• Onları korumaktan vazgeçin, onları aynı faaliyetler ve uğraşlarla baş başa bırakın, bırakın asker olsunlar, denizci, otomobil sürücüsü ya da liman işçisi, o zaman kadınlar erkeklerden daha genç yaşta, daha çabuk ölmezler mi, o zaman da biri çıkıp ‘Bir uçak gördüm’ der gibi, ‘Bugün bir kadın gördüm’ demez mi? Kadınlık, himaye edilen bir meşguliyet olmaktan çıkınca her şey olabilir, diye düşündüm evimin kapısını açarken.
    Virginia Woolf
    Sayfa 42 - Kırmızı Kedi
  • Hafiften “kısık” sesli kadınlar vardır hani…
    Bakışları derin.
    Kendine özgü aurasıyla, ortaya çıktığında…
    Kalabalığın arasında kolayca seçilen…
    “Dönüp baktıran” kadınlar.
    Ağlamasını, gülmesini…
    Oturup kalkmasını izlemek…
    Herhangi bir konuda rastgele anlattıklarını dinlemek keyiflidir…
    Çevrelerine yaydıkları enerji farklıdır onların…
    Ruhları farklıdır…
    Vücut dilleri özgüvenli…
    Ahenkli, çekicidir…
    Bazen zarafetin doruklarında…
    Bazen yosmalığın sınırlarında dolaşırlar…
    Tizleştiğinde çatallanır bu kadınların sesi…
    “Hızlı” yaşamaktan mı…
    Uykusuzluktan, yorgunluktan mı…
    Neden böyle olduğu bilinmez…
    Gizemlidirler…
    “Puslu kadınlar” derim ben onlara.
    İçlerinden bazıları, adeta “askeri” bir disiplin altında yaşar…
    Bazıları, gününü gün eder…
    Yaşam tarzı kendine özgüdür hepsinin…
    Değişken ya da tutarlı olabilirler…
    Ama sesleri tizleştiğinde mutlaka çatallanır.
    Gözlerinde nedeni belirsiz bir buğulanma vardır hep…
    Gülerken ağlamaları…
    Ağlarken gülmeleri vardır…
    Görünmeyen ufuklara dalıp gitmeleri vardır…
    Duydukları bir şarkı…
    Gördükleri yağlıboya resim…
    Yerdeki yaprakları birbirine katıp telaşla uçuşturan esinti…
    Yağmurun başlaması…
    Onları alıp, uzaklara götürür.
    Eski sevgililerinin buruk hatırasına daldıkları sanılır çoğu zaman…
    İlgisi yoktur aslında…
    Düşündükleri hayatın kendisidir…
    Zamanın nasıl geçtiği…
    Beş yıl sonra, on beş yıl sonra, neleri yapıp neleri yapamayacaklarıdır…
    Hataları, günahları ve sevaplarıdır…
    “Puslu” kadınlar kendileriyle yüzleşmeye meraklıdır…
    İroniyi çok severler…
    Kendileriyle dalga geçmeyi…
    Ve gülmeyi.
    Şen şakrak kahkahaları kapalı mekanlardan sokaklara taşar sık sık…
    Çünkü “gülebiliyor olmanın” kıymetini bilirler.
    Sevmekte çok başarılıdırlar…
    Nasıl “kadın” olunur…
    Nasıl mutlu edilir…
    Nasıl can yakılır…
    Bir erkeğin yanındaki, hayatındaki boşluk nasıl doldurulur…
    Çok iyi bilirler.
    Hem tecrübeleriyle…
    Hem sezgileriyle…
    Karşılarındakinin beynini okurlar…
    Hayatta her duruma karşı hazırlıklıdırlar…
    Kalpleri birden fazla kez kırılmıştır…
    Ama kırılmaya alışamamış…
    Kırılma korkusunu aşamamış…
    Çocuksu ve naif bir ruhları vardır öte yandan…
    Olanca güçleriyle sahiplenmeleri…
    Savunmaları…
    Başkalarıyla (aslında kendileriyle) savaşmaları vardır…
    Kıskançlıkları…
    Kaprisleri…
    Ara sıra “arızaya bağlamaları” vardır…
    Hem “kazanan” hem “kaybeden” sıfatını yakıştırabiliriz onlara…
    Belki de bu yüzden…
    Puslu kadınlara saygı duyarım ben…
    Yaşamışlıklarına…
    Derinliklerine…
    Sahip oldukları mutlak yeteneklerine…
    Saygınlığı, kimseyi kandırmadan, göz boyamadan…
    “Kendileri gibi” davranarak avuçlarının içinde tutmalarına…
    Toplumu eğitmelerine, erkekleri yontmalarına…
    En güzel şarkıları sadece onların besteleyebiliyor olmasına…
    Bu şekilde “kadınlık” kavramını onurlandırmalarına…
    Büyük saygı duyarım.
    Puslu kadınların birçok ismi vardır benim için…
    Kimi yerde Sezen’dir onun adı…
    Kimi yerde Ayşe, Fatma…
    Başka kültürlerde başka adları vardır…
    “Amy” diye seslenenler çıkmıyor artık ama…
    Bazen yıldızların ışığı erkenden sönüveriyor, üzülüyorum…
    Mümkün olduğunca uzun yaşamalarını istiyorum…
    Onları gözlemlemek, öğrenmek…
    Onları yaşamak…
    Bütün duyularımı onlara açıp, kana kana içmek için…
    Puslu kadınları çok seviyorum ben…
    Onlar hem çok özeldir, hem de…
    En nihayetinde…
    Senin gibi biri...

