• Çepeçevre sarmışlar.
    Bütün arabaların farları üzerimde.
    İçine girdiğim çukur, işte bu hücre kadar bir yer.
    Jeep'lerin üzerlerine A4'leri kurmuşlar. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, düştüğü yerden sulusepkeni renklendiriyor havaya sıçrayan çamurlar.
  • Yakalanışım mı?

    O da bir garip hikâyedir.

    Pusu. Son düştüğüm pusu. Yakalandığım.

    Tarlanın içinde. Çukurda.

    Tarla. Vıcık vıcık çamur. Her yan çamur.
    Bir yandan da aralıksız yağmur yağıyor, sulusepken.

    Parkamın başlığını başıma geçiriyorum.

    Ellerim üşüyor. Eldivenlerimi, silahı daha rahat kullanayım diye
    daha önce bir yerlerde fırlatıp atmıştım. Eldiven de yok.

    Hava buz gibi.

    Bir çukurun içindeyim.

    Çepeçevre sarmışlar.

    Bütün arabaların farları üzerimde.

    İçine girdiğim çukur, işte bu hücre kadar bir yer.

    Jeep’lerin üzerlerine A-4’leri kurmuşlar.
    Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor.
    Mermiler, düştüğü yerden çamurları savuruyorlar havaya.
    Farların aydınlığında, yağan sulusepkeni renklendiriyor
    havaya sıçrayan çamurlar. Ben çukurun dibine, çukurun biçimine
    uyarak (U) harfi gibi uzanmışım. Ayağa kalkarsam, başım dışarı çıkıyor.
    Atılan mermilerden korunmak için ya çömelmek zorundayım,
    ya da böyle çukurun dibine uzanmak zorundayım.

    Çukurun dibinde kar var. Altım kar, üstüm sulusepken yağmur ve mermiler.
    Yattığım yerden yukarıyı gözlüyorum, çukurun üstünü.

    Sanki donanma fişekleri atılıyor üstümde.
    Korkunç güzel bir renk cümbüşü tepemde.

    ‘Cıw’ diye giriyor çukurun yanındaki çamurlara mermiler,
    çamuru savuruyorlar tepeden inen farların aydınlattığı sulusepkenin içine,
    üstüme renk renk koca bir dünya yağıyor. Korkunç güzel, anlatılmaz bir görünüş.

    Yarım saat, bir saat sürüyor bu.

    Mermi çok az kalmış yanımda. Bir süre sonra bitecek.

    Ara sıra doğrulup, başımı çukurdan yavaşça çıkarıyorum,
    bir el ateş ediyorum boşluğa, öldürmeye atmıyorum ama.
    Göremiyorum ki. Rastgele yakıyorum mermiyi.
    Aklıma ilk gelen, Mayakovski’nin şu dizeleri oluyor:

    Susun artık konuşmacılar,
    savdınız sıranızı.
    Söz şimdi mavzer arkadaşta,
    şimdi o konuşacak.

    Bu dizeleri aklımdan geçiriyorum ve kalkıp bir mermi daha yakıyorum.
    Sonra yine sinip bekliyorum çukurun dibinde.

    İşte orada ölümü düşündüm bak.

    Ölüm ürkütücü gelmiyor insana.
    Ama insan ölümü kabul edemiyor.
    Kesin bir gerçek bu.

    Bilimi düşünüyorsun orada.
    İki yüz yıl, üç yüz yıl sonrasını düşünüyorsun.
    Ve bilimin insanlığa getireceklerini.
    Ve birden içinde bulunduğun o durum anlamsız geliyor sana.
    Lonesco’nun oyunları gibi bir şey.
    Saçma geliyor kimi şeyler sana o anda.
    Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun.
    Bilim almış başını yürürken, karşındaki bir sürü insanın
    ne kadar küçük şeylerle uğraştıklarını düşünüp acınıyorsun.
    İçerliyorsun. “Lânetli adamlar” diye geçiriyorsun kafandan.

    İnsanlığın geleceğini; ve senin o günleri göremeyeceğini düşünüyorsun;
    insanı hüzünlendiriyor bu. Bir yanda güzel, eşsiz bir gelecek,
    bir yanda o güzelim günleri göremeyeceğin duygusu.
    “Nasılsa öleceğim” diye düşünmeye başlıyorsun.

    Mermi vardı oysa yanımda.

    Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime diyordum, ölüp gideceksin.

    İlk anda ölmemeyi düşünüyordum; yaralanmayı, yaralı ve rahat bir ölümü.
    Ama bir süre sonra, dünyanın dört bir yanında ölen
    bir sürü devrimciyi düşünüyorsun ve bir an nasılsa rahat
    bir ölümü düşünmüş olduğun için korkunç bir utanç duyuyorsun kendi kendine.

    Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli.
    Erdal Öz
    Cem Yayınları - 1976