• Sana ihtiyacım var diyemedim,
    Yalvardım sadece o gece bir çocuk gibi,
    Geceye yalvardım,
    Tavana baka baka,
    Ölü diyarlar ardında,
    Bedenim ruhumda ama ruhumun haberi yokken,
    Çocuklar gibi yalvardım.
    "Allah'ım" dedim,
    "Lütfen!"
    Birçok engeller aştım habersiz,
    Kendi kendimi yenmişim farkında değilim,
    Çok yol denedim,
    Karanlık,
    Çamurlu,
    Kır içinde kala kala,
    Birçok yol denedim sana çıkan,
    Yağmurlu bir havada sırılsıklam ben,
    Ellerim de henüz uykulu yüzümdeyken,
    Güneş doğmamış şehrime,
    Sabah belki dört, belki beş.
    Çok kez sabahladığım ama
    hiç sabaha kavuşamadığım her gün,
    Yalvardım.
    Rıdvan Keskin
    Sayfa 48 - Dokuz Yayınları
  • Sevgili dostlar, yağmurlu bir İstanbul sabahından, bilgisayarımın başında size en samimi dileklerimle birlikte bir günaydın demek istiyorum...

    Bol bol kitap okumanın ardından kelimelerin anlamları üzerine daha çok düşünmeye başladım. Daha önce, kelimeleri olduğu gibi kabul eder ve niçin kullandığımı düşünmeden, ezbere çıkartırdım ağzımdan. Ama yeni bitirdiğim bu kitapla birlikte acımak ve merhamet kelimeleri epey kafamı karıştırdı. Bu kavramları ne kadar aynı gibi gözükse de aradaki farkı hissetmek pek de zor değil. Acıma kelimesinin içinde biraz bir tepeden bakma, bir kibir, acınan kişi gibi olmamaktan duyulan inceden bir memnuniyet hissi vardır hep… Merhamette ise değil yukarıdan bakmak, merhamet edilenle bir empati kurma durumu söz konusu. Merhamet, anlamaya, hissetmeye çalışır ve bununla beraber bir fayda bulmaya, merhem olmaya uğraşır. Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken kavramlar, eğer tabi benim gibi kafa yormayı seviyorsanız.
    Şimdi; " bu nereden çıktı"," ne alaka" demeyin, size bu sabah yorumlamaya çalışacağım kitap Türkçe’ye hem ‘Merhamet’ hem de ‘Acımak’ olarak çevrilmiştir. Gelelim kitaba…

    Geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle yürüme yetisini kaybeden Edith'in, Hoffmiller adında ki genç askere olan tutkulu aşkını, Hoffmiller'ın sırf ona acımasından ileri gelen masum sevgisini, Edith'in babasının kızının iyileşmesi için tek çare gördüğü Hoffmiller'dan iyi niyetle istediği iyiliklerin bir türlü sonu gelmemesinden, adeta karşısındaki insanın kanını emdiğinden, Edith'in doktoru Kondor'un acıması sebebiyle görme engelli bir kadınla evlendiğinden, hayatını karısına ve hastalarına adadığından, Hoffmiller'dan da aynı özveriyi beklediğinden bahsediliyor özet olarak.
    Ancak kitapta ismi geçen herkesin ruh yapısı öyle güzel işlenmiş ki, okuyucu engelli bir insanın sevgisinin sağlıklı insanlara göre ne denli büyük ve yeri geldiğinde tehlikeli bir hal aldığını, acımayla gelen merhametin insanı hiç istemediği biriyle bir birlikteliğe zorlayabileceğini ancak bunun sürdürülmesinin insanın kendi ruhunda ne denli büyük yaralar açabileceğini, hasta kızının iyileşmesi için her şeyi göze alan bir babanın neler yapabileceğini, evde ki uşağın bile engelli kıza ne kadar büyük bir saygı ve sevgi beslediğini, etrafında ki herkesin onun sinir nöbetlerine, türlü huysuzluklarına hiç ses çıkarmadan sabrettiğini o kadar olağan bir şekilde okuyorsunuz ki, çünkü öfkeden delirdiğinde bulunduğu yerden çıkıp gitmek isteyen bir insanın yerinden dahi kımıldayamamasını, gittikçe daha zavallı hale gelişini sizde Hoffmiller'a benzer bir acımayla adeta izliyorsunuz.
    Bir insanın başka bir insan hayatı üzerinde olumsuz bir etki yapmasının, hatta belki ölümüne sebep olmasının, zaman geçtikçe kimsenin görmediği bir kambura dönüşmesi işten bile değildir. Bazen bu kambura alışıp unutması insanın hayatına devam edebilmesi için bahşedilmiş bir nimettir kesinlikle.
    İlk yazdıklarımı da göz önünde bulundurarak şunu söylemek isterim; Hoffmiller’ın hissettiği ilk duygu merhamet ve şevkatti. Ancak olaylar kontrolü dışına çıkıp, suistimal edildiğini hissetmeye başladığında sadece acıma duygusuyla genç kıza yaklaştı ve sonunda duyguları, kendine çevirdiği bir öfkeye dönüştü…
    Tabii bunlar benim his ve düşüncelerim. Ancak ilgi çekici ve düşündürücü bir duygu dönüşümü olduğunu düşünüyorum... Keyifli okumalar
  • O aralar öyle çok şeyden sıkılıp, öyle çok kişiden kaçmıştım ki. Pek bir salmıştım kendimi, kilo almıştım. On yedi yaşımda ne büyük sorumluluklar yüklemişim omuzlarıma, anlamamıştım bile. Ama hayır, dünyayı ben kurtaramazdım. Hiç kimsenin tek başına yapamayacağı gibi. Kaçtığım sorunlar mıydı, sıkıntılar mıydı bilmiyordum. Uzun süredir zorunlu olduğum yerlere gitmek dışında pek dışarı çıkmamıştım. Peki ya beni öyle rahatsız eden neydi? Belki kendimi dinlemeyi özlemiş belki insanları dinlemekten sıkılmıştım. Bir mucize olsa da birilerine benim hayalimi sorsalar, beni yeterince tanıyan herkes ’İngiltere’ye gitmek,’ der. Çok özel bir sebebi yoktu aslında. Sadece hayatın tüm klişeliğini, sorumlulukları, arkadaşları, aşkları, düşünceleri, okulu bir kutuya kilitleyip o semti, o şehri, bu ülkeyi bırakıp uzaklaşmak istiyordum. Yalnızca gitmek istemiştim işte, tüm o şehrin kalabalığım tatmak. Sokaklarında özgür ve aylak bir şekilde dolaşmak. Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğmak belki de. İstanbul’u aldatmak istedim. Kimseler olmasın, karışmasın, ağlamasın istedim. Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmak istedim. Yeniden doğabileceğime, hâlâ umudun olabileceğine... Nefes almanın yaşamak için değil yaşatmak için olduğunu hissetmek istedim. Bir gün oraya gitmeyi ve sadece ikiyüzlü İstanbul’u özlemeyi istemiştim.

    Sanki çok yaşlanmışım gibi hüzünlüydüm o sabah. Yine gidiyor on yedinci yaş hayalim ellerimden, demiştim. Oysaki yaşamalıydım tüm o çılgınlığı. On yedimde sırtıma çantamı takarak cebimde her gün simit almaya yetecek kadar parayla, siyah bir trene atlayıp dolu dolu gezmeliydim

    Oturup hayalperest bir avare olmalıydım. Gerçekleşen hayalimin yerine yenilerini koymalıydım. Hatta hayallerimi abartmalıydım bu defa; İstanbul’dan atlasaydım ben o trene. Trenin içinde köşe bucak biletçilerden kaçsaydım. Tuvalette saklansaydım ve arkama yaslanıp kahkahalar atsaydım aklını kaçırmış bir deha gibi. Yolda karşılaştığım herkesle arkadaş olsaydım fakat her istasyonu farklı biriyle dolaşsaydım. Bin bir gecede bin bir çeşit insan tanıyıp onların hikâyelerini dinleseydim, çizseydim anılarının yontulduğu ağaçları. Onları izleyip, zihinlerinin en saklı sırlarını kurcalasaydım. Gezseydim doya doya her bir şehri. Ama muhakkak siyah bir trenle!

    Ve tabii ki yolumun sonu İngiltere olsaydı. Oraya da trenle gitseydim. Çuf çuf diye ağlar gibi sesler çıkaran kara bir trenle. Hatta ben son dakikada yetişseydim o trene. Tam kalkmak üzereyken; birileri sevdiklerine, ailesine, eşine, dostuna el sallayıp salya sümük ağlarken ben ardıma bakmadan, kahkahalarla atlasaydım gitmekte olan o trene ve son kez ardıma bakıp el sallasaydım hiç kimseye.

