• Yalnız seni sevenleri sevmek, muhabbet değil, değiş tokuştur!
  • 140 syf.
    ·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İnsanın içini okumak bu olsa gerek.
    Kitap bizim kendimize bile itiraf edemediğimiz hatta itiraf etsekte kabul etmeyip kendi kendimize muhalefet olacağımız içimizde bulunan tabiri caizse kötü bencil kibirli yer yer iğrenç sefil korkak duygu ve düşünceleri cesurca anlatmış. Kitap anlatmamış aslında yazar yazmış.(benim elim gitmez yazamazdım, hadi yazdım 1 dk tutmadan o yazdığım kağıdı imha ederdim muhtemelen. Ki kitaptaki kahramanımız pardon antikahramanımız da zaman zaman yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldı.) Herkesin içinde vardır da bunlar, kimisi yok yok çoğu hatta çoğumuz diyeyim kendimi de ayırmayayım, baskılar bu duyguları. Kim bilir belkide olması gerekir, hep iyi duygular besleyecek değiliz ya. "Her şey zıddıyla kaim" diye bir söz hatırlıyorum ve içimi rahatlatıyorum.
    Dostoyevski gene konuşturmuş kalemini.
    Okuduğum öğrendiğim her şey de beni çok etkileyen harika bi yazar. .
    Bu kitapta en sevdiklerim arasına girdi.
    Neredeyse her satırının altını çizdim.
    Şiddetle tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar. .
  • 88 syf.
    ·1 günde·7/10
    Kafka'nın okuduğum ikinci kitabı Babaya Mektup. Dönüşüm adlı kitabında babasıyla kendisi arasındaki ilişkiye tam manasıyla anlam verememiştim. Hatta babasının böcek olan kendisine vurmadığı ancak vurur gibi yaparak onu çok korkuttuğu kısmı Babaya Mektup'u okurken anlamış oldum. Kafka bu kitabında babasının kendisine hiç şiddet göstermediğinden ancak hayatının geri kalanını babasının geniş cüssesinden çekinerek geçirdiğinden ve babası ile yaşadığı ızdırap dolu yılların gürültülü sessizliğinden olgunlaşmış ama hala masum kalmış bir çocuk edasıyla bahsediyor. Franz Kafka annesinin babasını çok sevdiğini, huzurlu bir yuva için canını dişine takarak çaba gösterdiğini fakat annesinin Kafka'yı babasına karşı korumasının bile bir acizlik göstergesi olduğunu düşünüyor. Kafka'nın yıllar boyunca babasından korunmak zorunda kalması içindeki derin yalnızlık hissini daha fazla katlamış. Kafka'ya göre babası Hermann Kafka mükemmeliyetçi, bencil, kibirli ve duygularını gösteremeyen bir adam. Kitabı okurken bazen kendimi Kafka'da bazen ne yalan söyleyeyim babasında buldum. Kitap bize aslında "Hermann Kafka gibi olmayın, çocuklarınızı dünyanın cehenneminde kimsesiz ve özgüvensiz bırakmayın" uyarısıyla çok anlamlı mesajlar iletiyor. O yüzden ben günümüz insanlarına artık yaşanmışlıkları bırakmalarını, kendilerini Franz Kafka'nın yerine koyarak ağlanıp sızlanmamalarını; tam tersine "Hermann Kafka'daki özellikler bende var mı acaba" diyerek kendilerine dönüp bakmalarını tavsiye ediyorum. Kitabı okuduktan sonra etrafınıza fark etmeden de olsa hissettirdiğiniz kötülüklerden arinmanız dileğiyle..
  • 104 syf.
    ·3 günde·8/10
    İyi kalpli bir insan aynı zamanda acımasız olabilir; yumuşak kalpli ve kibirli, merhametli ve bencil, sağduyulu ve kör, aşk besleyen ve nefret eden kişilikleri barınır benliğimizde. Jekyll’ın bastırdıklarından kaçmak için Hyde’ı yaratmasını buna bağlayabiliriz. Tabii şunun da ayırdına varmak gerekir, kişilik, ortalama çizginin dışına çıktığımız istisnalardan oluşmaz. Kalpte olan şey, insanın kaderi olduğu gibi yaptığımız şeyler de bizi ona dönüştürür. Öyleyse iyi ve kötü gelen şeyler maddeden değil, doğrudan bizimle bağlantılıdır. Rüyada en çok karşımıza çıkan nesnelerin bilinçaltının derinliklerine – zihni fazla kurcaladığından- sızması gibi, kendi normlarımızın tohumlarını attığımızda, karşımıza çıkacak olan şeyin dizginlerini bırakma belirtisi gösterdiğimizde, bu geri dönülmez bir hal alır ve meyil ettiklerimizin bedelini ödemek üzere yakalanmayı beklemeye koyuluruz…

    (Spoiler)
    “Yatağımdan fırladığım gibi aynanın karşısına koştum. Gördüğüm şey karşısında tüylerim diken diken oldu. Evet, yatağa Henry Jekyll olarak girmiş, Edward Hyde olarak uyanmıştım.”


