• 197 syf.
    ·2 günde·10/10
    ‘İnsan birini sevmeden yaşayabilir mi, Mösyö Hamil?’
    1975’te Fransa’da Goncourt Ödülüne layık görülen ‘Onca Yoksulluk Varken’, bir hayat kadınının oğlu olan Arap bir çocuğun, fahişe çocuklarına bakmaya hayatını adamış Yahudi Madam Rosa’yla geçirdiği çocukluğunu ele alan, muhteşem bir mizahî üslupla kaleme alınmış, minicik, ama kırılgan bir hikaye.
    Emile Ajar’ın, aynı ödülü gerçek ismi Romain Gary ile de almış olması; yazarın mizahî yönünün, kalemi gibi karakterinde de etkin olduğunun kanıtı bence.
    Momo. Eserde baş karakter olarak hikayeyi dilinden dinlediğimiz küçük bir erkek çocuğu. Emile Ajar, Momo’yu duygularını inkâr eden, bastıran, fakat onların içi boş bir şişe gibi su yüzüne fırlamasına engel olamayan, ‘anne’ yokluğunu bu düşkün, hasta ve karamsar Madam Rosa’yla telâfi etmeye çalışan bir çocuk olarak hayal etmiş.
    Momo’nun tüm hikaye boyunca Madam Rosa’nın kiloları hakkındaki tabirleri okurun yüzünde gülücükler oluşturuyor. Bu kırılgan yahudi kadına karşı insanın içinde kocaman bir şefkat uyandırıyor.
    Şartlar ne olursa olsun, insanın insana kopmaz bağının hikayesi bu.
    Öyle sade, öyle muhteşem.
  • 352 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır aklımdaydı, kitabı 19 Kasım’da almışım; anca sıra geldi...

    Romanın biçim özelliği bayağı ön planda! Bu özelliğiyle uzun zamandır aklımdaydı zaten. Orijinal dilinde, Fransızcada hiç “e” harfi kullanılmadan yazılan kitap, yine “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş. Romanın adı da Kayboluş olunca ilginç bir konu üst üste biniyor. Hele ana kahramanın Türkiye ile bağı, daha ilginç bir akış çıkarıyor ortaya.

    Kitap, Anton Ssliharf’in kayboluşu ile başlar. Daha sonra Avukat ve arkadaşı İbn Abu kaybolur. Sonrasında karmaşıklaşan roman, sonlarına doğru tam yerine oturuyor.

