• Kasım ayında Budin’i geri alma teşebbüsü başarısız oldu. Zapolya tarafından Marmaros Kontu ve genel vali ilan edilen Gritti, o tarihte Sultan Süleyman’ın gözcüsü olarak şehirde idi. Roggendorf yönetimindeki Almanlar, uzun süren bir kuşatmadan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar, ama bu teşebbüs, Sultan Süleyman’ın “Beç Kralı’na” duyduğu öfkeyi daha da arttırdı ve Ferdinand ile Zapolya arasında 1531 yılında sağlanan ateşkes antlaşması da öfkesini dindirmeye yetmedi. Ferdinand’ın yeni elçileri Nogarola Kontu ve Lamberg, 100 bin altına kadar vergi taahhüt etme yetkisine sahip olmalarına rağmen, 1531 yılında tıpkı öncekiler gibi başarılı olamadılar. Sultan Süleyman, tekrar Macaristan’a sefere çıkmaya karar vermişti ve elçileri sarayda bilerek oyalıyordu.
    Ama bu seferki seferin hedefi, “Beç Kralı” Ferdinand değil, Türkler tarafından “İspanya Kralı” diye nitelendirilen ağabeyi V. Karl’dı (Şarlken). “Sultan Süleyman”, diye yazıyordu İbrahim Paşa, “bu topraklara fakir insanlara zarar vermek için değil, sadece İspanya Kralı Şarlken’i bulmak için geldi, zira O, bütün dünyayı rahatsız ediyor, kralları ve dükleri yerlerinden kovuyor ve onlara kendi topraklarını tekrar satıp, bunun için para alıyor. Başına tacı geçirmiş, dünyanın hükümdarı olduğunu söylüyor”. Sultan Süleyman’ın niyeti, ister düşman, ister dost olarak, bu rakibinin yüzünü görmekti.
    Sultan Süleyman, alışılmış tarihten bir gün sonra, 24 Nisan’da İstanbul’dan ayrıldı; bayramı Edirne’de kutladı ve ordu, ancak Mayıs ayının son gününde İhtiman’da Balkan geçitlerini aştı. Sultan, sıcak hamamlarını ziyaret ettiği Niş Şehri’ne geldiğinde, elini öpme şerefine nail olmak üzere Kral Ferdinand’ın iki elçisi tarafından karşılandı; bunlar yine Nogarola ve Lamberg’di. Elçiler, Sultan Süleyman’la birlikte yola çıktılar. Sultan Süleyman, 27 Haziran’da Sava Nehri’ni geçti ve geçtikleri topraklara kesinlikle zarar verilmemesi yönünde emir çıkarttı. Aynı dönemde, Kralı’nın dostu ve Şarlken’in düşmanına saygılarını iletmek üzere Fransız bir elçi ve ayrıca bu sefer Macar Kralı Yanoş Zapolya’nın elçisi olarak değil, yeni bir bağımsız partinin temsilcisi olarak Peter Perenyi ve nihayet Sırbistan Despotu da geldi. Perenyi ve Sırp despot, sadece vezirlerin huzuruna kabul edildiler ve Perenyi birkaç gün sonra tutuklandı.
    Kapolna’dan sonra, geçilen bölgeler düşman toprakları kabul edildi. Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkmaya çekinen ve her duruma hazırlıklı olmak amacıyla Tımışvar Banat’ında birliklerini toplayan Zapolya, sanki hükümdarının güvenini kaybetmişti. Binlerce Tatar, ülkenin tahribinde ve kazançlı esir avında yer almak için akıncılara katılmıştı. Temmuz ayının sonundan itibaren, yol üstündeki bütün kaleler ele geçirildi ve buralara müdafaa kıtaları yerleştirildi. Raab Nehri kenarında henüz Kral Yanoş’a ait Hidveg ve Taplanfa’yı geçen ordu, 9 Ağustos’ta Slavların “Kosek”; Macarlar’ın “Köszeg” dedikleri ve müdafaa kıtaları Kral Ferdinand’ın emrinde olan Güns (Közseg) Kalesi’ne vardı.
