• Almanya’ya Türk Dersleri

    Önemli Bir Medya Olayı Olarak
    Türk Bağımsızlık Savaşı, 1919-1923

    Alman milliyetçiler için I. Dünya Savaşı ve Alman-Osmanlı ittifakı, kıyamet ölçeğinde bir felaketle sonuçlandı -gerçek anlamda bir kıyamet, çünkü zamanın yergi dergilerindeki görseller Almanya’nın üzerinde mahşerin atlıları tasvirleriyle, Almanya’yı İtilaf Devletlerinin ya da Almanya’yı yakıp yıkan Fransız bir Cengiz Han’ın aşağılamaları altında ıstırap çeken “Ulusal bir İsa” olarak gösterir. Çaresizlik duygusu ve olayları anlam verememe hali, Weimar Cumhuriyetinin bu ilk yıllarında müthiş olmalı. Ama I. Dünya Savaşı 1918’de her yerde tamamen bitmedi. Rusya’da geniş bir toprak parçası üzerinde savaşan Kızıl Ordu ve Beyaz Orduyla şiddet devam etti. Baltık devletlerinde Freikorps faaliyeti vardı ve şair Gabrie­le D’Annunsia etrafında toplanan insanların önerilen toprak değişikliklerini kabul etmediği, iktidarı ele geçirdiği ve kenti İtalya’ya bağlamaya çalıştığı Fiume (bugünkü Rijeka) vardı. Fiume’deki olaylar Alman milliyetçilerin revizyonist ve mili­tarist imgeleminin kıvılcımını çakmaya uygun olduysa, Ana­dolu’daki olaylar o imgeletmde yangın çıkarırdı.





    Osmanlı ordusu savaşın son evrelerinden beri kargaşa içindeydi, silahtan ve mühimmattan yoksundu, çok büyük sayıda firarlarla başı beladaydı. 1919 yazında İtilaf poli­si İstanbul sokaklarında devriye geziyor, Hıristiyan azınlıklar kendi uluslarının bayraklarını sallıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun toprağında kendi devletlerini yaratma­yı hayal ediyorlardı. Bağımsız bir Ermenistan kurma, Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü Yunanistan’a verme, hat­ta Karadeniz kıyısında ikinci bir Rum ya da Rum-Ermeni Pontus devleti oluşturma planları vardı. Amerika Birleşik Devletlerinde, Avrupa’yı Türklerden tamamen kurtarmak ve İstanbul da dahil, Türkleri tamamen kovmak için yoğun lobi faaliyeti vardı. Büyük Yunan milliyetçi düşleri -belki de başkenti İstanbul olmak üzere Bizans İmparatorluğunu can­landırma Megali İdea’sı- Yunan ordusu 1919’da İzmir’i ve hinterlandını işgal edince gerçekleşebilir gibi görünüyordu. İtilaf Devletlerinin isteği üzerine ve nihai bir barış antlaşmasından önce, dünya hâlâ “Paris’te toplantı halinde”yken işgal gerçekleştirildi. İtilaf savaş gemileri toplarını Osmanlıların yüzyıllık saraylarına çevirdi; padişah ve hükümeti, sa­vaştan sonraki yıllarda İtilaf taleplerine sürekli boyun eğdi. Ama sonra her şey tersine döndü. Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Doğu Anadolu’ya ayak bastı ve Türk Cumhuriyetinin resmi tarih yazımının bize anlattığında göre, Türk Bağımsızlık Savaşı başladı. Aslında bölgedeki Osmanlı bir­liklerini yeniden düzene sokmaya gönderilen Mustafa Ke­mal, Anadolu’nun Türk hinterlandının parçalanmasına kar­şı bir ulusal direniş hareketi örgütlemeye başladı. Yunan yayılmacılığı ve Ermeni misillemesi korkularıyla harekete geçen ve İstanbul’u, sultan-halifenin makamını kurtarmak isteyen hareket hızla güç kazandı. Direniş hareketi yalnızca Ermenilerle ve Yunan ordusuyla savaşmak zorunda kalma­dı, bütün İtilaf Devletleriyle de facto savaş halindeydi ve kısa sürelerle Osmanlı ordusuyla da savaştı. Yine de başarılı oldu. Dört yıl, 1919’un ortasından 1923’ün ortasına kadar süren bir mücadeleyle Türk milliyetçiler Lozan Antlaşma­sıyla (1923) anayurtlarını güvenceye aldı ve böylece bir Paris barış antlaşmasını, Sevr Antlaşmasını (1920) düzeltti.

    Çaresiz ve kimsesiz Almanya’nın gözünde bu, milliyetçi bir düşün gerçekleşmesiydi ya da daha doğrusu aşırı milliyetçi pornografiye benzer bir şeydi. Bu bölümde Türkiye’deki olaylarla ilgili saplantı boyutuna varan savaş sonrası Alman takıntısını araştıracağım. Bu takıntı gazetelere o kadar çok konu oldu ki, her türlü tanımlamaya göre, Türk Bağımsızlık Savaşı Weimar Cumhuriyetinin büyük bir medya olayı hali­ne geldi. Örneğin Hitler’in paramiliter SA’sının (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) lideri Ernst Röhm’ü alalım. Anılarında, Mussolini’nin Roma’ya Yürüyüşünden (Ekim 1922) önceki haftalarda dünya siyasetine “Kemal Paşa’nın öncülük etti­ği Türk bağımsızlık mücadelesinin egemen olduğunu yaz­dı. Ya da Nazi gazetesi Völkische Beobachter’in aşağı yukarı aynı zamanda, Eylül 1922’de ifade ettiği şekliyle, Mustafa Kemal’in adı herkesin dilindeydi.







    Naziler de, Türkiye’yi saplantılı bir biçimde izleyen bu kimsesiz ve çaresiz Almanya’nın bir parçasıydı. Bu bölüm­de ve Bölüm 2’de göreceğimiz gibi, Naziler Türkiye ile “bü­yüdü” ve Türkiye’deki olaylardan ve Almanya’ya potansiyel “Türk dersleri”nden, diğer Alman milliyetçilerden daha faz­la heyecanlandı. Ama Nazilere dönmeden önce, Türkiye’yle ilgili daha genel milliyetçi Alman heyecannıI araştırmak önemlidir. Bu bölümde yeniden inşa edildiği şekliyle gazete söylemi, bu kitapta araştırdığım Atatürk ve Yeni Türkiye’yle ilgili Nazi vizyonu için basit bir arka plan değildir; daha faz­lasıdır, onunla doğrudan bağlantılıdır. Völkisch ve özellikle Nazi gazeteler günlük olaylarla ilgili genellikle çok az, dış olaylarla ilgili daha da az haber verirdi. Bu gazeteler neredeyse yalnızca Nazi ve völkisch yazarların olup bitenlerle ilgili yorumlarından oluşurdu; güncel haberler olmazdı. Bir völkisch ya da Nazi gazetesinin hayali okurunun bu yorumları anlaması için, ancak daha büyük, özellikle ulusal gaze­telerde bulacağı güncel olaylarla ilgili bilgiye salip olması gerekiyordu. Dolayısıyla milliyetçi kenar gazeteler okurları­nın güncel olaylarla ilgili bilgiyi diğer gazetelerden edine­ceklerini varsaymaktaydı. Dahası, völkisch yazarlar Türkiye üzerine ve diğer konularda yalnızca völkisch gazetelere de­ğil, daha ana akım gazetelere de yazı yazıyordu. Önde gelen Nazilerin 1923/1924’ten önceki dünyayla ilgili ne düşün­dükleri konusunda çok az belgeye salip olmamız ve zamanın Nazi ve völkisch gazetelerin dar odağı göz önüne alındığın­da, erken Weimar yıllarının völkisch ve Nazi düşüncelerinde “Türkiye” konusunun önemini kavramak için savaş sonrası kamusal söylemdeki daha geniş eğilimlere bakmalıyız.



