• -Spoiler içerir-
    Kitap yeni bitti.Nedense içimde garip bir duygu var.Duygusal şeylerden kolay etkilenmem,etkilenmemeye çalışırım,fakat geçmişinde kadınlığı-cinselliği saldırı altına alınmış kadınların hikayelerinden çok etkilenirim hep.Belki de her gün benim de böyle şeyleri yaşayabilecek olmamın rahatsızlığıdır daha kolay empati yapabilmemin nedeni,kim bilir?

    Yazar hakkında neredeyse hiçbir bilgim yok fakat fizikçi olduğunu hele hele de vakti zamanında CERN’de çalıştığını duyunca ona ayrı bir hayran olmuştum.Kahramanımızın fiziği sevmemesine de birazcık içerledim ama sevmediği bir alanda bu kadar başarılı olabilmesini de takdir ettim.Kitapta değindiği CERN’deki cinsiyetçiliği duymuştum,şuan bile var,kim bilir 90’lı yıllarda nasıldır diye düşündüm.Bunu hakkında Bilge Demirköz’ün –kulu,kölesi,hastası,müptelası olduğum fizikçimiz-bir videoda konuşması vardı,o da bahsediyordu bu durumdan.İncelemeyi fiziğe saptırmadan konuya devam edelim,kahramanımızın ne hissetti(rdi)ğine.Beni en çok etkileyen şey,kahramanın(A diyeceğim) geçmişinde uğradığı şiddet ve tecavüzler oldu.Tam sevişmeye başladığı anda ağlamaya başlaması gibi.Cinselliği,daha doğrusu kadınlığını,çok uzun zamandır içine gömmüş.Kimi arzularsa,ne kadar arzularsa arzulasın,ona yanaşmıyor:

    ‘’Yıllardır görülmemiş eski bir sevgili gibi çok uzaklardan çıkıp gelen duyguyu tanıyordum,cinsel arzuydu bu.Cinselliğim çoktandır kuruyup gitmiş,arkasına bile bakmadan terk etmişti beni.’’

    Aşık olduğu adamı bile uzaklaştırıyor,arzularını bastırıyor:

    ‘’Oysa şimdi,yara bere içindeki korkak bir sokak köpeği gibi yavaşça sokuluyordu benliğime.Yoğun bir sıkıntı ve baş dönmesiyle birlikte.Geldiği yere geri yollamaya çalıştım onu,bunca zamandır saklandığı karanlıklara.İçimdeki ölü canlandırılmak istemiyordu.Tekrar acı çekmek istemiyordum.Kaçmalı,Kabuk Adam’dan uzaklaşmalı,odama sığınmalıydım.’’

    ‘’Arzu kolaylıkla bastırılabilir,ama asla unutulmaz,artık biliyorum bunu.Bedenin bellek üzerindeki mutlak egemenliği.’’

    Aslında bizim doğup büyüdüğümüz toplumun kadınlarının çoğunun ruh hali gibi hissettikleri.Sanki kadın hissetmek,arzulamak bir suçmuş gibi hissediyor.Mahrem rüyalarından uyanınca utanıyor bir çocuk gibi,25 yaşında bir kadın!Bu suçluluk duyguları,hem geçmişinden hem de A’nın birkaç kez tekrarladığı gibi ‘’Türk kadını’’ olup büyüdüğü ve yetiştirildiği çevreden kaynaklanıyor.Cinselliğe düşkün olan arkadaşı Maya’nın tek gecelik ilişkilerle avunma çabasını,yalnızlığı kısa bir süreliğine dinlendirme aracı olarak görüyor.Bu ilişkilerin insanı korkunç bir şefkat açlığına sürükleyeceğini düşünüyor.

    ‘’Benim kadar yalnız ve umutsuz olan Maya,avuntuyu çoğu zaman tek gecelik ilişkilerde arardı.Genç ve güzel bir kadınsanız eğer,erkekler gövdenizi asla reddetmezler,sizi reddetseler bile.Bense bu gece birlik ilişkilerin,yalnızlığımı kısa bir süre için dinlendirse de,beni daha korkunç bir şefkat açlığına sürükleyeceğini düşünüyordum.Üstelik bir Türk kadınıydım,içinde büyüdüğüm hoyrat,sevgisiz toplumda,cinselliğim öldürücü darbeler yemişti.Kendime olan saygımı yitirmeden,böyle ilişkilere kolay kolay giremezdim.’’