    Yağmurlu birkaç günden sonra, Viyana yoluna hakim olan bu yerin kuşatmasına başlandı. Kuşatma altında olanlar tarafından çağrılan Nikolas Jurisich ya da ahalinin dediği gibi Nikolitza, kendini kaleye zor attı. Uzun süre direnmesi imkânsızdı, zira elinde en çok bin kişi vardı. Tıpkı 1529 yılında Viyana önlerinde olduğu gibi, 21 Ağustos’tan 28 Ağustos’a kadar Osmanlı ordusu bu sefer daha küçük ve önemsiz olan Güns Kalesi de olsa, bütün savaş hünerlerini gösterdi. “Komutan Nikolas” nihayet teslim antlaşması yapmaya rıza gösterdi ve Kral Ferdinand’ın İstanbul’a gelen elçilerinden biri olarak, bu talebi kabul edildi. Türklerin karargâhında ise elde edilen zafer büyük sevinç yarattı (27 Eylül).
    Sultan Süleyman, Güns’ten sonra Viyana’ya kadar ilerlemeye tenezzül etmedi. Kötü havalar gerçi daha uzaktı, ama başkent Viyana’ya birçok Alman ve İspanyol askerî kuvvetleri getirilmişti. Bu yüzden geri çekilme emri verildi. Sultan Süleyman, Kral Ferdinand’ın savaşa hazır iyi bir ordu ile karşısına çıkmaması, aksine ülkesini “karısını rakibine bırakan korkak bir adam gibi” düşmanın eline bırakmış olmasıyla avundu ve aslında Viyana üzerine yapılması planlanan bu seferin görünüşünü korumak için dönüş yolu İstirya üzerinden gerçekleştirildi. 12 bin akıncı, Almanlar ve İspanyollar nihayet harekete geçip, onlara Starenberg’de saldırıp, aralarında Mihaloğlu Kasım Bey de olmak üzere, bir kısmını öldürene kadar her yeri yakıp yıktı. Bu arada Tatarlar, Gritti tarafından Macar birliklerle işgal edilen Estergon dolaylarını yağmaladılar, esirler alıp, İstirya’nın da sahibi olan İspanya Kralı’nı cezalandırmak için acımasız saldırılarda bulundular. Mur Nehri’nin karşı kıyısında İspanya Kralı‘na ait birçok kale saldırıya uğrayıp, işgal edildi. Sultan Süleyman’ın günlüğünde Witschein, Lembach, Schleinitz ve Radnik’in adları geçer. Bu zaferlerle övünen Sultan Süleyman, tekrar Drava Nehri’ne geri döndü ve acilen kurulan bir köprü ile Nehri hızla geçti (20-21 Eylül). Akıncıları birçok kez görmüş olan Pettau ve Türklerin eskiden bildikleri Pojega kalelerine de temas edildi. Tuna boyunda Kral Ferdinand’a ait Pançova ele geçirildi ve Sultan Süleyman 19 Ekim’de Semendire, bir ay sonra ayın 21’inde ise İstanbul’a vardı. Seferin başarısızlığını örtmek için İstanbul’da Eyüp, Galata ve Anadolu kıyısında Üsküdar gibi dış mahalleler dahil, beş gün boyunca bayram havasında aydınlattırdı ve kutlamalar ancak 26 Kasım’da sona erdi.
  • “Çok soğuk bir gün, evde ısınacak hiçbir şey yok, sırtım başım ıslak. Böyle yağmurlu ıslak günlerde bir arkadaşımın evine giderdim. Şubat’ta bizim odun kömür biterdi zaten. Evine gittiğim Nedim arkadaşım bana, “Bugün seni eve götüremeyeceğim, ablamın nişanı var ama sana bir yer tarif edeyim, sen oraya git, orada soba var.” dedi. Arkadaşımın bana önerdiği yer Adana Halkevi Kütüphanesi’ymiş. 8 yaşındaydım o zaman. Gittim. Gözlüklü bir amca sobanın kıyısına yanaşırken gördü beni, oranın müdürüymüş. Zihni amca. Bana “Isın evladım, kurulan, sonra da dersini çalışırsın” demişti. O sırada baktım ki Halkevi’nde bir kadın kitap dağıtıyor, “Para ile mi?” diye sordum. Param yok. “Hayır, ödünç veriliyor” dediler. Kitapları dağıtan kadın bana Define Adası kitabını uzattı. Yaşamımda ilk kez bir kitabı elime alıyorum. Evde odun kömür yok, kitap nasıl olsun? Açtım başladım okumaya, nasıl hoşuma gitti, kendimden geçtim. İlk okuduğum kitaptır o. Aman ne macera! Dağlar, denizler, korsanlar falan… İkinci günden sonra benim ikinci evim ya Adana Halkevi Kütüphanesi’ydi, ya Ramazanoğlu Kütüphanesi.”