    Yazarın Yahudi oluşu ve İkinci Dünya Savaşında ailesini kaybetmesi, kitabı yerli yerine oturtuyor! Yaşadıklarına mizahi ve eleştirel bir dille, aynı zamanda Fransızcanın çok kullanılan harfi “e” yi de hiç kullanmayarak güçlü bir mesaj veriyor Georges Perec.
  • Bugün yine 2017'de yaklaşık iki ay kaldığım yer olan Gebze'deyim. 2017'de Gebze Pelitliköy'de Asya Çikolata firmasında tercüman ve proje yönetmeni olarak çalıştığım zaman Gebze Center'in tam karşısında Turkuaz Otel'de kalıyordum. Bugün tekrar Turkuaz Otel karşıma çıkınca içeri girip anılarımı tazelemek istedim. Biraz tuhaf değil mi? Sebepsizce girip çıkıyorum. Girdiğim zaman danışmada bir memur karşıma çıktı. Aslında sebepsiz değildi. Benim MAM'a gitmem gerekiyordu. Bilmediğim için sormak zorunda kaldım. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır" cümlesini düşünerek MAM ile ilgili bir soru sormak istedim. Meğer ki ben bilmeden ve tam tersi yöne gidip adresi sormuşum. O an tanıdık bir yüz karşıma çıktı. Ben onu görür görmez tanıdım ama o beni tanımamış olabilir. Oradaki insanların hepsinin yüzü aklımdadır. Tanımamak çok normal, sonuçta aradan üç yıl geçmişti. Hatırlatsaydım belki hatırlardı fakat gerek duymadım. Yolcu yolunda gerek diyerek Barış Mahallesi'ni sorup devam ettim. Tabi ki teşekkür ettim.Çünkü hadiste şöyle geçer: "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez". Ben oradan, sanayi bölgesinden; çeşitli firmalardan geçip yaklaşık on dakika yürüdükten sonra TÜBİTAK"ın karşısında buldum kendimi. Oraya giriş yapmak için bendeki kartı teslim ettim, ardından misafir kartı alarak içeriye girdim. Temiz havalı, huzur verici, yemyeşil bir parkın içindeyim gibi hissettim bir an. Fakat unutmayalım bunlar, İstanbul'un 30-35° sıcaklığında öğlenden sonra saat bir gibi gerçekleşiyor. Ben Hintliyim ve bundan daha fazla sıcaklığa alışkınım deyip geçmemeliyim. Çünkü ben 2 senedir Hindistan'a gitmediğim için buraya alışmışım. Yani ben de sıcaklığı hissediyordum. Böyle geze geze MAM'ın kapısına geldim.Tekrar aynı giriş işlemlerini tekrarladım ama burada daha kolay oldu. Çünkü misafir kartı elimdeydi. Orada görev yapanlardan mütevazı, naif, güler yüzlü biri bana hedef yerine ulaşmam için yardımcı oldu. Selamlaştıktan sonra direkt yemeğe geçtik. Hocam öğle yemeğine gel demişti. Yoksa yemek saatlerinde haber vermeden bir yere gidilmez. Bizim kültürümüzde de var olan bir şey. Bu tür şeylere çok çok dikkat ediliyor. Yemek esnasında ve yemekten sonraya kadar sohbetler devam etti. Hocam, "Kültürümüzde çayın ayrı bir yeri var. Yemekten sonra kesin çay içilir fakat maalesef pandemiden dolayı çay servisimiz yok Miraç" dedi. Ben de sorun teşkil etmediğini. Zaten böyle bir şeye alışkın olmadığımı söyledim. O arada sütlü çaydan konu açıldı. Sütlü çay İngiliz çayı değil, Hint çayıdır. Türkiye'de İngiliz çayı olarak biliniyor. Hâlbuki bizim kültürümüz daha kadim, renkli ve donanımlı. Kim güçlüyse onun adı geçer diye düşündüm. Sütlü çayın olayı da böyle olmuştur kanaatimce.

    Oradan ayrıldım ve kapıdan çıkar çıkmaz nerede görüşelim diye can arkadaşımı aradım ve Çoban Mustafa Külliyesi'nin orada görüşelim diye anlaştık. Biz bir önceki gün, ne güzel bize geliyorsun, hoş geliyorsun. Yola çıkmadan önce bir haberdar et, yarın görüşelim diye sözleşmiştik. Yaklaşık yarım saat sonra görüştük. Çok değerli arkadaşımla onun kaldığı yerde ilk kez görüşüyordum. Ben caminin içindeydim. O camiye girmiş fakat beni görememiş. Neredesin diye telefon açtı ve camiden çıkınca çok şaşırdı, ben camiye girdim, seni nasıl göremedim, dedi. Ben köşedeydim, belki ondan görmemiş olabilirsin, dedim. Görüştük. Bize hoş gelmişsin, hoş buldum diyip işaret diliyle selamlaştık ve hal hatır sorduktan sonra külliyenin etrafında bir tur attık. Caminin arkasında yemyeşil bir park var fakat girişler kapalı. Bir kişi çiçekler ve ağaçları sulamaktaydı. Biz giremedik ve caminin avlusundaki çimenlerde oturmaya karar verdik fakat oralar sulandığı için ıslaktı, biz de abdesthanenin yuvarlak taşlarında oturduk. Çünkü başka alternatif yoktu. Biz böyle oturup sohbete devam etmekteydik ve arada gülümseler, kahkahalar... Tabi ki samimiyetine inandığım, çok değerli dostum ile beraber olunca mutlu anlar çabuk geçer, ibaresindeki gibi çok çabuk geçti ve biz kalkalım diyecekken, elinde dergi gibi bir şeylerle yaşlı bir amca geldi. Türk müsünüz? diye sordu. Ben biraz acelece davrandım sanırım ve arkadaşım cevaplamadan, ben, "değilim" diye yanıtlayınca yaşlı amca hızlıca yolunu aldı. Açıkçası ben ne olup bittiğini hiç anlamadım. Arkadaşıma sordum. Niye öyle amca geldi- gitti, hiçbir şey söylemedi. Keşke sen benden önce "Türküm" deseydin, bakardık ne olacağına, en azından bir anımız olurdu." dedim. Ama artık o yaşlı amca gitmişti.

