• 122 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Anıları okuyoruz. Hayatın içinden süzülüp gelenleri. 1800'lerin sonları ile 1900'lerin başlarında horlanan, kovulan, öldürülen ve en iyi durumda 'azınlık' olan bir halkın savruluşunu okuyoruz. Batı Avrupalı Yahudilerin, Doğu Avrupalı Yahudilere karşı tavırlarını, kendi içlerinde yaşadıkları çekişmeleri ve dini-siyasi farklılıkları da anlamaya çalışıyoruz.

    Almanya, Fransa, İtalya, Amerika'ya göç eden Yahudilerin orada yaşadıkları sıkıntılardan da bahsediliyor. Bu sıkıntılar hem oranın yerleşik halkı veya devleti tarafından veya daha önce oraya gelen Yahudiler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanabiliyor. Doğulu Yahudiler en başta sadece yerleştikleri ülkelerde oranın vatandaşı olmayı umarlar. Sadece horlanmayan bir vatandaş olmak isterler.

    Yazar, yaşadığı dönem itibarıyla yaşananları, görülenleri, anlatılanları bize aktarmaya çalışmış. Bunu yaparken de bulunduğu toplumun diliyle konuşmuş. Yukarıdan bakmamış. Farklılıklardan, olacak veya olamayacaklardan bahsetmiş. Göç, göçmenlik, yurt, yurtsuzluk ve en uç nokta olan haymatlos kavramları eşliğinde Doğulu Yahudilerin yaşamlarına konuk oluyoruz.

    Joseph Roth, 'Yahudiler Yollarda' adlı kitabıyla göçmenlik duygusunu işliyor. Yaşadığı dönem itibarıyla tarihe tanıklık ediyor. Yayımlandığı dönem bu kitap ne kadar etkili oldu bilemeyiz. Ama şu an bile bazı şeylerin anlaşılması için önemli. 2.Dünya Savaşı öncesi Doğulu Yahudilerin topraklarından kopartılıp yollara düşmesi anlatılıyor. Ve siyonizm burada devreye giriyor.

    Bizler evlerimizde ya da işyerlerimizde sıcak ortamlarda çayımızı, kahvemizi yudumlayıp kitaplar okurken, şu anda dünyanın farklı köşelerinde, yerlerinden yurtlarından sürülen, hor görülen binlerce insan da var. En yakın ise Suriye'de yaşananlar. Suriye'den kaçan binlerce insan daha özgür daha sıcak daha insani bir yaşam için yollara döküldü. Bu mültecilik durumunda yolda kalanlar olduğu gibi aileler de dağıldı. Mültecilik başlı başına bir sorun ve bunun temel kaynağı da para ve emperyalizm. Daha fazla sömürme daha fazla kazanma daha fazla harcama ve bunun da olması için, kendisinde olmayan kaynakları sömürmek.

    Bu kitabı koltukta ya da yatarak okuyup anlayacaklarımızla, bunu dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan mültecinin okuması arasında muazzam bir fark da ortaya çıkabilir. Ben ya da çoğunluk bizim anlamaya çalıştığımızla o yeni nesil mültecilerin anladıkları çok farklı olacak. Onlar o durumu zaten yaşıyorlar. Dünyanın daha yaşanabilir hale gelmesi için 'sözde' bir takım eylemler yerine bazen bir 'empati' bile bir olayı yumuşatabilir. Siyasi, dini, kültürel farklılıklar, çeşitlilik olması gerekirken bunları ayrımcılık, ötekileştirme, yok etme olarak kullandığımızda şu an yaşanan durumla karşı karşıya kalırız. Dün 'Yahudiler Yollarda' bugün farklı din ve milletler yollarda olmaya devam edecek.

