• Çok uzun bir zaman sonra kitap alışverişi yapmak için içimde bir şeyler kıpırdadı sanki. 😂 Uzun zamandır kitap almamıştım, alacak kitap bulamayıp sıkılıyordum. Okuduğum türü değiştirdiğim için minik bir liste yaptım. Aşağıya ekleyeyim de okuduklarınız veya tavsiyeleriniz varsa yorum bırakın. 🤭

    Bildiğimiz Dünyanın Sonu - Yapı Kredi Yayınları
    Küçük Kara Balık - Can Yayınları
    Martı - Epsilon Yayınları
    Fahrenheit 451 - İthaki Yayınları
    Bazen Bahar - Sel Yayınları
    Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz - Sel Yayınları
    Ah'lar Ağacı - Metis Yayınları
    Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku - İletişim Yayınları
    Beyaz Zambaklar Ülkesinde - Koridor Yayınları
    Yerdeniz Büyücüsü - Metis Yayınları
    Simyacı - Can Yayınları
    Kafes - İthaki Yayınları
    Fareler ve İnsanlar - Sel Yayıncılık
    Sana Gül Bahçesi Vadetmedim - Metis Yayınları
    Satranç - İş Bankası Kültür Yayınları
    Kırmızı Pazartesi - Can Yayınları
    Yabancı - Albert Camus - Can Yayınları
    Veba - Albert Camus - Can Yayınları
    Saklı Bahçeler Haritası - Hep Kitap

    Arkadaşım ile kendimize bir okuma şenliği hazırladık. 30 madde var ve bu maddelere göre kitap seçip okuyacağız. Örneğin birinci madde içinde kış kelimesi geçen ya da olayların kışın geçtiği bir kitap. Bir başka madde okumakta geç kaldığını düşündüğün bir kitap. Böyle uzayıp gidiyor. Bu kitap alışverişi listesi de oradan çıktı zaten. Eğlenceli şeyler bunlar, tavsiye ederim 🌺
  • MARIE ANTOINETTE VASAT BİR KARAKTERİN POTRESİ
    Yazar: STEFAN ZWEIG
    Çeviri: TEVFİK TURAN
    CAN YAYINLARI

    “Hakikate giden yolda insan iki hata yapabilir; sonuna kadar gitmemek ya da hiç başlamamak.” Buddha

    ‘’ O sefil araba, kaldırımda sarsıla sallana ağır ağır yol almaktadır. Kasten ağırdan alınmaktadır, herkes bu benzersiz gösteriyi iyice izleyebilmelidir. Kraliçe sert tahtanın üstünde, kaba saba arabanın bozuk kaldırımın üstündeki her sarsıntısını iliklerimne kadar hisseder, fakat solgun yüzünde bir hareket olmaz, kenarları al al olmuş gözleri dosdoğru ileri bakmaktadır. Marie Antoinette sıkış sıkış dizilmiş merakın eline herhangi bir korku ya da acı işareti vermez. Ruhunun bütün kuvvetini sonuna kadar güçlü kalmak için bir araya toplar ve seyreden hınçlı düşmanları bir bitkinlik ya da yılgınlık anını yakalamak için boşuna bekler. Marie Anttoinette’i de hiçbir şey sarsmamaktadır. Kraliçenin Yüzü duvar olmuştur, sır vermez, hiçbir şey işitmiyor, hiçbir şey görmüyor gibidir. Ellerinin arkasında bağlı olması yalnızca ensesini daha bir dik, gözleri dosdoğru öne bakmaktadır; caddenin bütün o rengarenk, karmaşık görüntüleri girmez artık, ölümün içeriden gelerek kapladığı gözlerinden. Dudaklarını kıpırdatan bir titreyiş, vücudunu saran bir ürperme yoktur; gücünün tamamen efendisi olarak oturmaktadır orada, mağrur ve aşağılayan bir tavırla. Yaşlanmış bir kadın, artık güzel değil, artık yalnızca gururlu. Ağzı mağrurca sıkı sıkı kapalı, içine doğru bir çığlık atar gibi, gözleri metin ve yabancı, arkada bağlanmış elleriyle dimdik, cellat arabasında öyle bir oturuyor ki, altındaki sanki taht koltuğu. Taşlanmış yüzün her çizgisinden dile gelmez bir aşağılama sesleniyor, kabarmış göğsünden sarsılmaz bir kararlılık; inada dönüşmüş bir sabır, içinin gücü haline gelmiş acı bu çileli figüre yeni ve korkunç bir heybet veriyor. ‘’
    Stefan Zweıg tasvirine baktığımda XVI. Louis yaşadığı zamanında ne Fransa Kralı olabilmiş ne de bir eş ama Marie Anttoinette farklı bir değişimle son anında Kraliçeden öteye bir Kral gibidir.
    François Rabelais derki; Parisliler o kadar kolay ayaklanırlar ki, yabancı milletler Fransız krallarının sabrına şaşarlar, nasıl oluyorda bu krallar bu ayaklanmaların günden güne artan tehlikelerini görüp bunları gereğince bastırmıyorlar diye. Keşke bu kopuşmaların, bu başkaldırmaların hangi fırında piştiklerini bilsem de hamcinslerime açıklasam.
  • YABANCI
    Yazar: ALBERT CAMUS
    Çeviri: SEMİH TİRYAKİOĞLU
    CAN SANAT YAYINLARI