    Biz kalktık ve caminin ana girişinden geçerken arkadaşım, "Cami avlusunda dilenciye para verilmez ve köpek içeriye alınmaz" yazısını okudu ve "Sen neden o dilenciye para verdin?" diye sordu ve "Bak burada ne yazıyor?" diye dikkatimi çekmeye çalıştı. Aklıma Kur'an'ın şu ayeti geldi: "O halde sakın yetimi ezme! El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! Rabbinin lutuflarını şükranla an (Duha 9-11)." Biz kapıdan çıkınca ufak merdivenlerden dümdüz yüz metre kadar yürüdük. Aslında bir şeyler atıştırmak istedik. Fakat aniden arkadaşım, "Buraya kadar gelmişsin Çoban Mustafa Paşa Kütüphanesi'ne girelim biraz oturalım, araştıralım, ilgimizi çeken bir şeyler bulursak biraz oturup okuruz öyle geçeriz başka yerlere" dedi. Açıkçası çok mutlu oldum ve hemen hadi gidelim, dedim. Burada Hindistan'ın en ünlü bilim adamı ve siyasetçisi; Hindistan Cumhurbaşkanı (2002-2007) A. P. J. Abdul Kalam'ın şu sözünün çok isabetli olacağını düşündüm: "One best book is equal to hundred good friends, one good friend is equal to a library." ( İyi bir kitap, yüz iyi arkadaşa, iyi bir arkadaş ise bir kütüphaneye eşittir.) Ve hakikaten de arkadaşım öyle; zeki, bilgili, meraklı, çok neşeli biridir. Biz kütüphane girişine varınca, orada oturan ve kayıt yaptıran hanımefendi, oturacak yer olmadığını, hepsinin dolu olduğunu söyledi. "Arkaya doğru raflar arasında oturacak yerler var, isterseniz kitapları alıp orada oturarak inceleyebiliriz," dedi. Biz de onayladık ve içeriye girdik. "Lütfen isimlerinizi vs. yazar mısınız?" diye söylendi. Onu da hallettik ve girdik. Sol taraftaki edebiyat ve şiir kitapların olduğu raflara denk geldik. Biraz kurcaladık ve birkaç kitabı ele alıp kapağını ve bazı sayfalarını açıp baktık. Oradan biraz ileriye doğru gittik, orada raflar arasında minderli oturacak yerler vardı, çok hoşuma gitti. Oturalım dedik ve çantaları bırakıp rafları karıştırmaya başladık. Tesadüfen tamamen farklı ve merak ettiğimiz konularla ilgili raflar arasında buluyordum kendimi. Arkadaşımın eline de güzel, onun en beğendiği ve çok okumak istediği bir kitap geçmişti. Ben bakmaya devam ederken ilgimizi çeken, bilmek istediğim, merak ettiğim çok ilginç konularla ilgili kitaplar elime geçti. Hepsini tek tek saymayacağım, çünkü hepsini sığdırmak mümkün değil. Burada sadece birkaçından yetineceğim; "Bulgaristan Türkleri", "Türkler ve Kürtler", "Türkiye Cumhuriyeti'nde Yahudiler", "Yahudi Devleti"/ Theodor Harzl, "Osmanlı Devleti'nde Gayrimüslimlerin Yönetimi", "Kosova Bağımsızlık Yolunda", "Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları" ve en sonunda benim istediğim ve gelecekte bunun gerçekleşeceğine inanan, iyimser biri olarak bakan "Türk Birliği