    “Milliyetçi pornografi" bir yana-bu boyut, gerçek gücünü savaşın seyri içinde gösterdi-1.Dünya Savaşı bittikten sonra Türkiye haberlerinin basındaki potansiyel yeri konusunda ne bekleyebiliriz? Bir yanda Almanya’nın işi başından aşkın, yeni demokrasiyle, “kızıl tehlike”yle, İtilaf Devletleriyle iliş­kide karşı karşıya kaldığı tazminat ve savaşı kaybettiğini ka­bullenme gibi sorunlarla ve daha bir sürü şeyle uğraşıyordu. Makul bir nedenle, savaştan hemen sonraki Alman kamu­oyu söyleminin yalnızca Almanya’ya odaklandığını varsay­ma eğilimine gireriz -Almanya’da birçok kişinin Anadolu’da olanlara benzer uzak olaylarla ilgilenme lüksüne sahip ol­masını beklemek için fazla neden yoktu- ama aynı zaman­da, bu “kriz yılları’nda Alman medyasının uluslararası olaylara ayırdığı yer konusunda şaşırtıcı ölçüde az bilgimiz var. Diğer yanda, Almanya’nın özel bir Doğuyu ve Osmanlı İmparatorluğunu önemse geleneği, hatta bir Orientpolitik ve 1919’a kadar Osmanlı İmparatorluğuyla derin bir ilişki vardı. Bu imparatorluk Büyük Savaşta bir müttefik olmuş ve özellikle II. Wilhelm zamanında Almanya’nın çok özel ilgi­sini çekmişti. Çok sayıda Alman subay ve asker Doğu cephe­sinde savaştığı gibi, I. Dünya Savaşının büyük bölümünde Osmanlı ordusunun farklı birçok kolu da Alman paşaların komutası altındaydı. Tıpkı Almanya gibi, Osmanlı İmpara­torluğu da savaştan yenik çıktı. Bütün bunlar Alman med­yasından hiç olmazsa biraz daha fazla ilgiyi hak edebilirdi. Ama 1919’un başında haberlerde Türkiye’ye ayrılan yer gittikçe azalmış gibi görünüyordu. Ateşkes, hem Versailles Antlaşmasıyla hem Sevr Antlaşmasıyla onaylanması için, resmi Türk-Alman ilişkilerine son vermişti ve Türkiye’deki Almanlar ile Almanya’daki Türklerin ülkelerine dönmeleri­ni gerektirmekteydi. İstanbul’daki Almanlar ayrılmışken, 5 Şubat 1919’da bir gazetenin ifadesiyle,“bir zamanlar büyük, fantastik umutlar bağlanan” Alman Orientpolitik sona ermiş gibi görünüyordu.



    Savaş sonrası Alman gazeteler ormanı özellikle sık ve kafa karıştırıcı bir ormandı; düzinelerce büyük gazete var­dı, ama hiçbirinin, bugün pek çok toplumda olduğu gibi sahici bir ulusal menzili yoktu. Milliyetçi Alman medya­sının görüşü hakkında iyi bir fikir edinmek için, özellik­le muhafazakârlardan aşırı sağa kadar, bütün bir gazeteler yelpazesini değerlendireceğim. Özellikle bir gazete, Neue Preussische Zeitung -başlığındaki demir haçtan ötürü Kreuzzeitung denilirdi- buradaki çözümlemenin bel kemiğini oluşturdu. Kreuzzeitung Kaiserreich’te muhafazakârlığın bayrak gemisi olmuştu ve Bismarck’m kendisi de sık sık ya­zar olarak katkıda bulunmuştu; biraz yarı-resmi bir statü ka­zanmıştı. Weimar Cumhuriyetinin başında küçük, ama hâlâ çok nüfuzlu elit bir gazeteydi. Pek çok politikacı ve Alman elit, diplomat, rahip ve aristokrat, ama en önemlisi diğer ga­zetelerin gazetecileri Kreuzzeitung’u okur ve makalelerine tepkilerini kendi yayınlarında dile getirirdi.Tirajı mutlak sayı bakımından küçük olmasına rağmen, merkezden sağa kadar uzanan yelpazede en önemli eğilim belirleyiciydi. Neyse, diğer gazetelerle çapraz kontrollerin gösterdiği gibi, Türkiye’ye verdiği yer diğer büyük gazetelerle epeyce uyum­luydu ve aslında genel durumu temsil ediyordu. O zamanın pek çok gazetesi gibi, Kreuzzeitung’un de bir sabah ve bir de akşam baskısı vardı. Weimar Cumhuriyetinin başlarında ve dolayısıyla Türk Bağımsızlık Savaşı sırasında, genellik­le dört sayfaydı; bazen özel eklerle birlikte on sayfayı bulu­yordu. Genellikle ilk iki sayfada ve son sayfanın küçük bir bölümünde dış haberlere yer verilirdi. Bu sayfaların içinde de, Alman konular siyasal haberlere ayrılan toplam yere egemendi. Bu nedenle, herhangi bir konuya, özellikle de ya­bancı konulara ayrılacak yer son derece sınırlıydı. Ön kapak genellikle yalnızca Alman siyasetine ayrılırdı. Dahası, bura­da çözümlenen diğer gazeteler gibi, Kreuzzeitung da, merkez revizyonist, anti-demokratik ve savunduğu kalleş mitinin de ifşa ettiği gibi, aynı zamanda anti-semitik partilerden biri olan Deutschnationale Volkspartei (DNVP) ile aynı çizgidey­di.



    Völkisch ve Nazi gazeteler dış politikayı ya da günlük si­yasal gelişmeleri fazla haber yapmadıkları için, bu tür konu­larda Alman okurun haber kaynağı Kreuzzeitung, Deutsche Allgemeine Zeitung ve benzer dünya görüşlerine sahip diğer gazetelerdi. Yalnızca merkez sağı ve aşırı sağı değil, zama­nın daha geniş siyasal atmosferiyle ilgili sonuçlar çıkarmak için oldukça geniş bir gazete yelpazesini çözümleyeceğim: Deutsche Zeitung, BerlinerLokal-Anzeiger, Vossische Zeitung, Deutsche Tageszeitung; ayrıca arada bir Frankfurter Zeitung, hatta Sosyal Demokrat Vorwarts. Yalnızca elit gazetelere de­ğil, genel medya eğilimlerine ışık tutmak için çeşitli “kitle gazetelerine ve tabloidlere de bakacağım. Almanya’nın Türkiye heyecanının ve saplantısının bütün merkezi nokta­larını tek başına barındıran Kladderadatsch gibi yergi gaze­telerini de çözümlemeye dahil ettim.



    Yeni demokrasiye ve Versailles Antlaşmasına duyulan yaygın tiksinti nedeniyle, savaştan hemen sonraki yıllarda merkez siyasetin yerini saptamak son derece zordur. Cum­huriyetçi ve liberal Vossische Zeitung gibi merkezci gazeteler bile, Türkiye söz konusu olduğunda çoğu kez aşın sağa ben­zer görüşler ifade etti. Sosyal Demokrat Vorwarts bile, her zaman olmasa bile bazen Türk Bağımsızlık Savaşıyla ilgili haberlerde genel eğilimlerle buluştu. Milliyetçi merkezden saçaktaki aşırı sağa kadar, bütün gazete yelpazesi, yüksek bir haber sıklığıyla birlikte, Türkiye üzerine neredeyse yekpare bir söylem geliştirdi.



    “Almanya”nın yerli ve uluslararası bütün haberlerin ana prizması olduğu doğrudur; ama “Türkiye”nin de bütün bun­larda merkezi bir yeri vardı. Basın, Türk Bağımsızlık Savaşı­nı, her yerde rastlanan ve yaygın bir biçimde tartışılan bir Al­man medya olayına dönüştürdü. Özellikle bir destanın bütün özelliklerine sahip olduğu için, büyüleyici ve sürekli bir ha­ber konusu olarak Almanya’ya uygundu. Anadolu’daki olay­ların Türkiye’yi aşan daha büyük bir anlamı vardı ve Alman gözlemciler başından beri bunun farkındaydı. Ta başından itibaren Alman basını, Türkiye’nin Almanlar için bir rol mo­del olabileceğini fark etti. Zaman ilerledikçe gazeteler, Türk örneğinin Almanya’ya uygunluğuna örtük bir biçimde işaret etmekten, Almanya’da bir şekilde tekrarlanabilecek ve tek­rarlanması gereken belli Türk stratejilerini vurgulamaya terfi etti. Gazeteler, Türkiye tartışmalarıyla hazırlanan ve yerleşen çeşitli mekanizmalarla Türkiye’nin Almanya için taşıdığı an­lamı sürekli vurguladı. Başlangıçta doğrudan “Türkiye’den öğrenme” çağrıları olmasa bile, medya Almanya’nın orada öğreneceği bir şey olduğunu güçlü bir şekilde iletti.



    Göreceğimiz gibi, birçok gazete Türkiye’yle ilgili olarak “rol model” terimini sıkça kullandı; bu terim, habercilikle­rine geriye dönük olarak dayatılmaz. Daha 1921’de Naziler Völkische Beobachter’de “Türkiye-Rol Model” (der Vorkamp- fer) başlıklı bir makale yayınladı. Sevr Antlaşmasının yeri­ni Lozan Antlaşması almadan çok önce, belli başlı milliyetçi gazetelerin çoğu Türkiye’nin iki şekilde “yol gösterdi”ğini öne sürdü: Türkiye örneği, Paris antlaşmalarının düzeltilebildigini ve bunun nasıl yapılabildiğini gösterdi. Sol-liberal Frankfurter Zeitung bile Ağustos 1920’de, Sevr Antlaşmasın­da defterin kapanmadığını, dolayısıyla Versailles Antlaşma­sında da kapanmadığını özellikle vurguladı. Diğer birçok gazete de Türk Bağımsızlık Savaşının başlangıcında benzer sonuçlara ulaştı: Türkiye, Versailles Antlaşmasının gerçek­ten düzeltilebileceğinin işaretini verdi. Deutsche Tageszeitung, Lozan’daki barış görüşmeleriyle ilgili ilk önemli yoru­munda bu görüşü özetledi: Bu 20 Kasımın, Lozan barış konferansının açılış gününün biz Almanlar için özel bir anlamı olma­lı; çünkü bu gün, zorla dayatılan Paris antlaşmala­rından [Gewaltfriedensvertrage] birinin, açıkça bu amaçla toplanan bir barış konferansıyla düzeltil­mesi amaçlanıyor. Bu durum, bu kölelik antlaşma­larının boyunduruğu altında inleyen bütün halklar için olduğu gibi, bizim için de, bir umut [ışığı] ve aynı zamanda ciddi bir uyandır.