    Gerçekçilik düzeyindeki ilerleyen romanın merkezinde yer alan irade ve bilinç; fark ve ayırt eden, duygu ve düşünce tepkilerini karşılayan, beni sanki kitap okuduğumu hissettirmeden o bilinç ve irade yerine geçirmeyi başarmış sanki kurguyu yaşıyormuş gibi hissettiren Albert Camus’un Yabancı kitabı sonsuzluk adına bir Başyapıttır.
  • "Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var
    kimsesi,
    Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler
    kimsesi."
    (Fatih Sultan Mehmet)

    Onların yorganı yazın yıldızlar, kışın döne döne yağan kar taneleridir. Onların hayali yazın bir deniz kıyısında denize girmek, kışın bir yanan sobanın kenarında kıvrılıp bir kedi gibi uyumaktır. Onların başka hayalleri de yoktur. Çünkü onlar hamamı-banyoyu bilmezler. Zira camiilerin ya da belediyelerin, ölülerin yıkandığı gusulhanelerde, oda camii imamı müsaade ederse yılda bir kez yıkanırlarsa ne âlâ. Onlar bir tas sıcak çorbanın ve bir sıcak fırın ekmeğinin hayalini kurarlar. Zira onlar et yememişlerdir. Onların ayakkabılarının altı deliktir. Sıfır ayakkabı ayaklarını vurur. Ya da sıfır ayakkabı sadaka olarak verilince bunu satmak zorundadırlar, çünkü ekmek yiyecek paraları yoktur. Onlar palto bilmezler. Onlar arabaya binmezler. Hep yürürler. Sokak onların dostudur. Çöplükler, mezarlıklar, gecekondu mahalleleri hep onları barındırır. Evet. Onlar kimsesiz sokak çocukları...

    "Ben sokak çocuğuyum abi
    Hani şu uçurtması gökyüzünde asılı kalan
    Bilyelerini rüyasında unutan
    Ve oyuncaklarını masal kahramanlarına
    çaldıran çocuk var ya
    O benim işte, o benim abi..."
    (Bedirhan Gökçe)