    Ezcümle: Tarihi seven, okuyan kişilerin okumasında fayda olacağına inanıyorum. Tavsiye ederim.
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı.
    -Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, beni laf mermisi manyağı yapan çevreme mi kızayım bilemiyorum.
    -Bitti mi?
    -Evet bitti.
    -Biraz rahatladın mı?
    -Hem de nasıl!
    -O zaman bir kahve içelim, sonrasında sakin sakin konuşalım.
    Kahveler geldi, dumanı üstünde hem de en sadesinden… Yavaş yavaş yudumlamaya başladık. Göz ucuyla da onu izliyorum. Epey bir sakinleştiğini görebiliyorum.
    -Ver şu kağıda bir de ben bakayım.
    Baktım, ama işin doğrusu ben de hiçbir şey anlamadım. Anlaşılacak gibi bir ifade veya ibare de değildi zaten. Anlayacağınız Arapça bir takım karışık kuruşuk harfler. Sağından baktım, solundan baktım, anlaşılır gibi değil. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya okumaya çalıştım hiç bir anlam veremedim. Doğrusu ben de bunu bekliyordum. Aslında bu notu, bilgi sahibi biri de yazmış değildi. Bir ihtimal, üzerinden yüzlerce kopya alınması sonucu bozula bozula bu hale gelmiş, ilk anlamını ve şeklini tamamen kaybetmiş bir ibare. Bir başka ihtimal de, Arapça harfleri yazmasını şöyle böyle öğrenmiş acemi birinin kötü bir şakası… İçimden bunları düşündüm, ama söylemedim. Çünkü olay çok büyümüş ve neredeyse içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Böyle basit bir şey söylemem, hem onu tatmin etmez hem de cinci veya medyum denilen adamların kucağına düşmesine sebep olurdu. Tanırdım, iyi bir insandı. İşinde gücünde. Kimseye bir zararı olduğunu, ne gördüm ne duydum. Böyle birinin elinden tutmak ve müşkilini halletmek gerekirdi. Nice bu yolla işi ve sağlığı bozulan insanlar vardı…
    -Eh artık, bu kahvenin üstüne sohbet gider. Biraz sonra şöyle bir çay da söyleriz, sohbeti biraz daha koyulaştırırız.
    -Vallahi o kadar rahatladım ki, ne işe gitmek ne de bizimkilerin yüzlerini görmek istiyorum.
    -Burası senin, istediğin kadar oturabilirsin. Allah’tan benim de bu gün işlerim çok yoğun değil. Ama önce şu senin sorununu bir konuşalım. Çözebilir miyiz? Bilemem. Ama en azından içindeki derdi boşaltıp biraz rahatlatabiliriz. Ne demiş Ulu Peygamber “çok sıkıldığınızda veya bunaldığınızda pozisyon değiştirin, oturuyorsanız kalkın, ayaktaysanız oturun. Olmadı, gidin bir abdest alın, yüzünüz görünüz açılsın şöyle. O da mı olmadı? Bir dostunuzun yanına gidin sohbet edin…” Bu en son ve en etkili çaredir. Sen bizi dost bilmişin, derdini açmışın, eh bizim de bunun altında kalmamamız lazım. Daha da önemlisi yarın O Ulu Peygamber ile mahşer günü karşılaştığımızda, nasıl bakarım yüzüne? Kalpleri bilen Yüce Allah’a ne cevap veririm? Bir Müslümanın derdiyle dertlenmez, derdine çare aramazsam…
    -Allah senden razı olsun. Beni sakin sakin dinledin ya, bu bile bana yeter. Hele şu kahveden sonra, içim epey bir yatıştı.
    -Gelelim meseleye! Sana büyü yapıldı mı bilemem. Bu kâğıdı oraya koyanın ne maksatla konduğunu da bilemem. Gelişmelerden hareketle şöyle bir tahmin yürütebilirim. Belli ki bunu oraya koyan kişi, kâğıdı senin değil başkasının görmesini istemiş. Ama esas hedef sensin. Niye başkasının görmesini istemiş? Çünkü senin etkilenmeyeceğini biliyor. Seni, çevrende oluşacak panik yoluyla etki ve baskı altında alacağını düşünmüş. Görünüşe bakılırsa, başarılı da olmuş… Öyleyse buradan başlamalıyız. Önce her kimse, o şahsın amacını boşa çıkarmalıyız. Bunun için de, sakin ve sabırlı olmalıyız. Onun amacı bizi önce korkuya, ardından telaşa sevk etmek. Telaş halinde art arda hata yapacağımızı ve kurduğu tuzağa düşeceğimizi düşünüyor olmalı…
    -İyi de bizimkilerin zihnindeki bu büyü meselesini nasıl çözeceğiz. Benim esas sorunum bu kâğıt veya büyü değil, bizimkilerin panik halleri…
    -Onu da sakince ele alalım. Büyü konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. İnsan etki altında kalabilen bir varlıktır. Bazen biyolojisi psikolojisini bazen de psikolojisi biyolojisini etkiler ve bozar… İnsanın ruh-beden bütünlüğü şeklindeki varlığı, buna zemin hazırlayan temel etkendir. İnsanın psikolojisine hem görünmeyen varlıklar hem de görünen varlıklar tesir ederler. Şeytanlar vesvese yoluyla insanın moralini bozmaya çalışırken melekler iyi duygularla insanları iyilik üzere tutmaya çalışır. Ancak son karar, akıl ve irade sahibi insanın kendisine aittir. Şeytan tarafına meyletmek de, melek tarafını tercih etmekte… Aslında şeytanın da, meleğin de insan üzerinde telkinden öte bir otoritesi yoktur. Ancak insan, görmediğinden olacak hem meleği hem de cini kafasında olduğundan daha fazla büyütür. O yüzden cin şeytanı insanın bu abartılı duygusundan da yararlanır. Nitekim Hz. Adem ve Havva’yı İblis, yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekleşecekleri vaadiyle kandırmıştı. Onlar da kanmıştı. Ne zaman gerçeği anladılar? Hata ettikten sonra. Ama olan olmuştu. Hatadan dönüşün tek yolu vardı: Allah’a sığınmak. Onlar da bunu yaptılar. Allah’a sığınarak ve bağışlanma dileyerek hem yanlış düşünceden hem de günahtan kurtuldular. Anladılar ki, melek de bir kuldur. İnsanın melek olması da söz konusu değildir. Hâlbuki Yüce Allah onları daha önceden uyarmıştı. Şeytan sizin düşmanınızdır, diye. Ancak ölmeden önce yapılan samimi her tövbe makbuldür. Hatta böyle içtenlikle tövbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Adem babamız, Havva anamız bu konuda bize güzel bir örnektir. Şeytan insanlardan da olur. İşte bu kâğıdı oraya koyan da, böyle bir şeytandır. Niye, çünkü size kötülük yapmak istiyor. Kötülük peşinde olan her insan bu yönüyle şeytandır. Bu şeytanların tuzağına düşmemenin en iyi yolu, onların kapsam alanına girmemektir. Girilmişse derhal oradan çıkmaktır. Allah insana akıl ve irade vermiş. Bu ikisini sağlam kullandı mı insan, kesinlikte onların etki alanından kurtulur. Sigara bırakmak gibi bir şeydir. Yani her şey, kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanların telkinlerini ciddiye almamak bile, boşa çıkarmanın bir yoludur.
    -Şimdi siz, bana Allah’a sığın ve kurtul mu demek istiyorsunuz… Ama bu büyü olayı biraz farklı değil mi?
    -Biraz farklı görünüyor, ama aslında insanları korkutma noktasında aynı işlevi görüyor. Büyü yaptıranın amacı korkutmak ve yıldırmaktır. Büyü yapılan korktuğunda, amaç yerine gelmiş olur. Korku, telaşı tetikler; telaş, korkuyu biraz daha büyütür. İşte korku sarmalı dediğimiz şey böyle gerçekleşir. Tipiye yakalanmış insan gibi, olduğu yerde dönmeye başlar. Gittiğini zanneder, fakat bir türlü varacağı yere ulaşamaz. Bıkar, yorulur ve olduğu yere çöker kalır. Böyle olan kişinin kendini kurtarması çok zordur. Mutlaka dışardan bir desteğe ihtiyacı vardır. Birisi elinden tutacak, içinde girdiği fasit dairenin dışına çıkartacak onu.
    -Nasıl olacak bu?
    -Büyü tecrübesi, görülebilen ve aktarılabilen bir olgu ve olay değil. Ancak bunun karşısında insanların nasıl bir davranış sergilediği hususunda bir tecrübe birikimi var. Biz de bu birikimden yararlanacağız. Önce bu tecrübeler içinde en güvenilir olanını bulmak lazım.
    -Anladım. Büyü, aslında bizim güven duygumuzu yıkmayı amaçladığına veya yıktığına göre, öncelikle bu güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Bu da en güvenli çareye başvurmakla mümkün.
    -Evet, tam da onu diyorum. Gelen bilgilere göre Peygamberimize Yahudiler bir büyü yapmışlar. Bu büyü, O’nda bazı rahatsızlıklar meydana getirmiş. O sırada vahiy meleği Cebrail, Felak ve Nas surelerini getirmiş ve büyünün etkisinden bu sureleri okuyarak kurtulabileceğini bildirmiş. Neticede Yüce Peygamber, bu sureleri okuyarak Allah’a sığınmış ve büyünün etkisinden kurtulmuş. Bu gelişme, bizim için güvenilir bir tecrübedir. Zaten her iki surede de Allah’a sığınmak emredilmektedir. Felak Suresinde, yarattığı her şeyin şerrinden, gece entrikaları düzenleyenlerin, düğümlere üfleyerek kötülük peşinde olanların ve haset ateşi yakanların şerrinden aydınlık sahibi Yüce Allah’a sığınmamız istenir. Nas Suresinde ise, bize vesvese veren insanların ve cinlerin şeytanlarından yegâne irade ve güç sahibi Allah’a sığınmamız emredilir.
    -En doğrusu bu. Yüce Peygamber’in Sünnetine uyarak ve getirdiği ilahî Kitabı rehber edinerek dertlerimizden kurtulmak. İyi de, bizimkileri nasıl ikna edeceğiz.
    -İnsanları ikna etmek kolay değil. İkna olabilmesi için insanın önce güvenmesi, kabullenmesi ve teslim olması gerekir. Ama hepsinden önemlisi ve önceliklisi güvenilecek insan... O kadar ağzımız yandı ki, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Onun için, işin kolay diyemiyorum.
    -Doğru vallahi, işim çok zor…
    -Aklıma gelen, onları çözümün bir parçası haline getirmek. Bu, ikna etmenin en iyi yolu olabilir.
    -Nasıl olacak?
    -Bu konuda iki hususu halletmemiz gerekiyor. Birincisi sizinkilerin korkusunu gidermek, ikincisi ise kendilerine güven kazandırmak. Bunların ikisi birbiri ile bağlantılı. Onların korkuları bu kâğıdın bir felaket getireceği. Öyleyse önce o korkuyu yenmemiz gerekiyor. Bunun yolu kâğıdın ve içinde yazanların Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremeyeceğini bilmeleri. Bunun için Hz. İbrahim’in putları kırması gibi, o kâğıdı onların gözü önünde imha etmemiz gerekiyor. Yani imha anına hepsi şahit olmalı. İkinci aşama, güven kazandırmak. Güven için iyi bir tutamak lazım. Çünkü Yüce Allah, sağlam kulpa tutunan kurtulur, buyuruyor. En sağlam kulp, Allah’ın iradesi ve gücüdür. O’na sığınmak, bu kulpa tutunmaktır. Anlayacağın, Ulu Peygamber’in yaptığı gibi Felak ve Nas Surelerini okumak. Şöyle ki, kâğıdı onların gözü önünde imha ettikten sonra Felak ve Nas surelerini üçer kez okumalarını söyleyeceksin. Bu mesele, her akıllarına geldiğinde bu sureleri okumaya devam edecekler. Ta ki, unutana veya olayın etkisi kayboluna kadar… Unuttukları veya akıllarına bir daha takılmadığı takdirde kötü niyetli kişinin bütün amacı ve hamlesi çökmüş olur.
    -Doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir düşünce, inşallah işe yarar. Fakat bizimkilerin hallerini düşününce...
    -Önce senin Allah’a güvenmen lazım. Öyleyse buradan eve gidene kadar Felak ve Nas Surelerini oku. İnancımız nedir? Allah’tan büyük güç yoktur. Allah’a dayanan için her daim umut kapısı açıktır. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, buyruğu da bizedir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır, korku ve endişe her zaman olacaktır. Mümin korkuyla ümit dengesini kuran kişidir. Karar verip yola çıktıktan sonra, gerisi Allah’a kalmıştır. Zaten son kertede Allah’a dayanmaktan ve güvenmekten başka tutamağımız da yoktur.
    -Allah sizden razı olsun çok rahatladım. İnşallah bizimkiler de ikna olur da, şu dertten hasarsız kurtuluruz.
    -İyi niyetle, azim ve kararlılıkla yola çıktıktan sonra Rabbim kimseyi yolda bırakmaz. İmtihan dünyası burası, bu sıkıntılar olacak. Mikropsuz bünye olmadığı gibi, şeytansız dünya da yoktur. Esasen cin şeytanlarından çok, insan şeytanlarından korkmak gerek. Cin şeytanı sadece vesvese verir, öteki ise insanı doğduğuna pişman eder. Ama hiçbir şeytan, Allah’tan büyük değildir. Allah her derdin çaresini de yaratmıştır. Her zorluğun yanında, bir kolaylık olduğunu da bize bildirmiştir. Yeter ki sakin ve sabırlı bir şekilde çözüm arayalım… Allah doğruların yar ve yardımcısıdır… Yolunuz aydınlık, yüzünüz ak, alnınız açık olsun her daim…
    Cağfer Karadaş
  • 416 syf.
    ·67 günde·Beğendi·6/10
    Bir halkın yurt kurma mücadelesini anlatıyor. İngiliz manda rejimi altında yaşarken, Ortadoğu tabir edilen bölgenin siyasi ikliminin de etkisiyle alttan alta teşkilatlanma ; yerleşim yerleri kurma ve bunları korumak için yapılan mücadele. İsrail devletinin kuruluş aşamasında, bir bölgede yaşanan değişimleri, İngilizlerin iki tarafı yani Araplarla, Yahudiler arasında tampon bölge oluşturmasını ve iki tarafı gücendirmeden işi götürmeye çalışmasını ve Yahudilerin artık canına tak etmesi üzerinden kurgulanan tarihi kurgu roman okuyoruz.

    Exodus (Eksodüs), Leon Uris'in 1958 yılında yayımlandıktan 2 yıl sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilen romanıdır. Bir halkın bir devlet kurma mücadelesi anlatılır. İsrail devletinin 1948 yılında kurulmasına giden yol anlatılıyor.

    Kitap, İngilizlerin kontrolü altında bulunan Kıbrıs adasında başlar. 2. Dünya Savaşı sonunda Avrupa'dan kaçan ya da göç eden Yahudilerin bir yurt kurmak için şu an yaşadıkları yerlere gitme mücadelesini anlatmaya başlar. Bunun da deniz yoluyla ilk ayağı, Kıbrıs'da bulunan İngilizlerin toplama kampları. Deniz yoluyla yakalanan Yahudiler bu toplama kamplarında tutulur ve kurgu da burada başlar. Aşk, macera, savaş, gazetecilik, hayatta kalma mücadelesi ile konu ilerler. Bir tarafta Amerikalı hemşire ile diğer tarafta Yahudi yer altı teşkilatında gönüllü kişi arasında geçen aşk da kitabın içinde yer alır. Kıbrıs adasında gizlice teşkilatlanan Mossad'ın hem Filistin'e Musevileri güvenli bir şekilde taşıması hem de kendilerini afişe etmeden yaptıkları anlatılır. Kıbrıs adasından kendilerini götürecek tekneye bir isim ararlar ve sonunda 'Exodus' adını verirler.


    İngilizlerin Ortadoğu'da Filistin bölgesinde Arapları kızdırmamak ve küstürmemek için ikili oynamasının yansımasını okuyoruz. İngilizler kendi çıkarları için hem Arapları hem de Amerikalı Musevileri kızdırmamak için orta yol bulur. Siyaset kaçınılmaz olarak her yerde.

    Kıbrıs adasındaki toplama kamplarında yaşananlar ayrıntılı bir şekilde işlenir. Kitap geri dönüşlerle Polonya ve Almanya'da yaşanan gelişmeleri tarih ve yer belirterek anlatılır. Uzun uzadıya özellikle Polonya ve Varşova gettolarında yaşamaya mahkum edilen Yahudilerin yaşamına konuk oluyoruz. Günlük hayatlarına ya da hayatta kalma mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Gettoların ağır şartları altında hayatta kalma mücadelesi veren Yahudilere, Almanların yaptığı terör eylemi sürekli dillendirilir. Yahudiler de imkanlar dahilinde kendilerini savunmak için her şeyi kullanırlar. Gettolardaki yaşamı içerden okuyorsunuz. Kanalizasyon sisteminin dehlizlerinde ölüm ve yaşam arasındaki çizgide gidip gelenlerin hikayelerine dahil oluyoruz.