    Ama Türkiye bir süredir zaten tehlikeli ölçüde önemli olmuştu; Mayıs 1920’da sol-liberal Berliner Tageblatt’ta bir makalenin ironik girişinde vurgulandığı gibi: “Türkiye artık bizi ilgilendirmiyor, çünkü artık bizi ilgilendirmesi gerekmi­yor. Akıllı adamlar düşüncelerimizde bile Türkiye’den uzak durmamızı öğütlüyor.”[ Yine de anlaşılacağı gibi, milliyetçi gazeteler -liberal Berliner Tageblatt da dahil- Almanlara sü­rekli Türkiye’yi düşündürtmek için elinden geleni yaptı.

    Haber konusu: Türk Anka Kuşunun Şaşırtıcı Öyküsü

    Savaş sonrası bu dönemde “Alman ruhu”nun neye ben­zediğini hayal etmek zordur. Biraz önce ifade edildiği gibi, o sırada Alman milliyetçi öz-algıda kıyamet kopmuş gibi, son derece çaresiz ve kimsesiz bir şey vardı. Savaştan hemen sonraki yıllarda ünlü haftalık yergi dergisi Kladderadatsch’a yüzeysel bir bakış bunu ve bütün savaş sonrası atmosfe­ri bolca gösterir. Burada sonu gelmeyen bunaltıcı kıyamet günü karikatürleri ve Alman ulusu tasvirleri görürüz: Her türlü İtilaf saldırganlığının kurbanı Almanya, Almanya’nın kanını emen bir vampir olarak Fransa, kendisini yutmak üzere olan alevlerin ortasında uyuyan güzel olarak Almanya ve sürekli Almanya’nın üzerinde mah­şerin atlıları



    Eskiden oldukça incelikli, çoğu kez eğlenceli ve zekice yergiler yapan Kiadderadatsch, şimdi son derece iç karartı­cıydı (ayrıca revizyonist ve Yahudi köklerine rağmen, bazen anti-semitikti). Savaş sonrası Almanya, en azından Kiadderadatsch, Simplicissimus ya da Ulk gibi Almanya’nın ana yergi dergilerine bakılsa bile, mizahın öldüğü yerdi. Umu­dun, liderlerin ve mutlu olunacak hiçbir şeyin olmadığı o günlerde Türkiye, milliyetçi Alman okurun siyasal “eğlence” ve bir umut aşısı için yönelebildiği tek yer haline gelecekti. Türkiye milliyetçi bir mucizeydi; bir Türk Versailles’mdan başlayıp (Sevr Antlaşması) ilk düzeltilmiş savaş sonrası ant­laşmaya varan bir dramdı Türkiye o yıllar­da neredeyse akıl almaz bir milliyetçi başarı öyküsüydü.



    Müstakbel Kemalistlerle ilgili ilk işaret 24 Haziran 1919’da Kreuzzeitung’da, İtilaf Devletlerinin talep ettiği kıs­mi Yunan geri çekilmesi üzerine kısa bir makalede belirdi. Bu makale, Yunan-İtilaf isteklerine boyun eğmiş tamamen pasif bir Türkiye tasvir ediyor; ama bir dönüşle ve umut ışı­ğıyla bitiyordu: Türk subayların Yunanlara karşı silahlı bir direniş başlatmak için İstanbul’dan Anadolu’ya geçtiklerine dair bir söylenti bildiriliyordu. Önceki gün Kreuzzeitung’in birinci sayfasının tamamına bir tek manşet egemen olmuştu: “Finis Germania” (Almanya’nın Sonu). 29 Haziran 1919’da Kreuzzeitung kapak sayfasının tamamını siyah bir çerçevede verdi; bütün gazeteyi Almanya için uzun bir ölüm ilanına çevirdi: Versailles Antlaşması imzalanmıştı! İki gün sonra Kreuzzeitung ve diğer gazeteler, “Türk Versaillesı’na askeri direnişi örgütleyen kişiyi üzgün ve çaresiz okurlarına ilk kez adıyla tanıttı -Mustafa Kemal Paşa. Tanıştırılması daha faz­la dramatik ve görkemli olamazdı.





    Alman basını kahramanını bulmuştu. Bir ay sonra, Ağus­tos 1919’da, Alman basınında çalışıp Mustafa Kemal’le fii­len karşılaşmış birkaç kişiden biri olan Thea von Puttkamer, Mustafa Kemal’i açıkça kahraman olarak selamladı. Maka­lesi, I. Dünya Savaşında İtilaf birlikleri Allgemeine Zeitung gibi diğer gazeteler de aynı şeyi yaptı; 18 Ağustosta her biri sabah ve akşam baskısında Mustafa Kemal hareketi üzerine makaleler yayınladı. Sabah baskı­sındaki makale yine Mustafa Kemal’i tanıtmaktaydı; ama akşam baskısında, 300.000 silahlı adamıyla “bir bağımsızlık hareketi”nden söz edilmekteydi. İki ay sonra, ekimin ba­şında, bütün büyük gazeteler okurlarından, o noktadan son­ra Alman okura tanıtılmasına artık gerek kalmayan Mustafa Kemal’i tanımasını bekliyordu.

    Daha çarpıcı olan, ilk önce İzmir’in Yunan kuvvetlerince işgalinden hemen sonra muğlak “Türk irredantizmi” değerlendirmelerinden sonra sabit, yaygın Alman milliyetçisi Atatürk yorumuna geçişin, dolambaçlı ama kısa bir yol olma­sıdır. Anadolu’da önemli bir şey oluyordu ve pek çok Alman milliyetçisi gazete, başından itibaren bundan emindi. Ama en azından Türk Bağımsızlık Savaşının ilk altı ya da yedi ayında tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı. Başlangıçta Alman basınının yorumları biraz çelişkiliydi; ama istikrara kavuşup kendinden emin olmaları uzun sürmedi. Ağustos 1919’da duyurulduğu şekliyle Mustafa Kemal “Türkiye’den bağımsızlığını ilan etti”ğinde, iki “devrimci tümene” ön­cülük ettiği iddia edildi. Aynı ayın içinde, Kemalistlerin hedeflerini formüle edip misak-ı milliyi hazırladıkları Erzu­rum Kongresine, Alman basınında “devrimci meclis” denildi ve 1920’lerde hâlâ “devrimci birlikler”den söz ediliyordu. 26 Ağustosta Kreuzzeitung, Mustafa Kemal’in Anadolu’da bir Türk Cumhuriyeti ilan etme tehdidini haber yaptı. Bir ay sonra Mustafa Kemal'in hareketi, gazetenin iddiasına göre “ulusal eylem” (nationale Aktion) olarak anlaşılması gereken "yurtsever bir hareket” olarak etiketlendi. İki gün sonra harekete ilk kez "milliyetçi hareket” -gelecek yıllarda yapı­şıp kalacak bir etiket- denildi. Bu ifade bir kez yerleştik­ten sonra, ikonik nitelikler kazandı; daha fazla nitelemeye (“Türk” gibi) gerek yoktu ve çeşitli gazeteler için “milliyetçi harekef’ten söz etmek okurların neden söz edildiğini anla­masına yetiyordu; Kemalistler, zamanın dört başı mamur milliyetçi hareketi haline geldiler. Ayrıca açık bir tanımlama yapılmadan önce bile, "Kemalistler” terimi tanıtılmış ve eşit ölçüde ikonik nitelikler kazanmıştı.





    Yeni Türk hareketine ilişkin herkesin mutabık olduğu ve her yerde hazır bu yorum oldukça hızlı ve vurgulamak gerekir ki, Kemalistlerin kendi­lerinin anlamlı bir müdahalesi olmadan gelişti. Üstelik tekli, benzeşik bir biçimde gelişti; örneğin Kreuzzeitung’un, Völkische Beobachter’in ve Berliner Lokal-Anzeigefin Kemalist harekete bakışında pek fark yoktu. Alman basını Atatürk’ü "bizim Mustafa Kemal” yapmakta gecikmedi. Bilgi yalnız­ca Paris ve Londra üzerinden Almanya’ya gelse de, Alman basını Atatürk’ün herkesten daha iyi tanıdığını defalarca dünyaya ilan etti. Sağ ve aşırı sağ Alman basını Mustafa Ke­mal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü ya da daha doğrusu, Avrupa’nın büyük bir Kemalist halkla ilişkiler ajansı haline geldi.