    İsveçli yazar Henning Mankell’in Metis Yayınları tarafından yayınlanan romanı Rüzgârlara Söyleyen, genç bir fırın işçisi olan Josê Antonio Maria Vaz’ın tanıklığında Afrika’nın yakıcı sıcağında bile erimeyecek katı gerçekliğini anlatıyor. Josê Antonio Maria Vaz, günün birinde öyle bir hikayeye, öyle bir yaşama tanık olur ki, bütün hayatını değiştirmeye karar verir. Bu tanıklığın ona yüklediği bir sorumluluk vardır ve bundan böyle bütün hayatını bu hikayeyi başkalarına anlatarak geçirecektir. Unutmak imkansızsa, anlatmak gerekir çünkü. Josê Antonio Maria Vaz, “rüzgârlara söyleyen” olacaktır artık. Çünkü Hint Okyanusu’ndan şehre dalan ayartıcı rüzgârlarla başlar bütün hikâye, gecenin karanlığında söylenen her kelime rüzgârlara söylenir ve dinlemek isterseniz size de anlatacaktır Josê Antonio Maria Vaz.

    “Ben, Josê Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üzerimden dökülüyor. Ben, Josê Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikayem var."(sy.7)

    Çalıştığı fırının sahibi tarafından kurulan ve fırına bitişik tiyatroda bir gece duyduğu silah sesleri Josê Antonio Maria Vaz’ı bir yetişkinin bile kaldıramayacağı deneyimleri ve acıları taşıyan küçücük bir bedenle tanıştırır. Göğsüne gömülmüş kurşunlarla kanlar içinde yerde yatan bu beden bir sokak çocuğuna, Neilo’ya aittir. Josê Antonio Maria Vaz’ın fırının damına taşıdığı Neilo, yaralarının tedavi edilmesini bile istemez. Henüz on yaşındaki bu sokak çocuğu, yaşından beklenmeyen bir sabırla acıya dayanmaktadır. İstediği tek bir şey vardır çünkü; hikâyesini anlatmak. Bu yüzden hikâyesini anlatana kadar –tam dokuz gün– ölüme direnecektir. Dokuz gün boyunca Josê Antonio Maria Vaz’a anlatacağı hikâye kendisinin esrarengiz ve inanılmaz hayatı olduğu kadar, Afrika’nın, hatta dünyanın bütün sokak çocuklarının hikâyesidir. “Unutulmaktan korktuğum için değil, sizler kim olduğunuzu unutmayasınız diye” der Neilo, hikayesine başlarken.

    "Ve bu hikâyenin anlatılması gerekiyordu. Eski ve hüzünlü bir hatıra resmi gibi beyinlerimizin sandık odasına atılıp kalmamalıydı."(sy.11)

    Bir gece yarısı köyünü basan haydutlardan kaçmıştır Neilo, uzun ve ilginç bir yolculuğun ardından şehre varmış ve şehrin sokaklarında yaşamaya başlamıştır. Daha on yaşında olmasına rağmen sözlerinde ve davranışlarında büyük bir olgunluk vardır. Bu olgunluğun sırrı geride bıraktığı köyünde, o vahşet dolu baskın gecesinin sabahında yaşadığı acılardır. Haydutların dibekte buğday dövercesine tokmakla vura vura öldürdüğü minicik kızkardeşinin çığlıkları, annesinin dayanılmaz haykırışları Neilo’nun ruhunda derin izler bırakır. Kardeşini öldüren haydut çetesinin lideri başka bir çocuğu öldürmesi için ona silahını verdiğinde, yaşamak için tek şansı da olsa kardeşi saydığı çocuğu öldürmez Neilo. Bedeli ne olursa olsun, günlerce aç kalacak, hiç bilmediği bir dünyada kaybolacak da olsa seçimini yapar ve çete liderini vurur Neilo. Sonra onu şehrin karmaşa dolu hayatına sürükleyecek yolculuk başlar.

