• 2006 yılında bugün, Katolik Kilisesi’nin başı Papa Benedicto, Polonya dilinde Oswiecim denen şehrin bahçeleri arasında dolaştı.

    Bu gezinin belli bir anında manzara değişti.

    Alman dilinde, Oswiecim şehrinin adı Auschwitz’dir.

    Ve Papa Auschwitz’de konuştu. Dünyanın en meşhur ölüm fabrikasından sordu:

    -Ya Tanrı, o neredeydi?

    Hiç kimse Tanrı’nın asla mekân değiştirmediğini ona söylemedi.

    Ve yine sordu:

    -Tanrı neden sessiz kaldı?

    Hiç kimse sessiz kalanın Kilise, Tanrı adına konuşanınsa onun Kilisesi olduğunu söylemedi.
  • 176 syf.
    Kır zincirlerini gel
    Aşka kanalım seninle
    Yum gözlerini
    Soluksuz uçalım göklerde

    Tarkan'ın akrostiş tekniğiyle(bu benim uydurmam) yazılan bu şarkısının dizelerinin ilk harflerini aldığınızda ortaya bir isim çıkıyor: KAYS... Kimdir o? Bilmeyenler için ünlü atasözümüzün bir kelimesini değiştirerek ipucu vermek maksadıyla şöyle yazayım: Arayan Mevlasını da bulur, "Leyla"sını da... Ne güzel isim be...(Artık kızlara bu ismi çok koymuyorlar! Neyse konumuza dönelim) Bu kadar kafi. Kays = Mecnun

    Her insan kapasitesi ve gücü ölçüsünde, Yaratıcı'nın sonsuz sıfatlarından kendisine bilmesi nasip edilen hangisi/hangileri ise onunla tatlandırılır. Sizce Mecnun O'nun hangi sıfatının ışığı ile gözleri kamaşarak çirkin olan Leyla'yı önce kimselere değişmedi? Akıl o vakit neredeydi? Akıl çöllere mi kaçtı? Aklın önce kaybettirilip sonra bulundurulmasının sebebi olgunluğun hicranda olmasından mıydı? Hangi sıfat hangi sıfat ile yer değiştirdi de Mecnun Leyla'yı tekrar görünce tanımayıp şu suali sordu: "Sen Leyla isen, benim içimdeki Leyla nerede?"

    Bu antrenman turlarından sonra gelsin asıl mesele...

    İkal : Arapça'da hayvanları bağlamak için kullanılan ipe verilen isim. Bu kelime, hani o en çok güvendiğiniz, "Artık hiçbir şeye şaşırmam" dediğin an seni hadsiz iddianla vuran, gitgide darlaşan değişkenleri cihanşümul tanınan felsefecileri dahi köşeye sıkıştıran(kimi kabul etmese de), saf dışı kalınca farklı alternatiflere yol alma vaktinin geldiğinin ipucunu sana veren, karine-i kıhf'ının içindeki, aslında sınırları olan, Akıl kelimesi ile aynı kökten geliyor. Ne o, şaşırdın mı Pir'im?

    Sabit fikirli misin? Biraz katırlık var mı? Ezber bozanlar senin gözüne hangi renkte görünürler? Odanı "benmerkezcilik kokusu" doldurduğunda, camları açma gereği duyar mısın? Veya "Huy, mezarda çıkar." diyenlerden misin?

    "Tanrı" dediğin şeyin Tanrı olmayabileceğini, sence "Hakikat" olan şeyin ise her zaman doğru olmayabileceğini, megalomanlığını bir kenara koyarak bir kez olsun düşünsen nasıl olur Pınar? Niye öyle bakıyorsun? Pınar nooollduuu? Seni aşırı özgüven uykusundan uyandıracak, "bu böyledir, olmuş bu" dediğin şeyleri bir kaç kez daha düşündürtücek, sana göre hakikat olanların seni nasıl kandırdığını gösterecek iki kişinin fikirleri çarpıştırılıyor bu kitapta. "İbni Arabi nirde, Derrida nirde? Ne alaka?" deyip bu inceleme kitabını almıştım ben de. İncelemenin incelemesi...