Projesi" kitabına göz gezdirmeye zamanım oldu. Bütününü okumak hiç mümkün değildi, öyle birkaç sayfasına baktım ve kütüphaneden ayrılma zamanı geldi. Biz de kitapları raflar üzerine bırakıp çıktık ve Gebze'de seçkinlerin kaldığı yer olan Cumhuriyet Mahallesi'nden geçerken arkadaşım bak bu benim lisem diye gösterdi. Kapılar, duvarlar, sınıflar, ağaçlar, çiçekler hepsi benim için bir anıdır, dedi. Tâbi bunlar arkadaşımın söyledikleri. Yoksa yedi iklim uzaktan gelen biri nerenin elit nerenin başka bir şey olacağını nereden bilecek. Yola devam ettik ve "Tarihi Karaköy Fırın"a geçtik ve baya oturduk. O zaman "Bizim Karaköy mü? " diye şakalaştım." Arkadaşım, "evet" diye yanıtladı. Ordayken Gebze'de çalıştığım yerden tanıdık iki üç tane abi vardı onları aradım ama çoğu Gebze dışındaydı. Biz oturduk ve ilk önce Taze sıkılmış portakal suyu içtik. Çünkü hava çok sıcaktı ve bundan daha iyi bir seçenek olamazdı. Öyle "çay bahane, muhabbet şahane" gibi sohbet, muhabbet ve tabi ki dost söz konusu olduğu için sır torbaları açıldı, her türlü sırlar paylaşıldı ve bol bol keyifli sohbetler edildi. Fakat bunu da ifade etmekte fayda var ki dedikodular sohbetlerimizin parçası olmaz. Çok dikkat etmeliyiz. Dedikodu, iftiranın hafifletilmiş kısmıdır. Daha sonra sıra tatlıya geldi. Biraz menüyü karıştırdık ve Türkiye'de en beğendim tatlılardan birine gözlerim takıldı. Aslında arkadaşım da seviyor fakat başka bir şey denemek istiyordu kendisi. Ben kazandibi deyince, ben de kazandibi istiyorum dedi ve beraber bol muhabbetle kazandibinin keyfini çıkardık. Başta söylemek gereken şeyi artık söyleyeyim. "Arkadaşım biraz hasta ve halsizdi, sadece aramızdaki samimi bağ onu buraya getirmişti" Sağ olsun, var olsun. Ona acil şifalar dilerim. Sohbet esnasında arkadaşım, "annem sizleri Darıca sahiline götüreyim." dedi. Arkadaşım, sevgi dolu ifadelerle, ve güler yüzlü hatta hahkaha atan biri olduğu için her zamanki gibi gülümseyerek ve mizahi bir tarzda annem, ben gencim, buralıyım, sizin kadar olmazsa da burayı biliyorum, siz zahmet etmeyin, Miraç gitmek isterse, biz kendimiz gidebiliriz diyerek kabul etmedi" Aslında Darıca planımızda yoktu. Arkadaşımın durumu böyle olunca, hiç yoktu ve yorulur ve daha halsiz olur diye onun Darıca'ya kadar gelmesini hiç istemiyordum. Buna karşı arkadaşımın verdiği tepki için kurduğu o samimiyet ve sevgi dolu cümleyi kurmak en mantıklısı olacaktır sanırım: "Miraçcığım sen her gün buraya gelmiyorsun ki, ve mizah yoluyla ben direnirim, ben sonra da halsiz olurum, şimdi sen varsın bir şey olmaz" diyince kahkaha attık ve hakkını helal et, dedim. "Arkadaşlar arasında böyle bir şey mi olur, hak asla olmaz." diyerek "Hadi sahile gidiyoruz o zaman." dedi. Kalktık.

