• Kız çocuk, sakat bir erkektir; onu bu duruma getiren erkeklik ilkesinin zaafı ya da bir diğer deyişle kadınlık ilkesinin ağır basmasıdır: Tıpkı sakat ana-babadan bazen sakat, bazen de sakat olmayan çocuk doğması gibi, kadından doğan çocuk bazen erkek, bazen de dişi olur. Bunun nedeni, kadının sakat(eksik) bir erkek olmasıdır.
  • Alıntıdır bu yazı...

    Hadisi Şerif :

    İğreti saç takan, taktıran, kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir.

    Ravi : Hazreti İbnu Abbas
    Kaynak :Ebu Davud, Tereccül 5, (4170)

    Hadisi Şerif :

    Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “İğreti saç takana da, taktırana da, bedene dövme yapana da, yaptırana da Allah lanet etsin!”

    Ravi : Hazreti Ebu Hüreyre
    Kaynak :Buhari, Libas 86, Tıbb 36, Müslim, Libas 119, (2124), Nesai, Zinet 25, (8,148)

    Açıklama :
    İğreti saç takan ve taktıran kimse ile dövme yapan ve yaptıranların durumu önceki rivayette belirtildi.2- Bu hadiste güzelleşmek için kaş kıllarının bir kısmını veya tamamını aldıran kimseler lânetlenmektedir. Namas kaşı inceltmek mânasına gelir. Zamanımızda sosyetik çevrelerde yaygınlaşan kaş inceltme salgını, bazılarını kaşın tamamını yoldurarak boya ile istediği şekli vermeye kadar itmiştir. Dinimiz, fıtratın her çeşit bozulmasına karşıdır. Yasağın şiddeti, kullanılan lânet kelimesinden anlaşılmalıdır.

    “… şeytan dedi ki: ‘… onlara emredeceğim de ALLAH’ın yaratışını değiştirecekler.” (Nisâ, 4/118-119)
    Abdullah bin Mes’ud’dan (radıyallahu anh) rivayet olunan ve yazımızın başlığında geçen üç meseleyi de içine alan hadis-i şerif şöyledir: “Leane’l-lâhü’l-vâşimâti ve’l-müstevşimâti, ve’n-nâmisaati ve’l-mütenemmisaati, ve’l-mütefellicâti li’l-hüsni’l- mğayyirâti halka’l-lâhi.” Meali : “Güzelleşmek (estetik) için dövme yapan ve yaptıran kadınlara, kaşlarından (yüzünden tüy) yolan ve yolduranlara, dişlerini seyreltip inceltenlere, böylece ALLAH’ın yarattığı şekli değiştirenlere ALLAH lânet etmiştir.” )
    Buhari, Sahih, Tefsir 4, Libas 82, 83, 84, 85-87; İbn Mace, Sünen, Nikâh 52; Dârimi, Sünen, İsti’zân 19; Ebû Davud, Sünen, Teraccul 5; Nesâi, Zinet 24-26; Müsned, 1, 415-434; Tirmizi, Sünen, Edeb 33;

    Rasûlüllah Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözü, Benî Esed kabilesinden Ümmü Yâkup künyeli bir kadının kulağına gelmiş. Ümmü Yâkup (Radıyallahu anha) Kur’an-ı Kerimi okumayı biliyordu.
    Hemen hadisi rivayet eden Abdullah’a (Radıyallahu anh) gelerek şöyle dedi:
    – Ne o senden kulağıma gelen söz! Sen, güzellik için ALLAH’ın hılkatini değiştirip dövme yapanlara-yaptıranlara, kaşından-yüzünden kıl yolan-yolduranlara, dişlerini törpületenlere lânet etmişsin.
    Abdullah da,
    – Rasûlüllah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem ) lânet ettiklerine ben neden lânet etmiyecekmişim!
    Hem bu ALLAH’ın Kitabı’nda vardır, cevabını verdi.
    Kadın,
    – Yemin olsun, ben Mushaf’ın iki kapağı arasındakileri (Kur’an’ın tamamını) okudum; ama bunu bulamadım, (böyle bir şeye rastlamadım) dedi.
    Abdullah,
    – Hakikaten onu okudunsa, mutlaka bulmuşsundur.
    ALLAH Azze ve Celle,
    “Rasûl size ne getirdiyse-verdiyse onu alın, sizi neden nehyetti-yasakladı ise ondan da hemen sakının-vazgeçin” buyurmuştur, (Haşr suresi, 59/7)
    karşılığını verdi.
    Kadın;
    – Gerçekten şimdi ben, senin hanımının üzerinde bundan bir şey görüyorum, dedi.
    Abdullah,
    – Git de bak, cevabını verdi. Bu konuşmanın hemen ardından kadın, Abdullah’ın hanımının yanına girdi; fakat, (ileri sürdüğü hususlardan-vasıflardan) bir şey göremedi. Ve (tekrar) Abdullah’ın yanına gelerek,
    Kadın,
    – Bir şey görmedim, dedi.
    Abdullah,
    – Bana bak, bu olsaydı biz onunla bir arada olamazdık, karşılığını verdi.
    (Müslim, Sahih, Libas 33, Hadis No: 120, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1978, 9, 510511. )

