• Apartmanımda yaşlı-salak bi adam var.
    Köpeğine zulmediyor.
    Adamı dövüp aşağıya attım.
    Sonra bir adam geldi, sevgilisini dövdü. Dedim ne maço adamsın kraaal..
    Birlikte sahile gittik. Üç tane genç yanımdaki kızlara ayıplı laflar söyledi.
    Sonra bir yerden ateş edildi. Laan luun derken bi baktım karakola götürüyolar..

    Oraya giderken annemin cenazesine gittim. Annem dedi ki "senin gibi evladın a.."

    Tam ağlayacağım kız arkadaşım sinemaya gidelim mi diyor..
    Yaşlı adamın köpeğini bu sefer ben dövüyorum.

    Maço adam geliyor, kaslarım nasıl diyor.
    İyi diyorum.

    Sonra sahile iniyoruz. Parti yapıyoruz falan.
    Akşam oluyor, dalgalar kıvrılıyor ayaklarıma.

    Yine biri ateş ediyor.
    Ateşin geldiği yöne bakıyorum.
    Yine polisler...

    Bu sefer polislerle köpeği dövüyoruz.
    Yaşlı adam annemin cenazesine gidiyor.
    Bense maço adamla evleniyorum.

    NOT: Annesinin cenazesi konuşabiliyor.
  • Önce sesin gelir aklıma
    Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
    Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
    Sonra cumartesi günleri gelir
    Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
    Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

    Kırk kere söyledim bir daha söylerim
    Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
    Düşkünlükte ve esenlikte
    Zamanımız apayrı bize göre
    Yanyana olduk mu elele
    Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

    İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
    Sen yanımdayken ister istemez
    Geniş meydanlarda akşam üstleri
    Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

    Sen yanımdayken ister istemez
    Uzak ırmakları hatırlıyorum.

    Arasıra düşmüyor değil aklıma
    Yabancı kadınların sıcaklığı
    Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
    Yanında ihtiyarlamak istiyorum...
  • #şiirpostu

    Dostoyevski’yi “Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler, Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda”

    BİR YİĞİTLİK ÂNI

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849

    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.

    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.

    Stefan Zweig

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar : On İki Tarihsel Minyatür
    Çevirmen: Kasım Eğit
    Can Yayınları
  • çocuğu okula yazdırıyorlar, merkez sağ’ı ve dedikoduyu çok seviyorlar
    üniter yapı diyorlar, uluslararası toplum, en az iki yabancı dil
    minareler gölde ediyor, başka ihsan da istiyorlar
    akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar
    demokraside ısrar ediyorlar bir de, ben rahatça ölsek diyorum.
  • Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
    Aylar bize hep muharrem oldu!
    Akşam ne güneşli bir geceydi...
    Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!.
    Âlem bugün üç yüz elli milyon
    Mazlûma yaman bir âlem oldu!
    Çiğnendi harîm-i pâki ser'in;
    Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
    Beyninde öten çanın sesinden
    Binlerce minâre ebkem oldu.
    Allah için, ey Nebiyy-i ma’sûm,
    İslâm'ı bırakma böyle bîkes,
    İslâm'ı bırakma böyle mazlûm.
  • Dostum, biz basit insanlarız. Basit düşünür, basit konuşuruz. Biz toplumun en alt tabakasındayız, kimse bizden edebiyat, felsefe, sanat yapmamızı beklemesin. Değere değer verecek bir gram işlevimiz olsa bu bir zaferdir. Konuşuruz, devlet kurar devlet yıkarız ama patrona karşı bir çift sözü söyleyemeyecek kadar zayıfız, korkağız. Dostum, biz basit insanlarız… Toplumun en alt tabakasındayız. Bizim için insanlar önemli, nesneler değil. Çünkü bize insanlık gerekir. Nasıl bir insanlık? Yine çıkarcı bir insanlık. Dara düştüğümüzde elimizde tutacak insan ararız, dost ararız, arkadaş ararız. Hepsi de bir gün sıkıntıya düşme korkusuyla. Bir tanıdığımız var gibi gururlanacağımız bir gurur için. Nesneler bize ne verecek? Para vermiyorsa değersizdir. Dolayısıyla değerimiz de paradır. Çünkü açız, yaşamak için ekmek lazım, su lazım herhangi bir portre yahut tablo lazım değil. Dostum, biz basit insanlarız. Toplumun en alt tabakasındayız. Herhangi bir devlet kademesinde bir koltuğu olanla tanışıklığımız olunca bütün dünyayı tanıyoruz gibi coşarız, heyecanlanırız. Oysa o kişi çoktan unutmuştur bizi, selamımızı aldığını-verdiğini. Elimizde dolu bir poşet olduğunda gururla yürürüz, çünkü herkesin elindeki poşetin boş olduğunu sanıp onlara acırız. Küçük dünyalarımız var bizim, bütün dünyalara bedel sandığımız. Büyük mutluluklarımız, büyük acılarımız ve amansız savaşlarımız var. Var olma yahut yok olma savaşlarımız. Yabancı bir kadın bizi selamladığında inanırız ve selama itaat ederiz. Çünkü biz basit insanlarız. Korkak olduğumuz kadar cesuruz ve cesaretimiz hayvanidir, vahşidir. Cesur olduğumuz kadar namussuzuz, meydanda en namuslusu biziz, karanlıkta en namussuzu yine biziz. Dostum, biz basit düşünür, basit konuşuruz. –Hangi sigarayı kullanıyorsun? –Parliament. –Ya sen? –Marlboro. –ooo seninki de iyiymiş kanka. Bizim gençlerin en üst kültürel muhabbeti bu kadardır. İlerisi sanki yasaklanmış gibi geçemiyoruz o tarafa. Kendimizi acındırarak bir şeyler elde etmeye çalışırız. Kendimizden dem vurarak haklı olduğumuzu haykırmaya çalışırız. Böyle alıştık ve böyle alıyoruz yahut kazanıyoruz. Çamur gibiyiz, hatta sülük gibiyiz. Bizim gibilerin yaşama hakkı yoktur. Yaşamımız ölüm halimizden daha beter, daha korkunç. Yürüyen cesetleriz. El pençe durmayı iyi biliriz yürümeyi bildiğimiz kadar. Köylü yani en alt sınıfın aşağılık silueti bir yere vurunca orası korur, bozulur. Bir hotele gittiğimiz zaman yemek biter korkusunun kıskacında aç gözlerimizle tabaklarımızı tıka basa doldururuz. İçimiz doymazsa gözümüz doysun diye. Dostum, biz basit insanlarız. Çok konuşur, az dinleriz. Zarif ve ince davranışlar beklenmez bizden. Cehaletimiz kadar bilgiç, aydınlığımız kadar cahiliz.