    Yolda gördüğüm yaşlı biriyle ya da küçük bir çocukla muhabbet etseydim. Adımı farklı söyleseydim. Koltukta karşıma bir ressam otursaydı ve ben orada onunla günlerce sohbet etseydim. Hiç bıkmadan, hep hevesle... Hiç yaşamadığım gibi anlatsaydım ve olmayı istediğim gibi konuşsaydım onunla. Cep telefonumu hareket halindeki trenin camından atsaydım, kimse bulamasın beni diye.

    Telefon yok, yalan yok.

    Yedi yaşımdaki gibi saklambaç oynasaydım kendi kendimle. Mızıkçılık yapsaydım hiç yapamadığım gibi. Dağlara tırmanıp o korkuyu tatsaydım, heyecanı yaşasaydım. Zirveye ulaştığımda titreyen bedenim ve hâlâ o titrek çenemle, ’Yaptım!’ diye gülseydim mesela. Çıktığım o dağın tepesinde gidecek yolum olmasaydı ve ben orada karşılaştığım biri erkek biri kız iki arkadaş edinseydim. Birlikte 0 dağdan şu denize atlasaydık. Buz gibi suya şortlarımızla Ve bedenimizin zor taşıdığı ama hevesle taşıdığı çantalarımızla dalsaydık.

    Ve ben hayalime kavuşsaydım yolun sonunda. Tüm o şehrin kalabalığım tatsaydım. Birine bilmediğim 0 dilde fotoğrafım çekmesini söyleseydim, zıplarken ve dilimi kocaman çıkarırken. Sokaklarda aylak aylak özgürce dolaşsaydım. Gün ışığmm tadım çıkarsaydım. Gerçi oralar yağmurlu oluyormuş; olsun yağmurun sesini sonuna kadar açsaydım ve kendi şarkımın hiç bitmeyen ama hiçbir zaman da tamamlanmayan sözlerini yazsaydım.

    Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğsaydım. İstanbul’u aldatsaydım. Boğaz’ı olduğu gibi bırakıp, güneşi umursamayıp ihanet etseydim. Kimsenin karışmadığı, ağlamadığı, yakarmadığı bir hayata başlasaydım.

    Dünyanın güzel bir yer olduğuna karar verebilirdim o zaman. Birileri için, ücra sokaklarda rengi morarmış çocuklar için umut olduğuna inanırdım o zaman. Nefes almamn umut olduğunu hissedip ardı ardına nefesler alırdım.

    Kısa kısa, kıza kıza aşkla yaşasaydım deli dolu. Yalnız ve huzurla ama çok heyecanla gezseydim 0 yabancı sokakları. Sonra orada karşılaştığım bir gezgine âşık olsayd1m ve ben tüm bunları yaşarken arka planda onun nefesine karaladığım resmin sözleri çalsaydı... Olsaydı böyle şeyler. Her gezgin gibi benim de son durağım aşk olsaydı. Ben o trene binseydim ve el sallasaydlm hiç kimseye. Ben o trene koşarken altında kalmasaydım.

    Buruk bir şekilde gülümsedim.

    Sanıyordum ki o ışıltılı kalabalıkla yeniden doğacağım ben her şeye yeniden başlayacağım. Bazı geceler uykum yokken ve ertesi gün istediğim saatte kalkma şansım varken önce bir kahveyle keyiflendiriyorum kendimi. Arada yanına çikolata ekleyerek biraz daha şımartıyorum... Öyle tatlı bir mutluluk yaşıyorum o an için. Bazen ise resim yapıyorum. Ama mutlaka gözlerimi kapatıyorum sonunda. Ya diyorum; gitsem mesela, görsem oraları... Giderken ne hissederdim? Oraya adım attığımda nereye giderim? Eşyalarımı hazırlarken, bilmediğim bir iklime beşinci mevsime dalarken kışlık mı, yazlık mı seçmeliydim mesela? Al götür beni rüzgâr! Yok, hayır, biraz daha kalacağım. Ya da kalmak zorundayım. Bu kafesin anahtarını bulana kadar kıramam zincirleri.

    Derin bir nefes verip içimden mırıldandım.

    Çıkarın beni buradan.
  • Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler. Gerçek olan senin mevsimindir oysa. O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak. Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür. Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir. Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim. Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.
  • Her sabah güne ilk bakış için perdelerimi açtığımda, gün nasıl olursa olsun -yağmurlu,sisli,kapalı,güneşli- kalbim minnetle dolar.
    Bir fırsat daha verildiği için..