    Evet, fazla tanıdık. R. Louis Stevenson, bir sabah gördüğü rüyadan etkilenerek kendi bölünmüşlüğüne tanık oldu ve böylece iki ayrı karakter ortaya çıktı.


    “Neden edebiyat?” sorusunun en değerli yanıtlarından biri saklıdır Dr. Jekyll ile Bay Hyde’da; insan bütünlüğümüz ve insanca kusurlarımız içinde, yaptığımız işler, düşlerimiz ve karabasanlarımızla, bir başımıza ve bizi başkalarına bağlayan bağlar içinde, toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu öğreniriz bu kitapta.

    Mario Vargas Llosa


    80 sayfalık novellanın düğümleri son sayfalarda aniden çözülünce ufak bir şaşkınlık hissi doğuruyor. Son 25 sayfanın kitabın geri kalanından zıt bir ruh haliyle kaleme alınmasını buna bağlıyorum. Son kısımlarda olayı bağlama ve ritim öyle hızlı bir hal aldı ki, Freud ve Dostoyevski karışımı bir yazar buldum satırlarda. Bu sayıya boşlukları eklersek bu da kitabın yarısı demek. Yarı yarıya Stevenson. İki yarım küre, bütünü oluşturan iki parça, iki zıt kutup ve bu iki farklı ‘ben’, yazarın kendi ruh ikliminin esere yansımasıdır belki de. Kitabı ilham kaynağı yapan tam da bu; Bir novelladan ziyade çizgileri belirlenmiş bir ayna Dr. Jekyll ile Bay Hyde. Karakterlerin, yani Jekyll ile Hyde’ın yaptıkları şeylerin detay eksiği, kitabın farklı yorumlanmaya açık olmasının tamamen bir sonucu. Hyde’a dönüştükten sonraki Jekyll daha çok detaylandırabilirdi. Karakterlerin gelişim sürecinden yüzeysel bahsedilmesi hayal kırıklığı yaşatsa da, kendi hayal gücümüzle tamamlayabileceğimiz bir hikaye Dr. Jekyll ile Bay Hyde.

    “Külahımı önüme koyup düşünebildiğim bir yaşa gelip de çevreme şöyle bir bakmaya, bu dünyada nereden nereye geldiğimi enine boyuna tartmaya başladığımda ise, çoktan iki yönlü bir hayatın pençesine düşmüş bulunuyordum.”

    Jekyll bir bütün olmalı ve baskın durumda kalmalıdır. Kötülük ve sorumsuzluğun sembolü Hyde’ı yok saymamalıdır, çünkü tek başına Jekyll ne cesurluk sergileyebilir ne de gücü elinde bulundurabilir. Hyde ise dizginlerini çözdüğü an ellerini kana bulaştırır. Hyde kibirdir, kör olmaktır, tembellik ve kabalıktır, daha genel tabirle kendini toplumun üzerinde konuşlayıp kalanlardan soyutlanan benliktir. Vücuda bağışıklık kazandırmak için giren, küçük çapta yaşaması gereken bir mikroptur Hyde. Bütünlüğümüz için zaruridir. Onu yok saymak kendimizi bastıracağımızdan fanatikliğe dönüşme riskinin tehlikesi vardır. ‘Ben’ yaptıklarına tepeden bakar, kusur bulacak olursa çamuru başkalarında aramaya yeltenerek bunu hayata geçirir. Hayata siyah beyaz görenlere karşı Dr. Jekyll ile Bay Hyde müthiş bir görüntü sunuyor bizlere…

    “Tanrısallık sadece imana, erdeme, onura, iyi geçinmeye, özgürlüğe, zafere, sofuluğa değil, aynı zamanda şehvete, hilekarlığa, ölüme, hasede, ihtiyarlığa, yoksulluğa, korkuya, tutkuya, kötü kadere, kırılgan ve hükümsüz yaşamımızın diğer can sıkıcı olgularına da veriliyor.” (Montaigne, Denemeler)

    “İyilik ve kötülüğün insan doğasında bir arada var olmasından kaynaklanan çatışma.”

    Kim kurtuldu ki bu çatışmadan?
    Tyler Durden’ın en ince detayına kadar yaşadığı, bilinçaltı bombardımanına maruz kaldığı o ayrımsılığın ruhunu nasıl oyduğunu okuyanlar çok iyi bilirler… Varlığının diğer yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyleri öbür yarısıyla benimseyen Harry Haller, aynı hadiseleri benliğinin diğer yarısı Bozkırkurduyla beraber yaşamamış mıydı? Bilinmeyen bir hayatın parçası, bir aşkın hayata nüfuz ettiğinin bilincinde olmanın yeni bir kişilik doğuracağını ve geri kalan her şeyin birer detay olacağını da söylüyordu ya Proust. Çok haklıydı.