    Yanlış hatırlamıyorsam akşamüzeri saat 6'ya geliyordu. Yürüme mesafesinden 501 otobüs no ile Darıca'ya geçmek için otobüse bindik. Fakat elimdeki "İstanbul Kartı" geçerli değildi. Ben İstanbul'da değil, Kocaeli'de olduğumu unutmuştum. Hemen arkadaşım kartını basıverdi. Teşekkür ettim. Otobüsün durumu kalabalıklık açısından İstanbul'dan pek farklı değildi. Bir de Gebze otobüsü daha ufak bir otobüs. Biz menzile inip yürümeye devam ettik. Sahile doğru yürürken camiyi görünce arkadaşım, "Namazı aksatmayalım." dedi. İnceliğine tekrar hayran oldum ve teşekkür ettim. 1950'de inşa edilmiş "Hacı Tahir Kavala" adlı ufak bir caminin önündeydik o zaman. Girdik. Namazdan sonra kapıdan çıkarken caminin sınır kapısında yazarı belli olmayan "Su diyor ki" başlıklı dörtlük dikkatimi çekti. Okudum, çok hoşuma gitti. Taş üzerinde duvarda şöyle yazıyordu:
    "Su diyor ki:
    Önce akardım yabana
    Sonra çıkardılar meydana
    Cennet mekânı olsun benden
    Abdest alıp namaz kılana."
    Arkadaşıma gösterdim, arkadaşım amin dedi ve biz sahile doğru yolumuza devam ettik. Eski-yeni, büyük-küçük binalar arasından geçerken bir yere gelince arkadaşım "Burası çok sakin, huzurlu aslında yaşanılabilir." dedi. "Etrafa baktım. Hemfikiriz." dedim. Yolun sağ tarafından yüz metre yürüdükten sonra nihayet karşımıza "Darıca❤️" yazısı çıkmaktaydı. "İşte burası Darıca sahilimiz." dedi arkadaşım. O büyüleyici, cazip, göz kamaştırıcı, keyif verici, deniz manzaraları ve gölette sıra ile dizilmiş tekneler gül bahçesi gibi duruyordu. Biz bankta oturduk ve manzarayı seyretmeye devam ettik. Yan bankta iki genç oturup telefonla biri ile konuşuyordu. İstemeden kulak misafiri oldum ve konuşmalarından ahlakı değerlerin ne kadar düştüğünü farkettim, genç neslin hâline biraz üzüldüm. Biraz oturup güneş batımını seyretmeye devam ettik. Güneş batarken, ışığının kahverengi tonları üçgende olan yokuşu saklıyordu. Azıcık kalkıp Darıca yazılı yere geldik biraz daha seyrettik ve geri döndük.
    En başta bahsettiğim ve bugüne kadar hiç unutmadığım Pelitliköy, sanayi bir bölge denilebilir. Çikolata, gofret, bisküvi vs. firmalarla çevrili bir köy. Çalıştığım yer bir çikolata firmasıydı. Ama arkadaşım, "şimdi gofret firması olmuş." dedi. Çalıştığım firma köye çok yakın bir yerde olduğundan bazen köye gidip marketten bir şeyler alıyordum. Orada çalışan arkadaşlarla Cuma günleri genellikle köyün camisine giderdik ve Cuma namazı kılardık. Çok net hatırlıyorum bir kere internet bittiğinde internet paketi yaptırmak için markete gitmek zorunda kalmıştım, fakat nedenini hatırlamıyorum olmamıştı. Aslında acil bilgisayardan bazı dosyaları göndermem gerekiyordu. Şimdi var mı bilmiyorum. Kaldığım zaman o markette internet paketleri yükleniliyordu. Bir de bir kere sessiz sakin, tırlar firmaya girince anca "arkaya doğru", "tamam tamam", "biraz daha ileri-geri", "devam et" gibi sözleri duyabiliyordum. Çok hüzünlü, dertli fakat derdini paylaşmayan, çok zayıf, yaşlı kapıcının Hint asıllı Alman bostan malboru istediği zaman markete gidip malboru almıştım.
    Pelitliköy'ü o zaman bilmediğim için hiç anlam ifade etmiyordu. Normal bir köyde yaşıyormuşum gibi günler geçip gidiyordu. Aslında orada yaşamıyordum, günler orada geceler Gebze merkezinde geçerdi. Hiçbir şeyi merak etmiyordum. Pelitliköy'ü niye bu kadar uzun uzadıya anlatıyorum diye aklınıza soru işareti gelebilir ve gelmiştir muhakkak ve gelmesi de çok doğal. Çok meraklanmışsınızdır değil mi? Benim bugün sabahtan akşama kadar beraber olduğum çok değerli insan, can dostum, çocukluğunu Pelitliköy'de geçirmiş. Çalıştığım firmanın karşısındaki tarlalar dedesine ait olduğu için gidip gelmiş ve dedesi halen orada olduğu için sık sık gidip gelmektedir. Buna tevafuk mı dersiniz? tesadüf mü dersiniz? Ne dersiniz?

