• kadın kitap gibidir ufaklık öyle sade sonunu okuyarak bütün kitabı anlayamazsın.:
    zaten kadınlarla erkeklerin bir arada olma ihtimali anca romanlarda olur.
    teoride mükemmelsindir ama pratikte sıçarsın.
    bak bu müzik varya ?
    ben bu müziği 280 defa dinledim agacım
    çogunda halaydaydım ama şimdi çok uzaktayım b
    en dinlemekten bıktım, onlar evlenmekten bıkmadı yaa

    ne bakıyorsun öyle?
    hüzünlü değilim diyorum sana benim mizacım böyle.
    bak şarabımda daha bitmedi.
    kendisiyle uzun yıllar süren seviyeli bir ilişkimiz var.
    ben ona para harcıyorum o benim başımı döndürüyor.


    hayat bu ufaklık, şakaya gelmez.
    5 dakkada adama türlü türlü kostüm giydiriverir.
    farkına bile varamazsın.
    üstündeki elbiseye sen bile inanırsın hemen o oluverirsin.
    ben buna üniformanın zehri diyorum . laf aramızda.
    gözlerin kör olur ruhun vucudundan ayrılır. tanıdıkların sende tanıdıkları hiç bir şeyi göremezler.

    ne bakıyorsun öyle ya?
    dedim ya hüzünlü değilim benim mizacım böyle.
    25 yıldır içiyorum bunu.ben ona içimi döküyorum o bana içinizdekileri gösteriyor.
    ne olmuş yani parayla gözümü açtırdıysam?
    onlar gibi kör mü kalsaydım ?

    mutluluk paylaşmadan olmaz ufaklık
    içindeki sevgiden herkese bir parça vereceksin
    bazısına azda olsa olur fark etmez.
    zarar etmezsin. hele böyle dört tarafı sularla çevrili bi yerdeysen.
    en yakın kara parçasına gözlerini kısıp öyyyle bakıyorsan.
    o zaman dostuna daha çok dikkat edeceksin
    çünkü sevgi öyle her yerde yaşayamaz.
    kurur gider dostunla yüzmesini öğreneceksin yoksa boğulursun kardeşim yaaaa tamam yaaa tamam bakma öyle hüzünlü değilim mizacım böyle.
    doğduğumdan beri burdayım, bak şarabım hala bitmedi
    ben onunla yürüyorum bu yolda oda içimdeki sevgiyi etrafa dağıtıyor.
    ne olmuş yani biraz sarhoş olduysak?
    zafer sarhoşu değiliz ya.

    gitmek cesaret ister ufaklık
    gidecegin yer neresi olursa olsun
    sevdiklerinle arana mesefe girince varış yerinin hiç bir anlamı kalmaz.
    vedalaşmakta zor iştir biliyo musun ?
    oturursun geminin kıçına.
    bakarsın sevdiklerine gittikçe ufalırlar ufalırlar kaybolurlar o zaman anlarsın işte vedaşalmak asıl kalana değil gidene koyar.
    100 defa söyledim sana hüzünlü değilim, mizacım böyle.
    bak şarabımla beraberim.
    çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum şarabımdan ayrılmadan hemde.
    ben şarabımdan ayrılmıyorum.
    o da bana bunca gidene rağmen hala hayal kurdurtmaya devam ediyor.
    ne olmuş yani büyük adam olamadıksa? hayallerimizi satmadık ya ?

    bir diğeri için;

    ”hüzünlü değilim süheyla mizacım böyle
    gülüşlerimin sebebi
    ağlayamadığımdan falan değil
    ya da hüznümü gizlemek için
    süt dökmüş kedi gibi bakıyorsam
    suçum ne
    dokunsan ağlayacak gibi oluyormuşum
    asıl dokunmadığın için oluşlarım
    anlamıyorsun ki
    hüzünlü değilim mizacım böyle diyorum
    ne var yani şiiri bu kadar çok seviyorsam
    sevemez miyim
    seni de çok seviyorum
    evet sana yazıyorum
    sana yazılıyorum
    asla
    şiir demedim onlara
    hepsi şiyir onların
    buram buram sen kokan
    satır satır beni sana anlatan
    haklısın en sevdiğim filmler
    romantik komediler
    inkar yok hepsi ayrı bi güzeller
    süheyla delirtme insanı
    hüzünlü değilim mizacım böyle
    bi kere de gülme
    bir kere de al şu şiyirleri ciddiye
    kabullensen diyorum artık bu adamı böyle.”
    (Erdal Tosun)
  • “İnanamaz mısın?” dedi Kraliçe ona acıyarak. “Bir daha inanmayı dene, derin derin nefes al ve gözlerini kapa.”

    Alice kahkahalarla güldü. “Böyle yapmanın hiçbir faydası yok,” dedi. “İnsan imkânsız şeylere inanamaz.”

    “Öyle sanıyorum ki senin bu konuda çok fazla inanma denemen olmamış,” dedi Kraliçe. “Ben senin yaşındayken her gün yarım
    saat inanma denemesi yapardım. Yaa! Bazen kahvaltıdan önce altı tane imkânsız şeye inandığım olurdu. İşte şal yine uçuyor!”
    Lewis Carroll
    pdf/İthaki Yayınları, Aynadan İçeri
  • 584 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Merhabalar gobeller !! Nassınız? İyisiyiiz işşşallah !! Aman iyi olasınız .. Yarın ülkemizdeki bir kısım çok akıllı zümre tarafından inatla noel zannedilen yılbaşını kutlayıp yoldan çıkacağımız , efenime söyleyim ar , haya ve doğru yol denilen düzlemden sapacağımız için incelemeyi bugünden yazayım dedim .. Noel 'i de göççüh yazayım ki kapı dururken bacadan giren aksakallı zatın da kemikleri sızım sızım sızlasın! Yarın ÇILDIR ÇILDIR ORTAMLAR.. Neme lazım sonra ne olacağı belli olmaz öyle değil mi ?! Görüyorsunuz herşeyler sizin için !! Tuco daha ne yapsın ?!?!