    Geri dönüşler olmaz mı? Olur. Konuyu daha anlaşılır kılmak ve anlatılan konuyla bağlantı kurmak amacıyla karakterler (ya da konu) eskiye döner ya da anlatıcı dönemi anlatarak konuyla bütünlük oluşturması sağlanır. Ama sıkıntı şurada ki, uzatıldıkça konudan kopulabiliyor ve okuyucu bazen bu şekilde uzatılmasını istemeyebilir.

    Araplar Yahudilere bataklık arazilerini satarak para kazandıkça, Yahudiler ise o bataklık arazileri kurutup tarım alanları inşa ederek kendilerine yurt edinirler.


    Romanın baş karakteri Ari Ben Canaan da, gizli Yahudi teşkilatının en önemli kişilerinden biri olup, Kıbrıs'tan, Yahudi mültecileri güvenli bir şekilde Filistin bölgesine ulaştırmayı amaçlar.

    Kudüs ve çevresindeki yaşamdan kesitler sunularak, okuyucuya var olan yapı ve orada bulunanların hayatları hakkında bilgi de sunuluyor. Kudüs'ün üç din açısından öneminden hapsedildikten sonra Musevilerin ibadet konusunda kendi aralarında yaşadıkları farkları da burada okuyoruz. Tarih, kurgu, gerçek kurgu, hayal kurgu iç içe geçmiş.

    Sadece bina, taş, toprak hikayeleri yok. Yaşamın içinden dini, kültürel, siyasi durumlarda ortaya konuluyor. Exodus, Filistin'e varışın hüzünlü öyküsüdür.


    Notlar:
    Kitabın çevirisi çok eski olduğundan okunması epey zor. Çünkü, hem kullanılan kelimelerin bir kısmının artık eskimiş olduğundan dolayı (teşne, lendüha, methal vb.) hem de baskı hataları yüzünden sağlıklı bir şekilde okunması zor. Şimdi internet elimizin altında olduğu için bilmediğimiz bir kelimeyi hemen öğrenebiliyoruz. Yıllar önce yayımlanmış bu kitabı şu an okumak sıkıntılı. O yüzden eğer bu kitabı tekrar basmak isteyen yayım evi varsa İngilizcesinden yeni bir tercüme yaptırmasında fayda var.

    Kitap 1958 yılında yayımlanıp, 1959 yılında ise ödül kazandıktan sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilmiş.

    Olayların yaşandığı dönemle kitabın yayımlandığı zaman arasında fazla bir süre olmadığı için ve acılarda taze olduğundan dolayı ABD'de çok etkili olmuş . 1960 yılında sinema filmi çekilmiş. http://www.beyazperde.com/filmler/film-7121/

    Ezcümle: Yeni bir baskısı olursa tekrar okumak isterim. Ama bu baskıyı okumak epey zor. Hem kullanılan kelimeler hem baskı hataları hem de bazı kelimelerin tam çevrilmemesi okumayı zorlaştırıyor. Bu kitap, 17/09/2018 - 21/11/2018 tarihleri arasında okunup, 20 /3/2019 tarihinde inceleme yazısı siteye eklenmiştir.
  • 184 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bugün dünyamızın geldiği noktaya bakınca, gelecekten umutla söz etmenin ne kadar da manasız olacağını düşünüyorum. Tamam kabul, dinler olmasaydı da insanlar yine birbirlerini öldürürlerdi. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve lütfen tarihe bir bakın. İçerisinde dinlerin yer almadığı kaç tane savaş bulabileceksiniz! Suç dinlerde mi? Elbette değil, dinlerin ne suçu olabilir ki? Suç tamamen bizde. Dinlerin taraftarları olan, dinlerin sahibinin sözlerine uymayan bizlerde. Hani güzel bir şarkı sözü var ya, “aşkımı inkar edersen Allah’tan bulasın!” diye. Tanrı’nın böyle bir söz deme gibi bir ihtimali var mı? Doğal olarak olamaz, çünkü Tanrı bizzat kendisi. Müslümanlar, Hıristiyanlara ve sair diğer din mensuplarına karşı acımasızlıkta sınır tanımıyor. Hatta Müslümanlar, Müslümanlara daha da acımasız davranıyorlar. Hıristiyanlar; Müslümanlara, Hindulara, Amerika yerlilerine ve sair din mensuplarına karşı müthiş bir sömürgecilik yarışındalar ve verecekleri acı pek de umurlarında değil. Yahudiler, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş çocukları ilan etmişler, tüm dünyaya karşı nefretlerini kusuyorlar. Ve bu diğer tüm dinler için de geçerli. Göksel ya da göksel olmayan... Hepsi ama hepsinin mensupları en nihayetinde kendilerinden olmayanlara karşı her suçu işleme hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Bu işte ne Tanrı’nın bir suçu var ne de dinlerin. Aksine hemen hemen hepsi barışı, kardeşliği, iyiliği ve adaleti emrediyor. Evet, belki Tevrat’ta öldür diyor birkaç yerde, ve belki Kur’an’da da... Ama hepsi meşru müdafaa kapsamında öldür diyor. Kendinizi ne kadar hümanist olarak tanımlasanız da biri sizi öldürmeyi amaçlamışsa, buna elbette aynı şekilde karşılık vermeyi istersiniz. Ama biz dinleri anlayamadık. Biz din siyaset, din hukuk, din toplum ekseninde hareket ettik. Dini, o kadar çok kirli işe bulaştırdık ki dini değersizleştirdik. Din bize para kazandırdı, kirlettik. Din bize güç kazandırdı, kirlettik. Din bize iktidar getirdi, kirlettik. Din bize kutsallık atfetti, kirlettik. Eeee doğal olarak da bunun bir sonucu olmalıydı, oldu da. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada müthiş bir deizm patlaması meydana geldi. İnsanlar artık dinin adını duymak istemez oldu. Dine olan inanç sarsıldı, din itibarsız hale geldi. İnsanlar, yine de Tanrı’dan vazgeçmedi, vazgeçemedi. Hala bir yaratıcının olduğu ve bir gün o vaat ettiği adaleti getireceği inancıyla sabırla bekliyorlar. Dinler her ne kadar soyutsal idealar olarak ortada duruyor olsalar da getirdikleri yasalarla birer sosyal fenomen haline geldiler. Tarihe bakınız. Tarihte dinsiz bir topluma rastlanmamıştır. En ilkelinden en gelişmişine kadar dinler hep var olmuştur. En çarpıcı biçimde gözümüzün önünde duran net örnek olarak Göbeklitepe’yi baz alabiliriz. Kıymetli bir mirasın üzerinde yaşıyoruz, çünkü 19.yüzyıl hatta 18.yüzyılla birlikte dünyada başlayan dünya kültür ve tarihi araştırmalarında en büyük kanıtlar bizim topraklarımızda ortaya çıktı. 12 bin yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan Göbeklitepe, ortaya çıkışıyla birlikte bir anda her şeyi değiştirdi. İnsan topluluklarının tarımla birlikte topluluklar oluşturduğunu ve yerleşik düzene geçtiği düşünürsek, o tarihlerde henüz avcı toplumların olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yani avcılık ve göçebelikle yaşanılan bir dönem ve Avrupa’nın çoğu buzullar altında. Ama yine de insanlar inançlarının gereğini yapabilecekleri bir yapı inşa etmişler. Daha iyi kavranması açısından o dönem henüz Mısır piramitleri ya da Stonehengeyok. Bugün hiçbir insan kendi inandığı din dışında diğer dinleri kabul etmiyor. Kendi inancı dışındaki inanç biçimlerini batıl olarak adlandırıyor. Ya da onların bozulduğunu, tahrip edildiğini iddia ediyor. Bizim dinimiz yani İslam dini açısından bakılıdığındayse evet, İslam da ilk ortaya çıktığı zaman diğer dinlerle karşı
    karşıya kalmıştır. Ancak İslam, hiçbir zaman Hıristiyanlık ya da Museviliği reddetmemiş, aksine onların devamı ve en sonuncusu olduğu iddiasında olmuştur. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” anlayışı, İslam’ın diğer dinler karşısında herhangi bir endişe duymamasına neden olmuştur. İslamiyet, diğer dinlerin iyi yanlarını ortaya koymuş, ancak bundan olumsuz anlamda da etkilenme gibi bir endişe taşımamıştır. Hıristiyanlıkta ise kilise, kendi otoritesinin sarsılması endişesiyle diğer dinler karşısındaki konumunu çok keskin bir biçimde belirtmiştir. Bugün gelinin dünyada ise Kilise, bunun çok yanlış bir strateji olduğunun farkındadır. Bu yüzden kendi içerisindeki suçlarla mücadele etmeye başlamıştır. Örneğin geçmişte reddettiği bilimden özür dilemiş, çocuk istismarcısı kardinalleriyle hesaplaşıp yargı önünde cezalandırılmalarına izin vermiş ve hatta Papa, evrim teorisinin gerçek olabileceğini dahi söylemiştir. Nasıl ki İslamiyet, diğer dinler içerisindeki güzellikleri ve doğruluğu göstermenin kendisi açısından zarardan çok fayda getireceğini görmüşse, Kilise de bugün bunu yapmaktadır. Hatta dinler arası diyalog adı altında diğer dinler içerisine girerek, kendisinin ne kadar şeffaf olduğu gerçeğiyle! hareket ederek taraftar toplamaya çalışıyordur. Hem de kendisi karşısındaki en büyük rakiplerinden. Yani bir şeyi ne kadar ötekileştirir ve görmezden gelirseniz o şey, bir gün sizin kadar güçlü bir şekilde karşınıza dikilir. Ancak onu ne kadar çok kabul eder ve onun iyi yanlarını gösterirseniz, insanlar o güzelliklerin aslında sizde olduğuna inanarak size katılacaklardır. Yine de bugün dinler karşısında çok daha güçlü bir düşman var; deizm. Dinlerin müritlerinin sunmuş olduğu günahkar, yalancı, adaletsiz anlayış çoğaldıkça, o dinler taraftarlarını bir bir kaybetmeye başladılar. İnsanlar, dinlerden bıkıp usandılar ve dinin, sosyal yaşamı kısıtladığı düşüncesi özellikle gençler arasında egemen olmaya başladı. Bu noktada Tanrı, asla terkedilmiyor. Tanrı’ya olan bağ ne olursa olsun koparılmıyor. Ancak bilinmelidir ki deizmin sonraki aşaması ateizm, yani tanrıtanımazlıktır. Evrende her şey düzenden düzensizliğe doğru gidiyor. Zamanın oku, geçmiş ve gelecek arasında bir asimetri oluşturuyor. İnsanlar, inandıkları dinlerinin geçmişine yani ilk çıktığı zamanlara özlem duyuyorlar. Mensubu oldukları dinlerin en saf ve kirletilmemiş halinin o dönemlerde yaşandığına inanıyor ve şimdiki din zaten o zamanki din değil, o halde neden inanç gereği duyayım ki düşüncesine kapılıyorlar. Dinde öze dönülebilir mi bilmiyorum. Kırılan bir aynayı eski haline getirmek mümkün değildir. Zaman her daim ileriye doğru gitmektedir. Bu noktada bize ya yeni bir din gerekiyor ya da var olan dinin, öze döndürülmesinin bir yolunu bulmak gerekiyor. Ama bunun için de dinin siyasetten, hukuktan, devlet içinde kadrolaşılmasından arındırılması gerekiyor. İslama göre bundan sonrası için yeni bir din yok. Son ve hak din İslam’dır. Yani Tanrı’dan yeni bir din bekleyemezsiniz. Ama insanlık fenomeninde birleşebilirsiniz. Bunun için de yine dinlerin özüne döndürülmesi gerekiyor ki bu da, aynanın eski haline getirilmesi demek oluyor. Aynayı eski haline getirmek mümkün değildir ama süreci eski haline getirebiliriz. Yani gelecek bizim etrafımızda dönüyor. İyi olanı yapmalıyız. İnsanlık ve Dünya için...
  • Einstein’dan bile daha yüksek IQ değerine sahip olan Bobby Fischer’ın üstün zekası, hassas duyuları ve esrarengiz yaşamı ile sırlarla dolu bir hayatı vardı. Fischer, satranca sadece bir spor değil, kendini ifade edebilme yolu ve dönemin emperyalizm-kominizm kavgasında önemli bir politik sahne olarak görüyordu. Sırlarla dolu hayatına gelin biraz daha yakından bakalım.

