• Dışarılar ne güzel demiştin.

    Ayaklarımı özledim, demiştin.

    Çıkınca dağlara gidelim demiştin.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Gelinlikler içinde bir kız
    Sivilceler içinde bir oğlan
    Gözyaşı beşiği odalar
    Hayal salkımı iki çocuk
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Derinlerde iki baba masalı
    Sır tutmuş iki anne
    Yaşlandıkça bizden masum
    Yaşlandıkça bir özür duası
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Bir bahçe dolusu gülhatmi
    Belikleri çözülmemiş kar uykuları
    Acemi bir denız sevinci
    Gövdende boncuklanan gökyüzü
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    Kömür kokularıyla dolu yalnızlıklar
    Şekerli sudan yapılmış iki çocuk ağıdı
    Ölümün sokaklardan taştığı bir şehir
    Çocuklarının ders çalıştırdığı bir gül anne
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Yoksulluğa gülümseyen yaşama büyüsü
    Gelişini şiirlerle karşılayan odalar
    Gençlik Parkı'yla Hayvanat Bahçesi arasında
    Misafir ağırlayan bir yorgun gurbet
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Rüyalarından yapılmış bir oğlan
    Arzularından doğmuş bir kız
    İki güzellik elifi emellerinden
    Elleri canında yaşama sevinci
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    Gülüşü buğday tozu bir baba
    Süt kokularından bir anne hasreti
    Bir ellerinde zeytinyağı bir ellerinde peynir
    -Ben, işten okula gidiyorum akşam soğuğunda--
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı, kapandı
    Yabancı bir gökyüzündeyiz
    Geldiğimiz yerler çoktan ölü toprağı
    Yeni insanlar seviyoruz
    Hepsi yüzlerinde senin güzelliğin
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin---
    Pata eteklerinde yatıyor, Zeytin başucunda
    Kimi seviyorsan acısı sende kalıyor
    Harflerden bir yalnızlık yolların ucunda
    Kırk beş yıllık bir kavuşma
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı---
    "Ne düşünüyorsun Hatice"
    "Bilmiyorum ki"
    Ağzında sevdiklerinin cümlesiz güzelliği
    Dünyadan elini çekmiş bir sonsuzluk
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin açıldı kapandı
    Doktorlar bembeyaz susuyor
    Ben sana inanıyorum
    Ölüm yok dünyada!
    Son bir gök damlası ağzının burcunda
    Girdi içeri.

    Kirpiklerin kapandı, kapandı
    İlaçlar bitti, uykular bitti
    Dudakların kurumuyor, ayakların şişmiyor
    Soracak sorumuz kalmadı
    Hepimizin canından yapılmış bir ölüm
    Girdi içeri:

    -Ciwan beni hatırlayana kadar yaşasaydım.

    - Ölecekmişim gibi ağlayıp durma öyle.

    - Tedaviyi neden kestiler ki?

    -Ölürsem çocuklarımı üzme.

    - İyi ki seninle yaşadım dünyayı...
  • “Bizim hakkımızda yazabileceğim daha pek çok hikâye var. Ancak anlattığım hikâye bu. Anlatmamı istediği hikâye bu. Sözümü tuttum. Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ve Gratel gibiydik. Asla hayal bile edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle, bu bizim hikâyemiz ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı.”

    22 Mayıs 2010

    Vay be... Yani vay be. Hayatına sadece ucundan tanık olduklarımın bile mi ölümü içimde boşluk bırakır? Bu satırları yazarken yine Robert’ın artık hayatta olmadığını hatırlayıp boşluğa düştüm. Neyse el yazması müsveddemi geçirmeye devam ediyorum. Son 6 satır planda yoktu.

    Bu paragraf için şimdiden özür dilerim. İçeriği özetlemede iyi değilim ama yazmam lazım. Kitap neyle ilgili, onu bi belirtelim de sonra bende uyandırdıklarına geçelim. Önceki incelemelerimde de hep söyledim bu özetleme işinden nefret ederim. Kitap ünlü sanatçı Patti Smith’in 1970’lerde başlayan rock hikâyesini ve hikâyesine dahil olan başta Robert Mapplethorpe olmak üzere belki ismini önceden de bildiğimiz ünlü sanatçıları, sayısız ve tarifsiz maceralarını, yaşadıklarını anlatıyor.