    Şimdi efenim .. Kendim kitabı açıp bakmazdan evvel de medyada dönen "Bir Karacahil : Soner Yalçın - VURUN VURUN ÖLMEDİ" adlı linç kampanyasını az buz takip ettim .. Aynı muhabbet , aynı linç kampanyası bundan evvelki kitabı olan Saklı Seçilmişler döneminde de vuku bulmuştu .. Kendim gaz sektöründe çalıştığım için de biliyorum az buz gıda sektörünü ..Bu denli etkilememişti beni söylenenler o yüzden.. Aldım okudum ve cidden hak verdim kendisine kısmen .. Medyada olsun , sosyal medyada olsun , tv sektöründe olsun Kara Kutu için söylenenler öyle bir duruma geldi ki okusam mı okumasam mı diye kararsız kaldım .. Neyse Amazondan verdim siparişi .. %50 indirimle cukkaladım .. Kısa zamanda da okuyup bitirdim .. Kitapta eleştirilecek çok konu var .. En baştan anlaşalım .. Ben olayın tıbbi boyutuyla falan ilgilenecek değilim .. Alanım değil .. Hiçbir bilgim yok bu konuda ..Tıbba dair anca biyoloji dersinde gördüğüm bir takım deyimler ve kelimeler kalmış aklımda .. Alyuvarlarla akyuvarları ,kitabı okuyacak olan dohtur emmiler ve bacılar çarpıştırsınlar .. Tıp litaratürü ile alakalı hiçbir şey okumayacaksınız şu incelemede .. O yüzden gelip bana yok hücre duvarı dibinde kına gecesi yapmaya yeltenen bilmem ne virüsü mü olur ? Aman da kalın bağırsakta yapılan incelemelere göre felanca doktor şu şu ilacı alırsak işsizlik bitecekmiş kıvamında yorumlar yapmış..Ya buna ne diyeceksin?!? Yok efendim alyuvarın teki dişi bir akyuvara abayı yakmış da Parasetamol ekmeğe kan doğramış kıvamında itirazlarla gelmeyin .. Bu arada kitapta işsizliğe son verecek bir yatıştırıcı ya da anti-depresanın muhabbeti hakkaten geçiyor .. Resmen KANIM DONDU !! İŞSİZLİĞİ YEDİRMEYİZ ULAN !! Kapitalizm bizim cenaha dahi el uzatmaya yeltenmiş ?!?! Yok artık deme , okuyunca göreceksin .. İnanılır gibi değil ama CİDDİYİM !!! =))

    Nerden başlayalım .. En güzeli bu aşı ve antibiotik karşıtlığı iddaalarından başlamak sanırsam .. Bakın çok AÇIK ve NET altını çizerek ifade etmek istiyorum ki bu kitap içerisinde ne aşı karşıtlığı , ne modern tıp karşıtlığı , ne de antibiotik karşıtlığı var .. Adam zaten kitabı bitirirken , sonlara doğru KABAK gibi yazmış bunu .. Bu kitap aşı karşıtlığı, modern tıp karşıtlığı için yazılmadı diye ...Daha pek çok şeyi yazmış alt alta .. İnceleme uzamasın diye buraya aktarmayacağım .. İsteyen olursa fotoğraflayıp atarım .. Bunu iddaa edecek olan varsa da alnını karışlarım .. Kitapta bahse konu olaylar çok daha değişik ve KİRLİ mevzular .. Tartışılması gerekenlerden.. Şimdi size iki soru soracağım .. Bu iki sorunun nesnesi de , aynı ideolojinin kulvarında koşan farklı öznelerin elinde .. Tıbbı ve tıp sektörünü düşündüğümüzde, sağlık sektörü kimlerin elinde ? Misal Dünya Sağlık Örgütü ! Kime çalışır bunlar ? Kim finanse ediyor bunların eylemlerini ? Kime bağlılar ? Misal bu tıbbi tetkikler için kullanılan araçlar .. Bu röntgen , tomografi cihazları .. O MR cihazları ? Kim üretiyor ? Alımı satımı kimin elinde ? Kim hakim o piyasaya ? Bir kulvarda Rockefeller , diğerinde Bill Gates.. Oynanan futbol .. Kalede de bunlar var, hücumda da .. Bill Gates hem tıbbi tetkik cihazları hem de aşı işinde top koşturuyor .. Rockefeller 'ı defalarca yazdım .. O da aşı işi ile yakından alakalı .. Dünya Sağlık Örgütünü fonlayan yegane adam .. Ve yeryüzünde HİÇBİR güç, içinde Rockefeller 'ın adının geçtiği bir işi bana tamamen doğrudur diye kabul ettiremez .. Şu dahi sorgulamak için yeterlidir benim nazarımda ..Bakın şimdi şuraya kitaptan bir alıntı bırakıyorum ..

    "Sağlık hizmetleri , piyasaya bırakılamayacak denli kritik önemdedir."