    DENİZ UĞUR
  • Gönül Kanları!...

    Ebu Ali Farmedî naklediyor:

    Hacca gitme vakti gelince, (Râbia) çölün yoluna düştü, yani üzerinde yuvarlana yuvarlana yedi senede Arafat'a ulaştı. Hâtiften bir ses geldi:
    -Ey müddeiye (iddia sahibi)! Bu ne taleptir böyle, eteğime sarılıp duruyorsun! Şâyet sana bir kere tecellî etmemi istiyorsan, (tecelli etmem hâlinde) derhal tuz gibi erirsin!
    -Ey izzet sahibi olan Rabb! Râbia'nın bu derece için sermayesi ve tâkâti yoktur. Ama bir zerrecik fakr (yalnız Allah’a muhtaçlık) dilerim! Bunun üzerine nida geldi ki:
    -Fakr, kahrımızın kurak senesidir, onu erenlerin yoluna koymuşuzdur. Hakk'ın huzuruna vâsıl olmaya bir kıl ucundan daha fazla bir mesafe kalmadığı zaman dahi iş değişebilir, kalbe firak düşebilir! Halbuki senin (önünde) henüz hâlinden yetmiş hicab var. Bunca perdelerin ardında bulunuyorsun. Butün bu hicabların dışına çıkmadıkça, yolumuza ayak basmadıkça ve (hâl hicabından olan) yetmiş menzili geçmedikçe, fakrımızdan (bize muhtaç olduğundan) bahsedemezsin! Ve eğer bu böyle değilse, yukarıya bak!
    Râbia yukarıya bakınca, havada muallâk bir vaziyette duran bir kan deryası gördü. Yine hâtiften bir ses geldi:
    -Bu, vuslatımızı talep etmek için gelmiş olan ama ilk menzilde kalmış bulunan âşıklarımızın gönül kanıdır. Bunların nam ve nişanı iki cihanda hiçbir makamda okunmamıştır. Râbia:
    -Ey izzet sahibi Rabb! Onların devletinden bana bir sıfat göster, der demez hemen kendisinde kadınlık özrü peyda oldu, âdet gördü. O vakit hâtiften gelen bir ses:
    -Kerpiçten yapılmış bir kulübeyi (taştan inşa edilmiş Kâbe'yi) ziyaret maksadıyla, yedi yıl yanları üzere yuvarlanarak yol alan, o kulübenin yanına vardıklarında, kendilerinden mevcut olan illet ve özür ile yolları bağlanmış bulunan kimselerin makamı işte budur! Bunun üzerine Râbia'ya bir hüzün çöktü. Bu elem içinde:
    -Rabbim! Beni evine bırakmıyor (benden memleketinde ikâmet etmem) için beni kendi evimde bırakmıyorsun. Ya beni Basra'daki evimde bırak veya Mekke'deki kendi evine al. Başlangıçta Kâbe'nin önünde baş eğmemiş, (ona tenezzül etmemiş) ve seni istememiştim. Bunu söyledikten sonra, geri döndü. Basra'daki evine geldi. Zâviyede itikafa çekildi.
  • Kadınlar gerçekten eziliyor mu? Feministler de abartıyor artık. Erkek düşmanı kız kuruları...

    Evet eziliyor. Hayır abartmıyorum. Hayır erkek düşmanı değilim. Kız kurusu ne demek bilmiyorum.

    Bunlar cevaplamak zorunda kaldığım duyduğum sorulardan ve eleştirilerden üç taneciği. Erkek düşmanı değil kadınlar üzerindeki egemenliğine ve baskıya düşmanım. Azılı bir düşman hem de. Size basitçe fikirlerimi söyleyeyim ve nasıl erkek düşmanlığı yapmadığımı anlatayım ki yazarı da yanlış anlamayın. Erkeklik ve kadınlık hormonunu çok yanlış anlayan atalarımız ve bu hormonlara yüklenen saçma sapan misyonlar.. Ben; kadınlardan ağızlarını kapatmadan attıkları kahkahaları duymak, istedikleri yere istedikleri zaman istedikleri gibi giyinerek gittiklerini görmek, kariyer yaptıklarını, başı dik kendin emin yuruduklerini görmek ve toplumca dayatılmış diğer şeylere karşı çıktıklarını görmek istedigim gibi, erkeklerin de saklamadan ve saklanmadan ağladıklarını, güç rekabeti yapmadığını, erkek olduğu için katı, soğuk, gaddar değil karakterinde olduğu gibi kırılgansa kırılgan sertse sert kibarsa kibar davrandığını görmek, cinsel üstünlük kurmak zorunda olmadığını bildiğini görmek, evin tüm maddi yükünü kendi çekmek zorunda olmadığını bilmesini istiyorum. Yani bütün insanlara mutluluklar ve huzurlar diliyorum. Bunca laf ettin kitapla ilgili bilgi vermedin kitap ne anlatıyor diye sormayın. Beni bunları yazmaya itti işte.