    "Ölmekte olan bir insanı daha belirgin olarak mı görürüz? İnsanın yüz hatları ancak ölümü yaklaşırken mi gerçek şekilleriyle belirir?"(sy.39)

    Neilo artık, şehir meydanında, eski zamanlardan kalmış atlı heykelin içinde geçirdiği gecelerde ailesinin, köyündeki güzel günlerin hayaliyle yaşayacaktır. Sokak çocukluğu Neilo için bir zorunluluktan çok bir seçimdir. Çünkü ona korkutucu ve yabancı gelen şehrin sokakları, sığınabileceği ve özgür hissedebileceği tek yerdir. Neilo, damda geçirdiği dokuz gün boyunca her gece hikâyesini anlatır. Sokaklarda tanışıp sonradan lideri olduğu çetedeki çocuklar, her birinin sokaklara çıkan öyküsü, on yıllık ömründe anladığı, tanıdığı kadar dünya ve daha birçok şey, Neilo’nun kendine özgü masalsı kelimeleriyle rüzgâra takılır ve Hint Okyanusu’ndan bütün dünyaya yayılır.

    "Uyuyamayacak kadar açtım. İçimde durup dinlenmeden karnımı ısırıp gücümün neredeyse kurumuş bir ırmak yatağındaki son damlalar gibi yok olmasına neden olan küçük delikler açan, gözü dönmüş hayvanlar vardı sanki."(sy.52)

    Neilo’nun hikâyesi bütün dünyanın acı ama gerçek hikâyesidir. Basılan, yakılan köyler, öldürülen çocuklar, acılı anneler, şehrin sokaklarında özgürlüğünden vazgeçmeden yaşamayı seçen, olgunlaşmış ruhlarındaki çocuksu neşeyi kaybetmeyen sokak çocukları! Size de tanıdık gelmiyor mu?

    "O an ne düşündüm bilemiyorum. Sanırım biri öldüğünde kendi hayatımız elindeki bütün güçleri seferber ederek faniliği uzağına itmeye çalışıyor."(sy.160)

    Hikâyem sona erdi. Ve her seferinde baştan başlıyor. Ebedi uğultusu ile denizden esen rüzgârın içine görünmez bir ses gibi yuvalanmış olacak sonunda. Kurak dünyaya düşen yağmur damlalarının ve içimize çektiğimiz havanın içinde olacak. Nelio'nun söylediği şeyin doğru olduğunu, son umudumuzun, kim olduğumuzun, denizin oynak rüzgârına asla söz geçiremeyecek ama günün birinde rüzgârların niye sonsuza kadar esmek zorunda olduklarını anlayacak insanlar olduğumuzu hatırlamakta yattığını biliyorum.

    "Ben Josê Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikâyem var..."
    (sy.214)

    S.Y.
  • Yazar : SAMUEL BECKETT
    Ayrıntı Yayınları
    4. Basım 2015
    192 SAYFA

    Murphy usunu dış evrene sımsıkı kapalı büyük ve oyuk bir küre olarak tasarlıyor. Bir fakirleşmenin söz konusu olmadığı çünkü bu kürenin içinde dış dünyada bulunan hiçbir unsur eksik değildi. Dışındaki evrende sanal ya da gerçek olan ya da sanaldan gerçeğe dönüşen ya da gerçekten sanala gerileyen her şey onun iç evreninde de yerini bulacaktı.

    Bu özelliği nedeniyle Murphy’yi idealist katranına bulamamız gerekmiyor. Bir yanda ussal olgu, diğer yanda ise, aynı ölçüde hoş olmasa da eşit derecede gerçeklik taşıyan bedensel olgu var.

    Usu sanal ve gerçek olgular arasındaki ayrımı, bir biçim arayan, biçimden yoksun şeyler için değil ama hem ussal hem de bedensel bir deneyime sahip olduğu olgular ile yalnız usundan geçirdikleri arasında yapıyordu. Yani tekmenin biçimi gerçek, okşamanınki sanaldı.