  • evinin karşısında
    odanın penceresinin tam bakışında
    sokağa ait lambanın hemen altında
    geçiyor bütün gecelerim
    seni gördüğüm günden beri
    dertlerim arttı, masraflarım azaldı
    önce azalandan bahsedeyim
    evi boşalttım
    sokağına,
    lambanın altına taşındım
    sokak benden kira istemiyor
    yağmurlardan su kesintisi yapılmıyor
    belediye sokak lambasını bana yazmıyor
    temizlik masrafım, ortak gider hak getire
    çöpçüler tertemiz yapıyor
    ben talep etmedim
    hiç gerek yoktu, sağ olsunlar!
    geçen ay bir de bank bıraktılar
    kimseye borcum yok
    kimsenin de bana borcu yok
    ancak her geçen
    bazen bir, bazen üç...beş lira bırakanı da var
    senin kapı komşun, akşamdan kalma
    dün gece evin yolunu bulamamış
    bu gece, dünden kalan parayı da bıraktı
    seni gördüğüm günden beri
    dertlerim arttı masraflarım azaldı
    dertlerim geceden başlıyor artmaya
    sen odanda gezinirken
    tül perdenin ardında siluetini
    saçlarının karartısını izliyorum
    sen odanda gezinirken ben de seni gözlüyorum
    önce sırtımı dayadığım lambanın direğinden
    öne doğru bir kaç adım atıyorum
    sonra kısıyorum gözlerimi,
    bakışlarımı çoğaltıyorum
    sen gittiğin köşeden çıkmıyorsun
    ben çaresizce köşeye sıkışmış öylece bekliyorum
    sonra mutfağın ışığı yanıyor
    içimden ne zaman yer değiştirdi diyorum
    ve dışarı çıkmanı bekliyorum, birazdan..
    parke taşlarının üzerinde güzelim bir endam
    salınarak rüzgarın savurduğu saçların ahenginde
    güneşin karanlığa hediyesi kadar sarı
    kanatlarından kalbimi sallandıran güzel
    yanımdan geçiyor,
    çöpleri atıyor, marketten öteberi alıyorsun
    gözlerim üzerinde sen tekrar eve giriyorsun
    gece seyrinde akıp ilerliyor
    herkesler uyuyor
    seninde odanın ışığı sönüyor
    benimse en esaslı kavgam başlıyor
    yağmurlu her gecede mola verdiğim
    bazı bulutlu gecelerde ise dinlenebildiğim
    semanın boşluğunda Ay'ın belirmesi ile başlayan
    tan yeri ağarıncaya kadar devam eden
    hayatımın en esaslı kavgası
    mütemadiyen her gece, ansızın ve usulca
    bana görünmeden bir düşman gibi
    pencerenden içeriye Ay'ın şavkı sızmaya çalışıyor
    dokunmak ister tenine
    gezindirmek istiyor ışığını bedeninde
    aynı dem de
    benim de tırmanışım başlıyor pencerene
    gül saksılarından arta kalan
    ayak parmaklarımın sığabildiği
    topuğumu dışarıda bırakan
    pencerenin önünde
    tırnaklarımla pervazlara tutunarak
    siper ediyorum gövdemi
    etten kemikten parmaklık oluyorum
    sökülen tırnaklarımdan kızıla dönen ıslak parmaklarımla yoruluyorum...