    9 Mart 1943’te Chicago’da doğdu.
    Annesi Regina Wender'in, 1945 yılında boşanmasının ardından Brooklyn’e taşındılar ve orada büyüdü.

    Satrancı 6 yaşında öğrendi.
    6 yaşında ablasıyla birlikte oynayarak başlayan Fischer, kısa zaman içinde bir satranç fanatiği haline gelmiş ve: "Yapmak istediğim tek şey satranç oynamak" demişti.

    13 yaşında ABD gençler şampiyonu, 14 yaşında en genç ABD şampiyonu ve 15 yaşında satranç tarihinin en genç büyük ustası olmayı başardı.

    1957 yılından 1966 yılına dek Amerika Satranç Şampiyonası’nda arka arkaya 8 kez şampiyon oldu. 20 yaşında ise 11’de 11 yaparak namağlup Amerika Satranç Şampiyonu oldu.

    Fischer 16 yaşındayken okulun bir zaman kaybı olduğunu düşünerek eğitimini sonlandırdı. Bunun yerine kendi kendine yabancı diller öğrenmeye başladı.

    22 yaşında “Bobby Fischer Satranç Öğretiyor” adlı bir kitap yayımladı.
    Bu kitapta 275 adet Şah Mat egzersizi bulunuyordu. Günümüze dek bu kitaptan tam 1 milyon adet kopya satıldı ve tarihin en başarılı satranç kitabı olmayı başardı.

    Fischer 1971 yılında FIDE’de ilk 1 numaralı resmi oyuncu olmaya hak kazandı.

    Bobby aynı yılda 2785 ELO puanına ulaşan ilk isim oldu.

    Fischer farkında olmadan Asperger Sendromu ile başa çıkmaya çalışırken sağlık durumu git gide kötüye gidiyordu.

    Üzerindeki tüm stresi, o sıralar Dünya Şampiyonu olan Boris Spassk ile yapacağı maç oluşturuyordu.

    1972 yılında 29 yaşında Boris Spanssky’ı yenerek Dünya Şampiyonu oldu.
    Fischer, 1972 yılında İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te Sovyet Dünya Şampiyonu Boris Spassky’i 2-0 gerideyken 12.5-8.5 yenerek Dünya Şampiyonu oldu ve Sovyetlerin bu alandaki hakimiyetine son verdi. Soğuk Savaş nedeniyle bu maç dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Fischer, ABD'nin yetiştirdiği "tek" dünya satranç şampiyonudur.

    Bobby Fischer’ın IQ’su 187 idi. Bu seviye Einstein’dan bile yüksekti. Bobby’nin görsel hafızası da tartışılmaz derecede rakipsizdi. Tek bir hamleden sonra satranç oyunun nasıl biteceği konusundaki milyonlarca olanağı düşünerek oyunun sonunu tahmin edebiliyordu.

    Şampiyona sırasında Fischer’ın psikolojisi iyice sarsılmaya başladı.
    Fischer ilk maçı seyircinin öksürük sesleri ve kameranın kayıt bantlarının dönüş hışırtılarının konsantrasyonunu bozduğu sebebiyle kaybettiğini söyledi.
    İkinci maçında ise sandalyesinde bir sorun olduğu gerekçesiyle konstrasyonunun bozulduğunu iddia ederek maçı kaybetti. Sandalye X-Ray cihazından geçirildi fakat hiçbir şey bulunamadı.

    Fischer, Soğuk Savaş döneminde katıldığı bu maç yüzünden Ruslar tarafından öldürüleceği düşüncesiyle aklını kaybetmeye başlıyordu. Fischer devam maçı için bir ping-pong oyun odasında, kamerasız ve seyircisiz bir ortam talep etti.
    1975’de maça çıkmadığı için ünvanı elinden alındı.

    1975 yılında Anatoly Karpov ile unvan maçı yapması beklenen Fischer, Uluslararası Satranç Federasyonu FIDE’ye maçın oynanabilmesi için 179 talebin yerine getirilmesini istemiş, aksi halde maça çıkmayacağını söylemişti. Fischer'ı reddeden FIDE, unvan maçı yapılmadığı halde Karpov’u yeni Dünya Şampiyonu ilan etmiştir.

    Bobby dişlerinden birini Rusların altına verici koyduğunu düşünerek elleri ile çekmişti.
    Olayın ardında 20 yıl kayıplara karıştı.
    Ünvanı elinden alındıktan sonra Fischer kayıplara karıştı ve yaklaşık 20 yıl ortalarda görünmedi. Bu durum ona esrarengiz bir hava vermiş, satranç tarihinin en gizemli şampiyonu olarak görülmüştür.

    Kanun kaçağı oldu.
    BM'nin, Yugoslavya'ya uyguladığı ambargoyu delerek 1992 yılında gizlice girip bir satranç şampiyonasına katılan Fischer, o tarihten bu yana "kanun kaçağı" olarak yaşıyordu.

    Amerikan hükümetine karşı çıktı ve tam 20 yıl sonra Spassky'yi tekrar yendi.

    Fischer, o yıl Amerika hükümetinin karşılaşma yapmama taleplerine meydan okumuş, hatta hükümetin kendisine gönderdiği resmi yazıya tükürerek cevap vermişti. Eski rakibi Spassky ile Karadağ'ın açığında bulunan bir adada satranç karşılaşması yapan Fischer, Spassky'yi 20 yıl sonra, 10-5 yenerek tam 3.35 milyon dolar para ödülü kazanmıştı.

    Satranç yetmedi, kendi kurallarını koyarak ‘Fischer Satrancı’nı ortaya attı.
    1996 yılında Fischer, "Fischer Satrancı" olarak adlandırdığı yeni bir satranç çeşidi ortaya atmıştır. Buna göre piyonların arkasında bulunan taşlar, kuraya göre rastgele bir şekilde yerleştiriliyordu. Fischer, bu durumda bir oyuncunun yeteneğinin daha iyi anlaşılabileceğini ve de açılış teorisi hazırlıklarının rafa kalkacağını öne sürmüştür.

    Japonya’da yakalandı ve İzlanda vatandaşlığına geçti.
    Bobby Fischer'ın, 12 yıllık kaçak hayatı Japonya'nın Narita havalimanında son buldu. Japonya'dan Filipinler'e, kendisine ait, ancak suçlamalar yüzünden ABD tarafından iptal edilmiş "geçersiz bir pasaportla" geçmeye çalışırken yakalandı. Başkent Tokyo'da yakalanan Fischer, 9 ay gözaltında tutuldu ve Mart 2005 tarihinde İzlanda vatandaşlığına geçti.

    Kanun kaçağı yılları içerisinde Fischer, ikinci bir suç işledi. 11 Eylül saldırıları ve Yahudiler hakkında ileri-geri sarf ettiği birtakım sözler ve değerlendirmelerde bulundu.
    11 Eylül 2001 günü Filipinler'de yayın yapan bir radyoya saldırıları yorumlarken şöyle dedi: "Ne kadar güzel haber bu. Ben bu saldırıyı alkışlıyorum. Amerika ve İsrail yıllardır Filistinlileri öldürüyorlar, soyuyorlar; ama bunlar kimsenin umurunda değil. Şimdi iş tersine tepiyor... Amerika yeryüzünden silinmeli."
    Fischer, kendisi de anne tarafından Yahudi olmasına rağmen Yahudi karşıtı ifadeleri ile şimşekleri üzerine çekti.

    64 yaşında İzlanda’da hayata gözlerini yumdu.
    Fischer'in, 17 Ocak 2008'de Reykjavík'de bir hastanede öldüğü, aile dostu Gardar Sverrisson tarafından bildirildi. Ölümünün nedeninin böbrek yetmezliği olduğu söylense de doğruluğu bilinmemektedir. Satranç kültürüne bir hayli uzak olan Amerika'da satranç seven insanlarca "Amerikan kahramanı" olarak kabul edilen Bobby Fischer, vefat ettiğinde Amerikan vatandaşı değil, kendisine kucak açan kuzeyin küçük ülkesi İzlanda vatandaşıydı.