    Biz 2018'da tanıştığımız zaman Gebzeliyim demişti. Ben de merak edip sormamıştım. Bir gün bir yerde tam olarak nerede olduğunu hatırlamıyorum "ben köylüyüm, köyde tarlalarımız var. Dedem, domates, kabak, salatalık gibi şeyler ekip biçiyor." deyince meraklanmıştım. Pelitliköy deyince ben şok oldum. Ben oradaki yaşadıklarımı anlatınca arkadaşım, şaşkınlıkla bakarak "Yok artık, şaka bence. Sen evimizdesin ve haberim yok ve kesin dedemle de karşılaşmışsın." demişti.
    Yakından tanıdığın ve sevdiğin birinin köyünde oturuyorsun ve ondan habersizsin. Bu kadar tesadüf olur mu?
    "Kısmet ise gelir Hint'ten, Yemen'den,
    Kısmet değilse ne gelir elden."
  • Siyonizmin hedeflerinin böyle radikal bir sekilde tanımlanmasi bir kez daha şu soruyu gündeme getirmişti: Filistinli Araplar İçin ayrı bir siyasi varlıktan söz edilebilir mi ve böyle bir durum soz konusuysa, Siyonistlerin Araplara karşı tutumu ve öngörülen Yahudi devletinde Arapların konumu ne olmalıdır? Jabotinsky bu sorunun cevabını, 1923'te "The Iron Wall" başlığıyla yayımladığı iki önemli makalede ortaya koymuştu. Makaleler Revizyonist teorinin Arap sorunu hakkındaki duruşunu ve teorinin mücadele sloganinı da belirlemişti. İlk makale "On the Iron Wall (We and the Arabs)" başlığını taşımaktaydı. Makale, Jabotinsky'nin Araplara karşı duygularını mizahi bir tonla “nazikâne kayıtsızlık" olarak açıkladığı kişisel notuyla açılıyordu, ancak Arapların Filistin dışına çıkarılması hakkında herhangi bir görüşü de kesinlikle kabul edilemez bularak reddediyordu. Konuyu felsefi bir boyuta taşıyarak, asıl barışçıl hedeflere barışçıl yollardan erişmenin mümkün olup olmadığını sormak gerektiğini vurgulamıştı. Sorunun cevabıysa, Jabotinsky'nin tereddütsüzce ve ısrarla belirttiği üzere, Siyonizmin Araplara yaklaşımında değil, Arapların Siyonizme yönelik tavrında yatmaktaydı.
  • - Zinaida, budala bir kadın gibi konuşuyorsun...