    Kim demiş bu lafı ? Bugün cebimizden algıyla ,vergiyle , manipülasyonla paramızı , emeğimizi hortumlayan kapitalist sistemin EN BÜYÜK SAVUNUCUSU Adam Smith emmimiz !! Orda geçen piyasa lafının ve o piyasada kokoreç tezgahındaymışçasına kıyılıp ekmek arasına süpürülenlerin , GÜNÜMÜZDE bizler olduğunu açıklamama gerek var mı ? Serbest piyasa ekonomisi diye diye , kanımızı şırıngayla en abes yerlerimizden GUP GUP "DEYEREKTEN" nasıl çektiklerini açıklamama gerek var mı ? 80 lerde ve hatta daha öncesinde buna karşı çıkanlara , " sen servet düşmanısın" diyip GOMONİS damgası vurduklarını izah etmeme gerek var mı ? 90 lara gelindiğinde , turgut özal emmimizin KIF KIF GÜLÜP göbeğini kaşıya kaşıya Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Bakanlığının ne hikmetse "SOSYAL YARDIMLAŞMA" kısmını kapattığını sizlere hatırlatmama gerek var mı ?!?! Evet!! Şimdiki "sosyal yardım vermeksizin" devam eden Sağlık Bakanlığımızın tam adı bu idi bir zamanlar!! Bilir misiniz bilmem ? Tevellütten kurtaranlar hatırlar .. Ben hatırlıyorum misal .. Kendi milli aşımızı ürettiğimiz günleri hatırlayanınız var mı misal ? Muhetemeldir ki yok !! Bakın aşı karşıtıymış Soner Yalçın ... Aynı Soner Yalçın'dan devam ediyorum .. Bakın ne diyor ..

    80 lerde aşı pazarında dönen para 1 MİLYAR DOLAR ..
    2000 lerde 6 MİLYAR DOLAR ...
    2015 'te 33 MİLYAR DOLAR ..
    2024 'te 45, YAZIYLA -K I R K B E Ş - MİLYAR DOLAR OLMASI BEKLENİYOR !!!!

    Hayırdır bilader ?!?! Postapokaliptik bir dünyada mıyız ? Ne oluyor yauw ?!?!? Nedir yani ? Zombi virüsü mü peydah oldu ? İnsanlık kırılıp geçiyor mu salgın hastalıklardan ?!?! 80 ler ila 2000 lerin son çeyreğindeki nüfus artışına bakıyorum .. Bu o da değil !! Bambaşka bir durum bu!!! KİME YAPIYORSUNUZ BU KADAR AŞIYI SAYGIDEĞER CANİKOLAR ?!?!? Bakın biz bunu daha evel de yaşadık .. Dünyalar gozeli , Anadolu'nun gözbebeği , annesinin bir tanesi , Paris'i kıskandıran güzel Yozgatımızda kuş gribine , yok efendim domuz virüsüne yakalanan 3 kişi saptandı ! VER POMPANIN UCUNU MEDYANIN ELİNE !! POMPALA KORKUYU HALKA !! ÇEK BABA ORDAN BİZE BİLMEM NE AŞISINDAN 200 "K" LIK BİR SİPARİŞ .. Fillerle dolu bir bahçeye farenin teki girmiş misali .. Bakın ben önlem alınmasın demiyorum .. Pek tabii önlem alınsın .. Ama yukarda ismini saydığım bu isimlerin elindeki sektör at koştursun diye neden insanımız KEVGİRE döndürülüyor onu soruyorum diyor SONER YALÇIN .. Sadece bu değil .. Pek çok konuyu yatırmış masaya .. Şehir hastanelerinin mantığı nedir misal ? Evet bakınca gurur duyuyoruz .. Geçen gittim Ankaradakine .. Birleşmiş Rezidanslar Birliği kıvamında yapılar .. Ucu bucağı yok!! İşletmeyi sormuş Soner Yalçın .. Hastaneler tükkan , hastalar müşteri yapılıyor .. Sağlıkta parası olan zurnayı çalayor diyor .. Tüm bu sektördeki geçerli akçe ilaçlar.. Kim veriyor buna yetkiyi ?Kim veriyor buna patenti? Amerikadan FDA kurulu ! NEYE GÖRE VERİYOR ? KİM VERİYOR O İLAÇLARIN OLURUNU ? PİYASAYA GİRİŞİNE KİM ONAY VERİYOR TAKIR TAKIR YAZMIŞ ADAM ! SADECE O DA DEĞİL !! O sektörde jenerik ilaçlarda dönen kayıkçı kavgalarını , yapılan çevrilen dolapları , o dolaplar sonunda İMAMIN KAYIĞINA BİNENLERİ , o kayığa binenlerin yakınlarının açtığı tazminat davalarına müteakip küresel ilaç sektöründeki dev firmaların ödemek zorunda kaldığı tazminatları .. Hepsini yazmış .. Şu modern tıbba götünü dönüyor diye eleştiren kesimden , şu yazdıklarıma dair TEK SATIR OKUMADIM ELEŞTİRİ DİYE!! VARSA YAZDIM BEN DİYEN.. BUYUR GEL MIRNIK !!! Anti depresanları yazmış adam .. Geçen arkadaşın hiperaktif çocuğunun ilaçları için şehir hastanesine gittiğimizde ,8 yaşındaki çocuğa yatıştırıcı yazıldığını gördüm .. Antidepresan mıdır bilemicem .. Ama ben şu yaşımda böyle bir olayı ilk kez gördüm .. Bir de demişler ki .. Efenim şunu bir içirin ... Eeee? Geçmezse geri gelin bakalım .. Yauw kardeşim !! İltihap mı kurutuyorsun , irin - cerehat mı akıtıyorsun yaradan ? Bu nasıl bir mantık ?!?! GRİP Mİ ULAN BU ?!?!? Anlamanın imkanı yok !! Bunların hepsini yazmış .. Medya eli ile antidepresan kullanımına özendirme durumlarını falan .. Hepsinin eleştirisi var bu kitapta .. Bu arada zaman içerisinde antidepresan kullanan onlarca arkadaşım oldu çevremde .. Bir tanesi dahi mutlu son yazısını göğüsleyemedi .. Belki tesadüftür ..