    Kaynak: https://www.google.com/...obby-fischerin%3famp
  • Deccal Sistemi: 666

    DECCAL KİMDİR?

    Deccal… Asırlardır beklenen bir şey. Kimilerine göre Şeytandan sonra yaratılmış en büyük düşman. Bazı gizli öğretilere göreyse o bir kurtarıcı.! Deccal, İslam dinine göre ahir zamanda, Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır. Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir. Bazı kimseler deccalin internet veya televizyon olduğu hakkında teoriler ortaya sürmüşse de hiçbir dini kaynakla uyuşmamaktadır. Deccalin fiziksel özelliklerinden İslam kaynakları şu şekil de bahsetmektedir; Deccal cüsseli, heybetli, kızıl renkli, kıvırcık saçlı, ensesi kalın ve alnı geniş bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır. Alnında “kâfir” yazısı vardır. Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır. Bir insanın alnında açık açık kâfir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. Öyleyse bununla başka bir mânâ kastedilmiş olmalıdır. Deccal Yahudîdir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudî oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudîler de zâten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alûsî tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudîler, Resûlullaha (a.s.m.) gelmiş, “Âhir zaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak” demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü’min Sûresinin 56. âyetini göndermişti. Deccalın bazı metafızıksel ozellıklerının olduğu rıvayet edılmektedır. Deccal önüne bulutu katan rüzgar gibi hızlı gider… Bu rivayetten yola çıkarak onun hızlı araçlardan yararlanacağını, süratli icraat yapacağını anlıyoruz. Şualarda da belirtildiğine göre deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir. Bilindiği gibi kafirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere istidraç denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabii bunu şerre alet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar. Deccal da böyledir. Ondaki bu haller istidraç kabilindendir. Her ne kadar firavun gibi ilahlık davasında da bulunsa, birkısım harikuladelikler de gösterse, nihayet deccal doğup büyüyen, beşeri özelliklere sahip bir yaratıktan başka bir şey değildir. Sahihi Müslim de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir. Kendine tabi olanları cennetine, tabi olmayanları cehennemine atar. Rivayette var ki, ” Süfyan büyük bir alim olacak, ilim ile dalalete düşer. ve çok alimler ona tabi olacaklar. ”Çağımız alimlerinden Muhammed Gazali, deccalı tabiat ilimlerine vakıf bir Yahudi alimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudilerin vicdanını temsil ettiğini söyler.

    Deccal bir kısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde zekaveti, fenni ve siyasi ilmiyle mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok alimin aklını emri altına alır. Azılı bir islam düşmanı olan büyük deccal, egemen olduğu ülkede Allah’ın kanunlarını kaldırıp kuranı yasaklayacak ve din düşmanlığı ilkesine dayanan korkunç bir baskı rejimi kuracak. İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş yalan, hile, iftira, tertip, baskı, işkence ve idam sehpaları ile devlet terörü estirecek ve sapık rejimini Müslümanlara zorla kabul ettirmeye çalışacak. Ahir zamanda doğuda ,Horasan veya İsfahan da, Şam da yahut Şam ile Irak arasındaki bir yerde ortaya çıkıp yeryüzünde kırk gün kalacak, fakat bu günlerden biri bir yıl biri bir ay biri de bir hafta kadar sürecek, diğerleri ise normal günler gibi geçecektir. Deccal çıktığı zaman beraberinde su ve ateş alacaktır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur, halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir.” Sizden kim o güne ererse halkın ateş olarak gördüğüne girmeyi tercih etsin. Çünkü o aslında tatlı soğuk sudur.” Deccalin sağında cennet solunda cehennem görünür. Ayrıca deccal Bir adamı herkesin gözü önünde öldürüp diriltecektir. Bu kişinin Hızır A.s. olduğu düşünülür. Sonra toplanan halka 3 defa sorar Rabbiniz olduğuma şahit oldunuz mu! Orada bulunan pek azı müstesna halk Şahit olduk iman ettik rabbimiz sensin derler! İnanmayan haniflerse oradan uzaklaşıp dağlara kaçar. İslam kaynakların da Deccal hakkında çok daha fazla rivayet vardır. Yahudilerden gizli kabalistik öğretilere bağlı bir kısım elitler deccalı kurtarıcı olarak görür. Bunlar azınlıkta da olsa dünyanın kontrolü ellerindedir. Bu deccalcıların gizli öğretilerindeyse Deccalın gelmesi için dünya da yapılması gereken bazı işler vardır. İşte bu deccalcıların amacı dünyayı deccalın gelişine hazırlamaktır. Şimdi sizlerden bu kısmı çok iyi dinlemenizi hatta imkanınız varsa yazarak not almanızı istiyorum. Nihayetin de dünya da bildiğiniz yada bilmediğiniz yaşanan pek çok olumsuzluğun sebebi az sonra sayacağım 4 madde. Onlara göre Deccal geldiğin de;

    Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet hakim olacaktır.
    Dünya Nüfusu 500 milyon olacaktır.
    Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır.
    Nüfus’un Büyük kısmı Kölelerden oluşacaktır.

    2. KANTO: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DECCALCILARIN FAALİYETLERİ

    Eski çağlardan beri mevcudiyetlerini sürdüren bu elitler dünyayı deccalın gelişine hazırlamak adına ciddi mesai harcamakta gizli örgütler kurup, makam mevkii sahibi kişileri kontrol altında tutmaktadırlar. Deccalcılar kendilerine en büyük düşman olarak İslam dinini görmektedir. Bu yüzdende Peygamberin vefatının ardından dini bozmak adına çeşitli faaliyetler yürütmüşlerdir. Pek çoğu inanca uygun olmayan sahte hadisler üretmişler, Sahte Mehdiler ortaya çıkartıp bu kişileri maddi ve manevi olarak desteklemişler. Hatta islam’a mezhepçilik anlayışını sokmuşlardır. Günümüzde bilinen tüm bidat mezheplerin kökeni Müslüman kılığına girmiş bu deccalcı elitlere dayanır. Buna en yakın örnek 1. Dünya savaşı esnasında Deccalcıların o dönem ki maşası İngilizler maharetiyle vücuda getirilen Vahabi mezhebidir. Bu bidatcı mezhepler Sünnetleri ve hadisleri terk etmiş yahut bir kısmına uyup bir kısmına uymayarak dinde reform arayışına girmişlerdir. Zaman içerisin de bu durum öyle bir hal almıştır ki farzlar dahi değiştirilmiştir. Örneğin bu bidat mezheplere üye kimseler namazı 3 vakit kabul ederler ve bu şekilde uygularlar. 2. Tapınak döneminden sonra Yahudilerin Kudüs’ten çıkartılması Deccalcılar için büyük bir felaketti. Nitekim deccalin zuhuru için az evvel ki maddelerde de belirttiğim gibi Kudüs başkentli tek bir dünya devleti gerekliydi. Yahudiler zamanla tüm dünyaya yayılarak başarılı bir ticari ağ kurdular Avrupa’da rahatı yerinde olan Yahudiler’in Kudüs’te toplanmasına imkansız gözüyle bakılıyordu. Ortaçağ Avrupasın’da işkence ve cinayetleriyle nam salan engizisyonlar ne tesadüftür ki ilk amaç olarak Yahudi ve Müslümanları Katolikleştirme amacıyla kurulmuştu. Lise tarih derslerinden hatta günümüz dizilerinden hepiniz hatırlayacaksınız Kanunu Sultan Süleyman İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudileri gemilerle aldırıp İstanbul’a yerleştirerek canlarını kurtarmıştı. Günümüzde İstanbul’da yaşayan Yahudi vatandaşlarımızın kökeni o dönem ki Yahudilere dayanmaktadır. İspanyol Engizisyonu, Aragon kralı II. Fernando ve Kastilya kraliçesi I. Isabel tarafından 1478’de kurulmuştur. II. Isabel tarafından 1834’te lağvedilene kadar devam etti. Netice olarak 200.000 den fazla kişi göç etmek zorunda kaldı 160.000 den fazlada kişi çeşitli işkencelerle öldürüldü. Kral Fernando’nun baş danışmanı ve en samimi arkadaşı bir yahudiydi. Ayrıca Tapınak şövalyelerinin sadık bir üyesi.

