himaye edilen bir meşguliyet olmaktan çıkınca her şey olabilir, diye düşündüm evimin kapısını açarken.

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 45)Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf (Sayfa 45)