    Hafta içinde bir arkadaş meclisine gittim .. Sordular ne okuyorsun diye .. Dedim Kara Kutu .. Mırın kırın ettiler .. Yaa işte o da bu komplo teorilerine fazla daldı da falanda fistan da... İşin içine Rockefeller ya da Rothschild'lerin ismi girince nedense herşey bir anda KOMPLO TEORİSİNE dönüyor !! Norveç'ten gelen ve aynı tayfanın hem üretimini , hem de satışında reklamını finanse ettiği bilmem ne marka çiğnenebilir balık yağı tabletlerinin reklamında oynayan güzel Mankenimiz ," BEN BİR ANNEYİM .. TABİİ Kİ ARAŞTIRIYORUM .. GÖNÜL RAHATLIĞIYLA ÇOCUKLARINIZA VERİN " dediğinde bu milletin GIKI ÇIKMIYOR !! Soner Yalçın , "Hep tartışalım. Tek doğru yok" dediğinde kıyametler KOPUYEAAAH !! AŞI DA AŞI !! AŞI AŞAĞI , AŞI YUKARI !! Öyle yaaa !! Reklamda oynayan sarı gacımız İsviçreli bilimadamlarıyla turneye çıktı gavur ellere , geçti mikroskobun başına , defetti tüm mikropları da TÜRKÜ OLDU DEDİKLERİ BİZİM DİLLERE !!
    Her 10 anneden 9 'u da onun gibi memnunumuş!!!
    Bak sen baaaaak !?!?
    Ne ara geldi bu hap Türkiye' ye ? 1 sene oldu mu ?
    Yooo !!
    Ne ara kullandı bu 10 anne de memnun oldu 9 'u ?
    Bilemeyom!!!

    ... YERSEN SPOR !!!! Bu arada bu rakamlar normalde bol haneli ve küsüratlı olur ki daha bilimsel ve inandırıcı olsun .. Türkiye 'de , düşünürken halkımızın devreler yanmasın diye onluk sistemden gidilmiş ..ZOHAHAHAHAHAA =)) TAM EKMEK ARASI SOĞAN SENİN ANLAYACAĞIN ARTIK !! =))

    İstatistik verilince bilimsel oluyor .. Öyle yaa !! OECD de istatistiklere dayandırıp bir dolu liste yapıyor .. En son , gelir bölü nüfus diyip oluşturdukları listede Meksika , refah oranında Amerika'nın üstünde yer alıyordu ! Hangi Meksika bu ? Amerika 'nın sınırına , açlıktan kırılanlar bizim bu yana geçmesin diye DUVAR ÖRDÜĞÜ MEKSİKA! Nasıl güzel di mi? Pek bilimsel !!! Sıkılmadınız mı salak yerine konmaktan ?!?

    Tekrar ediyorum !! Soner Yalçın bu kitapta %100 doğru yazmıştır demiyorum .. Muhakkak ki eksikleri vardır.. Ben olayın siyasal boyutundan bakarak yazdım tüm yazdıklarımı ..Ekonomik ve politik yönünden üç beş örnek verdim sadece ... Ve hak da verdim pek çok noktada .. Ama kısmen ama komple hepimizi ZEHİRLEYİP SUSTURUYORLAR !! Tıbbın şu an önümüze getirdiği gerçekler bir tabu değil ..Tıp bir bilim ve bilim deneme yanılma yoluyla ilerliyor .. Yanlış biliyorsam uyarın .. Bilimde kesin gerçekler yok bildiğim kadarıyla.. Kaldı ki bu kitapta eleştirilen tıp da değil .. Sağlık sektörünün KAPİTALİST SİSTEM ile işley(EMEY)işi .. Herşey tartışılabilir .. Tartışılmalıdır da .. Aklımıza yatmazsa farklı alternatiflere bakarız ..

    Şu da bonusunuz olsun ..