    Kemalistlerin bu gönülsüz Alman halkla ilişkiler ajansı, ilerleyen yıllarda oldukça şaşırtıcı sayıda makale ve deneme çıkardı. Örneğin Kreuzzeitung Türkiye üzerine 1919’da 194, 1920’de 369, 1921’de 454, 1922’de 853 ve 1923’ün Ağusto­suna kadar 323 yazı yayınladı. Bazen söz konusu yazının iki satırlık bir manşet olduğunu kabul etsek bile, toplam ni­celik konuya verilen değerin anlamlı bir işaretidir. Türkiye üzerine yazılar genellikle birinci sayfaya egemendi ve ma­kalelerin çoğu bütün bir sütunu, hatta yarım sayfayı kaplı­yordu. Bu yüzden dört buçuk yıllık bir sürede Kreuzzeitung’da en az 2200 makale, yazı ve haber olağanüstü büyük bir sayıdır. Ortalama günde en az bir ya da iki gün­de üç makale demekti. Türkiye üzerine haberlerin olmadığı günler vardı, ama Türkiyesiz bir hafta nadiren olurdu. Bazen peş peşe birkaç gün birinci sayfanın yarısı Türkiye’ye ayrı­lırdı; ayrıca üçüncü ya da dördüncü sayfadaki “Son Haber­ler” bölümünde de yazı çıkardı. Düzenli olarak Türkiye hem sabah hem akşam baskısında yer alırdı. Türkiye’den haber yapılacak bir şey olmadığında -yalnızca ilginç bir şey ger­çekleşmediği için- bile, Kreuzzeitung ve diğer gazeteler Tür­kiye üzerine tarihsel denemeleri (Bismarck’ın Orientpolitiki, Doğu cephesindeki I. Dünya Savaşı muharebeleri ve benzeri) basarak; İstanbul’daki haham seçimleri gibi haber değeri faz­la olmayan olayları vererek ya da Enver Paşa’nın "Kürdistan Kralı” yapıldığına ilişkin haberler gibi, kimsenin gerçekliğine inanmadığı ajans haberleri yayınlayarak konuyu canlı tuttu.







    Erken Weimar Cumhuriyetinde yalnızca Kreuzzeitung değil, siyasal sağdan aşın sağa kadar gazeteler ne olursa olsun konuyu canlı tuttu. Alman basınında Türkiye’ye bu kadar çok makalenin ayrıldığı başka bir dönem hiç olmadı; yakın zamanda AB-Türkiye tartışmanın alevlendiği dönem­de bile. O kadar geniş yer verildi ki, 1923’ün başında Deuts­che Allgemeine Zeitung’da bir yorum, 1922 yazında Alman basınında Türkiye’nin "günlük, bin defa” okunabildiğini vurguladı.




    Bu yüzden, gazete okuyan Alman kamuoyunun Türkiye’den aşın ölçüde haberdar olduğunu, Anadolu’da­ki olaylar konusunda neredeyse günlük bilgilendirildiğini ve Türkiye’ye ilgi duyduğunu güvenle varsayabiliriz. Genel olarak haberlere ayrılan yerin azlığı -dış haberlere daha da az- ve Weimar Cumhuriyetinin başlangıcında Türkiye üze­rine haber yapmanın oldukça zor bir iş olduğu göz önüne alındığında, durum daha da dikkat çekicidir.





    Versailles Ant­laşması Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla diplomatik ilişki kurmasına izin vermiyordu ve savaştan hemen sonraki dönemde Alman gazetelerinin İstanbul’da, hatta birçoğunun o bölgede muhabiri yoktu. Türkiye ile ilgili haberlerin bü­yük bölümü İtilaf haber ajansları ve İtilaf ülkelerinin gaze­teleri üzerinden Almanya’ya ulaşıyordu -Alman gazeteleri­nin sıkça yakındığı bir durum. Çoğu kez uluslararası basın ajanslarının haberlerini yayınladıkları halde, her zaman bunlardan kuşku duydular. Özellikle 1919 ve 1920’de milliyetçi Alman gazeteleri Türkiye haberlerinin Almanya’ya çok yavaş ve yalnızca İtilafın “yalan perdesi” üzerinden ulaşmasından sürekli yakındı. Örneğin Vossische Zeitung 1919 sonbaharında, İtilaf devletlerinin Anadolu haberlerini çarpıttığını ve İtilaf devletlerine bakılırsa, orada hiçbir şey olmadığını savundu. İtilaf çarpıtmasına ve propagandasına rağmen, gazetelerin bu haberlerin pek çoğunu yayınlamış ol­ması, bu konuya ne kadar sadık olduklarını gösterir. Gazete­ler, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi anladıklarını iddia ederek bu haberlerin kaynağıyla başa çıkma stratejisi geliştirdi. Her zamankinden daha fazla yorum gerçek bilgiden daha önemli hale geldi. Demek ki, gazetelerin İtilaf haberciliğine genel güvensizliğinden ötürü, Fransız ve İngiliz ajans haberlerini yorumsuz yayınlamaya karar verdiklerinde, olasılıkla haberlerin doğru olduğuna inandılar ya da en azından uyandırdıkları duygularla hemfi­kir oldular. Olmadıklarında, onu alaycı bir biçimde yorumla­dılar ya da aşırı eleştirel dolaylı anlatıma başvurdular.

    Türk Bağımsızlık Savaşı hızlı bir biçimde bir Alman me­selesi oldu ve olmaya devam etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşının bu şekilde Almanlaşması, bir dizi mekanizmaya ve stratejiye dayandı. Birincisi elbette, Alman gazetelerinin sayfalarında çok geniş yer kaplamasıydı. Bir mekanizma da, gazetelerin dili ve sayfa düzeniydi. Türkiye üzerine yazılar, editörlerin ve yazarların benzer saydığı Alman meselelerini (Savaş suç­lularının iadesi, Ruhr’un işgali, Rhineland krizi, Silezya vb) ele alan makalelerin hemen önünde ya da sonrasında yer alırdı. Genellikle Alman meselelerini tartışmak için kullanı­lan sözcükler ve kavramlar -“kalleş,” “barış dayatması,” "tecavüz” vb- Türkiye üzerine yazılarda da kullanıldı. Örneğin Mart 1922’de Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin bir “dette publique allemande” -Alman mâliyesi üzerinde doğrudan İtilaf denetimi- kurmak istediğini yazdı ve böylece gazetenin sü­rekli hakkında yazı yazdığı “dette publique ottoman”a işaret etti. 1921 ve 1922’de Almanya’nın “Osmanlılaşması”ndan söz etti -yani Almanya’nın bir yarı-sömürgeye dönüşmesin­den; gazeteye göre Sevr Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorlu­ğunun başına bu gelmişti.

    Başka bir mekanizma da, özgül Alman meselelerini Ana­dolu’daki gelişmelere paralel vermekti. Bu tür konular yan yana tartışıldığında, Türkler genellikle Almanlardan daha iyi durumdaydı. Örneğin 19 Haziran 1921’de Kont Ernst Reventlow Berliner Tageblatf ta Anadolu ile Silezya’yı kar­şılaştırdığında, Türk milliyetçilerin İtilaf devletlerinin barış antlaşmasını iki yıl önce reddettiğini vurguladı. Deutsche Allgemeine Zeitung’da Lozan görüşmelerini yorumlayan bir makale, Almanya’nın nasıl hiçbir direniş göstermeden İtilaf devletlerinin "ekonomik kölesi” olduğunu görmenin, Musta­fa Kemal’in taktikleri için güçlü bir motivasyon olduğunu ve “Türk bağımsızlığını herkese karşı kararlılıkla savunacağına ve ordusunun bu işi yapacak kadar güçlü olduğuna” inan­masına yol açtığını iddia etti.





    Türk Bağımsızlık Savaşına verilen önemi gösteren bir özellik de, savaşın dizileşmesiydi. Anadolu’yla ilgili haber ve yazılar haftalarca art arda, aynı ya da benzer başlıklar altında sunuldu. 1919’un sonunda başlıklar hâlâ çeşitliy­di, ama "Anadolu’daki Türk Hareketi” ya da "Anadolu’daki Ulusal Hareket” gibi ifadelerle çıkardı. 1920’nin ortasında başlamak üzere, değişmeyen belli ifadeler -"Türk Özgür­lük Mücadelesi,” "Doğu Sorunu” ve "Küçük Asya’da Savaş” gibi- haftalarca sıkça kullanılırdı. Bu durum, Kreuzzeitung ve diğer büyük gazetelerin gerçek ya da hayali okuyucula­rının gelişmeleri düzenli olarak izlemek istediklerini göste­rir. Elbette bu dönemde başka konularda dizileştirildi; ama başka hiçbir uluslararası mesele bu kadar sık ya da benzer başlıklarla verilmedi. Yalnızca birkaç yerli konu o kadar sık dizileştirildi -ve genellikle yerli meselelerle Türkiye, aynı sorunun parçalarıymış gibi görünmelerini sağlayan söz ve sayfa düzeni benzerlikleriyle ilişkilendirilirdi. İlginçtir; Alpler’in ötesinde Benito Mussolini’nin II Popolo d’Italia’sı da Anadolu’daki savaşın haberlerini yüksek sıklıkta ve dizileşen başlıklarla verdi.