    Al işte, bu cümleden sonra kimin okuyası geldi kitabı? Ne kadar soğuk, resmi, sığ ve klişe bir özet. Umarım incelemenin devamında fikrinizi değiştiririm. Gerçekten bu kitaba aç kurtlar gibi saldırmanızı isterim.

    “İsa birilerinin günahları için öldü ama benimkiler için değil.”

    Bazen bir kitap okursun ve o denli etkilenirsin ki bir süre normal hayatına devam edemezsin. Ruhuna, kalbine dokunur. Seni içinde olduğun dünyadan çekip alır, hiç gitmediğin bambaşka diyarlara, hiç girmediğin denizlere sokar. Sonra kitabı bitirirsin pat diye kendi hayatına tekrar düşersin. Bi süre afallarsın, sonra bu yavan hayatına tekrar adapte olmaya çalışırken başka bir kitaba başlarsın falan filan. Bu kısır döngü böyle tekrar ediyor bende. Kitabı okurken öyle yoğun duygular yaşadım ki içimden taşacaklar gibi hissettim. Bu hislere bir şekilde can vermek, kelimelere döküp somutlaştırmak istedim. Etkilerinin azalacağını biliyorum. Bir gün unutacağımı biliyorum ama yaşarken yazmak, kendi tarihime not düşmek istiyorum.

    Ben bu kitapta yaşadıklarını anlatan kızı tanıyorum. Zaman zaman ne kadar garip, ne kadar yabancı, ne kadar güçlü, ne kadar yıkık ve bozguna uğramış hissettiğini biliyorum. O asi ruhunun doyumsuzluğunu, hırçınlığını, merakını ve içini ısıran başarma isteğini biliyorum. Sayfalar ilerledikçe ne kadar çok benzediğimizi daha çok anladım. Benimkine benzer bir ruhun hissettiklerinden eserler oluşturup dünyada iz bırakmasını görmek o kadar güzel ki. Patti bir sanatçı... Gerçek bir sanatçı. İzleyin, bu yoğunluk sizi de sarsacak mı merak ediyorum: https://youtu.be/qEMPztSY-Ns Bu sadece bir şiiriydi. Kitabı okuduktan sonra onun müziğine de ilgi duyup şarkılarını dinleyeceğinizi düşünüyorum. Birkaç şarkısının hikâyesi de var kitapta. Bir şarkıyı, hikâyesini bilip dinlemek de güzel bir histir bazılarınız bilir. Canlı performanslarına da göz atmanızı öneririm. Bu kadar güçlü, hisli bir sesi ömrümde çok az duydum. Yaşadıklarının şiddeti sesine, kalbine vurmuş. 17 yaşında doğurup başkasına evlatlık vermek zorunda kaldığı, hiç tanımadığı kızına yazdığı ağıtları, hayal kırıklıkları, acıları...

    Kitap, aşk romanı izlenimi uyandırıyor biraz görüntüsüyle, ve gerçekte de Robert’la da öyle bir geçmişleri oldu ama öyle ölümsüz ve tüm hikâyeyi kaplayan bir aşk değildi. Zira Robert sonunda AIDS’ten öldü düşünün ve Patti’nin başka bir adamla evliliği ve iki çocuğu oldu ama dostlukları sonuna kadar devam etti. Aralarındaki şey güçlü bir şeydi, inanıyorum ki Patti için o şey bugün de bitmedi. Bana göre çok yetersiz kalıyor ama hadi o şeyin adına da aşk diyelim.