    İbni Arabi der ki:

    "Akıl sınırlamadır ve işi tek bir nitelikte sınırlar. Halbuki hakikat, kendiliğinden sınırlamaya direnir(...)"

    "Allah hakkında akıl yoluyla düşünen kişi, kendindeki bu düşüncesiyle neye inandığının yaratıcısıdır. İnsan, düşünmesiyle yaratmış olduğu ilahtan başkasına inanmaz."

    Ebediyetin karşısında Us'un değişkenlerinin giderek sıkışmasından, yani uluslararası tanınırlığa sahip teologlar, düşünürler ve felsefecilerin kendi bilgi kuramlarını(epistemoloji) Yaratıcı'nın sonsuz suretlerinden sadece birinin üzerine inşa edip, bunu da Yaratıcı' nın kendisi ile karıştırmaları ve kendi inşa ettiklerinin yanında İlahi mümkünatın sonsuz yelpazesini hesaba katmamaları hasebiyle İbni Arabi bütün bunları reddediyor.

    İbni Arabi, kutsal metinlerden kendilerine yarar sağlamak için hadsizce anlamlar çıkaran, yani Yaratıcı'yı, kendi sütleri, peynirleri ve karları için seven sofistleri ve onların takipçilerini kabul etmiyor. Ayrıca, kelam felsefecilerini Yaratıcı'nın (O, her an yeni bir iştedir/her an kendini başka yolla ifade eder) değişken tekrar edilemezliğini durağanlaştırmaya, tek tipleştirmeye çalışmalarından, O'nu kontrol altına almayı istemelerinden dolayı sertçe eleştiriyor. Kutsal bilgiye ulaşmada tek vasıta olarak görülen aklın, Yaratıcı'nın dinamik esnekliğini tabiri caizse fosilleştirmekten ibaret olduğunu söylüyor.

    "Tanrı'ya 'tarif edilemez' demek bile O'nun tarif edilemezliğine karşı bir tahkiri(onur kırma) sürdürmektir."

    Beynimi yakan cümle...

    Hiçbir gösterge ya da sembolün Hakk'ı işaret edemeyeceğini veya O'na uzaktan yakından bile benzeyemeyeceğini, O'nun tamamen kıyaslanamaz bir varlık olduğunu, bu sebepten de " tenzih" kelimesinin bile kullanılamayacağını, Hakk'ın " kıyaslanamazlığın hiçbir sınırlandıran beyanıyla bile katiyen kıyaslanamayacağını" söylemekte.

    Özellikle şimdi bahsedeceğim konu üzerinde analiz yapmaya kapasitem yetmedi. Konuyu Derrida'ya nasıl bağlayacağım bilmiyorum ve fakat devam... Anlatabilmeyi deneyeceğim.

    Yapısöküm... Tam bir manası yok, bulamadım. Gerçekten girift bir mevzu. İbni Arabi, Yaratıcı'nın düşünülemezliği üzerinde dururken, Derrida yapısalcıları dikkate alarak idare edilemez metin üzerinde duruyor. Tanrı' yı yapısökümün eş anlamlısı olarak görüyor. Bunu yazı, metin üzerinden başka bir kafa ile izah etmeye çalışıyor. Eckhart'ın "Tanrı'nın ötesindeki Tanrı" sı, Plotinus' un "Tarifsiz Bir" i, Farabi'nin "ilk sebebi" varsa Derrida'nın da literal olarak ne bir kelime ne de bir kavram olarak görülen "Differance" si var. (kelime ingilizce değil ona göre) Karışık biliyorum... ama az sabret!

    Differance, var olmuyor, herhangi bir formda mevcut bir varlık değil. Gösterilemezmiş, çünkü her zaman anlam fiiliyatından evvel gelirmiş. Aktif farklı kuvvetlerin ahenksizliğinin hareket etmesi sonucu var gibi ama emin değiliz. Yapının düzenini bozan, onu söken, düşünülemezlik, zamansalsızlık, bilinemez bir boşluk. Öffff... Allah'ın adını verdim Derrida, sen ne istiyorsun? Hele bir de yaaa...