    Usunun gerçek parçasını yukarıda ve berrak, sanal parçasını da aşağıda ve bulanık bir biçimde duyumsuyordu, yine de bu duyguyu ahlaki bir dürtünün sonucunda edinmiş değildi. Ussal deneyim bedensel deneyimden başkaydı, ölçütleri bedensel deneyimin ölçütlerinden farklıydı içeriğinin bir parçasının bedensel gerçekliğe uygunluğu bir parçanın değerine bir şey eklemiyordu. Us çalışmıyordu, bir değer yargısına göre düzenlenmişti. Işık, gölge ve karanlıktan oluşuyordu, bir aşağısı bir de yukarısı vardı; yoksa iyilik ve kötülük kavramları söz konusu değildi. Us başka bir kipte koşutluklar taşıyan ve taşımayan biçimlerle doluydu; yoksa iyi ve kötü biçimlerle değil. Usu için aydınlık ve karanlık arasında bir çelişki yoktu, aydınlığının karanlığını yok etmesi söz konusu değildi. Gereksinmesi bazen aydınlıkta, bazen gölgede, bazen de karanlıkta olmaktı.

    Böylece Murphy kendini bir beden ve bir us olarak ikiye bölünmüş hissediyordu. Görünürde bir iletişim vardı aralarında; yoksa ortak bir şeylere sahip olduklarını nasıl bilebilirlerdi. Ama usunu bedeninden soyutlanmış hissediyordu ve ne iletişimin hangi yoldan sağlandığını ne de deneyiminin nasıl olup da birbirinin alanlarına taştığını anlayabiliyordu. İkisinin de birbirinden bağımsız olduğuna inanıyordu. Ne bir tekmeyi duyumsadığı için tasarlıyor ne de tasarladığı için duyumsuyordu. Belki de bilinciyle tekme edimi arasında, iki büyüklüğün bir üçüncü büyüklükle ya da iki sonucun ortak bir nedenle aralarında oluşturduğu türden bir bağlantı vardı. Belki de uzam zaman dışında, usdışında, varoluşun ilk anlarından bu yana bilincin ve somutluğun bağlantılı kiplerinden Murphy’ye oldukça bulanık gözüken beden dışı bir tekme vardı, yani usundan tasarladığı tekme bir yanda, gerçek tekme öte yandan. Peki öyleyse o yüce okşama neredeydi?

    Yine de Murphy, doğa üstü bir gücün varlığını kabullenircesine, usunun dünyasının bedeninin dünyasıyla kurduğu kurduğu bu kısıtlı uyumu kabulleniyordu. Sorunun ilgi çekici bir yanı yoktu. Murphy yaşı ilerledikçe, usunun kendi ilkeleri dışındahiçbir değişiklik ilkesine bağımlı olmadığı, kendi içinde yeterli ve bedensel değişikliklerden etkilenmeyen bir yapıda bulunduğu görüşüyle çatışmayan bir açıklamayı benimsemeye yanaşıyordu. Olabildiğince yararlanmaya çalıştığı bu durumun nedenleriyle hiç mi hiç ilgisini uyandırmıyordu onun.

    İkiye parçalanmıştı, bir parçası aydınlık, gölge ve karanlık bir küre olarak tanımladığı şu usundaki odayı terk etmiyordu hiç, buradan çıkış yoktu çünkü. Ama ussal dünyadaki her devini, bedenin dünyasında bir dinlenme gerekiyordu. Yatağında uyumak isteyen bir adam. Onun başının ardındaki sakladığı yerden çıkmak isteyen bir fare.

    Murphy bedeni hareket halindeyken de usunun hüzün verici bir alışkanlığıyla düşünebilir, hatta yorumlamalarda bile bulunabilirdi, akılcı bir davranış parodisine benzetilebilirdi bunları. Ama bilinç dediği şeyin bütün bunlarla bir ilgisi yoktu.

    Bedeni hem usu iyice devinebilsin diye, hem de kendi yararına uykudan daha korunaklı bölgelere uzanıyordu gitgide Usuyla işbirliğine girmeyen pek az parçası kalıyor gibiydi bedeninden, üstelik bu parçalarda yenik düşüyordu yorgunluğa. Birbirine böylesi yabancı unsurların arasında oluşan böylesine gizli bir anlaşma Murphy’ye telekinezi kadar esrarengiz görünüyordu ama umursamıyordu bunu. Bu olguyu da, bedeninin gittikçe usuna daha çok gereksinme duymasına da hoşnut duygularla gözlemliyordu.