    - Vasiliy, ben, senin anlayacağın şekilde konuşuyorum.



    - Зинаида, ты говоришь, как идиотка...

    - Василий, я говорю так, чтоб ты понял.
  • 125 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Wilhelm Reich psikiyatri tarihinin en radikal isimlerinden biridir. Sigmund Freud’un fikirlerini daha da ileri götürmeyi başarmıştır. Yazarın deyimleşmiş “küçük adam”a seslenişi, bilimsel değil insanca bir belgedir.
    Kitapta eleştirdiği ve çeşitli öğütlerde bulunduğu “küçük adam” hani o hepimizin bildiği, bazı yöneticilerin yalakalığını yapan, kadınları meta olarak gören, ahlâksızlığının farkında olmayıp ahlâk bekçiliğine soyunan, paraya tapan, kendisine dayatılan düşünceleri sorgusuz sualsiz kabul eden, farklı ırk, din ve düşünce yapılarını tehdit algılayıp aşağılayan ya da yok etmeye çalışan insanlardır.

    "başka bir biçimde yaşayabileceğini düşünmeye cesaret edemiyorsun: koyun gibi güdülmek yerine özgür yaşamak, taktikler uygulamak yerine açık davranmak, bir hırsız gibi gecenin karanlığında sevmek yerine açık açık sevebilmek düşüncelerine yer vermiyorsun kafanda. kendini küçümsüyorsun, küçük adam." #alıntı
    Kitap yazıldığı dönem itibariyle Hitler’in peşinden sürüklenen milyonlarca fanatiğe göndermelerde bulunsa da;
    “bütün suç yahudilerde, diyorsun.
— yahudi nedir? diye soruyorum.
— damarında yahudi kanı bulunan kimse, diye yanıtlıyorsun sorumu.
— yahudi kanıyla başka kan arasında ne ayrım var peki?”
    aslında tüm zamanlara ve tüm insanlığa hitap ediyor.

    “Sen alçaktın ve alçaksın, şu ya da bu devrimin kızı. İnsanların mutluluğu senin elindeydi, ama sen bunu harcadın! Başkanlar doğurdun, ama onları küçüklüklerle donattın. Fotoğrafını çekiyorlar ve dekorluyorlar ve durmadan gülümsüyorlar, ama yaşımı adıyla almaya cesaret edemiyorlar, devrimin küçük kızı! Dünya senin ellerindeydi, ama sonunda Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarını attın; senin oğlun, demek istiyorum, attı onları, ibret olsun diye! Sen kendi mezar taşını fırlattın, küçük kanserli kadın! Bu bir bombayla bütün sınıfını ve ırkını toptan ebedi, sessiz mezara gömdün! Çünkü, Hiroşima ve Nagazaki’deki erkekleri ve kadınları ve çocukları ve kızları ve oğlanları uyaracak insanlığın yoktu senin! İnsanca davranacak büyüklüğü göstermedin! Bu yüzden batıp gideceksin, sessizce, bir taşın denizde batması gibi. Şimdi ne düşünüp söylediğin önemli değil, ahmak generaller doğuran küçük kadın. Beş yüz yıl sonra sana gülecek ve hayret edecekler. Daha şimdiden gülüp hayret edilmemesi, dünya rezaletinin bir parçası!”#altınıçizdiklerim

    Dili akıcı ve sade. Kitabın içinde bulunan çizimler mizâhi olmasının yanında zekice kurgulanmış. Ben mutlaka okuyun diyorum.
  • - Saracığım, peki, senin Abrahamcığın ev işlerinde sana yardımcı mıdır?

    - Benim Abrahamcığım, hiç bir şeye elini sürmediği zaman, en faydalı olan insanlar kategorisine mensuptur.



    - Сарочка, а твой Абраша тебе по дому помогает?

    - Мой Абраша из категории таких людей, которые наибольщую пользу приносят, когда ничего не делают.