    Her gün sabah 8 akşam 5 dersim vardı ve kitabı okumak için zaman kovaladım. Ders aralarında bile kitabı sıranın altından çıkarıp okumaya devam ettim. O anlarda sınıftaki uğultunun dikkatimi dağıtmaması için kitap okurken yapmayacağım bir şey yapıp kulaklıklarımı taktım ve müzik dinledim. Sonra şaşırarak fark ettim ki bu müzikler, kitabın bana hissettirdiklerinin gücünü kat kat katladı. O yüzden kitabı okuyacaksanız eğer, ara sıra size de eşlik etsin diye o sözsüz bestelerin ismini buraya bırakacağım. Gerçekten okuyup dinleseniz ne mutlu olurum:

    1- https://open.spotify.com/...75KkS6TEaMnxjZXJTtPg

    2- https://open.spotify.com/...lykVTcQGePvRr_gTpggg

    3- https://open.spotify.com/...gFTlfASOqhg-OzsZVOXA (bu beni en yerle bir edeniydi)

    İzlemeniz için yalvaracağım bir canlı performans ve bu kitap sayesinde kazanıp, gece gündüz dinlediğim harika bir şarkı daha var. Kitap zaten müzik ve sanatla tıka basa dolu. Umarım benim yaptığımı yapar ve isimlerini not edip dinlemeye çalışırsınız. Spotify’da kitapta ismi geçen albüm ve şarkılardan bir playlist oluşturdum. İsteyen olursa her zaman paylaşabilir ama liste biraz kabarık. Daha eklemediklerimle birlikte 80’i aşacak gibi duruyor bakalım.

    O müthiş canlı performans ve Patti Smith’in sondaki eşsiz gülüşü: https://youtu.be/uoGdx3I3dPE

    Ve o muhteşem şarkı: https://youtu.be/A9pNnKxewss

    Gerçekten okuduğum en eşsiz kitaplardan biriydi. Kafadan ilk 3’ümden biri kesinlikle. Benim kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizin garantisini veremem ama okursanız pişman olmayacağınıza sizi temin ederim. Patti Smith’i tanıdığıma çok memnunum ona sarılmak ve mutluluktan ağlamak istiyorum. Kendisi hâlâ yaşıyor. Böyle insanlar hayatı anlamlı kılıyor. Kitapla kalın. İyi okumalar
  • Dinle Gambito söyleyeceklerim var
    Kalmadı artık
    Dağlara yaslandığımız akşamlar
    Babamızın dönmesini beklerken 
    İşaretlediğimiz zamanlar

    Kalmadı kalmadı
    Pencereden bizi gözetleyen ağaçlar
    Şimdi saklanmıştır bütün kapılar Gambito
    Üşüyoruz kimseler aldırmıyor

    Ellerimiz sevgili ellerimiz
    Onlar bile yabancı
    Hey Gambito biz kimiz
    Seni alıp giden
    Beni alıp giden 
    Kim böyle her akşam