    Aynı şekilde Kraliçe I. Isabelin sözünden çıkmadığı kahinide bir yahudi ve tahmin edebileceğiniz gibi oda tapınakçıların sadık bir üyesiydi. Tapınak Şövalyeleri uzun yıllar deccalciler tarafından kullanılıp desteklenmiş bir yer altı tarikadir. Nitekim evde ki hesap çarşıya uymadı. Keza Kudüs Osmanlı’nın elindeydi. Göç eden kripto yahudiler toplu şekilde Kudüs’e yerleşebilmek için defalarca Padişahtan izin istemişlerse de Dönemin güçlü sultanları bu duruma müsamaha göstermediler. Vaat edilmiş topraklara Yahudileri yerleştirmek adına harekete geçen Deccalcılar ilerleyen yıllarda ilk olarak Osmanlı idaresinde ki Kudüs’ü satın almak istedi. Fakat Sultan Abdülhamid “Kanla alınmış topraklar parayla satılmaz.” Diyerek teklifi ret etmiş ve tüm diplomatik kanalları kapatmıştır. Elbette ki deccalcılar vaz geçmemiştir. 1. Dünya savaşı ile Osmanlı’yı lav ettiler. Akabinde İngiliz kuklası olarak kurulan Arap devletlerinden Kudüs ve civarında toprak satın aldılar. Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da işleri yolunda olan Yahudiler Kudüs’e yerleşmek istemiyordu. İşte bu sebeple elitler Rothschild ailesi önderliğinde Alman devletini ve önemli silah sanayi kuruluşlarını finanse etmiş hatta hibe krediler vermişlerdir. Bunun üzerine Almanya tarihin gördüğü en büyük mekanize orduyu kurarak tüm Avrupa’da bir Yahudi avına başlamıştır. Kaçıp kurtulan Yahudilerse tahmin edebileceğiniz gibi bedava ev ve arazi verilen Kudüs’ün yolunu tutarken. Nihayet savaşın bitiminden 3 sene sonra 14 mayıs 1948’de İsrail resmen kurulmuştur. Burada şunuda belirtmeliyim ki yazık ki ülkemiz de pek çok kişi dini gerekçelerle Araplar’a büyük bir hayranlık beslemekte ve onları yüceltmektedir. Elbette ki 10 parmağın 10uda 1 değildir. Ancak arapların Taa ilk haçlı seferinden başlayıp süre gelen ihanetlerini örtbas etmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Çamur balçıkla sıvanmaz beyler. Bugün arap devletleri parça parça iç karışıklarla sarsılıyor. Filistin’e herkes acıyor. Fakat hiç sordunuz mu Filistin neden bu halde? Türkler ortadoğudan çekildiğinden beri buralar adeta cadı kazanına dönmüş çatışmalar asla son bulmamıştır. O çok sevip destek verdiğimiz Filistin’in bayrağında ki kırmızı üçgen 1. Dünya savaşında İslam davasını müdaafa etmek üzere Mekke’de Medine’de kahramanca çarpışıp şehit düşen saf Anadolu çocuklarını sırtından bıçaklayan hain Şerif Hüseyin ve İsyanını sembolize eder. Yine Irak ve Yemen’de Lise zorunlu tarih derslerinde Türkler sıkı sıkıya aşağılanır. Padişahlarla açıkça alay edilerek iftiralara maruz bırakılır. Hatta Irakta ki tarih kitaplarında Bu Arap sever arkadaşların dilinden düşürmediği bir diğer isim olan Sultan Abdülhamid hanın eşcinsellik masalları romantik Arap diliyle uzun uzadıya yeni nesillerin aklına nakşedilir. Konumuza dönecek olursak bu deccalcıların amaçları uğruna yaptıkları dünyayı sarsan icraatlar saymakla bitmez. 1900’lerin başlarında İngilizler Dünyanın süper gücüydü. Çünkü elitler böyle tüm sermayeyi İngiltere’ye akıtıyordu. Daha sonra deccalılar Amerika’yı gözlerine kestirdi. İngiltere gözden düşerken sahte bir Hülya yaratarak bolluk ve refah söylemleriyle Yeni dünya düzeninin temellerini rahatça atabilecekleri Amerika’yı dünyanın yeni süper gücü haline getirdiler. Günümüzdeyse Elitler için hep kapalı kapılar ardında kalmış diplomasi ve dış ilişki tecrübesi olmayan Çin hedefe varmak için biçilmiş kaftan. Çok yakında Amerika’nın parçalara ayrıldığını ve Çin’in dünyanın yeni süper gücü olduğunu görürseniz hiç şaşırmayın!

    KANTO: GÜNÜMÜZ DE DECCALCILAR (DEŞİFRE)
    Köleliğin kaldırılması düşüncesi öncelikle Büyük Britanya olmak üzere, Kanada, Fransa ile Rusya gibi ülkelerde destek kazanmıştır. Uluslararası Kölelik Karşıtı Örgüt ABD’de köleliğin kaldırılması esasen köleliğin suçlanmasıyla sosyal düşüncenin ona karşı yöneltilmesini oluşturuyordu. 1830’lu yıllarda akım kuzey eyaletlerde geniş boyutlara ulaşmıştır. 1859 yılında Virjinya eyaletinde John Brown önderliğinde köleliğin kaldırılması için başkaldırı başladı. ABD’de 1861 ile 1865 yıllarını kapsayan iç savaş sona erdikten sonra tüzel olarak kölelik kaldırıldı. ABD’de Köleliğin kaldırılmasında 16. ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün önemli etkisi bulunmuştur. Köleliğin yasaklanması ile ilgili ilk kanunlar ise İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir. 1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyid etmiştir. Bayanlar Baylar uyanıp gerçekleri görme vaktiniz geldi! Kölelik asla kalkmadı sadece içeriğinde zorunlu düzenlemeler yapıldı. Abraham Lincoln’ün Yahudi kökenli mason bir başkan olduğunu söylememe gerek yoktur. Yine de hatırlatmış olalım. Söylediğim gibi kölelik kalkmadı sadece zorunlu olarak uygulamada revizyona gidildi. Çünkü köle sayısı çok fazlaydı ve çıkacak bir isyan bastırılamazdı. Bu yüzden elitler köleliği modernize edip bizleri yarattı. Deccalcıla parayı sevmezler yanlış anlaşılmasın bonkör değillerdir. Aksine günahlarını vermezler. Ancak paralarını yaptığımız işler karşılığında azar azar bize verirler. Bazı kişilere bolcada verirler önemsemezler. Hem niye önemsesinler ki para karşılığı olmayan sistemde yaratılan bir şey basılan çoğu para sadece sistemdedir. Kağıt banknot bile değildir. Yani kağıt kadar bile değeri yoktur. Paranın tarihte ki icadına bakacak olursak Alış Veriş için bir değer unsuru olduğunu görürüz Altın ve gümüş gibi değerli madenlerden imal edilirdi Ama deccalılar bunu değiştirdi. Artık para sadece bilgisayar ekranlarında ki yazılardan ibaret biz modern kölelerin kendilerini özgür atfetmesini sağlayıp sistemin devam ettirilmesine olanak tanıyan bir kırbaçtan ibaret. Ancak paranın değersizleştirilmesinin bir sebebi daha var ne demiştik? Deccal dünya sahnesine çıktığın da Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır. Onun yerine köleler artık vücutlarınıza yerleştirilen çipler kullanacak yani elitler sizlere yaptığınız işler karşılığında biçtikleri değerleri artık çiplerinize yükleyecekler. Ayrıca bu çiplerle sizleri çok daha rahat takip edip istediklerinde cezalandırabilecekler. Bilindiği gibi son yıllarda çiplerin insanlar tarafından kullanılmasıyla alakalı pek çok çalışma yürütülüyor. Çipli kimlik kartlarını kullanmaya başladığımız şu dönemlerde Hayal kurma diyenler internetten bu çiplerle ilgili birkaç makale okursa hayal kurmadığımı rahatça kavrayacaktır.

    Şimdi bir diğer maddeyi hatırlayalım Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet olacaktır. Yakın tarihte Amerika ve dünyada birkaç devlet Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve çok yakında tepkiler azaldığında diğer devletler de sırayla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaktır. Tesadüf mü elbette ki hayır. Aslında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak BOP’un son aşamalarından biriydi. Sahi neydi bu bop? Hadi bop neymiş kısaca anlatayım sizlere. Yeni Dünya Düzeni içinde ABD’nin uyguladığı yeni politika, “böl, güçsüz kıl, yönet” yerine, “küçült, birleştir, yönet” şekline dönüşmüştür. Geçmişte sömürgecilik yöntemleriyle hiçbir bedel ödenmeksizin elde edilen mal ve hizmetlerin, bugün değerinden daha az bir bedelle alınması ve yeni pazarlara sahip olunması, ABD’nin ve diğer egemen ülkelerin küreselleşme süreci içerisinde başlıca hedefi olmuştur. Ulus-devletlerin federal devletler haline dönüştürülmesi ve bunların bir federasyon çatısı altında birleştirilmesi, Büyük Ortadoğu Projesinin amaçlarından biridir. ABD bu yapıyla bölgeye barış getireceğini iddia etmektedir. Yani tüm Ortadoğu diğer bir adıyla tüm vaat edilmiş topraklar tek bir federe devlet çatısı altında toplanmak istemektedir. Elbette ki bu devletin başkenti Kudüs olacaktır. Yine de Kudüs’ü tüm dünyanın başkenti haline getirmek için Dünya nüfusu halen çok kalabalık. Hadi bir diğer maddeye göz atalım. Deccal Dünya sahnesine çıktığında dünya Nüfusu 500 milyon olacak. Peki bu koca dünya’da geriye kalacak bu 500 milyon kişi kimlerden oluşacak? Elitler bu konuda daha evvel yine kendilerinin bir şekilde ortaya attırdığı evrim teorisinden bir maddeyi baz alıyor. Doğal Seleksiyon. Yani güçlülerin hayatta kalıp güçsüzlerin yok olması yapılan nüfus azaltımı. Bunun içinde elitlere kaos gerekiyor. Tüm dünyayı saracak bir kaos. O kaosun ayak sesleri duyulmaya başladı çok oldu. O konuya geleceğim ama şimdi birazda nüfus azaltımı hakkında başka neler yapıldığından bahsetmek istiyorum. Adları dışında her şeyleri ile yabancı daha fazla kar elde etmek için mutasyona uğratılmış hayvanlarla besleniyoruz. Tükettiğimiz Hayvanların vücutları hastalık ve ilaç istilası altında ayrıca hızlıca kesip satabilmek için hormonun her çeşidine maruz kalıyorlar. Yediğimiz tavuklar yumurtadan çıktıktan sonra 45 günde kesime hazır oluyor. Doğada beslenen bir tavukta bu süre ortalama 120 gün. Tükettiğimiz gıdaların tamamı GDO içeriyor ve kanserojen. Yetiştirilen meyve ve sebzelerin hepsi kısır tohumlar sadece İsrail’den temin edilebiliyor. Nasıl kısır bir döngü içerisindeyiz anlayabiliyormusunuz? Deccalcıların fabrikalarında, bankaların da, yahut en azından mecburen bilmeden de olsa onların sistemine hizmet eden şirketler de çalışıyor, onların isteklerine itaat ediyoruz. Ve sonra bu çalışmamız karşılığında onlardan aldığımız birkaç parça kağıtla yine onların marketlerinden kendi imal ettiğimiz kanserojen yiyecekleri alıyoruz.