    Alman gazetelerinin Türkiye’ye yaklaşımının esası, Ed­ward Said’e uyarak ya da aslında ona karşı, doğusuzlaştırma olarak tanımlanabilirdi.



    Gazeteler yalnızca genel ola­rak Türk yanlısı olmakla kalmadı, Osmanlı ve Türk olan her şeyi olabildiğince yakın ve tanıdık göstermeye de çalıştılar. Bunu yapmanın tek yolu, Oryantalist dilden tamamen uzak durmaktı. Onun yerine, normalde Orta Avrupa ve Alman ta­rihini, toplumunu ve siyasetini tarif etmek için kullanılan­lara benzer söz ve mecazlar kullandılar -uzaklık ve yaban­cılık yerine benzerliği vurgulayan bir söz dağarcığı. Örneğin sultan yerine “kaiser” (imparator) ve “kaiserlich” (impara­torluk), İstanbul yerine “Kaiserstadt” ve İslam yerine “Türk kilisesi” sözcüklerini kullandılar. Milliyetçi Alman gazeteler Türkiye’yi Almanya’ya uzak değil, aksine çok yakın, benzer ve eş olarak tasvir etmek için bilinçli ve sürekli bir çaba har­cadı.





    Türk siyasetinin Almanlaştırılmasının en ilginç özellik­lerinden biri, herhalde, “uzmanlar”ın oynadığı ya da daha doğrusu oynamadığı roldü. Bu konuda yorum çok önemli olduğu için, bütün büyük gazeteler Türkiye’deki gelişmeler­le ilgili kendi yorumlarını yayınladı. Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuyla uzun ilişkisi ve derin bağı göz önüne alın­dığında, yorum yapmaya hazır bir uzmanlar ordusu bekle­nebilirdi. Ama bir bütün olarak "uzmanlar” adeta hiçbir yer­de görülmedi ya da okunmadı. Aslında Alman medyasının Türkiye takıntısı ve yorumları, uzmanların içgörülerinden ve yorumlarından ötürü değil, onlara rağmen gelişti. Gazete­lerde dışarıdan uzmanların yazdıklarına yer verildiğinde, ne Ortadoğu’da “İslam” ya da “Bolşevizm”e odaklanmaları ne de 1919 öncesi Alman OrientpolitiKine ilgileri, genel haberlerle ya da yorumlarla desteklendi. Tek istisna, Osmanlı İmparatorluğuna askeri danışmanlık yapmış ve Osmanlı ordusunda mareşal olmuş Otto Liman von Sanders’ti; geçen savaşla ilgili öyküler anlatmak dışında, güncel olaylarla ilgili yorum yap­maya ancak 1922’nin sonunda başlamasına rağmen, Türki­ye konusunda bir medya figürü haline geldi.



    Öne çıkan bir “uzman” da, Kemalist kuvvetlerin hizmetindeki tek Alman paralı asker olan Hans Tröbst’tü. Heimatland ve Völkischer Kurier gibi Nazi gazetelerine yazı yazdı ve bizim öykümüz­de daha fazla önce çıkacak. Alman medyasında, genellikle Türkiye’deki olaylarla ilgili deneme niteliğindeki yorumların yazar adları dışında, Türk adları nadiren ortaya saçıldı.





    Diğer uzmanlar, Kemalistlerin Müslüman ve Bolşevik nitelikliğine odaklanmalarıyla ve yorumlarıyla Alman medyası­na çok uzaktı. Ayrıca zamanın sınavını da geçemediler. Örne­ğin bir uzman, Almanca Osmanischer Idoyd'un (İstanbul’da) genel yayın yönetmeni yardımcısı Friedrich Schrader, Kema­listlerin din karşıtı ve cumhuriyetçi olduklarına dair medya­da dolaşan "yanlış izlenim”! düzeltmek için bir dizi makale yayınlamak zorunda olduğunu düşündü -ama hem din kar­şıtı hem cumhuriyetçi oldukları daha sonra anlaşıldı. Di­ğer yanda, ana akım yorumcular ve gazeteciler Kemalistlerin taktik ittifaklarının (örneğin İslamla ve Bolşevizmle) doğasını göz önünde tutmalarıyla ve yorumlarıyla doğru yoldaydılar. Yayınlanan çok az “uzman çözümlemesi,” gazetelerin Türki­ye üzerine genel söylemini şaşırtıcı ölçüde az etkiledi. Bu durum, editörlerin Anadolu’da olup bitenleri iyi kavramış olmasından kaynaklanmış olabilir, ama aynı zamanda bir Türkiye meselesinin ne kadar “Almanlaştırdığını” da yansıt­maktaydı. Her neyse, burada potansiyel “uzmanlar”ı bilinçli bir şekilde bir yana iten bir süreç işlemekteydi.





    Türk Bağımsızlık Savaşında İslamın ve Bolşevizmin rolüy­le ilgili başlangıçtaki kafa karışıklığı, konunun Almanlaşma­sını biraz zorlaştırdı. Tek başlarına bu boyutlara odaklanan “uzmanlar” bu sürece yardımcı olmadı. Bir alt konu olarak İslam, uzmanlar bir kenara itildikçe zaman içinde gündem­den düştü. Ne var ki, Bolşevizmin özellikle karışık, şaşırtıcı ve zor bir konu olduğu anlaşıldı. Anadolu’da yeni başlayan milliyetçi Türk direnişi neredeyse aşılmaz güçlüklerle karşı karşıyaydı. Yunan ordusuna, İtilaf devletlerine, Ermenilere ve Osmanlı ordusuna karşı savaşı sürdürmek için çok ihtiyaç duyulan silah, mühimmat ve kaynak yetersizliği vardı. Bolşeviklerle ittifak Atatürk için acil ve çok ihtiyaç duyulan bir çözümdü. Ama bu, milliyetçi Alman gazeteleri için büyük bir ideolojik ve kavramsal sorun oluşturmaktaydı.





    Okurlarının çok büyük bölümü için Sovyetler Birliği ideolojik bir düşman ve oluşum halinde bir süper tehditti. Alman ordusunun aşağı yukarı aynı dönemde Sovyetler Birliği ile stratejik bir ittifak aradığını biliyor olmamıza bakmayın; Komünizm ve Komü­nist devrim korkusu savaş sonrası Almanya’da kökleşmişti. Merkez ve aşırı sağ gazetelerin kullandığı bir strateji, Kemalist-Bolşevik bağlantısını önemsememekti. Özellikle savaşın ilk bölümünde Türk-Sovyet ilişkilerindeki gelişmeler konu­sunda nadiren yorum yaptılar, bu tür konularla ilgili haberle­ri asgari düzeyde tuttular. 1920’nin başında Türk-Sovyet as­keri antlaşması konusunda son derece kısa bir not, bunun bir örneğidir. Oldukça önemli bu haber konusu Kreuzzeitung’da, Litvanya-Rusya ilişkileriyle ilgili tamamen alakasız bir habe­rin içinde tek satır olarak yer aldı.'’ Başka bir yazı aynı ant­laşmayı hiçbir yorum yapmadan verdi. Bütün bunlar, artık gazeteler Ankara’nın Sovyetler Birliğinden yalnızca maddi destek almakla kalmayıp, “Sovyet yasalarını ve anayasala­rını” [aynen böyle geçiyor] da kabul edeceğine inanmasına rağmen oldu. Gazetelerin yorum yapmama politikası, bu zor konuyla başa çıkmanın bir yoluydu. İlginçtir, bu strateji, gazetelerin bu konuda sunduğu kıt ideolojik yorumların ve bilgi kırıntılarının Kemalist hareketi Sovyet yörüngesine yer­leştirdiği bir zamanda uygulandı.





    Ağustos 1920’de Kreuzzeitung dünyadaki durumu yal­nızca I. Dünya Savaşının bir devamı olarak değil, Rusya ile Britanya arasında bir çatışma olarak da okudu. Britanya kötü adam olarak ortaya çıktı ve “İtilafçı fatihlere karşı var olma mücadelesinde [Doğu] Rus Bolşevizmiyle birlik oldu.” Rusya’nın emperyalizme karşı bir müttefik olabileceği or­taya çıkmış gibi görünürken, başka bir haberin gösterdiği gibi, 1920’de bu konuda kafalar epeyce karışıktı: “Milliyet­çi Türk lider Mustafa Kemal, taraftarlarından İngilizlerden ve Fransızlardan nefret etmelerini, kutsal Türk-Rus-Alman ittifakına yüksek değer vermelerini isteyen bir çağrıda bu­lundu (!) Bolşevizmin kendilerine yardım eli uzattığını ve Türkiye’nin de Almanya’ya yardım etmeye hazır olduğunu ilan etti.” Olası bir Türk-Bolşevik-Alman ittifakı ya da bloğuyla ilgili söy­lentiler ve spekülasyonlar bir süre ortalıkta dolaşacaktı. Bununla birlikte, pek çok gazete, Kreuzzeitung da dahil, bu dönem boyunca ateşli birer anti-Bolşevik olarak kaldı. Yal­nızca birkaç hafta sonra, Aralık 1920’de, şaşkınlık yaratan perde kesin olarak kaldırıldı ve son yorum tüm ülkede kabul edildi. Kreuzzeitung, her zaman Bolşevikler ile Kemalistler arasındaki ittifakın esas olarak İngiltere’ye karşı bir propa­gandadan ibaret olduğu ve Kemalistlerin Bolşevik olmadığı inancında olduğunu ve bunu birçok kez teyit ettiğini, ger­çeğe aykırı bir biçimde yazdı. O noktadan itibaren gazete, yaratılmasına yardım ettiği ve anlaşılan diğer gazetelerde ve birçok okurun kafasında varlığını sürdüren kafa karışıklığını defalarca “giderdi.” Nisan 1921’den tipik bir örnek: “Türk milliyetçiliğinin Rus Bolşevizmiyle girdiği ittifak, çoğu kez sanıldığı gibi Bolşevik düşünceye değil, İtilaf ya da daha doğrusu İngiltere nefretine dayanır.”