    https://www.youtube.com/watch?v=k61ch9AP3f8
  • Mağaradakiler ve Egosistem
    Hmm. Güzel çekilişmiş hemen Roz’u da etiketliyeyim.
    Aa! Vera Norveç’teymiş layklamalıyım.
    Ansec’e bak sen, yine formunda spor da yapıyormuş. Eşofmanını kolumbiyadan mı aldı acaba?
    YKS’ye mi hazırlansam? Şu içimdeki korkusuzluktan nefret ediyorum.
    - Ooh! Yastığın serin tarafına bayılıyorum.
    Milyonlarca öğrencinin geleceğini bu saçma sapan sınava bağlaması kadar büyük bir savaş var mıdır acaba dünyada?
    Hepsi de korkak!
    Bir isimden korkuyorlar sadece. Bir isme olan korku gerçek korkuyu tetikliyor, tüm mesele bu aslında göremiyorlar.
    Anne sen nasıl bir şeysin ya, gitmiş bana özel yorgan dikmiş. Ayaklarım dışarıda kalmıyor artık. Odama bayılıyorum.
    Neyse twit atıp uyuyayım bari.
    ‘’Mavi umuttur’’ Copy paste.
    *Uykuya dalış; 00.11 sonrası
    *Gecenin körü 02.43
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Sabahın körü 05.20
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Karga kahvaltısı civarı 07.00 Uyanış ya da tam tersi.
    Amma uyumuşum yaa!
    Göz kapaklarım ağrıyor resmen. Ovuşturdukça daha derinden ağrıyor.
    Bir terslik var sanki. Gözlerimi açamıyorum. Aman Allah’ım! Gerçekten açamıyorum.
    Anne!
    Anne!
    Anne koş. Gözlerimi açamıyorum!
    Annem alt katın merdivenlerini koşar adım çıkarken bunu hissedebiliyorum.
    Ellerimi, gözlerime atsam çözülecekmiş gibi ama çok korkuyorum. Göz kapaklarımı kıpırdatabiliyorum bu iyi bir şey olmalı.
    Odama yabancıymışım gibi sehpaya takılıyorum tam düşecekken annemin ellerini kollarımda hissediyorum. Beni telkin edecek birkaç cümle kursa da onun da korktuğunu anlıyorum. Babamı arıyor hemen telefonun tuş seslerini çok uzaktan da olsa duyabiliyorum
    Babam iş yerine girmek üzereyken hemen ayrılıp apar topar geliyor. Ambulans çağırıyorlar, ambulansın siren sesinin giderek yaklaştığını ve sokak sokak bir labirentte ilerliyormuşçasına bana yaklaştığını hissedebiliyorum. Babama daha sıkı sarılıyorum.
    - Gece ne oldu kızım sana? Anlat çabuk.
    Telefona bakıp uyuduğumu söylüyorum. Hatta gece birkaç defa kalktığımı bile hatırlıyorum.
    - Sabah uyandığımda gözlerimi açamadım işte baba, açtığımda ise mavi bir karanlığın çöktüğünü görüyorum baba. Şimdi de öyle. Maviden çok korkuyorum.
    - Gözlerimi açmaya korkuyorum baba.
    Gözlerime bak lütfen çok korkuyorum. Seni bir daha görememekten çok korkuyorum baba. Gözlerime bakıyorsun değil mi baba.?
    *Hastane koridorlarının sessizliğine karışmış koşuşturmaların çığlığında geçen birkaç saat sonra;
    Gözlerimi açtığımda odamdaki beyaz floresanın gözlerimi acıttığını hissediyorum. Böyle bir şeyin sevinç kaynağım olmasını aklımın ucundan bile geçirmezdim. Şu anki mutluluğumu sahilde ciğerlerimi patlatırcasına koşarken yaşamak isterdim. Maviye inat!
    Göz kapaklarımı açıp tekrar kapayınca kör olmadığımı görüp tekrardan gözlerimi açıp kapatıyorum. Korka korka da olsa bunu yineliyorum.
    Hemşire gülümseyerek ilaçlarımı bana getirirken neden güldüğünü soruyorum çekinmeden.
    Odaya girdiğinde çok başka bir dünyadaydın sanki. ‘’İnsanların körlüğünden kör oldum.’’ Sözünü yeniliyordun. Sakinleştirici vuracaktık sana izin vermedin. Hatta çok gariptir ki o iğnede saf su olduğunu biliyorum diye bağırdın. En son Plaseboya hayır deyip gözlerini yumdun.
    Hiçbir şey hatırlamıyordum. Plasebo nedir onu da bilmiyorum. Hemşirenin itici tavrı hoşuma gitmemişti.
    Doktor EBS tanısı koymuştu hastalığıma.
    Babam en ince ayrıntısına dek dinlemişti doktoru. ‘’Ekrana Bakma Sendromu’’ sonucu kısa süreliğine Mavi bir körlük yaşadığımı, dijital ekranların yaydığı mavi ışığın ultraviyole ışığa oranla gözde daha derinlere inebildiğini ve daha büyük ve kalıcı hasarlara yol açtığını belirtti. Doktor bana dönerek ekranlar konusunda daha hassas olmamı isterken gözlerimin içinde dolaşıyordu adeta.
    İnsanların ekrana bakma kapasiteleri vardır Mia, eski daktiloları düşün mesela ilk alındığında tazedir, dinçtir, gıcır gıcırdır basarsın harflere çok seridir. Her bir harf kâğıda işlenmiştir sanki. Yıllar yılar sonra o daktilo 1 kitap yazacak kadar kullanılmışsa kapasitesi dolmuştur artık. Onu o şekilde kullanabilirsin tabi ama yanlış yazar hasarlıdır. Dinlendirilmesi gerekir. Dinlenirse ertesi gün daha iyi çalışır. Ama asla eskisi gibi olamaz.
    Gözlerin mavi kapasitesi deriz buna. Ne yazık ki Mia sen o kapasiteyi kullandın. Ama şunu unutma ki eski insanlar ekransız daha mutluydu. Bir kandilin etrafında toplanıp masallar anlatılırdı. Samimiyet sobanın dumanından karışırdı gökyüzüne.
    - Hadi geçmiş olsun Mia.
    Telefon, tablet, bilgisayar ve ne yazık ki odamdaki televizyonuma el konuldu. Bari üyeliklerimi iptal edebilseydim.
    Anneme göre böylece daha sosyalleşebilirmişim. Zaten ona sorsam YKS’ye de hazırlanmam gerekirmiş.
    1 haftalık istirahatim sona erdiğinde okula gitmek için uyandım.
    Günlerdir gözlerimi açamama korkusuyla nasıl uyuduğumu bile anlamamıştım. Uykusuzluk bütün hormonlarımı eyleme örgütlüyordu sanki.
    Neyse ki okula gittiğimde beni Era karşıladı. Çok uzaklardan koşarak bana doğru hızla geliyordu hızını kesmesi lazımdı yoksa birlikte devrilebilirdik. Onu çok özlediğimi o an yeniden hissettim. – bana sımsıkı sarılınca yani ona uzun süredir dokunmamıştım-
    Ooh be!
    Telefonum da yoktu artık onunla uzun uzadıya muhabbet edebilirdik. Telefonu hayatımdan çıkartmak zorunda kalınca Moğolistan’ın o uzun ve boş ovaları gibi dümdüz ve çırılçıplak kaldığımı ve bu boşluğu doldurmam gerektiğini de gece boyunca düşündüm.
    Era’nın bana iyi geleceğinden emindim ve ona bugün öğleden sonra bir çorap hediye etmeliydim. Çok garip bir şekilde Era da çorap hediye edilmesinden çok hoşlanırdı. İnsanları düşünüyorsak onların ayaklarını da sıcak tutmalıymışız. Ona da dedesi öyle demiş ölmeden önce. Era çorabı görünce havalara uçtu, tıpkı Harry Potter ’deki Dobi gibi.
    Uyuklayarak geçirdiğim Geometri dersi sonrasında dayanamayarak Era’dan telefonunu vermesini istedim ama o vermeyince çok sinirlendim. Era’yı hayatımdan çıkarma kararı aldım ve hemen uygulamaya soktum. Annemin onu uyarma ihtimali olsa da bu beni ilgilendirmezdi.
    Sosyal medyadaki son gelişmeleri merak ediyor hatta öğrenmek için deliriyordum. Kim neredeydi? Kaç beğeni almıştı, acaba mesaj kutumda cevap bekleyen mesaj var mıydı?
    Eyemüs’ü bulmalıydım. O her zaman kütüphanedeydi. Benim hasta olmadığımı ona söylemeyi unutmuşlardır bence. Çünkü o teneffüslerde bile ders çalışırdı. Annem babam ve öğretmenimin iş birliği onu muhakkak unutmuştur düşüncesiyle Eyemüs’ün yanında aldım soluğu, o da her zamanki gibi kendisiyle özdeşleşmiş yerinde kafasını kitaba gömmüş ders çalışıyordu. Marmara Üniversitesinde Hukuk okumak istiyordu.
    Çok komik bir hayal gibi geliyordu bana. Marmara da Eyemüs’ü bekliyordu sanki. Yanına yanaşıp telefonunu istedim. Beni kırmayacağını biliyordum. Otomasyondan notlarıma bakıp çıkacağımı da ekledim. Biraz beyaz yalan bence affedilirdi bütün hesaplarımı hemen kontrol ettim. Hiç mesaj yoktu!