    Ruh ve beden, doğa ve kültür, söz ve yazı gibi iki terim birbirlerine karşı geldiğinde bir hiyerarşi sonuç olarak ortaya çıkınca, terimin biri diğerinin üstünde nihayetinde ideolojik amaçlar için suni bir imtiyaz elde etmekte. İşte burada, İbni Arabi "O'nu tenzih eden kişi, O'nu nizama getirmeyi denemektedir." tespitinde bulunuyor. Derrida da ikili karşıtlıkları(ruh/beden) belli bir boşluktan dolayı illüzyon olarak görmekte; göstergeler kendilerini negatif olarak tanımlayabilmek daima karşıtlarına ihtiyaç duyar ya... "Aşkınlık" ve "İçkinlik" anlamı sadece zıtlık vasıtasıyla karşıtları ile iddia edebilen semantik boşluklarmış. Bu ikili zıtlıkları bir yokluğu örttükleri için reddediyor.

    Pes ettim... Kitabın Babil ile ilgili bölümü muazzam. Çok uzun o yüzden yazmadım. Bakmayın anlattıklarıma ben okurken sıkılmadım. Bir şeye sıkıldım: Tartıda, boşluk benim beynimden ağır çıktı ya laa. İçim sıkıliiiyii...

    Kitabın sonunda farkediyoruz ki, Derrida'nın, sonsuz boşluktan kaynaklanan sonsuz metnini tarif ederken dahi, hani o akılcı ateist filozoflar gibi, kullandığı kelimelerinde Yaratıcı'nın yankısından, akisinden, kutsalın hayaletinden kurtulamıyor. Şaşırdık mı? Nooöö... Salt akla öyle iman etmişler ki, kendi akıllarının üstünlüğüne(!)karşı konulamayacağını zannediyorlar, pardon daha da ilerisi inanıyorlar. Perçemini kısa tuttuğun uzun saçlarından sen sorumlusun Descartes! Zemin'in görünmesi bir yana, gıcırdamayı dahi duyamayan bu akılcılar ne zaman akıllanır bilmem... Belki de aklın bir çöle kaçması gerekmektedir! Hiçlikçi gardaş, bu incelemenin yazılı satırları ile bu satırların boşlukları arasında bir fark var mı? Ne diyon?

    Wittgenstein, Tractatus'un son satırında der ki:
    "konuşulamayan şey hakkında susmak gerekir."

    Dııııııııııııııttttttttttttt...... Siyah ekran..................
  • Lanet olsun Tanrı neredeydi ?
    Bu savaşta o bile kaçmıştı...!
  • Ve Papa Auschwitz ’de konuştu. Dünyanın en meşhur ölüm fabrikasından sordu:
    -Ya Tanrı, o neredeydi?
    Hiç kimse Tanrı ’nın asla mekân değiştirmediğini ona söylemedi.
    Ve yine sordu: -Tanrı neden sessiz kaldı?
    Hiç kimse sessiz kalanın Kilise, Tanrı adına konuşanınsa onun Kilisesi olduğunu söylemedi.
  • 308 syf.
    ·4 günde·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Ruh Adam kitabını yorumladım: https://youtu.be/iEphIbOlWp0

    "Tutku istisnai bir duygudur, kıskançlık ise dünyadaki en istisnai tutkudur." Dostoyevski

    Hayatımız boyunca istisnalaştırmak istediğimiz bir duyguya sahip olmak isteriz, yani tutkuya. Bu tutkuya ise kimimiz aşk adını koyar, kimimiz para kimimiz ise askeri değerler.

    Tüylerim Ruh Adam'ı okurken birkaç defa diken diken oldu. Yani derimdeki minyatür kasların kasılmasıyla cilt yüzeyimde bir gerilim oluştu ve böylece tüylerim dışarı dönmeye başladı. Sanki kitabın adına paralel olarak ruhum derime baskı yapıyor gibiydi. Her bir gözeneğimden dışarı çıkıp kendi benliğini inşa etmek istiyordu. Derinlerde kalmak yerine artık keşfedilmek istiyordu! Fakat sahi, neydi, neredeydi bu ruh dediğimiz şey?