    Aşık olduğu adamın bir dokunuşundan bile deli gibi etkilenmesine rağmen bir eylemde bulunmuyor.A’ya en çok burada kızdım,kitap boyunca kafamda kurup kurup bu anı bekledim çünkü:(:D)

    ‘’Birden bire parmaklarını sırtımda hissettim.Usulcacık bir okşayış bütün bedenimi ürperterek boynuma ulaştı.Titredim.Sevme yeteneğini hiç kaybetmemişti elleri.
    -Sana ilk kez dokunuyorum değil mi?
    -Evet.
    Bir kadına değil de hayatın kendisine dokunuyormuş gibiydi.Hiçbir şey söylemiyordum.Ansızın elini çekti.İnanılmaz yoğunlukta bir şefkatin ve arzunun sıcacık izini,ömür boyu sırtımda bırakmıştı.’’

    A aşık olduğu adamı tekrardan görmek isteyince onu bulamadı,onu en son gördüğünde çok kırmıştı,kaba davranmıştı.Sonradan hep onu düşünmesine çok üzüldüm.Bir an benim kaybettiğim bir insanmış gibi hissettim okurken:

    ‘’Onu,gerçekte hiç görmediğim durumlarda düşlüyordum.Tony mercanlarda,suyun altındaki incecik,esnek bedeni;Tony dans ederken,sert kalçaları avuçlarımın içinde,Tony sevişirken...O tek,sihirli dokunuşunun sırtımda bıraktığı izleri bedenime yayıyor,sayısız kez beraber oluyordum onunla.Gerçekte bana elini sürmesine izin vermemiştim,ama fantezilerimde,vücudumu ve ruhumu bütünüyle,hiçbir şeyi saklamadan ona sunuyordum.O tılsımlı,güçlü ellerini dolaştırıyordu bedenimde-parmak uçları nasırlı olmalıydı-ya da keskin bir bıçağı;derin,dupduru bakışlarında,titreyerek bir midye gibi açılıyordum.Göğsündeki yara izlerini öpüyor,koltukaltlarının kendine özgü kokusunu soluyordum,teninin kopkoyu karanlığını içime çekiyordum.O son geceye,okyanusa bakan balkona dönebilseydim.Bu sefer ona dokunmayı başaracaktım.Ona sarılmayı,onu hiç bırakmamayı.’’

    Her ne kadar aşık olduğu adama ulaşamasa da ona mektup yolladı fakat onu asla göremedi A.Ona benzeyen erkeklere ilgi duydu,kendi deyimiyle sadece fantezi düzeyinde bile olsa cinsel arzuları geri gelmişti ve bir gece o adamlardan birine-sevdiği adama ikizi kadar benzeyen birine- Kabuk Adam’ı anlattı,onunla sevişti.O adamın fotoğrafını önceden hindistancevizi ağaçlarının altında görmüştü.

    Kitaptan sadece fizik ve kadınlık,cinsellik konuları aklımda kalmış ve beni etkilemiş olsa da[Biraz da incelemeyi gece 2-3 sularında yazmanın etkisiyle :)) ] yazar yalnızlık duygusunu da gerçekten çok güzel işlemiş.Bir okunuşta bitecek,son derece akıcı bir kitap.İyi okumalar…
  • Erkeklik çalışmaktır, kadınlık hiçbir şey yapmamak. Ve erkekler erkek oldukları için ne kadar da şanslılar! Erkekler güçlü ve özgür; ama ya kadınlar, zayıf, çocuk büyütme yüküyle eve çakılıp kalmışlar!
  • "Ether" idi lakabı, tahir, yani tertemiz kılınmış Ehl-i Beyt'in pirü pak annesiydi.

    "Eşrefü'n-Nisa" derlerdi ona, ki kadınların en onurlusu...

    "Seyyidetün'n-Nisa" idi, ki kadınlık aleminin iftiharı....