    Bedeni yok olmaya sürüklendikçe, kendini usunda doğuyor gibi hissediyordu. Usunun zenginlikleri içinde özgürce deviniyordu. Bedenin stokları, usun zenginlikleri var.

    Her biri kendine özgü niteliklere sahip aydınlık, gölgeli ve karanlık üç bölge bulunuyordu.

    İkinci bölgedeki biçimlerin koşutları yoktu gerçek yaşamda. Burada estetik bir zevk hakimdi. Türdeş bir kipin bozduğu hiçbir yapay düzenlemeye gereksinme ve buna yakın hazlar tadılabilirdi.

    İç dünyasının bu iki bölgesinde de Murphy kendini, mutlak hakim ve özgür duyumsuyordu. Birinde başına gelenleri misillemelerle karşılık veriyor, ötekinde erinç dolu eşsiz görüntüler arasında dilediğince deviniyordu. İkisi arasında bir rekabet yoktu.

    Üçüncüsü karanlık bir biçimler gelgitiydi. Biçimler durmadan bir araya gelip parçalanırdı burada. Aydınlık yeni bir çoğalışım uysal unsurlarını, lime lime edilen bir oyuncağa benzetebileceğimiz bedenin dünyasını içeriyordu; gölgeyse barış durumunu. Ama karanlık ne unsurları ne de belirli bir durumu içeriyordu, yalnızca oluşan ve yeni bir oluşumun parçalarında un ufak olan aşksız, nefretsiz ve değişimin hiçbir ilkesine bağlı kalmayan biçimler vardı. Burada özgür değildi ama saltık özgürlüğün karanlığı içinde bir noktaydı. Deviniyordu, cizgilerin bitip tükenmeyen yok oluşu yeniden oluşumu içinde, her şeyden bağımsız o kaynaşmanın içinde bir noktaydı.

    Kuşku etmek düşünmenin beklide noktasal varoluşu, insanın iç dünyası ile nasıl dallanıp budaklanırken yaşadığı fiziksel dünyasında varoluşu devam ederken ayrışamadığı ama o düşünce yapısı ile ezoterik ve bedensel ilişki arasında gidip gelmesine gerek kalmadan yaşayabileceğini geçmişten geleceğe bakış acısını sorgularken şimdiki zamanın içinde yoğunlaşması mutlak mükemmellik içinde içinde hareket edebilen saf düşüncenin kavrayış ile kurulmadığını ama yaşamın bakış acısının her insanın iç dünyasında ki farklılıkların mükemmel ifadesine yaklaşımını ifade ediyor Samuel Beckett.
  • ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993
  • Genelde çevirmen, dili ameliyat etmek için kaynak metni uyuşturup uyutur.

    Hamile bir çevirmen: “Her kadın çevirmen, erkek olan kaynak metinden aldığı tohumla melez bir çocuk dünyaya getirir. Bebek, babasına ne denli benzerse o kadar meşru kabul edilecektir.”

    Don Juan bir çevirmen şöyle der: “Kuzey Amerika’da yaşayan bir Kızılderili halk olan Huronların dilinde, yemek yemek eylemi her yiyecek maddesine göre değişir. Acaba gönlünü fethettiğin her kişiye göre sevmek fiilinin değiştiği bir dil var mıdır?”

    Racine’in yaşadığı XVII. Yüzyıldan Fransız İhtilaline kadar olan dönemin Fransızları gibi Romalılar da “çevirme” nin fethetme anlamına geldiğini düşünüyorlardı.

    XVIII. yüzyılda yaşamış Alman yazar Jean Paul’e göre: “Fransızların koca olarak eşlerine sadakati çevirmenlerin sadakati kadardır.”

    Aynı aşk dolu bir kucaklaşma gibi çevirinin de mekanik (sıkıcı) ve şiirsel (büyüleyici) yönleri vardır.

    Deli bir çevirmen der ki: “Sözcüklere bu kadar yakından bakmanın sonucunda sözcükler benden daha çok uzaklaştılar.”