    Kimse yorum yapmamış, geçmiş olsun mesajı atmamıştı.
    Hatta bir kısmı aktif olmadığım için beni arkadaşlıktan çıkarmış takipçi bile kaybetmiştim.
    2 saat boyunca sitelere girip bütün hesaplarımda gezinmiştim. 20-20-6 kuralını bile uygulamamıştım. Oysaki doktor; kitaba bakarken 20 dakikada bir kez 20 saniye boyunca 6 metre uzağa odaklanıp tekrardan kitap okumamı istemişti. Ben 120 dakika boyunca sandalyede telefonuma odaklanmıştım. Telefonunu Eyemüs’e istemeye istemeye geri verdim.
    Eve döndüğümde kimse bir şey anlamamıştı. Kitap okuyormuş gibi yapıp hemen uyudum.
    Sabah uyanır uyanmaz göz kapaklarımı açamadığımı anlayınca hıçkırıklarla anneme seslendim.
    Mavi karanlık gözlerimi yine ele geçirmişti.
    Ambulansın sesi beynimin derinliklerinde yankılanıyordu yine bu sese alışmanın üzüntüsü gözyaşlarıma sebep oldu. Babama gözyaşlarımın rengini sordum cevap vermedi. O da ağlıyordu hemen başımda bunu nefes alıp verişinden anladım.
    Doktor son 7 gün içinde bu şikâyetle gelen hasta sayısındaki artışı ve EBS hastalığının aniden yayıldığını anlattı.
    Dün Eyemüs’ü kullanarak telefona yaklaşık 2 saat baktığımı söyleyince doktor hastalığın teşhisini kanıtlamanın rahatlığıyla ‘’Hayatını bu kadar basite almamalıydın Mia’’ dedi. Sustum, babamın gözlerini hayal edebiliyordum. Çok üzgündüm ve kendimden nefret edercesine ağladım. Yatağımda mavi karanlığımla baş başaydım.
    Taburcu olup eve döndüğümde ev yeniden dekore edilmiş salondaki televizyon da kaldırılmış yerine bir kitaplık ve dergilik yaptırılmıştı.
    Ertesi gün okulda herkes mavi körlüğü konuşuyordu. Aru evinin bütün duvarlarını kitaplığa çevirmiş ailecek akşamları kitap okumanın tadını çıkardıklarını ballandıra ballandıra herkese anlatıyordu.
    Ama diğer sınıf arkadaşlarım körlük pahasına da olsa telefonlarından vazgeçmemişti. Kimse hastalığı ciddiye almamış gibiydi. Doktor gözlerimizin kotasının olduğundan bahsetmişti. Daktilo meselesini de yarım yamalak hatırlıyorum. Henüz körlüğe yakalanmayanların ise kotalarının benim gibi hızlıca tüketmedikleri kesindi.
    Keşke geçmişe dönebilmeyi ve sosyal medyada boş gezintilerimi geri kazanabilmeyi istedim.
    Teneffüste Aru ile bahçedeki nar ağaçlarının altındaki bankta oturduk elinde Platon’un Devlet kitabı vardı.
    Bana Pangea Kulübü’nden bahsetti. Arkadaşlarıyla her pazar buluştuğunu bir kitap üzerine konuştuklarını; telefonu, tableti, bilgisayarı hatta televizyonu hayatlarından çıkardıklarını, herkesin aynı kitabı okuyup kitaptan alıntılarla tartıştıklarını söyledi. Yardım toplayarak her ay bir köy okuluna kütüphane kurduklarını, bazı gecelerde eski Mezopotamya masallarını sobanın etrafında kestane kokusu eşliğinde, sobanın içindeki ateşin duvardaki yansımasında hayallere dalarak uyuya kaldıklarından bahsetti. Bunları anlatırken transa geçiyordu Aru. Aru’dan etkilenmiştim ama Pangea Kulübü ilgimi çekmemişti.
    Ama ilk buluşmada sunucu benim deyince Aru, onu kırmamak adına kulübe üye olmayı kabul ettim. – Belki de kişisel egoist çıkarlarım için de kabul etmiş olabilirim, ne de olsa boş zamanlarda canım sıkılıyordu.-
    Hepinizin anladığı gibi ilk buluşmada konuşulan kitap Devlet’ti.
    Konuşmacı koltuğunda Aru vardı. Dode, pollyanna gibi sürekli gülümseyen yüzüyle oradaydı. Slayer da üyelerdendi. Zeyn ve Baybird kardeşler de benim gibi yeni üye olmuşlardı raflardaki kitap isimlerini okuyormuş gibi yapıyorlardı. Sıkıldıkları yüzlerinden belliydi.
    Aru açılışı yaptı.
    Hepiniz hoş geldiniz.
    Bu kitapta benim ilk konuşmak istediğim kısım ‘’Mağara Alegorisi’’ Hepinizin de bildiği gibi Platon alegoride mağarada dünyaya gelmiş insanlardan bahseder. Bu insanlar dış dünyadan tamamen bağımsız büyürken duvarlardaki gölgeleri izleyerek kendi dünyalarını oluştururlar. Tek bildikleri gölgeler ve mağaranın önündeki canlılardan gölgelere uyarladıkları seslerdir.
    Bir süre sonra mağaradakilerden biri özgür kalır ve dış dünyaya açılır. Ağaçları, toprağı ve güneşi keşfeden özgür insan, sonunda yüzünü güneşe döner ve gerçeğin gölgeler olmadığını anlar. Hemen mağaraya dönen özgür insan, arkadaşlarına gerçekleri anlatmaya başlasa da mağaradakiler ona asla inanmaz ve onu mağaradan kovarlar.
    Yani Platon diyor ki; insanlar cahilliğiyle mutludur.
    Aru’dan sonra Slayer, sonra Zeyn ve Dode konuşmuştu. O kitabı okumamış olmaktan utanç duyuyordum.
    Sohbet sona erdiğinde gece yarısı olmuştu. Saate hiç bakmamıştık ki zaten odada saat de yoktu. Evdekiler çok meraklanmıştı ama eve yetişince Pangea Kulübü’nde olduğumu anlattım çok mutlu oldular.
    O gece sabaha kadar Platon’un devlet kitabını okudum. Sabah uyandığımda mavi körlük de yoktu üstelik. Hemen okula hazırlandım ve sınıf arkadaşlarıma Pangea Kulübü’nün samimiyetini anlatmak istiyordum. Gerçek mutluluğun telefonda olmadığını insanlara dokunmanın tadını sarılmanın sıcaklığını yardımın ve mütevazılığın gücünü anlatmak için sabırsızlanıyordum.
    Hatta bu akşam Zeyn’lerde toplanıp köy evinde Zeyn’in dedesinin bize masal anlatacağını söyledim. Geçen hafta Keko yine köyde ağırlamış herkesi, şehir buluşmalarına gelmiyormuş. Köy evini mandalina kabukları sarmış, kestane sıcaklığını paylaşmışlar. İran masallarındaki Anka kuşunun kendi ateşini kendi toplamasını sonra kendisini yakmasını günümüz insanına benzetmişler.
    Kime anlattıysam dinlemedi beni. Kimisi telefonuna baktı kimisinin aklı yarım kalan bir İspanyol dizisindeydi sanki gözlerime bile bakmadı.
    Aslında beni dinliyorlarmış gibiydi ama dinlemiyorlardı.
    Eski beni düşündüm o an.
    Bir Egosistem’e kapanıp ve yıllarca o zindanda kalışımı düşündüm. Kendimi herkes tarafından sevilen biri olarak göstermeme, günün büyük bir bölümünü bu Egosistem’e harcadığımı. Bir günü yaşayıp bir günü yaşamadığımı, yani ömrümün yarısını bu Egosistem’e kaptırdığımı anladım. Herkes tarafından beğenilen ama aslında herkesin kişisel egolarını tatmin etmek için çalıştığını gördüm. Yardım edenin o yardımın kendisi için de yapılacağını düşünerek yaptığını, yani bir yaşlıya yardım ederken kendisi yaşlanınca da gençlerin kendisine yardım edeceğini ve bunu Egosistem’de paylaşarak daha fazla takipçiye ulaşacağını umarak, kocaman puntolarla paylaşılmasından bıktığım bir Egosistem’e kafa tutmak olağanüstü bir duyguymuş onu anlıyorum.
    Mağaradakileri kurtarmak istemiyorum. Çünkü onlar cahillikleriyle mutlu! Zaten ben de Platon değilim.
    Kaldırımlarda yürürken hiç fark etmediğim sokak aralarına giriyorum sebepsiz. Denize çıkan sokaklardaki mavi yosun kokusunu hissediyorum, ormandan gelen ıhlamur kokusunu, bir köy evinde ekmek pişiren kadınların sohbet molasındaki çayın sıcaklığını hissediyorum.
    Dağa, ormana yürümek istiyorum. Patikalarda kekik toplamak, defneyaprağıyla çay demlemek, sonra en güzel manzaramda; ayaklarımın altında ıhlamur ağaçları, karşımda deniz, ufukta güneşi izlerken kitabımı okumak istiyorum.
    Yaşadığımız dünyayı büyük bir mağaraya benzetirsek gölgeler dünya mıdır? Pangea mıdır?