    yorgunluğumu
    gün aydınlanıncaya kadar
    seni izlemekle atıyorum
    Ay'da çok inatçı pes etmiyor, tövbe tövbe...
    birde periler var, hele içlerinden biri
    en az Ay kadar inatçı
    o'da seni oğluna almak istiyor
    neyse ki gecenin yüzümü kara çıkarmak istemesine inat
    güneş doğmakla yüzümü aydınlatıyor
    kanlı parmaklar ile bir gece daha sona eriyor
    gündüzlerimde hayata dair bir şey yok
    gecelerim de böyle geçiyor
    bunlardır benim anılarım
    ister bil ister bilme
    bil istedim...

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • İsrail askeri sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, saldırıda aralarında askeri yöneticilerin de bulunduğu 74 komutan ve askerin öldüğü, bunlardan 27’sinin cesetlerinin kayıp olduğu belirtildi. İsrail gazeteleri de saldırıdan birkaç gün sonra yaptıkları haberde olayın bilançosunun 10’u kayıp 141 ölü olduğunu kaydetti.
    İşgalci İsrail ordusu, güney halkına uyguladığı saldırılar ve günlük baskıların küllerinin altından İslami Direniş közünün hızla alev almaya başladığının farkında değildi. Lübnan'da ve Arap - İslam coğrafyasında direniş ve karşı koyma refleksinin neredeyse çöküşte olduğu bu dönemde, göstergeler bölge için teslim olma ve boyun eğme örtüsüne bürünen çirkin bir gelecek öngörüyordu. Bu senaryoya göre, Beyrut'un merkezini istila ederek ilk defa bir Arap başkentine girmiş olan İsrail'in tanklarının ağırlığı altında tüm tüfekler kırılacaktı.

    Çemberin Kırılması ve Tellerin Kopması :
    Hem Araplar hem de batılılar kendi bloklarında, Güney Lübnan için gelecek aşama hakkında tablolar çizmeye başlamıştı. Öyle ki, Lübnan'ın şehirlerini ve köylerini dolaşarak Beyrut'a varan Ariel Şaron, burada özellikle de halka devletleri olarak bilinen bölge ülkelerinde yaygınlaştırılacak bir model oluşturmak için yeni yönetim gurubu ile bir araya geldi. Şaron, İsrail orkestrasının bile Lübnan'ı işgal edebileceği naraları atarken, İsrail orkestrası da Filistin'in işgalinden sonra ikinci zafer şarkısını çalmak için hazırlıklar yapıyordu. Bu stratejik şarkı, İsrail ve arkasındaki Birleşmiş Milletlerin, tüm Arap ve İslami sistemleri egale etmesini garantileyen projenin başlangıcı olarak değerlendiriliyordu.
    Silahların gömülmesi ve bayrağın indirilmesi görüntülerine rağmen, İsrail'in yolculuğu kolay değildi. Yıkım ve savaş melodisini çalan müzik aletlerinin telleri, farklı bölgelerde kesiliyor ve koparılıyordu. Güneyden başlayarak Sayda ve Halde bölgelerinde devam eden ve Beyrut caddelerine ulaşan işgalci İsrail, o zaman savaş ateşini yakabileceğini biliyordu. Ancak bu ateşi söndürmeye ve yangının uzayan kollarını kontrol altına almaya gücü yetmedi.