    Çünkü biz karın doyurmanın zilletini-illetini biliriz. Biliriz bir ekmeğin nasıl geldiğini. Buğday tohumunu yazın saklarsın, sonbaharda tarlayı sürüp ekersin, ilkbaharda su vermeye başlarsın. Birer hafta arayla en az sekiz su verirsin, sonra biçersin tırpanla, orakla. Biçme işlemi tamamlandıktan sonra patoza vereceğin yere taşırsın, patoza verdikten sonra samanı eve taşırsın aynı zamanda buğday tanelerini de. O buğdayı bir güzel yıkarsın, güneşe yani korumaya bırakırsın. Kuş falan konmasın diye de birisi sabah akşam bekçilik yapar. Sonra çuvallara doldurup haftada bir değirmene gidersin öğütüp ekmek için(haftada bir çuval un biter). Fazla ise satarsın. Anlarız ekmeğin nasıl kazanıldığını. O yüzden en cimrileri biziz. Birbirimize karşı vahşiyiz, birinin malı olsa en büyük gizli hasım olur… Anlayacağın, çektiğimiz zillet kadar aşağılık bir köylüyüz. Bizden başka kimsenin malı olsun istemeyiz. Ölenlere rahmet okutmayı da biliriz. Bizim en büyük kavgamız saf ve salt ekmek kavgasıdır. Ekmek gidecek korkusuyla yalan söyleriz, hile yaparız, insanları kendi tarafımıza çekmeye çalışırız. Yani şerefli ve onurlu bir ekmek kazanmak için bütün şerefimiz ve onurumuzu ayaklar altına aldıktan sonra şeref ve onurla o ekmeği sofraya indirdiğimizi sanırız. Çünkü vahşilik bunu böyle kanunlaştırmıştır. Kanunlarımız yok, kanunlarımız sözlerimizdir, sözlerimiz ise yalanlarımız.

    Şehir kültürü çoğ iyi ve ğoştur. Çünkü kimse kimseyi tanımaz, bilmez ve umursamaz. İyi olduğu kadar da yalnız ve karanlıktır.
  • İzmir o gün yeni bir tarihe uyanıyordu. Ordu, Mustafa Kemal’den doğrudan
    aldığı emir ile adeta İzmir'e akmaktaydı.