    | Mevlâna İdris Zengin
  • İyilikten, saflıktan ulaşamadım kendime burada…
    Burası durmadan hızlanan bir kent. Burada sonsuz arzu çarpışır.
    Sonsuz acı… Sonsuz hırs…
    En başlarda ne istedim tam bilmiyorum.
    Ama öyle açık ve duruydu ki gördüğüm herşey, nereye ve kime baksam beni kendisine inandırıyordu.
    Henüz içimde bir başkası yoktu. İçimde benden ayrı, bana karşı bir ses yoktu.
    Gidemediğim yerleri mutlu özlerdim, çünkü gitmesem bile bilirdim ki oraları da benden bir parçaydı.
    Çok az ve usulca konuşulurdu.Çünkü sessizlik vardı ve ve bu sessizlikte en küçük sesler bile çabucak yayılırdı heryere.
    Sessizlik kutsaldı, çünkü bütün sesleri o saklardı koynunda.
    Evlerin önünde küçük bahçeler vardı. Geceleri ışıl ışıl yanan küçük düş ağaçları vardı.
    Herşey bizim için yaratılmıştı sanki, göründüğü gibi olan ruhumuza göre.
    Geceler gündüzlere usulca sokulurdu.
    Yavaştı herşey. Çok yavaş…Kutsal ve sonsuz bir aynaydı gökyüzü.
    Kendisine içtenlikle ve sabırla bakanların ismini sayıklardı…
    O zaman da vardı kötülük ve şiddet…
    O zaman da vardı yalan ve sevgisizlik… Ama yavaş dönerdi dünya.
    Garip, kutsal bir sessizlik vardı heryerde.
    Utanırdı kötüler yaptıklarından.
    Pişmanlık duyulurdu her yalandan sonra.
    Sanki mecbur kalındığı için sevgisizdi insanlar.
    Top oynardık mezarlıklarda.
    Ölüler dünyanın en sevecen insanlarıydılar.
    Hayatı onlar sevdirirdi bize.
    Aynı güneşin altına uzanırdık birlikte.
    O zaman bir tek kalbim vardı benim. Gözlerim bana aitti nereye gitsem. İçimde kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu.
    Hayatın o dinmeyen ağrısıyla hatırlardım kendimi.
    Susar dinlerdim.
    O ağrıyı incitmemeye çalışırdım.
    Kaçmazdım ondan.
    Bilirdim ki istesem de kaçamam ondan.
    Güneşin doğuşu ya da batışına nasıl saygı duyuyorsam ona da öyle derin bir saygı duyardım…
    Toprak, içimde sakladığım halde ulaşamadığım sevgiliydi…
    Kendimle değil, toprağın sırrıyla yarışırdım.
    Kendimden değil, toprağın sırrından ürkerdim…
    Bu ürküntüyle barışmak için sık sık toprağa yüz sürerdim.
    Koklardım onu.
    Çıplak bir hazla yürürdüm üzerinde.
    Kalbimin üzerinde yürür gibi…
    Sonra sular geliyor aklıma.
    Aktıkça yüzün gibi aydınlanan sular. İlk orada hatırlıyorum seni.
    İçimde henüz başka bir ses yokken.
    Kalbim ve gözlerim sadece bana aitken…
    O suların peşinde, hayatımın peşinde, yüzünün peşinde…
    İlk orada akıp giden sularda seninle kendimi gördüm.
    En çok sende sevdim kendimi.
    Akıp giden sularda.
    İlk kez sende gördüm özlemlerimi… Akıp giden kalbimi…
    O parçalanmış ve sadece sana ait benliğimi ilk kez sende gördüm…
    O yavaşça dönen dünyayı, bütün sesleri içinde saklayan o kutsal sessizliği…
    Kendisine sabırla ve içtenlikle bakanın adını sayıklayan o sonsuz gökyüzünü…
    Gökyüzünün el verdiği o küçük düş bahçelerini…
    Toprakla sular arasındaydı kalbim.
    Bu yakınlıkta ne varsa, bu sır nereye varacaksa görmek isterdim.
    Çünkü öyle inanırdım ki kendime, nereye baksam seni görürdüm.
    Toprakla sular arasında giderek aydınlanan yüzünü.
    Dalgaların aydınlığı vururdu terkedilmiş evlere.
    Bir kapı açılır, içeri üşümüş bir ışık girerdi.
    Dışarıda bir sonsuzluk kimsesiz yanardı.
    Bir ceset vururdu sahile, ömrüm olurdu yorgun ve ıslak saçları…
    Sen olurdun yüzünü saklayan herkes… Sonra…
    Sonra biterdi toprak…
    Akmaz olurdu sular.
    Kirlenirdi o kutsal sessizlik…
    Düş ağaçları kesilirdi…
    Seni bekleyecek yer bırakmazlardı bana…
    Sürüklerdi beni peşinden hızlanan dünya, bu durmadan hızlanan kent…