    Sur'da İsrail Sonbaharı :
    1982 yılı Kasım ayında, tıpkı güneydeki diğer köyler gibi Sur kenti de İsrail'in askeri uygulamalarının ağırlığı altında eziliyordu. Düşman ordusu sokaklara dökülmüş ve halka karşı baskın ve tutuklama operasyonları yürütüyordu. Bu kuşkulu sessizlik ortamında, Direnişin sesi olabilmek için mütevazı malzemelerle donatılmış silahlı savaşçı grupları aramak için sabit ve hareketli barikatlar şehrin her köşesinde yer alıyordu. Her yanı sonbaharın renkleri ile boyanan şehrin bu hali insanların yüzlerinde gizlenmiş öfkeyi resmediyordu. 11 Kasım Perşembe sabahı saatler 7'yi gösterdiğindeyse, korkunç bir patlama sesi şehirde yankılandı. Patlamanın şiddeti tankların, savaş uçaklarının ve işgalin karmaşık gürültüsünü bastırırken, insanlar şehrin semalarını kaplayan dev bir siyah duman bulutu ile karşılaştılar. Ne olup bittiğini anlamayan Sur halkı başlangıçta düşman İsrail askerinin yeni bir hamle yaptığını düşünmüştü. Ancak bu kez sahne farklıydı. Celile denizi bölgesindeki İsrail'e ait askeri kumanda karargâhı enkaz haline gelmişti. Kısa zamanda, tutuklama ve işkencelerle insanların yaralarını ağırlaştıran bu karargâhın, 19 yaşında bir genç tarafından bombalı araçla düzenlenen intihar saldırısına uğradığı anlaşıldı. Saldırı 150'den fazla işgalci İsrail askerinin öldürülmesi ve yaralanması ile sonuçlandı.

    İsrail'de Yas Günü :
    Karargâh yerle bir oldu, büyük bir yangın çıktı ve gökyüzüne dev bir duman bulutu yükseldi. Patlamada sağ kalan düşman askerleri de panikle birbirlerine rastgele açtıkları ateşte yaralandılar. Yaralıların bağırışları her tarafta yankılanıyordu. İşgal askerlerinin cesetlerinin parçaları binanın avlusuna yayılmıştı. Askeri kordon ve sıkı bir güvenlik ortamında hemen olay yerine gelen düşman ordunun üst düzey liderleri ve komutanları olay yerinde toplandı. Bu liderlerin başında Kuzey bölge komutanı General “Amir Drori” yer alıyordu.
    İsrail askeri sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, saldırıda aralarında askeri yöneticilerin de bulunduğu 74 komutan ve askerin öldüğü, bunlardan 27'sinin cesetlerinin kayıp olduğu belirtildi. İsrail gazeteleri de saldırıdan birkaç gün sonra yaptıkları haberde olayın bilançosunun 10'u kayıp 141 ölü olduğunu kaydetti. Başta İsrail ordusu Genelkurmay başkanı Rafael Eitan olmak üzere düşman ordusu yetkilileri başlangıçta olay hakkında zayıf bir hikâye uydurmayı denediler. Bu bağlamda binanın yapısındaki bir kusurdan dolayı çöktüğünü defalarca iddia ettiler. Daha sonra patlamanın binanın temellerine yerleştirilen bombalı saldırı sonucu olduğunu söylediler. Ne var ki son olarak bombalı araç saldırısı sonucu binanın yıkıldığını kabul ettiler. 15.11.1982 tarihinde, düşman rejimi işgal topraklarında yas ilan etti. Siyonist varlığın dört bir yanında yas sirenleri çalındı. Televizyon kanalları yayın akışını durdurarak hüzünlü şarkılara yer verdiler.

    İslami Direnişin Şehidler Döneminin Fatihi Ahmed Cafer Kassir :

    İslami direniş kaynaklarına göre, operasyonun tarihi başlangıçta 10 Kasım 1982 olarak belirlenmişti. Ancak son dakika planda yapılan değişiklikler sonucu operasyon ertesi güne ertelendi. Ve 11 Kasım sabahı, yağmurlu bir havada intihar saldırısı düzenlendi. Açık havalarda civar kamplara dağılan düşman askerleri, o gün hava şartlarından dolayı karargâh binasına sığınmak zorunda kalmıştı. Yağmurlu hava, üst düzey bir istihbarat yetkilisinin de aralarına katıldığı askerlerin sayısını arttırmıştı. Diğer yandan, o gün çok sayıda Lübnanlı tutuklu da başka bir binaya nakledilmişti. Kaynaklar şöyle söylüyor, “Bina sekiz kattan oluşuyordu. İsrail istihbaratına doğrudan bağlı olan ofislerin yer aldığı binanın bir katı, bölgedeki İsrail komutanlığına bağlı yardım biriminin merkezine tahsis edilmişti. Dördüncü kat ise, istihbarat, lojistik ve irtibat gibi belirli görevler için atanmış subaylar ve görevlilere aitti.”