    MAİ
  • 256 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Okudukça zihnimde yankılanan sözlerden biride buydu. *"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? * Öyle bir kitap okudum ki yazarın kalemine, kelimelerine bir kez daha hayran kaldım. Zihin süzgecinden olayları o kadar güzel geçirmiş ki. İnsan ilk başlarda yaa ben ne okuyorum neyin içine düştüm desede. İpin ucunu bir kere yakaladı mı işin sonuna ulaşmadan bırakmıyor. Tür itibariyle okura zor gelse de iç hesaplaşmaların bolca olduğu. Madalyonun öteki yüzünü de tokat gibi suratımıza suratımıza çarpan bir kitap. Duru bir zihinle okumanızı tavsiye ederim. Kelimelerin aralarına serpiştirilmiş üstadların sözleri anlatımın niteliğini daha da güçlendirmiş. Yolunuz açık olsun. Kaleminize sağlık. "Kalabalık artıkça, yalnızlık da artar." ""Sana, bir iyi bir de kötü haberim var" der Çehov; "İyi haber henüz ölmedik; kötü haber, hala yaşıyoruz."
    "Bazıları buhar gibi geçer, anlamazsın. Bazıları da çarpar geçer."
    "Hayatınızdaki kişilerin hayatında, hayatlarını sizden daha iyi dolduracak birilerini bulana kadar varsınız işte."
    "İki yıllık ömrünüz kalsa, hangi kitapları okumak isterdiniz? Listeniz nasıl olurdu?"
  • - “Ne çok acı var” dedi elindeki kitabı kapatarak biri.
    “Evet yaa, retweetle retweetle bitmiyor!” dedi diğeri.
    “Ateş düştüğü yeri yakar” der ya eskiler, işte öyle…
    Biz, "ateş yine bize değil de başkasına düştü"nün örtülü sevincini paylaşıyoruz sanki daha çok kendi aramızda.
    Yeni yaşama kültürü sürekli insanı yaralanmaktan alıkoyan bir zihin konforuna, bir insaf uyuşmasına, bir kalp kamaşmasına yatırım yapıyor. Bugün hayatı ve insanı özünden zedeleyen şey aslında biraz da bu.
    Yarası olmayan acıyı bilmez, sabırla pişmez, kemale yönelmez. Kendi "ah"ını bilmeyen başkasının feryadına kulak vermez..."