    ------------------



    Aynı zamanda diğer gazeteler de imana geldi. Aynı çiz­gide Ocak 1921’de Völkische Beobachter, Kemalistlerin ide­olojisinin Bolşevik olmadığından emindi. Daha bir ay önce Mustafa Kemal’e “yeni-Bolşevik” demiş olmasına rağmen şöyle yazdı: “Bu [Corriere della Sera] haber daha önce dillendirdiğimiz kanaatimizi doğruluyor: Türkler sağlıklı sağ­duyuya sahip doğal bir halktır [Naturvolk]. ‘Ulusal Bolşevizm’ çılgın hayalcilerin ürünüdür. Sıcak kar ya da odun demir kadar olanaksız bir şeydir.” Bir ay sonra, Atatürk’ün Kemalistlerin gerçekten Bolşevik olmadıklarını vurguladığı bir konuşmasını aktararak bu görüşü tekrar doğrulattı. Nazi Partisinin sesi şöyle devam ediyordu: “Türkler örneğinde sözde Ulusal Bolşevizmden söz edilemeyeceğini daha önce de vurguladık. Haksız yere hasta adam adı verilen sağlıklı bir çiftçi ulus olan Türkiye, mümkün olan tek siyaseti yapı­yor: elinde silahla sağlıklı bir bencillik siyaseti!”









    Bu örneğin gösterdiği gibi, Bolşevik bağlantı tartışması Türk örneğinden “öğrenme” çağrılarıyla yakından bağlantılıydı. Sağcı Alman basını için işleri zorlaştıran şey, bizzat Atatürk’ün programının muğlaklığıydı. Kasım 1922’de bazı gazeteler, İşçi Partili Daily Herald'ia yapılan bir röportajı aktardı; orada Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.”





    Mustafa Kemal kendisini hem milliyetçi hem sosyalist olarak tarif ediyordu: “Türklerin yeni düşüncesi sosyalizmden çok uzak olmayan bir sistemle yönetmeyi isti­yor. Komünist olduğumuzu söylemek istemiyorum. Değiliz, çünkü biz milliyetçiyiz. Ben şahsen, milliyetçiliğimle çatış­madığı sürece bir sosyalistim.” Pek çok gazete kafa karıştı­rıcı bu röportajı görmezden gelmeyi tercih etti. Yine de bu ve benzer açıklamalar ve haberler birçok kişinin Kemalizmi, Faşizmi ve Nasyonal Sosyalizmi benzer görmesine yol açtı.





    1921’in başından itibaren pek çok gazete Bolşevik bağ­lantısını sağlıklı Kemalist pragmatizm olarak görmeyi ter­cih etti. Kreuzzeitung’un 1922’de iddia ettiğine göre, bu aynı zamanda “İtilaf devletlerinin tutumunun otomatik bir sonucu”ydu

    Örneğin Deutsche Zeitung şu sonuca vardı: “Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Doğudaki diğer eylem adamları kendi völkisch ve siyasal hedeflerine ulaşmaya ve İtilaf devletlerini Doğuda güçsüzleştirmeye uygun her maskeyi takacaktır.”



    Milliyetçi basının Kemalist-Bolşevik bağlantısıyla baş etmek için ikinci ve ana stratejisi bu olacaktı: Kemalistler Bolşevikleri yalnızca kendi amaçları için kullanıyor, aynı zamanda bu tehlikeli ideolojiden uzak duruyordu. 1922 ve 1923’te ga­zeteler yine sürekli “yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırdı” ve Kemalistlerin Sovyetler Birliği’yle geçici birlikteliğinin salt propaganda ve stratejik açıdan değerini vurguladı. Bunun­la birlikte, ilerideki yıllarda birçok metin Kemalist-Bolşevik bağlantısını haklı görecek, hatta bir Alman-Sovyet işbirliği için emsal ya da model olarak kabul etmeye bile kalkışacaktı





    İslam ve Bolşevizm konularından daha kısa bir süreliği­ne de olsa, Yunanlar ve Ermeniler de Alman basını için kafa karıştırıcı ve çetrefil bir sorundu. Genel Türkiye algısında önemli bir rol oynamaya devam ettikleri için, bu iki grubun rolü Bölüm 6’da daha derin tartışılacak. Ama burada, bu iki gruba ilişkin algının Türk Bağımsızlık Savaşma ilişkin genel Alman algısını ne kadar tamamladığını ya da daha doğrusu desteklediğini ve bu algının içine ne kadar emildiğini vur­gulamak gerekir. İtilaf devletleri Büyük Savaşta bitkin düş­müşken ve Osmanlı İmparatorluğuna çok fazla insan gücü ayırmak istemezken, Kemalistlere karşı savaşmanın yükünü, yeni-emperyal tutkularla kışkırtılan Yunan ordusu çekti. Sa­vaş çok büyük ölçüde bir Türk-Yunan savaşı olarak nitelene­bilir. Olasılıkla, özellikle geç 19. yüzyılda güçlü olan Helen hayranlığıyla ve klasik Yunan dilinin hâlâ hümanist eğitimin parçası olmasıyla seçkin Almanya geleneksel olarak Yunan yanlısı olduğu için, Yunanları nasıl tasvir etmek gerektiği konusu, en azından başlangıçta birçok gazete için sorun oldu.Ama İtilaf devletlerinin vekili olarak Kemalistlerle savaşanlar Yunanlardı. Aynı anda hem Türk yanlısı hem Yunan yan­lısı olunamazdı. Bazı gazeteler biraz, hatta yalnızca Yunan yanlısı olarak yola çıktı; 1919’da taraf tutmak gerektiğini düşündüler ve zaman içinde hepsi açıkça Yunan karşıtı oldu. Anadolu’daki Yunan askerlerine “işgalci” dediler ve Yunan devletini “I. Dünya Savaşının savaş vurguncusu” olarak nite­lediler -savaşla ilgili iç tartışmalar göz önüne alındığında bu nitelemenin oldukça olumsuz bir çağırışımı vardı. Gazeteler Yunan ordusunun yaptığı Müslüman katliamlarını sıkça ha­berleştirirken, Kemalist birliklerin Rum sivillere uyguladığı şiddeti büyük ölçüde görmezden geldi -Kreuzzeitung'un say­falarında böyle bir şiddet hiç gerçekleşmedi.







    Askeri olay­ların verilme şekli, gazetenin hangi tarafta olduğunu anında açığa vurur. Örneğin Kreuzzeitung'u alalım: Gazete Türk or­dusunun raporlarını genellikle doğru olmaları zorunluymuş gibi yorumsuz basarken, Yunan raporlarını büyük ölçüde kuşkulu bir dolaylı anlatımla, olasılıkla abartıldığını ifade ederek yayınladı. Yunan ordusunun karargâhından çıkan Yunan yenilgileri ve geri çekilmeleriyle ilgili olumsuz rapor­lardan neredeyse hiç kuşkulanılmadı. Dahası, Kreuzzeitung Yunan zaferlerinden hoşlanmıyor gibiydi: Pek çok Türk zafe­ri birinci sayfadan manşete çıkarılırken, Yunan zaferleri gazetenin arka sayfalarında bir yerde ve çok kısa verildi.





    Eğlence: İtilaf Karşıtı Oyun Alanı, Türkiye

    “Anti-emperyalizm” de Türkiye ile ilgili habercilikte önemli bir temaydı ve Kemalist-Bolşevik ittifakına ilişkin geliştirilen yoruma uygundu. Bu nedenle, başlangıçtaki Ke­malist tariflerinde “anti-emperyalist” ve “Batı karşıtı” terim­leri sıkça yer aldı. Ne var ki, zaman ilerleyip 1923’te Lozan Antlaşmasına varınca, bu tür sıfatlar az çok sessizce terk edildi -anti-emperyalizmin ve Batı karşıtlığının gelecek on yıllarda da temel paradigmanın parçası olduğu İtalya gibi di­ğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak.