    Kitap 13 öykü ve bir masaldan oluşuyor. Kitap boyunca bazen kıkırdadım bazen gözlerim doldu çoğu zaman evet bu gerçek bunu yaşadım ya da şahit oldum dedim ve bu gerçekler canımı sıktı. Aslında Duygu Asena hepimizin parça parça ilişkilerde yaşadıklarımızı yazmış. Okuyan her insanın kendisinden bir şeyler bulacağına emin olduğum öyküler yazmış. Ha bu arada kitap çok gerçekçi yazılmış ve bazı sahneler detaylı şekilde, eğer cinsel sahnelerden hiç hoşlanmayanlar varsa onlar için söylemiş olayım.
    Yine de, rahatsız olacağınız şeyin cinsel detaylar yerine yazılan fiziksel ve psikolojik şiddetin gerçekten var olduğunu bilmeniz olmasını umut ediyorum. Tabi ki bütün kadınlar veya erkekler böyle değil fakat kim burda yazılanların yaşandığını hatta çoğunlukta yaşandığını inkar edebilir? Bir hikâyede de kadına sadece erkeğin değilin hemcinsinin de ne kadar zarar verdiğini okuyacaksınız. Ne yazık. Ama artık olmasın. Kız kardeşliği ilmek ilmek işleyeceğiz damarlarınıza.
    Eleştireceğim tek şey sondaki masal. Çok bastan savma olmuş. Belki 13 hikaye sonunda içe su serpen bir masal olsun istedi Duygu Asena ama beni hiç etkilemedi. Illa kavga acı olsun öyle etkilenirim demiyorum, ama mutluluğun bir çemberi varsa bu masal çemberin içindeki küçücük basit bir nokta olarak kaldı gibi. Bilemedim...
    Dili oldukça basit fakat konu bakımından benbaştan tavlandım zaten. Okuması kolay fakat hazmetmesi zor. Önereceğim ve tekrar tekrar okuyacağım bir kitap oldu.

    Iyi okumalar.
  • Bir kız isteme olayında, kızın babası erkek tarafına söyle der:
    -Efendi benim kızı isteyen çok sizin neyiniz var neyiniz yok?

    Delikanlı girer söze:
    -Rahim ve Rahman olan Allah aç bırakmaz kendisini zikredeni. O Alim dir. Günaha düştüğümüzde ve pişman olduğumuzda Gaffar’lığını gösterir.
    Gece çalıştığım yere El Hafiz der öyle girerim. Neyiniz var diyeceksiniz. Hiçbir şeyim yok Çünkü O dur Malik-ül Mülk.
    Ya paran biter de karanlıkta kalırsanız diyeceksiniz, En Nur deriz aydınlanır Beytimiz. Kızımı asla bırakmayacaksın derseniz, söz veremem Çünkü kullar değil, Halık’tır Baki olan. Varsın kimse sevmesin bizi Vedud kafidir. Kızım senden bir şey gizlerse ne yaparsın demenize gerek yok. Yüreği el veriyorsa istediğini yapsın Rabbim Basîrdir es Şehid dir. Her şeyi bilir. Yani kısacası bir Rabbim var birde Rabbimin en Sevgilisi (s.a.v). Benimde kızınızdan isteklerim var. Nur süresi 31. Ayeti yaşayacak. O Ayet de şudur: “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah´a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nur süresi 31.Ayet)

    Edepli olacak. El Haya-u Minel iman (Hayâ imandandır) çünkü.
    Beni sevecek, ölene kadar ellerimi bırakmayacak.
    Benim uykum ağırdır. Sabah namazına kalktığında beni gerekirse vura vura uyandıracak.

    Baba girer söze :
    -İyisin hoşsun, peki başınızı sokacak bir eviniz var mı?

    Delikanlı cevap verir :
    -Yok dersem kızınızı vermeyecek misiniz?

    Baba :
    -Hayır evlat, ben ev yaptıracağım yeter ki sen kızımı al...
  • Onları korumaktan vazgeçin, onları aynı faaliyetler ve uğraşlarla başbaşa bırakın, bırakın asker olsunlar, denizci, otomobil sürücüsü ya da liman işçisi, o zaman kadınlar erkeklerden daha genç yaşta, daha çabuk ölmezler mi, o zaman da biri çıkıp
    ‘Bir uçak gördüm’ der gibi, ‘Bugün bir kadın gördüm’ demez mi?
    Kadınlık, himaye edilen bir meşguliyet olmaktan çıkınca her şey olabilir, diye düşündüm evimin kapısını açarken.