    Bu arada… Güle Güle 2018. Ve sana da güle güle Bay Hyde!


    https://www.youtube.com/watch?v=luM6oeCM7Yw
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Fransız sinemasının en önde gelen sürreal  yönetmenlerinden L. Bunuél'in Çölün Simon'u diye bir filmi vardır. Maddi kaynak yetersizliğinden filmin çekimleri kısa sürmüş ve yaklaşık bir saat cekebilmistir filmi. Filmde işlenen konu, bir ermişin kendisini tüm toplumdan izole edip tanrıyla yakınlık kurmasını konu alır. Karşısına onu yolundan edecek ne çıkarsa çıksın ermiş asla yolundan çıkmaz. Şehvet, Şeytan, Haz, Ölüm hiç biri onu yolundan çıkaramaz. Sonra film sekansı bir yerde durur ve perde bir anda değişir. Çölün Simon'u kendini kapitalist sistemde bulur ve bir elinde viski şişesi diğer elinde sigara vardır. Kırda yaşarken ve bambaşka bir sistemde peygamberimsi bir yasam sürerken, kapitalist sistemde metanın kurbanı olmuştur. Çağ,  bireyin bilincini şekillendirir. Irade denen güç de dinsel inanç da kapitalizmin şeytanımsı meta dünyasından kimse kurtulamaz. Muazzam bir ornek ile tüm peygamberimsi hava yerle bir edilir. Kapitalizm, Tanrının bile üstündedir.

      Flaubert'in Ermiş Antonius ve Şeytan adlı eser ise tüm bir dinsel geçmişi ve mitolojik arka planı konu edinir. Hatta yazar bu eseri yazmadan evvel, kaç yıl Ortadogu'yu bile gezmiştir. Antonius Tanrı'ya bağlı bir ermiştir. Yoluna ne çıkarsa çıksın -bazen ayartilsa da- yine de yolundan dönmez. Para, Şan- Şöhret onu yolundan çıkarmazdır. Bir gün Hilarion denen bir karakterle yolu kesişir. Ve Hilarion onun asıl bencil doğasını ortaya çıkarır. Hilarion şöyle seslenir ona : " Benim ülkem evren genişliğindedir; ve isteğimin sınırları yoktur. Yürür giderim hep, ruhları kölelikten kurtararak, dünyaları tartarak, kin duymadan, acımadan, korkusuz, sevgisiz ve Tanrı’sız. Bilimdir benim adım. " Hilarion onun karşısına bilimi ve tanrisizligi koyar. Antonius'u tüm bir tarihsel dinsel geziye çıkartır. Ve Antonius'un fikirleri değişmeye başlar.

     Dante, o pek sevdiği hocası  Vergillius ile cehennemi Araf'i ve Beatrice ile cenneti gezmeden önce de hristiyandir gezdikten sonra da; Antonius yolculuğa çıkarken Hristiyan, Hilarion ve Seytan ile karşılaşınca da  dinin dışına çıkar. Dante'de bilgin bir Hristiyan ahlak varken, Antonius ilk çağa özgü o püriten anlayışı sürdürür. Ve muhtemeldir ki yazar Dante'den etkilenmiş olacak ki Hilarion Vergillius gibi eşlik eder ona. Ne var ki Hilarion bilimi temsil ederken, Vergilius yalnızca bir şair gezgindir.


    Gezi sırasında Ölüm'ün Antonius' a görülme sahnesi eşsizdir. Sahne diyorum çünkü bir film sahnesini aratmaz. Şöyle dile getirir sözlerini Ölüm: "Hemen ya da biraz sonra, önemi yok! Benimsin sen, güneşler, halklar, şehirler, krallar, dağların karları, kırların otları gibi. Atmacadan yüksek uçarım ben, ceylandan daha hızlı koşarım, umudu bile yakalarım! Tanrı’nın oğlunu bile yenmişim ben! " bundan başka şehvet de görünür ona ne var ki yine de Antonius bir Hristiyan püriten olarak kalır.

    Son olarak Şeytan temsili önemli bir metafordur. Bir anlamda dinsel ahlakın bakışından verilmiştir Şeytan imgesi - boynuzludur - bir anlamda da bilim olarak görünür ve felsefi bir bilgin yönü vardır : " Eğer Cevher bölünebilseydi, niteliğini yitirirdi, kendisi olmazdı, Tanrı kalmazdı artık. Demek sonsuzluk gibi bölünmezdir O da ve bir bedeni olsa, parçalardan kurulu olurdu, sonsuz olmazdı o zaman. Demek bir kimse değildir Tanrı! " Şeytanın Antonius'a söyleyebileceği en önemli cümle ise onun kendisini Her şeyin üstünde gördüğü o kibirli özne statüsünü yok etmeye yöneliktir. Şöyle der Şeytan: " Demek evrenin merkezi değil dünya? İnsan gururu, haddini bil! "