    Direnişe bağlı kaynaklar devam ediyor, “Plan, aynı anda daha büyük bir etki yaratmak için eşzamanlı iki operasyonu içeriyordu. İkinci nokta, Sayda şehrindeki İsrail komuta merkezi olarak seçildi. Ancak son anda gelişen saha koşulları ikinci operasyona engel oldu ve Ahmed Kassir'in operasyonu ile yetinildi. Sur'daki binaya bombalı aracı ile yaklaşan Ahmed Kassir'i iki arkadaşı merkeze yakın bir konumda bekliyordu.”

    Direniş ve Güney Gururu :
    Şehadet saldırısının kahramanının kimliği hala bilinmezken Sur halkı bu cesur gence gurur dolu kahramanlık hikayeleri yazmaya başlamıştı. Direniş, 19 Mayıs 1985 tarihinde operasyonun kahramanının kimliğini açıklamıştı. Deyr Kanon en-Nehr kentinde düzenlenen şehitleri anma gecesinde operasyonu gerçekleştiren kişinin Ahmed Cafer Kassir olduğu bildirildi. O günden bu yana İslami Direniş, her yıl Ahmed Kassir'in operasyonunun yıl dönümü olan 11 Kasım gününü şehitler günü olarak kutlar.

    İşaretler ve Sonuçlar :
    Ahmed Kassir'in istişhadi saldırısı, işgalci İsrail ile girilen çatışma döneminde zamanlamasıyla, saha sonuçlarıyla ve operasyonun yürütüldüğü şartlarla köklü bir dönüm noktası oluşturdu. Bu saldırının bir sonraki aşama üzerinde büyük etkileri oldu, bunlardan en önemlileri:
    - Düşman İsrail'e tek bir hamlede ağır kayıplar verdirildi. Bu, düşmanın daha önce tanımadığı ölümcül bir silah olan “intihar saldırısı” yöntemi ile sağlandı. Güvenlik ve askeri uygulamaları etkisiz kılacak olan bu silah, ölümü korkusuzca kabul eden intihar saldırısını caydırmak konusunda çaresiz kalan savaş sisteminde, oldukça büyük bir karışıklığa yol açmıştı.
    - Güney Lübnan ve Bekaa'nın batısındaki Direniş hareketi büyütüldü. Daha sonraki dönemlerde işgalci ordu karşıtı halk çatışmalarına giren insanların korku bariyerleri kırıldı. Bu durum, Direniş ve karşı koyma ruhunun yayılmasında katkı sağladı. Düşmana güvenlik ve askeri baskının seviyesi yükselirken, işgalciler kendilerine düşman bir ortamda kaldılar. Halk kuşatması ve Direnişin hedefinin karşısında, düşmana çekilmekten başka seçenek kalmamıştı.
    - Bu operasyon düşman İsrail'in dizdiği oyun kartlarını karıştırdı. Çünkü İsrail, Beyrut'a ve güney bölgesine yayıldığını ve orada askerlerini tehdit edebilecek silahlı bir örgütün bulunmadığını zannediyordu. Ancak işgal altındaki toprakların göbeğinde düzenlenen bu saldırı ve ardından gelen operasyonlar dizisi, işgalcilerin ayaklarının altındaki yeri sarstı ve projelerini fiyaskoya uğrattı.
    - Saldırı düşmanı, Lübnan'daki güçlerini yeniden yapılandırmaya itti. Bunun askerlerini, mekanizmasını ve ajanlarını hedefleyen operasyonların hacmini azaltmaya yardımcı olabileceğini zannederek “güvenlik kemeri” olarak adlandırılan sınırlara geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu operasyon, İslami Direnişin kazandığı ilk zafer mesabesinde idi. Ve bu sayede art arda gelen zaferlerin yolu açıldı.

    Çeviri: Merve Soydaş - http://www.medyasafak.net
  • hava yağmurlu ve kuzinenin üzerinde demini iyice almış olan bir ıhlamurun hikayesi ha bu... bir romandan değil klasik karadeniz ev hali.