    Oscar Wilde'a göre yaşlı doğan ve gittikçe gençleşen, Montaigne'e göre bir amaca bağlanmadığı sürece yolunu kaybeden, Musil'e göre zamanlar arası bir yolculuk yapan bir zaman kurdunun kendi arkasında sürekli boş bir uzamı bırakacak şekilde insana yansıtan duygu iklimini bulanık bir psikolojik sendeleme denklemi şeklinde gerçekleyen ruh kavramı, Atsız'a göre sadece askerliğin rütbe ve elbiseden ibaret olmamasıyla mı açıklanabilirdi?

    O kadar basit değil.

    İnsanoğlu, zamana hakim olmak ister. Çünkü zaman hakimiyeti diğer bütün hakimiyetlerden çok daha imkansızdır. Kanuni Sultan Süleyman, 46 yıl tahtta kalmıştır fakat bu süre 47 yıl olamamıştır. Napolyon bütün zamanların kralı olmak istemiştir fakat zaman kavramı karşısına Rusya'yı çıkarmıştır. Peki, zaman, insanın karşısına öncesiz ve sonrasız bir kadını çıkarırsa ne olur?

    İnsan, kısıtlı bir süreye malik olarak dünyada rol sahibi olur. Böylece kendi mülkiyetinin sınırını ilk olarak bir çitle belirlemiş, birlikler kurmuş, ordular tanzim etmiş, askerlik ve savaş kavramlarını tasarlamıştır. Askeri hiyerarşi bu kronolojinin sadece bir mantığa oturtulma çabasıdır. Mesela Ruh Adam kitabındaki Selim gibi bir subayı ele alalım.

    Bir subay için büyük askeri ve vatani fikirler dururken güzel bir kıza yakınlık duyup mahvolmak kabul edilebilir bir gerçeklik midir? Ama sonuçta o da insan değil midir? O da istisnai duygusunu bir aşk tutkusuyla açıklamaya çalışamaz mı? Yoksa Atsız'ın Ruh Adam romanıyla anlatmak istediği, ülkesi için büyük hedefler uğruna çabalamak varken geçici ve boş heves gibi görülen aşk duygusunda kaybolan -bir zaman makinesi misali- bir Türk gençliği midir? Daha yeni başlıyoruz.

    Askerliğimi yaptığım yerden bir yüzbaşıyı örnek vereceğim. Adı Metin. Bu romandakinin adı da Selim. Ne fark eder ki? Ha Burkay, ha Metin, ha Selim! Metin Yüzbaşı, apoletinde 3 yıldız. Eşinin adını hiç öğrenemedim. Fakat kitaptaki Selim'in istisnai bir duygu temeline oturtup tutku basamağına çıkartmak istediği ve kendisine öncesiz-sonrasız bir İD olarak belirlediği kadının adı Güntülü. Ya da belki Açığma-Kün? Açan güneş? Hmm, buradan bir gerçekliğe ulaşırız...

    Yüzbaşının apoletinde 3 yıldız vardır. Kitapta da Atsız'ın aşk basamağı olan İD alanına giren 3 kadın vardır. Ayşe, Leyla ve Güntülü. Nasıl yani? Bir aşk rütbesi mi? "Ama aşkın rütbesi mi olurmuş?" dediğinizi duyar gibiyim. Olur hem de bal gibi. Yok ruh gibi. Nasıl mı?

    Ayşe ile başlayıp askerliğini salt bir meslek olarak değil de bir inanç olarak da kabul eden Selim'in aşka zamansız olarak inanmasıyla, bitmeyen ızdırabıyla açıklanmaya çalışılan bir aşk piramidini anlatır Ruh Adam! 89. sayfada demiştir çünkü "Askerlikte tek değişmez kanun vardır: Üstün olan kazanır." Üstün olan ise Güntülü'dür. Kendi yüzbaşı apoletindeki 3 yıldıza en iyi eşlik edebilecek olan açan bir güneş ışığıdır. Çünkü yıldızlar ışıkla anlamlanır. Ayşe teğmen, Leyla üsteğmen ise Güntülü karakteri Selim'in kendi askeri tutkusunu bulduğu hırçın bir yüzbaşı aynasıdır.