    "Hayrü'n Nisa" idi, ki kadınların en hayırlısı...

    "Tahire'ydi Fatıma, annesi Hatice-i Kübra'dan intikal etmiş ismidir; inci gibi temizdi...

    Çevresindekiler ona "Betül" derlerdi, nefsani arzulardan beri, şeytani tuzakların ulaşamadığı bir vadiydi.

    "Zekiyye" derlerdi sonra Fatıma'ya, yağmur damlası kadar arı, duru katışıksızdı...

    "Merziyye" idi bir ismi, Allah'ın kendisinden razı olduğu kişi, Rabbine varmaya her an hazır duran mü'mine demekti.

    Ve "Raziyye" idi elbette, Allah'tan razı olmuş kişi...

    Arşa değen iffeti, melekleri dahi mahçup eden hayası ise onu "Azra" kılmış idi.

    "Ümmü Ebiha" derlerdi Fatıma'ya, "babasının annesi"...

    "Binti Ebiha" derlerdi Fatıma'ya, "babasının kızı" Hz. Aişe annemiz söylemiş, ahlak ve şekil şemail bakımından dünyada Resullullah'a (sav) en ziyade benzeyen kişi Fatıma'dır.
    Sibel Eraslan
    Sayfa 77 - timaş yayınları
  • Televizyon programcısı Seda Akgül tarafından kalem alınmış, kadınlık ve erkeklik hallerinin keyifle anlatıldığı magazinsel bir kitaptır.
    Pazarlama alanında çalışan bir akademisyen olarak okuduğum bir kitap ancak çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim bir kitap, çok basit ve magazinsel boyutta anlatmış,uzak durulması gereken erkekler, erkekler neden aldatır, kadınların sırları, erkekler ne ister, kadınlar ne ister ve birbirinden ilginç kadın tiplerini anlatmış.
    Genelde kitapta yazılanları, çevresinde olup bitenleri iyi gözlemleyen kişilerin rahatça gördüğü olayları kaleme almış yazar, yer yer komik, yer yer aa denilecek olayları anlatmıştır.
    Ara bir kitap olarak okunabilir. İyi okumalar

    denir ya “hepsi ve daha fazlası” bu kitapta.
  • Kalemiyle yeni tanıştığım bir yazar daha, bir iyi ki daha SEVGİ SOYSAL. Çok tanınmıyor maalesef. Kimdir Sevgi Soysal?
    30 Eylül 1936 yılında dünyaya gelmiş ve 40 yıllık ömrüne birçok eser sığdırmıştır. İlk kitabı olan "Tutkulu Perçem" 1962 yılında yayınlanmıştır. 1968'de Tante Rosa yayınlanmıştır. TANTE ROSA, Sevgi Soysal'ın Trt Ankara Radyosu için yazdığı öykülerin kitap haline getirilmiş eseridir. Tabii o yıllarda Türkiye'de Tante Rosa karakteri yadırganmıştır. Sevgi Soysal, Tante Rosa'yı anneanne ve teyzesinden başlayıp kendisinde biten bir kadınlık çizgisi olarak nitelemiştir.

    Sevgi Soysal, yetmişlerde askeri yönetimle dövüşmek zorunda kalmıştır. Gözaltı, sıkı yönetim, hapis, 12 Mart dönemlerini görmüş ve yaşamıştır. Askeri yönetimin baskılarına ve düşüncelerini değiştirmesine karşı hep mücadele vermiştir. Müstehcenlikten de yargılanmış başarılı yazar...

    Kısacası güçlü bir kadın yazarımız daha. Ne güzel kadınlar yetiştirmiş bu ülke!

    Gelelim TANTE ROSA' ya. Kimdir bu Tante Rosa?