    Plastik ambalaj malzemelerinden içtiğimiz sulara ve yediğimiz yemeklere sürekli kanserojen maddeler karışıyor. Anlayamadınız mı? Birde barınma ve gıdadan sonra insanların en büyük gereksinimi olan sağlığa göz atalımda anlayın. Bir zamanlar insanlar uzun yıllar sağlıkla yaşayıp sevdiklerinin yanında rahatça son nefeslerini verirlermiş. Günümüzdeyse huzurevlerinde, hastane köşelerinde uzun yıllar kanser veya kalp hastalıklarıyla mücadele ederek genç sayılabilecek yaşlarda acı içerisinde ve yalnız başlarına ölüyorlar. Sebebiyse bu az önce saydığımız gıdalar. Onların isteğiyle kendi elimizle ürettiğimiz kanserojen gıdaları tüketiyoruz. Sonra hasta olup yine onların ilaç şirketlerinden ilaç satın alıyoruz. Ne tarafa koşsak yine onların kucağına düşüyoruz. Her yerde radyasyona maruz kalıyoruz. Sonra aniden kanser oluyor ve kanser ilaçlarına tüm mal varlığımızı yatırıyoruz. Yıllarca çalışıp biriktirdiğimiz her şeyi. Kanser ilaçlarını sadece deccalcilerin ilaç firmaları üretmektedir yani yine onlar karlı çıkarlar bizim acılarımızdan. Ayrıca İsrail dünyada en az kanser hastası olan ülke konumundadır. Elitler Savaşlar çıkartır İsrail dünyanın en büyük Silah üreticisidir ve Amerikan şirketlerinin silah lisansları bile elitlere aittir. Yine de biz bunları görmüyoruz. Sahi her şey bu kadar açıkken niye görmüyorsunuz? Daha da acı olanı görseniz bile umursamıyorsunuz. Hadi ama bir şeyler ters gidiyor sizde bunun farkındasınız. Son yıllarda haberlerde hem hayvanlara hem çocuklara yapılanları hepiniz biliyor ve tepki gösteriyorsunuz. Biraz daha küresel bakalım. Son 15 – 20 yılda tüm dünyada eğitim sistemlerinin altına resmen dinamit koyuldu tüm dünyada yaşanan hızlı dejenerasyondan ülkemiz de nasibini aldı. Paranın kampçısıyla insanlar diploma delisi edilip eğitime saldırtıldı sonrada eğitim dinamitlendi. Olan buydu. Yine de bu yanıp yıkılmış sisteme ilginç şekilde bağlıyız Eğitim kurumlarında kazananların yazdığı sahte tarihi, cahillerin formülize ettiği yanlış sahte kitapları papağanlar gibi ezberliyoruz. Sonrada laboratuvar denekleri gibi sınava tabi tutulup derecelendiriliyoruz. Üstelik bunu hiç sorgulamadan kendimize amaç edinip başarabilenlere gıpta ile bakıyoruz. Yine de bu durum ne oldu bizlere. Nasıl oluyor da bakıp görmüyoruz? Duysak da işitmiyoruz sorularına cevap vermiyor. Bu soruya cevap vermeden evvel sizinle kısaca dertleşmek istiyorum. Bunun kadar kapsamlı olmasa da daha evvelde buna benzer birkaç video yaptım. Ne yazık ki kaldırıldı. Hatta öyle ki metinleri web sitemden isteğim dışında silindi. Ve insanlar hiçbir zaman anlamak istemedi sadece izledi. Bu yüzden en azından bu sefer eğer sizde bu kısır döngüye benim gibi karşıysanız beni youtube ve instagram üzerinden takip edip destek olun. Birilerinin gerçeği görüp bana destek verdiğini bilmek beni daha da cesaretlendirecektir.

    Şimdi kaldığımız yere dönelim ve bizlere ne oldu sorusuna cevap arayalım. Öncelikle dizi film ve çeşitli yayınlarla zihin altımıza yolladıkları subliminal mesajlar sayesinde yıllardır bizleri yapacakları her şeye alıştırarak basite indirgememizi sağladılar. Örnek vermek gerekirse 1956 larda yapılan bazı bilim kurgu filmlerinde cep telefonu benzeri cihazlarla görüntülü görüşme yapan karakterler. Simpsonlar gibi çizgi filmlerde yeni seçilecek Amerikan başkanlarının önceden bildirilmesi İkiz kulelere yapılacak terör saldırılarına yazı karakterlerin de atıfta bulunulması ve kart oyunlarında yıllarca öncesinden sembolize edilmesi gibi anlatmakla bitmeyecek pek çok örnek halihazırda önümüz de bu konuyla beraber kaos konusuna da ele almak istiyorum. Sinema ve Tv dizilerinde yeni trend post apokaliptik senaryolar çünkü deccalılar eli kulağında dünya nüfusunu azaltma planlarını devreye sokacaktır. Bu kadar vurdun duymazlığımızın sebebi tabii ki sadece medya yayınlarında ki subliminal mesajlar değil. Türkçe Açılımı: Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı. HAARP’i ele alalım. Alaska’daki Gakona’da bulunan bu tesis, ABD’de bulunan üç benzer tesisten biridir. Fairbanks, Arecibo Gözlemevi ve Norveç’te daha küçükleri bulunmaktadır. Rusya’da da bir tane vardır. HAARP, 35 dönümlük arazi üzerine kurulmuş, 22 metrelik 180 adet antenden oluşmaktadır. HAARP son derece düşük frekans (ELF) dalgaları ELF dalgaları 0-100 Hz arasındaki elektromanyetik dalgalanmalar, beynin algıladığı dalga aralığındadır ve beyin, bu sayede beden ve Dünya üzerinde etki sağlamaktadır. Evrendeki her şey dalga boylarında çalışır, çünkü her şeyin frekans dalgalarından meydana gelmektedir. Her şey elektronlardan oluşur ki bu da teoride dalga etkileşimi ile meydana gelir. Elektronlar atomları, atomlar molekülleri, moleküller ise hücreleri meydana getirir vs.. Tek fark, dalganın yüksekliği, uzunluğu ve hızı ya da dalganın ne kadar hızlı hareket ettiği anlamına gelen frekans denen aralıktır. Yani evrendeki her şey dalgalardan oluşur, ancak farklı frekanslarda çalışır. NASA tarafından ölçülen değere göre Dünya’nın frekansı 7.8 ile 14 Hertz aralığındadır. İnsan beyninin frekansı sürekli değişmekte fakat ELF etkisiyle 8 hertz aralığına girer. İnsan vücudu da bu aralıktadır. Beynin farklı bölümleri, farklı ruh halleri, farkındalık, tükenmişlik, endişe gibi yaşadığımız duygular. Bütün bunların ELF dalgaları tarafından etkilendiği kanıtlanmıştır. Bayanlar baylar! Uyanışa hoş geldiniz. ELF dalgaları ile duygu durumumuzu istedikleri şekilde kontrol ediyorlar. Böylece yapacakları pis işlere aldırmamamızı sağlıyorlar. Gün içerisin de 6 saat sokakta yürüyen bir insan ortalama olarak 70 defa güvenlik kameralarının görüşüne giriyor. İzniniz olmadan her saniye görüntüleriniz kayıt ediliyor. Sizleri her yerde adım adım izliyorlar. Bu kadar şeyi anlattıktan sonra yakın zamanda başlayan ve ard arda gerçekleşen doğa sıra dışı olaylara değinmeden de geçemeyeceğim. Hepinizin bildiği üzere Yunanistan’da büyük bir orman yangını yaşandı. Bazı kareler var ki yangının suni olduğuna açık delil teşkil eder nitelikte. Bir arabanın camı ermiş ancak hemen üzerinde ki antende asılı duran bayrak plastik bayrak sağlam. Dünya da kaydedilmiş en sıcak orman yangını 840 Santrigrat derecedir. Camsa 1300 ila 1500 santrigrat arasında erir. Ayrıca camları eriten bir yangının 2 metre yukarıda ki plastik bayrağı yakmaması olur şey değildir. Nitekim bu yangın yeni bir teknoloji ile odaklanılan bölgelerde başlatılmıştır. Ardından Irak ve Yemen de sebebi bilinmeyen elektrik kesintileri yaşandı. 1 hafta süren bu kesintiler neticesinde fırınlarda yemeye ekmek dahi bulunamayıp yerel kaoslar çıktı. Akabinde Avrupa tarihinin en sıcak yazını yaşadı. Hemen ardından Endonezya’da dev bir deprem oldu. Birkaç hafta evvelde meterolojiden biraz anlayan herkese komik gelecek şekilde Yunanistan ve Türkiye’de kasırga çıktı. Yakında bunlara benzer başka olaylarında olacağına adım gibi eminim. Çünkü deccalılar kendi kıyamet alametlerini kendileri yapıyorlar.
  • Ben Rubi'nin Fikirleri
    Cenevre, 30 Temmuz

    Gazetelere şu ilanı verdim:
    "Birkaç dil bilir, filozof, bekar, sabırlı ve gezgin katip arıyorum. 20 Temmuz tarihine kadar akşamları saat onda, Mon Repos oteline müracaat."
    Bir müddettir uykusuzluk çektiğimi için, taliplerin sınavı geceyi geçirmeme yardım eder diye düşünüyordum.
    Altmış üç kişi geldi. Altmış üçten kırk yedisi yahudi idi. Aralarından en zeki olanı seçtim.
    Doktor Ben Rubi'de, aradığım bütün meziyetlerden başka aklıma gelmemiş olanlar da vardı. Kısa boylu, hafif kambur bir gençti. Gözleri ve yanakları çukura kaçmıştı, yeşilimtrak bir çamur, bir bataklık çamuru renginde teni vardı ve saçlarına şimdiden ak düşmüştü. Polonya'da doğmuş, ilk tahsilini Riga'da yapıp, Jena'da felsefe, Paris'te modern filoloji doktorasını vermiş, Barselona'da ve Zürih'te hocalık etmişti. Çok fakir bir hali, dövülmekten ürken, fakat kendisine gereksinim duyulduğunu bilen bir köpek ifadesi vardı.
    Kendisiyle görüşürken, laf arasında, Yahudilerin, umumiyetle bu kadar zeki oldukları halde neden bu derece korkak olduklarım sordum:

    - "Korkak mı, dedi, herhalde vücut cesaretinden, maddi, hayvani cesaretten bahsediyorsunuz. Fikir cesaretine gelince, Yahudiler sadece cesur olmakla kalmazlar, pervasızdırlar. Yahudiler hiçbir vakit, zannedersem Davut zamanında bile barbarların anladığı manada kahraman olmuş değillerdir, fakat bütün milletler arasında ilk defa, insanın hakiki kıymetinin, benzerlerini öldürmekten ziyade zekasını kullanmakta olduğunu anlamışlardır. Sonra, dünyaya dağılışlarından beri, Yahudiler daima devletsiz, hükümetsiz, ordusuz olarak kendilerinden nefret eden bir kalabalık arasında yaşamışlardır. Nasıl olur da onlarda Haçlıların ve Kondottileri'lerin kahramanlıklarının görünmesini istersiniz? En sonuncusuna kadar imha edilmemek için, onlar da, savunma araçları icada mecbur kal¬dılar. iki tane buldular: Para ve zeka...
    Yahudiler parayı sevmezler. Edebiyatlarının dörtte üçü, peygamberlerden beri, fakirlerin tebciline tahsis edilmiştir. Fakat insanlara karşı korunmak için onları ya demirle imha etmek yahut para ile satın almak lazımdır. Yahudiler, madde olan altın ile kendilerini müdafaa ediyorlar, florinler onların mızrakları, dukalar kılıçları, sterlinler tüfekleri, dolarlar mitralyözleri oldu. Bu silahlar her zaman tam tesirli değillerdi. Ama, asırdan asra, medeniyetin aldığı kıvrıma göre, gittikçe kudretlerini arttırdılar. Nefsinin meşru müdafaası için kapitalist olan Yahudi, Avrupa'nın manevi ve mistik tükenişi neticesi, dehasına ve iradesine rağmen dünyanın hakimlerinden biri oldu. Onu evvela zengin olmaya mecbur ettiler, sonra servetin her şeyden üstün olduğunu ilan ettiler, öyle ki, düşmanlannın isteği yüzünden, mukaddes kitabın fakiri, gettolar münzevisi, fakirler ve zenginler üzerinde hüküm sürer oldu, çıktı.
    Yahudilerin önceleri kendilerini korumak için kullandıkları vasıtalar, zamanla intikam silahları haline gelmişti, bilhassa zeka ile, ki, bence altından daha kuvvetlidir.
    Ayaklar altında çiğnenen, suratına tükürülen Yahudi düşmanlarından intikam almak için ne yapabilirdi? Goyimlerin ideallerini alçaltmak, kıymetten düşürmek, içyüzünü meydana vurmak ve hıristiyanlığın ayakta durabilmek iddiasiyle dayandığı kıymetleri mahvetmek! Hakikaten, iyi dikkat ederseniz,Yahudi zekası, bir asırdan beri, düşünce binanızın dayandığı sütunları, en aziz inançlarınızı baltalamak ve kirletmekten başka birşey yapmamıştır.
    Yahudiler serbestçe yazmak imkanım elde ettikleri andan itibaren sizin fikir yapınız yıkılmak tehlikesindedir.
    Alman romantizmi idealizmi yaratarak katolikliği ihya etmişti. Heine adında Düsseldorflu bir küçük Yahudi çıktı, kurnaz ve neşeli cerbezesini romantikler, idealistler ve katoliklerle alay etmek yolunda kullandı.
    insanlar politika, ahlak, din ve sanatın yüksek fikir ürünleri olduğuna, kese ve mide ile bir ilgisi olmadığına daima inandılar: Trevesli ve Marx adında bir Yahudi çıktı, bütün bu çok yüksek ideallerin aşağı ekonominin dışkı ve gübresi içinde yetiştiğini ispat etti.
    Herkes dahi bir insanı ilahi mahluk, caniyi de bir canavar zannederler: Lombroso adında Veronalı bir Yahudi gelip, deha sahibinin saralı bir yarı deli, canilerin ise ecdadımızdan intikal eden kalıntılar tesirinde mahluklar olduğunu gün gibi açık, meydana koydu.
    Ondokuzuncu asır sonunda, Tolstoy, ibsen, Nietsche, Verlaine Avrupası, insanlığın en büyük devrelerinden biri olmakla övünüyordu: Budapeşteli bir Yahudi olan Max Nordau ortaya çıktı, meşhur şairlerimizin birer soysuz ve uygarlığımızın yalan üstüne kurulmuş olduğunu, çocuk oyuncağı nevinden gösteriverdi.
    Hepimiz kendimizin ahlak sahibi, tabi bir insan olduğumuza inanmışızdır. Freiberg'den, bir Yahudi, Sigmund Freud göründü, en ahlaklı, en kibar asilzadenin içinde bir katil, bir cinsi sapık gizlendiğini keşfetti.
    Büyük hükümdarların saraylarındaki aşk maceralarından ve platonik saz şairlerinden beri kadını bir mabude ve mükemmelin örneği olarak saymayı adet edinmişiz; Viyanalı bir Yahudi, Weiningh çıktı, ilim ve mantık bakımından kadının iğrenç ve tiksindirici bir mahluk, bir pislik ve alçaklık çukuru olduğunu kanıtladı.
    Aydınlar, filozoflar ve başkaları, zekanın, araştırılması insan için en büyük şeref olan hakikate erişmek için tek çare ol düğünü daima ileri sürmüşlerdi. Paris'ten Bergson isimli bir Yahudi ortaya atıldı; ince ve dahice tahlilleri ile zekanın her şeyden önce geldiği teorisini devirdi, binlerce yıllık platonizm kalesini yıktı ve konseptif düşüncenin realiyeti kavramak imkanına sahip olmadığı neticesine vardı.
    Bütün dünya, dinlerin Allah ile insanın sahip olduğu en yüksek meziyetler arasında yüksek bir işbirliği neticesi meydana geldiğini kabul eder; Saint Germainen Laye'li bir Yahudi Salomon Reinach dinlerin sadece vahşi tabulardan kalmış, muhtelif ideolojik maksatlarla kurulmuş bir yasaklar sisteminden meydana gelmiş olduğunu gösteriverdi.
    Birbirinden ayrı ve değişme telakki edilen zaman ve mekan esaslarına dayanan, muntazam, sağlam bir kainatta rahat rahat yaşıyoruz zannedilirken, Ulm'de doğmuş bir Yahudi, Einstein, zaman ile mekanın aynı şey olduğunu, tam olarak ne zamanın ne de mekanın mevcut bulunmadığını, her şeyin daimi bir görelik üzerine kurulduğunu, modern ilmin iftihar ettiği eski fizik binasının yıkıldığım tespit etti.
    İlmi rasyonalizm, düşünceyi ele aldığına ve realitenin anahtarını verdiğine emindi; Lublin'li bir Yahudi, Meyerson, geldi, bu hayali de yok etti; rasyonel kaideler hiçbir vakit realiteye tamamen intibak etmezler, "muhakeme eden fikir "in zafer iddialarına meydan okuyan, asi ve azaltılması imkansız bir tortu vardır.
    Daha da devam edilebilir. Politikadan bahsetmiyorum. Diktatör Bismark'ın rakibi Yahudi Lasalle'di, Yahudi Disraeli, Gladeston'a galip gelmişti, Kavur'un sağ kolu Yahudi Arton ve Clemenceau'nunki Yahudi Mandel, Lenin'in ise Yahudi Trotski idi.
    Dikkat ederseniz, ileriye ikinci derecede veya meçhul isimler sürmedim. Bugünün aydın Avrupasının büyük bir kısmı, bahsettiğim bu isimlerin etkisinin daha doğrusu büyüsü altındadır. Muhtelif milletler arasında doğmuş, muhtelif araştırmalara girişmiş olan hepsi, Alman veya Fransız, İtalyan veya Polonyalı, şair veya matematikçi, filozof veya antropolojist, ortak bir vasıf taşırlar, ortak bir gayeleri vardır, o da, kabul edilmiş hakikatlerden şüphe ettirmek, yüksekte olanı alçaltmak, temiz görüneni kirletmek, sağlam görünenleri sarsmak, hürmet edileni ayaklar altına almaktır,
    Asırlardan beri inbikten süzdüğümüz bu zehirlerin yıprandırıcı, parçalayıcı tesirleri, Grek, Latin ve Hıristiyan aleminden Yahudilerin büyük intikamıdır.
    Grekler bizi gülünç bir hale soktular, Romalılar parçalayıp dağıttılar, Hıristiyanlar bize işkence edip yağma ettiler, fakat biz, kuvvetle intikam alabilmek için çok zayıf olduğumuzdan, Eflatun'un Atinası, imparatorların ve papazların Romasından doğan medeniyetin dayandığı temelleri çürütecek bir saldırıya geçtik. Şimdi intikamımız tam kıvamındadır. Kapitalist olarak ekonomik hadisenin herşey veya hemen hemen herşey olduğu bir zamanda piyasalara hakimiz. Düşünür olarak, düşünce piyasasına hakimiz, mukaddes veya değil, eski itikatları, peygamberlerin getirdikleri dinleri ve laik imanları kemiriyoruz. Yahudi kendi nefsinde en korkunç iki ucu birleştiriyor: Madde sahasında despot, fikir sahasında anarşisttir. Ekonomik cihet¬ten hizmetçimiz, fikir cihetinden kurbanımızsınız. Bir tanrıyı kurban etmekle suçlandırılan millet, düşünce ve duygu putlarını da kurban etmek istemiş, en kudretli, yegane ayakta du¬ran putun, Para'nın önünde sizleri diz çökmeye mecbur etmiştir. Babil esaretinden Bi'rassebi mağlubiyetine ve oradan Fransız büyük ihtilaline kadar gettolarda devam eden eziyetleri nihayet adamakıllı ödettik ve milletler arasındaki parya, çifte bir zafer sarkısı söyliyebilir!"
    Konuşurken, küçük Ben Rubi yavaş yavaş heyecanlanmıştı, çukurlarının içinden gözleri parlıyor, sıska elleri havalarda sallanıyor, önce hafif olan sesi tizleşmiş bulunuyordu. Fazla ileri gittiğinin farkına vararak birden sustu. Uzun bir sessizlik oldu. Nihayet Doktor Ben Rubi ürkek ve alçak bir sesle sordu:
    - Ücretime mahsuben bir frank avans verebilir misiniz? Bir elbise yaptırıp, ufak tefek borçlarımı ödemek isterdim.
    Çeki aldıktan sonra, manalı yapmaya çalıştığı bir tebessümle:
    -Bu akşam, dedi, yaptığım paradokslara aldırış etmeyiniz. Yahudiler böyledir, çok konuşmayı severiz, bir defa da lafa başladı mı, artık söyler, söyleriz ve nihayet birinin kalbini kırarız. Şayet herhangi bir şekilde sizi incittimse, affınızı rica ederim.