    Alman basını için, Türk Bağımsızlık Savaşına “İtilaf karşıtı mücadele” pence­resinden bakıp anti-emperyalist değil, daha çok milliyetçi bir mücadele olarak görmek çok daha önemliydi ve yarar­lıydı. Aslında erken Weimar yıllarında ve Alman medyası­nın Türk Bağımsızlık Savaşma ayırdığı yer konusunda İtilaf devletlerinin rolü, bu dönemde Alman medya kamuoyunun Türkiye’den büyülenecek duruma nasıl geldiğini anlamanın anahtarıdır. Canı sıkkın Alman milliyetçileri için Türkiye, İtilaf devletlerine olan öfkelerini açığa vurdukları bir tür “oyun alanı” işlevi gördü. Türkiye Almanya’ya bir ayna ve kendi başına alternatif bir gerçeklik işlevi de gördü. Alman basınının Türkiye’den ve oradaki savaştan nasıl söz ettiği üç kanıya dayanmaktaydı: Birincisi İtilaf devletleri emper­yalistti ve özünde kötüydü; İkincisi Türkler İtilaf devletleri­ne bela olacaktı ve ne olursa olsun sonunda galip gelecekti; üçüncüsü Türkiye İtilaf devletlerinin zayıflığını ve dağınık­lığını açığa vurduğu için sevinmekte mahsur yoktu. Üç kanı iç içeydi ve Türkiye üzerine makalelerde birlikte öne sürü­lürdü. Almanların, Anadolu’da gerçekte olup bitenleri İtilaf devletlerinden daha iyi bildiği özgüvenine dayanmaktaydı.

    Türkiye’yi Almanya’yla dolaysızca ilişkilendiren konula­rın ilki, savaş suçlularının İtilaf mahkemelerine iadesi sorunuydu. Bu, o sırada Almanya’da hararetle tartışılan bir konuydu ve milliyetçi sağ buna karşı çok açık bir tutum aldı. Aslında, I. Dünya Savaşındaki Alman eylemleri söz konusu olduğunda savaş suçları fikrini tamamen reddedip, konuyu İtilaf propagandası alanına havale etmeye çalıştı. Bu du­rum Osmanlı İmparatorluğu için de geçerliydi ve Türkiye, gazeteler tarafından bu “Alman meselesiyle” hızla bütün­leştirildi. Kreuzzeitung’un Enver Paşa’ya ve Talât Paşa’ya “sözde savaş suçlusu” -savaş sırasındaki Alman liderler için de aynı ifadeyi kullanıyordu- demesi şaşırtıcı değildir.1920’de bizzat Atatürk’ün ne Almanya ne Türkiye için bu tür mahkemeler olmalı dediğini aktarabilmek, o çizgide yayın yapan gazeteler için kuşkusuz mutlu bir andı. İki gün sonra Kreuzzeitung birinci sayfadan, bu eski müttefikin de İtilaf devletleri tarafından bu utanç verici muameleye (suçluların iadesi talebi) tâbi tutulup tutulmayacağını sordu. İki gün sonra Ermeni Soykırımını ve bu işe karışan Almanların ola­sı iadesini haberleştirdi. Görünüşe bakılırsa, Enver Paşa ve Imhoff Paşa’nın tutuklanmalarıyla ilgili sözü edilen makale­lerin gösterdiği gibi, gazetenin konuyu daha fazla açıklama yapmadan ele alması için söylemsel sahne hazırlanmıştı.

    İtilaf emperyalizmi ve genel olarak İtilafın kuşkulu ahla­kı, Türkiye üzerine sayısız makalede araştırıldı ve vurgulandı.

    Türkiye karşısında İtilaf politikalarının tasviri burada anahtardı ve bozulması, Almanya’da olanları yansıttı. Önce, 1919’un başında İtilaf politikası “Türkiye’nin paylaşılması” -Türkiye ile ilgili haberlerde dizileştirilen başlıklardan ve temalardan biri- olarak tasvir edildi. Ama İtilaf karşıtı dil ge­nel olarak Almanya’da daha düşmanlaşınca, İtilaf politikası tasvirleri de “Türkiye’nin yıkımı” ya da "Türkiye’nin tasfiye­si” ve daha sonra "Türkiye’ye tecavüz” (Vergewaltigung der Türkei} olarak ifadelendirildi. Bu birçok "tecavüz” türün­den biriydi; “tecavüze uğramış uluslar” sıkça kullanılan bir terimdi. En eski temalardan ve İtilaf devletlerinin Türkiye’ye kötülüğünün “kanıtlarından” biri, Osmanlı İmparatorluğunun geleceğiyle ilgili anlaşmaların sözde ihlali ve bunun so­nucunda bütün Müslüman dünyadaki infialdi. Müslümanlara verilen sözün tutulmaması, Berliner Birsen-Courier’e göre, I. Dünya Savaşının başlangıcında Almanya’nın Belçika’nın tarafsızlığını ihlal etmesinden bile daha kötüydü. Bütün Do­ğunun şaşırıp öfkelenmesi, alevler içinde yanması şaşırtıcı değildi.

    Alman basını ve özellikle Kreuzzeitung, İtilaf devletle­rinin kendi kazançları için Anadolu’ya bulaştıklarını -tüm insani yardım sözlerinin ve Wilson ilkelerinin aksine- sü­rekli kanıtlamaya çalıştı. İş bir özgürlük ya da kendi kade­rini tayin sorunu değil, yalnızca bir yağma ve vurgunculuk sorunuydu



    Türkiye “sömürgeci-siyasal kapita­listlerin sömürü nesnesi” olarak aşağılanıyordu.bir biçimde, Alman yorumcuların kafasında petrol, Türkiye’ye karşı Batılı emperyalist ihtirasların ana hedeflerinden biriy­di. Bu dil, Ortadoğu’ya Batı müdahalesini tasvir eden geç 20. ve 21. yüzyılın diline çok benzer; 1922’de bir Deutsche Allge­meine Zeitung makalesi şöyle der: “Azınlıkların korunması denilir, petrol kast edilir.”





    İtilaf devletlerini itibarsızlaştırma ve azınlık yanlısı dili­nin yapı sökümünü gerçekleştirme girişimlerinden biri de, Kreuzzeitung’da “Ermenistan ve Amritsar” başlıklı bir maka­leydi. Bu makale, Ermenilere karşı "iddia edilen suçlar”ın yalnızca Almanya’da değil, özellikle İngiltere’de nasıl sem­pati uyandırdığını tartıştı. Ama anlaşılan, birinci paragrafta işaret ettiği gibi, “silahların hâlâ ateşlendiği ve insanların hâlâ öldürüldüğü” İrlanda’dan kimse söz etmiyordu. “Amrit­sar olayıyla ilgili resmi soruşturma raporunun Hindistan’dan yeni gelmiş olması, bize en büyük ironi gibi görünüyor.” Ga­zete ardından Amritsar katliamını (Nisan 1919) anlattı; "ma­kineli tüfekle yöneten” Britanya metaforunu alıp, bu uzun makalenin ikinci paragrafını şu nidayla bitirdi: “Şimdi keşke Hindistanlılar İngiliz hükümetine bir iade edilecek suçlular listesi gönderebilseydi!” Çünkü İtilaf devletlerinin Alman ve Osmanlı savaş suçlularını iade talebi, iki ülkenin sıkça birlikte değerlendirildiği bağlamlardan biriydi. Bu Amrit­sar makalesi, İtilaf devletlerinin herhangi bir yüce ilkesi olmayan emperyalist bir kulüpten başka bir şey olmadığı­nı göstermeyi amaçlayan birçok yazıdan yalnızca biriydi. Kreuzzeitung’da başka bir makalede bunun altı çizildi:

    Türk sorununun Paris’te “onların” beklediği şekilde bir çözümünün günler içinde mümkün olması, bize kuşkulu görünüyor... İngiltere Türkiye’deki milli­yetçi hareketi dikkate almak zorunda olmadığına inanıyorsa, muhtemelen yanılıyor. Türkler kamçıy­la ya da makineli tüfekle kontrol edilebilen Mısırlı­lar ya da Hindistanlılar değildir.





    Türklerin çok zor durumda olduğu, 1911’den beri sürekli savaşlarla bitkin düştüğü, kötü donanımlı ve düzensiz oldu­ğu, başından beri Alman basınının mâlûmuydu. Gördüğümüz gibi, Thea von Puttkamer 1919’un başında Mustafa Kemal’in “ölen bir ulusun kahramanı” -ne eksek, ne fazla- olacağını ilan etti. Bu yüzden, en iyimser görüşle Kemalistler, İtilaf devletleri için bir sıkıntı olacaktı. Bunun sonucunda haber­ler, Türklerin donanımdan, mühimmattan ve insan gücün­den -esas olarak her şeyden- yoksun olduğunu durmadan vurguladı.