    (Gökhan Özcan; Ah ki, yarasızlıktır derdimiz! izdiham.com)
  • HAMLET
    Şu kavalı çalar mısın?

    GUILDENSTERN
    Çalamam Lord'um.

    HAMLET
    Lütfen.

    GUILDENSTERN
    İnanın yapamam.

    HAMLET
    Ama rica ediyorum.

    GUILDENSTERN
    Nasıl tutulur, onu bile bilmiyorum Lord'um.

    HAMLET
    Yalan söylemek kadar kolay. Şu delikleri parmaklarınla idare edeceksin; ağzınla da üfleyeceksin ve en alasından müzik çalacak sana. İşte bak şunlar da anahtarlar.

    GUILDENSTERN
    Ama, uyumlu ses çıkaramam ki bunları yapmakla. Hiçbir bilgim yok bu konuda.

    HAMLET
    Yaa, demek öyle! Şimdi anladın mı beni nasıl küçümsediğini? Benim tellerimi kurcaladın durdun. Görünüşe göre anahtarlarımı tanıyordun. İçimdeki esrarın özünü seslendireceğini sandın. En tizinden en pesine dek ne kadar ses varsa çıkarmaya kalkış­tın benden. Oysa şu küçücük aletten çok iyi müzik, eşsiz ses çıkar. Ama sen onu bile konuşturamıyorsun. Be Allahın belası adam, beni çalmak kaval çalmaktan daha mı kolay yani? Hangi çalgıyım, bilemem. Bildiğim şu, beni istediğin kadar kurcala, çalamazsın.