    Çevirmen acemi bir şaire seslenir: “Edebiyat için delirenleri çeviri ya olgunlaştırır ya da eskisinden daha deli yapar.”

    O zaman şair ona sorar: “Sadakat mümkün müdür?” O da: “En mükemmel biçimde sadık olmak, daha da fazla ihanet demektir “ der.

    Şair bir soru daha sorar: “Peki, çevirmenin eseri nedir?” Çevirmen yanıtlar: “Seçim yapabilme yetisi.”

    Özgün ifade ne kadar eksiksiz ve verimli ise; çevirmenin çekeceği sıkıntılar da o derece büyük olurlar.

    Çeviride, güzellik ve işkence eş anlamlıdır.

    Çeviriler, yabancı metinden her zaman daha uzun görünür. Gerçekte onları uzatan verdikleri sıkıntıdır.

    Üç ayrı çevirmen tipi vardır: Sünger, süzgeç ve elek. Sünger her şeyi siler geçer; bu şekilde, her şeyi yeniden kurduğunu zanneder. Süzgeç, tortusu kalsın diye sıvıyı süzer. Elek ise; sağla samanı ayırır. Sen elek olmalısın.

    Çeviri, sadakati yasaklayan bir evliliktir.

    Sofist bir çevirmen: “mantıklı çevirmenler kaynağı kendi dilleriyle bağdaştırmaya çalışırlar (sav). Mantıksız çevirmenler ise; kendi dillerini ısrarla kaynak dille bağdaştırmaya çalışırlar (karşı sav). Böylelikle en iyi çeviriler akılsız olmayan çevirmenler tarafından yapılır (saçmalık).

    Çevirmen olma hakkında şüphe duymayan çevirmen yoktur.

    Simyacı bir çevirmen: “Çeviri, kaynak metnin en bir kopyasıdır ne de kaynağa dönüşüdür, onun taçlandırılmasıdır.”

    Babil: Dillerin buluştuğu bir randevu evidir.

    Ya Tanrı insanoğlunu kendi imgesinden harfiyen çevirirken karşıt-anlam oluşturduysa?

    Nabokov şöyle derdi: “Uyakta allanır pullanır ya da ayaklanıp havalanır.” Tıpkı Goethe’nin kendi eseri Faust’u Nerval’in çevirisinden okumayı tercih etmesi gibi.

    Şiirlerinin çevirilerini görmeyi arzulayan yabancı bir yazar, editörüne şöyle der: “Benime serime, bir başka benim eşlik etmemi sağlayın.”

    Çevirmen kim bilir kaç kez sararıp soldu, kaç kez içini çekerek inleyip durdu, kaç kez kaynak eseri yastığının altına koyup sabah uyandığında arzu ettiği bağdaşımı bulmayı arzu etti?

    Bir gazeteci sorar: “Bütün çevirmenlerin hayal ettikleri iltifat nedir acaba?” Çevirmen: “Çift dilli bir okurun, çeviriyi kaynak metne tercih etmesidir” diye yanıtlar.

    Yapı ustası bir çevirmen: “Çeviri yapmak, evi yıkmadan temelleri yeniden yapmaktır.”

    Traduttore traditore: Çevirmen haindir.

    Başarısız bir çeviri, kaynak eserin tortusu, başarılı bir çeviri ise temelidir.

    Çevirileri çevrilmeyi bekleyen kaynak eserlere acıyorum.

    Bir çeviri neden bir sanat eseri olarak kaynaktan daha aşağı düzeyde kabul edilir? Çünkü biri yarı-gerçekliktir, diğeriyse bütün halinde bir yalandır…

    Süha Demirel, 26 Mayıs 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Kitabın Özgün Adı: “Bréviaire d’un traducteur”, Arléa, 2003
    Kitabın Türkçe Adı: Çevirmenin Başucu Kitabı
    Yazar: Carlos Batista
    Türkçesi: Füsun Ataseven
    Yayınevi: Diye Yayınları, Birinci Baskı, 2013