    Sürüklerdi beni kalbimden ayrılan ikinci kalp, sürüklerdi beni gözümden ayrılan ikinci göz…
    Ruhumdan ayrılan öbür ruh, sürüklerdi beni…
    Artık bu kent o kent değil, bu kalp o kalp değil, bu gözler o gözler değil… Seni sevdiğine inandığım o insan bu insan değil…
    Burada gidilecek hiçbir yer yok.
    İnsan en fazla o öbür, o yalancı kalbine çarpıyor…
    Burada insan en fazla o sahte gözünü hissediyor içi acıyarak…
    Ne kadar sevse de dünyanın bütün sevgisizliğini üzerine alıyor burada insan…
    Hep başkalarının sahte yasını tutuyor…
    Burada her sabah, her akşam insan yeniden, hep yeniden başlıyor hayatına.
    Sanki hiç yaşanmamış gibi, hiç gidilmemiş gibi, hiç ders alınmamış gibi…
    Burada insanın yalan yüzü değil, o en derinde sakladığı kalbi kararıyor önce…
    Artık burası herhangi bir kent: Kalabalık, doyumsuz, aceleci, konuşkan, acımasız, telaşlı unutkan, intikam dolu ve hep kaybetmiş…
    Burada sistem, kirletilmiş arzularla içimize, beynimize sızıyor, o “kurtarılmış beyin hücrelerimize”.
    İşte sevgiyi, yitirdiğimiz ve özlediğimiz aşkımızı, işte en derinde yatan insanlığımızı aradığımız yer burası…
    İşte seni aradığım yer burası:
    Herşey satılık burada, herşey ambalajlı.
    Sevgi, umut, ütopya, başkaldırı, inanç, ölüm, farklı hayatlar…
    Herşey, herşey satılık burada..
    Burada herşeyin bir fiyatı var…
    Burası durmadan hızlanan bir kent…
    Aşk bile burada serbest piyasa kurallarına bağlı…
    Sahte bir kalple peşinden koştuğum bu dünya seni bana anlatmaz, artık biliyorum…
    Burası benim önümden koşan bir kent…
    Burada ikinci kalbimle, ikinci gözümle, ikinci benliğimle yarışıyorum.
    Burada kendimle amansız kavgalıyım…
    Seni sevdiğim kadar sevmedim bu hayatı, inan…
    Ne olur bir tek buna inan…
    Çünkü sende gökyüzüm var. sende sonsuz yağmurlarım, kutsal sessizliklerim var…
    Sende o küçük düş ağaçlarım var…
    Affet bu küçük insanlığımı…
    Affet peşinden geldiğim bu kenti…
    Affet o derin doyumsuzluğumu…
    Göremedim affet, sen bu kentte denizden çıkan bir cesettin.
    O yorgun ve ıslak saçları ömrüm olan bir ceset…
    Affet beni…
    Gidilecek başka bir yer yokmuş bu kentte…
    Toprakla akan su arasındaki yüzünden başka…
    İşte bunu öğrettin bana…
    O sessiz, o kutsal yüzünle bana bunu öğrettin.
    Bu kentte aşk olamayacağını… Beni kendine çağırdın.
    Akşamın o ıstıraplı eşiğine…
    Son bir umutla sana sarılıyorum sevgili.
    Dünya nereye giderse gitsin, bir tek sen kaldın bu kentte, birtek sen kaldın içimdeki iyilik yüzünden utandırmayan beni…
    Ben bu dünyadan kaçtım ve gidecek başka yerim yok…
    Burası içimi kanatarak hızlanan bir kent…
    Bir yanım ölü, bir yanım sen…
    Sevgiliysen tanı beni, bil öyleyse…
    Dediğin gibi sevgili, daha fazla yabancı ölmek istemiyorum sana….
  • Uzun zaman sonra ilk defa olarak Marie'yi düşündüm. Günlerden beri bana mektup yazmamıştı. O akşam düşündüm ve kendi kendime, belki de bir idam mahkûmunun metresi olmaktan bıkmıştır artık, dedim. Sonra, belki hastalanmış veya ölmüş olacağı da aklıma gelmişti. Olağan şeylerdi bunlar.
  • ''İnsan aynı ihtiyaçların kölesi olup aynı şekilde zayıf olduğu için atalarından ne daha bilge ne de daha budaladır. İnsan hala tahta kulübelerde yaşadığı zamanlardaki kadar anlık çevresinin kölesidir.
    İnsana evrendeki yeri ve tarihinin anlamına dair en yüksek, en heyecan verici fikirleri verseniz de akşam yemeğini istediği ya da otobüste zırlayan bir çocuğa sinirlendiği anda hepsi tuzla buz olacaktır.''
    Colin Wilson
    Sayfa 69 - Notos Kitap