    İkinci Süvari Tümen Komutanı Yarbay Zeki (Tümgeneral Zeki Soydemir), öncü olarak Birinci Süvari Alayı'nı görevlendirdi.
    Öncü olma görevi de İkinci Tümen, Dördüncü Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafeddin Bey'e verildi.
    Yüzbaşı arkadaşları arasında
    daha çok “şeref” diye anılırdı.
    Bu emiri alan Yüzbaşı Şerafeddin Bey ve askerleri adeta uçarcasına, anlatılmaz
    bir hızla mesafeleri aşıyor, İzmir'e doğru düşmanı denize dökmek için koşuyordu.

    Kaçan düşman köyleri, kasabaları yakıyor, intikamını sivil halktan alıyordu.
    Adım başı rastladıkları yürekler acısı manzara, hızlarını büsbütün artırıyordu.

    9 Eylül sabahı saat 09.00'da
    Bornova'ya giren genç Yüzbaşı, Halkapınar'a doğru yürüdü.
    Bir Rum'a ait Tuzakoğlu Un Fabrikası önünde baskın kuşkusunu taşıyan yüzbaşı, birliğin önüne tüfekleriyle koşan
    8 er yerleştirdi. Kuşkuları doğru çıktı,
    bir anda müfreze fabrikadan ateş yağmuruna tutuldu.
    Burada 8 erin 3’ü şehit verildi.
    Olay yerinde yapılan tespitte şehit olan askerlerin başlarının İzmir'e dönük
    olduğu görüldü. Bu gelişmeye rağmen yürüyüşüne devam eden müfreze, yönünü Alsancak'a çevirdi, doludizgin, yalın kılıç
    80 kişilik kuvvetle şehre akmaya başladı.
    Müfrezesinin başında kente saat 10.30'da giren Yüzbaşı Şerafeddin, Kordon'a
    kurşun ve şarapnel yağmuru altında
    40 askerini kaybederek ulaştı.

    Süvariler, dörtnala Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiklerinde,
    bir Rum'un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafeddin'in atının önünde patladı. Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, can yoldaşı olan atının parçalanan bedenini istemeyerek orada bıraktı ve müfrezesinin kendisine temin ettiği yeni bir at ile yoluna
    devam etti. Hükümet Konağı'nın önündeyse Türkleri bu konağa kesin sokmama kararı almış olan ve yüzbaşı
    ile müfrezesini makineli tüfek ateşiyle karşılayan bir Yunan mangasıyla karşılandı. Yüzbaşı Şerafeddin'i,
    burada göğsüne isabet eden mermiler
    de durduramadı. Atından atlayarak inen Şerafeddin Bey, yerel halkın ve askerlerinin desteğiyle etkisiz hale getirilen
    Yunan mangasının önünden sıyrılarak,
    bir İzmirli gencin uzattığı Türk Bayrağı'nı alıp, göğsüne soktu ve sendeleyerek Hükümet Konağı'na yöneldi.
    Ama burada bir sürprizle karşılaşan yüzbaşı, kapının kilitli olduğunu gördü.

    Emir subayı Süvari Teğmeni Ali Rıza
    Beye bakarak kapının derhal vakit kaybedilmeden açılması talimatını verdi. Süvari Teğmeni Ali Rıza Bey duruma müdahale ederek yan kapının zincirini
    kırıp yolu açtı. Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken
    Yüzbaşı Şerafeddin, o dakikaları,
    ''yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir'i kurtarmıştık ya. Bu şerefin
    öncüleri biz olmuştuk ya'' diye anlatır.

    Hükümet Konağı'nın önünde toplanan halk, coşkun alkışlar arasında Türk subayı ve arkadaşlarını bağrına basarken,
    o gün akşam saatlerine kadar yabancı konsoloslarla görüşme görevi de bir yandan yaraları pansuman edilen
    Yüzbaşı Şerafeddin tarafından yerine getirildi. Bu arada Yüzbaşı Zeki komutasındaki süvari birliği Sarıkışla'ya, Üsteğmen Arif ve takım komutanı
    Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi de Kadifekale'ye bayrağı çektiler.
    Bir kaç dakika içinde ise binanın üst katında görev tamamlandı.
    1919’un 15 Mayıs’ından bu yana yerinde şerefle dalgalanmayı bekleyen
    Türk Bayrağı göndere çekilmişti.
    Böylece İzmir'in işgaliyle başlanılan nokta, 3 yıl 3 ay 24 gün sonra 9 Eylül 1922
    günü konulmuş oldu.