    Hayalperest bir prensesti Tante Rosa. Fakat hayatın, aşkın, evliliğin okuduğu dergilerdeki gibi olmadığını çok geçmeden anladı. Hamile kaldığı için evlenmek zorunda kaldı. Ama rahat durur mu istemediği bir evliliği yaptıktan sonra! Ahh Rosa! Öfkeli, ağzı bozuk, düzene başkaldıran kadın. Mutlu olabilmek için cesur davranan kadın...
    Mutsuzluğuna rağmen hep bir gününü gün etme çabası, iş kurma çabası vardı. Baskıya boyun eğemeyecek kadar güçlü Tante Rosa. Biraz da kaçık. Boşadığı kocasıyla parası bitene kadar tatil yapacak kadar kaçık... Müstehcen düşlere ve hayallere sahip zaman zaman. Öyle yerinde duramıyor ki ihtiyar kadın oldu hala yeniyetme!

    Gençliğine hep bir özlem vardı. Düşlerinde yaşlanmış vücudunu bir orman perisi güzelliğinde gördü hep. Uyandığında pörsümüş vücudu ve benekli elleriyle yaşlanmanın hüznünü yaşadı. Düşlerindeki dehlizleri bana da hissettirdi zaman zaman...
    Beceriksizliklerinde hep ısrarcıydı. Hayatla harbini sevdim bu kadının. Düştü, kalktı, düştü, kalktı ama hep sevdi kendisini.

    Şarkılar söyledi kendisine. Şarkının sözleri şöyle; "TANTE ROSA, TANTE ROSA, I LOVE YOU."
    "Ne Love'ı be moruk, sen de!" deseler de o hiç vazgeçmedi kendini sevmekten.

    Bu kadın bana hatalarımızla, buruşmuş vücudumuzla, yılların yüzümüzde bıraktığı çizgilerle kendimizi sevmeye ihtiyacımız olduğunu hatırlattı bir kez daha. Sana söz Tante Rosa, ben de ihtiyarlığı senin gibi karşılayacağım, senin gibi güçlü, kendisiyle barışık... Ve I'LL ALWAYS LOVE YOU TANTE ROSA!

    Kitap yetişkinler için masal tadındaydı. İçerikte her bölümü anlatan çizimler de mevcuttu.
    Sevgi Soysal'ın okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak, yazarla serüvenime devam etme niyetindeyim. Böyle güçlü kalemlerin daha çok tanınması ve değerini görmesi dileğiyle. Keyifli okumalar...
  • Tarkovski söyleşisi: “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor!”


    – Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

    Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

    – Sizi sinirlendiren şey ne?

    Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

    – Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

    Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

    – Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

    Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

    – Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

    Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

    – Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

    İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

    – Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

    Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

    – Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

    Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

    Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

    Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

    Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

    Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

    Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

    Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

    Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

    Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

    Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

    Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

    Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

    Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

    Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

    Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

    Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

    Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

    Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

    Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

    Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

    İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

    Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

    Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

    Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

    Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

    Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

    Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

    Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

    Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

    Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

    Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

    Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

    Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

    Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

    Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

    Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

    Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

    Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

    Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

    Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

    İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

    Afedersiniz, sizin adınız ne?

    İrena.

    Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Hayır, beni yanlış anladınız.

    Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

    Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

    Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

    Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

    Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

    Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

    Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

    Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

    Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

    Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

    Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

    Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

    Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

    Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

    Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

    Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Kim hükmediyor peki?

    O.

    Nerede O?

    (Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

    Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

    Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

    Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

    Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

    Bu Platon’la başlamıştı.

    Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

    Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

    Bana karşı önyargılısınız.

    Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

    Şiirsel Sinema – Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito
  • Toplumumuzun bazı kesimlerinde olduğu gibi, kız çocuğa erkek çocuktan daha az değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, hemcinslerini küçümseyebilir ve gerçek kadınlık kimliğinden saparak toplumun yeğlediği erkeksi davranışları benimseyebilir.Böyle yapmakla üstün bir varlık olabileceğini vee değersizlik duygularına çözüm getirebileceğini sanır. Oysa bu davranışlar yalnızca erkeklerde görüldüğünde toplumun onayını kazandığından, kendi gerçek kimliğinden vazgeçmekle kendisini, herkesten önce kendi gözünde küçük düşürmekte olduğunu farketmez. Böylesi davranışlar bazen kadının kadınlığıyla çevresine meydan okuması, örneğin, erkekleri önce baştan çıkarıp sonra onları incitmeye ya da sömürmeye çalışması biçiminde de görülebilir. Bu davranışların gerisinde kadınlık kimliğine ilişkin değersizlik duyguları bulunur.