    "Yıldızların yüzlerce, binlerce yıl önceki halini görüyoruz. Kimbilir, belki o yıldız çoktan yok oldu ama biz henüz bilmiyoruz…” Yok efendim, yalan! Bir yıldızın ışık yılı olarak uzaklığı neyse, onun o kadar yıl önceki halini görürüz! Selim'in asırlar öncesindeki reenkarne hali olan Burkay'a olan uzaklığındaki zaman skalası ise kadındır. Işıklar saçan öncesiz ve sonrasız bir kadın tasviri, kendi sembolizmiyle birlikte bütün zamanlara yayılıp, apoletlerin arasından sızarak ezeli bir adamın ruhuna karışmıştır. Hatta Selim düşsel sahnelerde ve kendi nefsiyle olan mücadelelerinde kendisini apoletleri çıkarılmış kıyafetiyle de görür. Aşk id'i, bir ışık olarak apoletlerdeki yıldızlarla anlamlanır. Omuzlardaki militarist vatan yükü zamanla kendini gerçeklemeye çalışan tinsel ve sonsuz bir zaman şeridine dönüşür.

    Atsız, mektuplaşmalarında ne demiş bu kitap için biliyor musunuz?
    “Romandaki şahısların hiçbiri muhayyel değil.”
    “Bu roman, yaşanmış bir romandır. Hemen hemen bütün şahıslar gerçektir.”
    Yoksa Atsız da mı kendi mazisini artık umursamaz hale gelmiş, Bedriye Atsız'ın öğrencilerinde bir istisnai tutku arayışında olacak şekilde askerliğini bile unutmuştu? Aman Bedriye Atsız Hanım'ın kulağına gitmesin!

    Dünyada askerlikten başka her şeyi reddeden bir adam bile istisnai duygusunu tutkuyla adlandırmak üzere bir yola çıkabilir.

    Ruh Adam, Atsız'ın da dediği gibi yazının askercesi olan mısralar içeren ve bu mısraları o yazının karşısına geçen kadınlara karşı bir esas duruşta tutma arzusu içinde yanıp tutuşturan, Tanrı, peygamber ve eski Türk boyları liderlerinin de bir mahşer sahnesinde "ego" basamağındaki sorgulamalarını gerçekleştirdiği fakat zamansız bir "süperego" kuyusuna düştüğü bir ruh terapi arayışıdır mı desek? Hadi diyelim.

    Bir de Ruh Adam'daki ruh kavramını tam olarak özetleyen bir alıntı bırakıp ana sayfalarınızdaki resimden çıkayım.
    #27646326
  • Ve Papa Auschwitz’de konuştu. Dünyanın en meşhur ölüm fabrikasından sordu:
    -Ya Tanrı, o neredeydi?
    Hiç kimse Tanrı’nın asla mekân değiştirmediğini ona söylemedi.
    Ve yine sordu:
    -Tanrı neden sessiz kaldı?
    Hiç kimse sessiz kalanın Kilise, Tanrı adına konuşanınsa onun Kilisesi olduğunu söylemedi.
  • Oswiecim
    2006 yılında bugün, Katolik Kilisesi ’ nin başı Papa Benedicto, Polonya dilinde Oswiecim denen şehrin bahçeleri arasında dolaştı. Bu gezinin belli bir anında manzara değişti. Alman dilinde, Oswiecim şehrinin adı Auschwitz ’ dir. Ve Papa Auschwitz ’ de konuştu.
    Dünyanın en meşhur ölüm fabrikasından sordu:
    -Ya Tanrı, o neredeydi? Hiç kimse Tanrı ’ nın asla mekân değiştirmediğini ona söylemedi.
    Ve yine sordu:
    -Tanrı neden sessiz kaldı? Hiç kimse sessiz kalanın Kilise, Tanrı adına konuşanınsa onun Kilisesi olduğunu söylemedi.