    Dilerseniz şimdi de hadis-i şerifte geçen tabirlerin tahliline gelelim. “Vâşimât”, vâşime’nin cem’idir (çoğulu). Vâşime, elinin üstüne, bileğine veya dudağına veşim yaptıran kadındır. Türkçemizde buna dövme diyoruz. Basit manada, iğne ve benzeri aletle cilt delinerek altına sürme ya da benzeri bir şey doldurulur. Böylece vücuttaki o bölge, kalıcı bir renk alır. Toplum içinde gördüğümüz, basında-medyada sıkça karşılaştığımız üzere bazıları kollarına, omuzlarına, sırtlarına, vücutlarının muhtelif yerlerine değişik şekiller, farklı hayvan resimleri bile nakşettirmektedirler. Halbuki dinimizce dövme, kadına da erkeğe de, yapana da yaptırana da haramdır. “Nâmisaat”, yüzden kıl yolan kadınlar demektir. “Mütenemmisaat” ise, yüzünün kılını yolduran kadınlar manasınadır. Âlimlerin açıklamalarına göre, kadınların yüzünde sakal ve bıyık biterse onları yolmak haram değil, bilakis müstehaptır. Fakat kaş, kirpik ve yüzün etrafından kıl yolmak ise haramdır. “Tefellüc”, güzelleşmek maksadıyla ön dişleri törpüleyerek aralarını açmak anlamınadır. Bu maksatla dişlerini törpületenlerle bu işi yapanlar (törpüleyenler), ortak haram işlemiş olurlar. Ancak bu ameliye, dişi tedavi yahut bir kusuru giderme maksadıyla yapılırsa günahı yoktur. Ümmü Yâkup namındaki kadının, hilkat (yaratılıştaki şekli) değiştirenlere Kur’an-ı Kerim’de lânet edildiğini görmedim demesi, Kur’an’da bunlara, doğrudan doğruya lânet bulunmadığındandır. Fakat ALLAH Teala Rasûlü’nün getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyi de bırakmak gerektiğini net bir şekilde açıklamıştır.

    Hadis-i şerifte söz konusu edilen fiilleri de Rasûlüllah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yasaklamış, yapanlara-yaptıranlara lânet okumuştur. Onun emir ve yasaklarına uymak ALLAH’ın emri olduğuna göre, Onun lânetledikleri de ALLAH nazarında mel’ûn olur. İşte bu durumu tesbit, talim ve telkin için Abdullah bin Mes’ûd (Radıyallahu anh), kadına âyetle cevap vermiştir. Ayrıca ALLAH’ın yarattığı şekli değiştirenler zaten zalimlerdir. Zalimlere ise ; ALLAHu Teala Kur’an-ı Kerim’de açıkça lânet etmiş ve “Bilin ki, ALLAH”ın lâneti zalimlerin üzerinedir!” Hud, 11/18.“Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lânete tâbi tutuldular”
    Hud, 11/60. buyurmuştur.

    Kadın Hazreti Abdullah’tan bu susturucu cevabı alınca, bu sefer onun hanımının (Zeynep binti Abdullah’ın radıyallahu anha) da bu işleri yaptığını zannederek, ‘Senin hanımın da halen bu işleri yapıyor’ demişse de, Hazreti Abdullah hanımının öyle bir şey yapmadığından emin olduğu için kadına, ‘Git bak’ demiş, neticede kadının zannettiği şeylerden hiç birinin yapılmadığı ortaya çıkmıştır. Hazreti Abdullah’ın, ‘Bu olsaydı biz onunla bir arada olmazdık’ sözünün manası, ‘Böyle bir şey olsa, bir an bile kapısında tutmayıp boşayacağını’ anlatmaktır. Hasılı; güzelleşmek için fıtratı bozacak şekilde yapılan bu fiiller, dinimizce yasaklanmıştır. Bir başka ifadeyle; bunların haram olması, sırf güzelleşmek için yapılmış olmalarındandır. Esas itibariyle bir sağlık probleminden kurtulmak gibi bir şey söz konusu değildir.

    Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “ALLAH o şeytana lânet etti. Ve o da, ‘Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de, hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de ALLAH”ın yaratışını değiştirecekler’ dedi. Kim ALLAH”ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur. Şeytan onlara va’d eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın onlara va’di, aldatmadan başka bir şey değildir.”
    Nisa, 4/118-120.

    Bu ayetlerden de anlıyoruz ki; tedavi maksatlı bir ihtiyaç yokken böyle bir şeyi yapmak, hem şeytanın maskarası olmaktır, hem de ALLAH’ın beğenerek yarattığı biçimi (fıtratıhılkati) bozmaktır. Ayrıca İslâm’ın şiddetle yasakladığı isyan ve israf manasını da taşır. Malumdur ki bunların hepsi de haram olan şeylerdir.

    İmam Nevevi (rahmetullahialeyh) demiştir ki; sakalı, bıyığı, alt dudakaltı tüyleri biten kadınların, bu tüyleri yolması lânetten müstesnadır, o çerçeveye girmez, hatta onun bunları yolması müstehaptır.
    (Münavi, Feyzu’l-Kadir, 5, 373.)

    İbn Hacer (Rahmetullahi aleyh) ise, bunun kocasının iznine bağlı olduğunu ilave eder. Kaşı dışında tüy yolma-kazıma, tırnak törpüleme, kızıllama (ruj gibi) şeyler kocanın izni ile olursa caizdir; çünkü bunlar zinettirler. Kocasına karşı süslenmek anlamınadır. Yabancıya göstermesi, dışarıya bu şekilde çıkması ise haramdır, Eş istedi diye kaş alınmaz..

    Taberi (Rahmetullahialeyh) şöyle bir rivayet nakleder: Güzelleşmeyi (makyajı) seven genç bir kadın Hazreti Aişe validemize (Radıyallahu anha) geldi ve, ‘kadın kocası için alnındaki tüyleri yolabilir mi?’ diye sordu. O da, ‘Seni rahatsız eden şeyleri giderebildiğin kadar gider’ dedi.
    (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 10, 378. )

    Çünkü yapılan bu işlem, ALLAH’ın normal olarak yarattığı ve görmek istediği fıtratı, yaratılış biçimini değiştirmek değildir. Yani kaş ortasında alında, yüzde çıkan tüyler ,hormonal bozukluklar veya Çeşitli rahatsızlıklardan dolayı bozulan kadınlık fıtratını düzeltmek manasını taşımaktadır. Kadın böylece, eğer istiyorsa kocasının süslenme arzusunu da yerine getirmiş olur. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu da müstehaptır. Ayaklardaki anormal kılları yolmak için de aynı şey söylenebilir. Ancak bütün bunları kadın, başkalarına güzel görünmek maksadıyla değil, sadece kocası için yapacak; aksi takdirde haram olur. Son olarak şunu da belirtelim ki, fıtrata uygunluk için yapılan tüm ameliyatlar-tedaviler elbette ki caizdir, hatta islâm’ın emridir. Nitekim bir muharebede, sahabeden, burnu kesilen Afrece’ye (Radıyallahu anh), Rasûlüllah Efendimiz (sallahu aleyhi ve sellem), altından bir burun taktırmasını söylemiştir.
    (Tirmizi, Sünen, Libâs 31; Nesî, Sünen, Zinet 41. )

    SONUÇ FITRAT DIŞI TÜYLERİ ALMAK CAİZ, KAŞ ALMAK ,DISARI CIKARKEN MAKYAJ YAPMAK, DÖVME YAPTIRMAK HARAMDIR…
  • YASSIADA
    Adnan Menderes, kendisine verilen uyuşturucu hapların "maksatlı" olduğunu ne zaman fark etti, bilinmez!.. Ama her halde farketti, her halde işkillendi ki, verilen hapların bir kısmını, yutmuş gibi görünüp saklamaya başladı. Böylece, hem düşüncesini daha sağlam tutuyor, hem günlerin getirecekletine kendisini hazırlıyordu.
    Yassıada'ya geldiği günden beri kendisine hazırlanan ve oynanan senaryoyu ne zaman fark ettiğini bilmiyoruz ama, kararlar açıklanmadan önce, Cemal Gürsel'in kendisine gönderdiği mektuba bel bağlamanın yanlışlığını kavrayıverdi. Belki mektubun giriş kısmının değiştirilerek yayımlanmasını bile, kendim lehine yorumlamış ve avukatı Burhan Apaydın'ın duruşmalar sırasında, gerçek mektubun okunması isteğine katılmamıştı ama, işte "takke düşmüş, kel görünmüş"tü.
    Ortada anlaşılmayacak bir şey yoktu: Bir 27 Mayıs İhtilali olmuştu. Ya bu ihtilali yapanlar suçlu, ya da muhatap olanlar suçluydu!... Yapanlar, yönetimde; muhatap olanlar, mahkemede olduklarına göre, asılacak olanlar da elbet duruşmalarda sorguya çekilenlerdi! Peki, kimi asacaklar ve kendi meşruiyetlerini kanıtlayacaklardı?.. Anayasa'nın sorumlu görmediği Cumhurbaşkanı Celal Bayar mı, yoksa 10 yıl Demokrat Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes'i mi? Bu sorunun iki cevabı yoktu!..

    İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ

    Adnan Menderes de aynı düşünceye ulaşmış olmalı ki; karardan bir gün önce, - hasımlarını, Adnan Menderes'i ipe çekmek zevkinden mahrum etmek ümidi ve temennisi ile - o zamana kadar biriktirdiği uyku haplarının hepsini birden yuttu ve uyudu!
    Gelin görün ki, "tedbir" "takdir"e uymadı; ertesi sabah, yataktan kalkmadığını görenler, ortalığı ayağa kaldırdılar... Doktorlar, Menderes'in midesini yıkadılar; güçlü ilaçlar vererek onu, asılacağı dünyaya döndürdüler: Nasıl, zalim bir şifa!.. Adnan Menderes, bu sebeple arkadaşlarını, asılacakları İmralı'ya götüren Hucumbot'ta yoktu!.. Bu sebeple, yiğitler yiğidi Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile; efendiler efendisi Maliye Bakanı Hasan Polatkan asılmışlar; diğerleri bağışlandıkları ve müebbet hapse dönüştürüldükleri için, sehpanın altından dönmüşlerdi. Fakat Milli Birlik Komitesi'nin asılmasını tasdik ettiği Adnan Menderes, daha sehpaya gidecek kadar sağlığına kavuşmadığı için, Yassıada'daydı.
    Yurt ve dünya politikacıları, Menderes'i sevenler, Türk siyasetini hicaptan korumak isteyecekler(i) için, bir fırsat doğmuştu: Menderes'i ipten almak!.. Bir ümitti bu... Belki Cemal Gürsel, belki İsmet İnönü, belki dünya devletlerinden biri veya birkaçı, Milli Birlik Komitesi üzerine ağırlıklarını koyabilirler ve bir gün ü(ö)nce alınan karar iptal edilerek, Adnan Menderes de, öteki arkadaşları gibi müebbed hapse mahkum olmakla, canını kurtarabilirdi.
    [...]

    BERİN HANIM İNÖNÜ'YE GİDİYOR

    [...] Gürsel Paşa'nın kapısında günlerce bekledikten sonra, İsmet Paşa'ya da pekala gitmeyi göze alabilir, kendisini 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı sırasında bir defa olsun ziyaret etmemiş Mevhibe İnönü'nün yüreğine yığdığı burukluğu unutabilirdi!.. Söz konusu olan, kurtarılacak bir hayattı!.. Her şeye değerdi bu!.. Eğer bir işe yaramıyor, kocasını kurtarmaya yetmiyorsa, "kadınlık gururu"nun ne ehemmiyeti vardı! Gidecekti!.. İsmet Paşa'ya gidecek ve kocasını kurtarması için ona yalvaracaktı! Mademki, ters dönmüş bir kaplumbağa çaresizliği içinde çırpınıyordu; İsmet Paşa'ya gitmiş, ya da gitmemiş, ne önemi vardı?

    Evet, gitti!
    Sızlandı... Yalvardı... İşte o kadar!
    Evet, işte o kadardı. Menderes'i güpegündüz astılar!..

    [İsmet Bozdağ, Darağacında Bir Başbakan Menderes... Menderes..., sf. 257-258-261, 2. Baskı, 2004]
  • Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • Sevişmek,kadının verdiği erkeğin aldığı bir eylem değildir.Sevişmek,çiftleşmek değil,tekleşmektir.
    Cinsellik,paylaşılan hayatın bütünü içinde gelişir ya da kurur.
    Sevişmek,duyguların eylemidir,cinsel organların değil.Sevişmek,insan beyninin eylemidir,cinsel organlar bir araçtır. Erdal Atabek
  • Kadınlık üzerine daha çok şey öğrenmek istiyorsanız kendi öz denemelerinize eğiliniz, şairlerden yararlanınız ya da bilimin size daha derin ve daha düzenli bilgi verecek duruma gelmesini bekleyiniz.
  • Bu sistemde evlilik kesin doğrudur,boşanmak kesin yanlış. Sistemde herşey kesindir. Ya -ak - vardır ya da - kara-. Ara renkler yoktur.