    Gazeteler, özellikle mücadelenin ilk aylarında Türklerden ne beklenebileceğinden emin değildi; ama Ağus­tos 1919’da bazı gazeteler riski göze aldı. Liberal-muhafazakâr Vossische Zeitung, Ortadoğu’da İtilaf devletlerine karşı çıkan çeşitli hareketler üzerine, Mustafa Kemal Paşa’yı özellikle öne çıkaran uzun bir deneme yayınladı. Makale şu sonuçlan çıkar­dı: “Özetle: İtilaf devletleri bu görünüşte çok cazip ganimetle epeyce mücadele etmek zorunda kalacaklar ve daha fazla as­keri operasyon yapmadan buna sahip olup olamayacakları ve Türkiye’yi bölüşüp bölüşemeyecekleri şüphelidir.”





    Bu noktadan sonra Türklerin İtilaf devletlerinin başına sonsuza kadar bela olacağı inancı güçlendi. Türklerin kazanacağı inancı bile yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Bu ke­sinlik düzeyine ulaşıldıktan sonra, sağ ve aşırı sağ gazete­ler sayısız makalede, Türkiye’yi bir “quantite negligeable”
    sanan İtilaf devletlerinin Anadolu’da yaşadığı sıkıntılarla ilgili sevinçlerini ifade ettiler.

    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Anadolu’da askeri ya da diplomatik olarak zor durumda olduğunu gösteren her haberden keyif aldı. 1920’nin başında bu önsezi gelişip, ne olursa olsun, Kemalistlerin kazanacağı inancına dönüşmüştü. Türkleri İtilaf Golyat’ına kafa tutan Davut olarak tasvir etmeye başladılar. 1920’nin sonunda Kreuzzeitug şöyle dedi: “Ne Mustafa Kemal’in askeri gücünün ve kaynaklarının çok büyük olduğuna, ne elinde gerçek bir devlet olduğuna inanıyoruz, ama İtilaf ona nasıl ulaşacak?”

    Aynı şekilde Frankfurter Zeitung’da “Doğuda İtilafın Duru­mu” başlıklı bir makale şunu iddia etti: "Kemal avantajlı bir durumda; çünkü İtilaf istese bile, Bay Mussolini tekrar hiza­ya gelse bile, muazzam bir insan çabası, silah ve para olma­dan Kemal’e karşı fazla başarılı olamaz.”


    Gazeteler, İtilaf devletlerinin Mustafa Kemal’le ilgili “haydut” ya da "çete lideri” gibi söylemlerini reddetme eğili­minde olmalarına rağmen, başlangıçta bir gerilla savaşından (Kleinkrieg) fazlasını düşünmemişlerdi. Yine de İstanbul’da­ki 50.000 İtilaf askerinin Kemalistlerin dengi, hatta onlar için bir sorun bile olmayacağını iddia ettiler -1920’nin ba­şında Keuzzeitung’dan bu alıntının gösterdiği gibi:


    “Die Lage der Entente im Orient," Frankfurter Zeitung, 12 Kasım 1922. Sıkça bildirildiği gibi, Anadolu’da Fransızlarla si­lahlı çiftçiler arasında sürekli silahlı çatışmalar olmaktadır, burada Fransızlar hırpalanmanın öte­sinde darbeler aldı.... Savaşa alışık ve deneyimli Anadolular için, büyük bölümü İstanbul’un işgali için gelen ve esas olarak renklilerden [asker] oluşan 50.000 İtilaf askeri sorun değil.

    Her şeyden önce sağcı ve aşırı gazeteler ile Kreuzzeitung, İtilaf devletlerinin Anadolu’daki durumu açıkça göremedi­ğinden, kendilerinin gördüğünden emindi. Bu kanının ba­şında eşsiz bir Alman bakış açısı vardı: Osmanlıların eski Alman askeri danışmanı von der Goltz Paşa’nın bakış açısı. Goltz’un görüşleri, Mayıs 1919’da bir buçuk sütunu Türk so­rununa ayrılan haftalık “Aussere Politik der Woche” (Hafta­nın Dış Politikası) ekinde, o zamana kadarki en uzun savaş özeti olan bir makalede okura sunuldu. Kreuzzeitung’a göre, Goltz Paşa’nın Sultan II. Abdülhamid’e tavsiyesi gerçekleşe­cekti: Anadolu’ya çekilmekle Türkler daha güçlü olacaktı. Bu Türk mucizesine anlam vermek için öne sürülen ilk açık­lamalardan biri buydu. Gazete iddiasını sürdürdü: “Türk devleti, ‘hasta adam’ öldü; ama Türk ulusu, yani sekiz yıl­dır yiğitçe savaşan ve her türlü fedakârlığı yapmaya istekli Anadolu köylüsü (anatolische Bauerntum) ne çürüktür ne de hastadır.”

    Başka bir noktada Kreuzzeitung bu imgeyi tekrar ele aldı: “Türkiye henüz ölmeyi düşünmüyor.Daha Nisan 1920’de Kreuzzeitung İtilaf devletlerinin Atatürk isya­nını bastıramayacağını savundu. Uzun bir paragraf, “sonu gelmeyen savaş yıllarından sonraki sefalet anlatılamaz” var­sayımıyla başlamaktaydı. Türkiye’deki korkunç durumun bir özetinden sonra şu sonuca vardı: “Yine de Türkiye tamamen yıkılmamıştır, hiçbir şekilde. İmparatorluğun etra­fındaki sargı henüz yırtılmamıştır.” Mustafa Kemal “Türk ulusunun güçlü bir ulusal iç yapışkanlığa sahip olduğunu ve Türkiye’nin çöküşten ötürü hasta olmasına rağmen, henüz ölmediğini kanıtlamıştır.” Ölmemiş Türk imgesi bütün ga­zeteler tarafından alınıp yayıldı ve bir Kladderadatsch kari­katüründe çarpıcı bir şekilde tasvir edildi. An­cak daha sonra, 1923’te Kreuzzeitung bu bağlamda “ölüm”ü kabul etti ve “Osmanlı İmparatorluğu öldü, yaşasın Türkiye!” diye haykırdı.

    Başından itibaren gazeteler, Yunanların ya da İtilaf dev­letlerinin Atatürk konusunda yapabilecekleri bir şey olma­dığını iddia etti; başkentini iç kesime taşıyarak ve dağlık Anadolu’yu denetimi altına alarak yerini iyice sağlamlaş­tırmıştı. Bir noktada bu kanı neredeyse histerik bir şekil aldı. 1921’de Yunanların kazanmakta olduğu ve Ankara’ya yürüdüğü haberleri geldiğinde, gazeteler yine Yunan zaferi­nin anlamını asgarileştirmekte gecikmedi. Deutsche Tageszeitung şunu ilan etti: Yunanlar Ankara’yı alsa bile bir şey ifade etmez. Mustafa Kemal’le birlikte cepheye gitme şansı bulan bir muhabirin makalesi, aynı şekilde, Atatürk’ün askerlerinin aslında yenilmez olduğu sonucuna vardı. Böylece 1920’den itibaren gazeteler Türklerin, ne olursa olsun, İtilaf devletlerine yenilemeyeceği gerçeğini övmeye başladı ve bu mesajı, Lozan Antlaşması imzalanana kadar dur­madan tekrarladı. 8 Ekim 1921'de, Yunan ordusu aylarca durmadan ilerledikten sonra Türkler nihayet kazanacakmış gibi görününce, Kreuzzeitung için her şey açıktı: “Ne olursa olsun, Türkler elde silah, hiçbir utanç antlaşmasını (Schand- frieden) kabul etmeyeceklerini bir kez daha kanıtladı.” Bu kanı, anlaşılan savaş uzadıkça daha ampirik kanıtlar gördü -aksine haberler ve Yunan zaferleri gazeteler tarafından ya görmezden gelindi ya da küçümsendi. Ardından, 1922’de, Fransa Türk yanlısı bir tutuma doğru kaydıktan sonra, Fran­sız kaynakları bile aktarabildiler: “Türklere karşı silaha sarıl­mak, diyor Fransa, yararsız ve olanaksızdır.



    Yunanlar Anadolu’dan kovulduktan, savaş bittikten ve Lozan’da barış görüşmeleri başladıktan sonra, Türkiye üze­rine haberlerin azalması beklenebilirdi. Yine tersi oldu. Sağ ve aşırı sağ gazeteler haber miktarını büyük ölçüde art­tırdı. Kreuzzeitung eylülde (İzmir alındıktan sonra) Türkiye üzerine 260 civarında, ekim ve kasımda 150’şer haber ve makale yayınladı. Eylülde Lozan Konferansının başladı­ğı 20 Kasım 1922’ye kadar çıkan makaleler büyük ölçüde

    Türk iddiaları ve konferans hazırlıklarıyla ilgiliydi. 1923’te haber sayısı ayda 30 ila 50’ye düştü -sonu gelmez uzun görüşmeler dışında fiilen hiçbir şey olmadığı düşünülürse, yine de büyük bir sayı. 20 Kasım 1922’den Ağustos 1923’te Yunan ve Türk parlamentoları antlaşmayı onaylayana ka­dar Lozan görüşmeleriyle ilgili haber ve makalelerin top­lam sayısı en az 450’ydi -görüşmelerle her zaman bağlantı­lı olan Yunanistan’daki durum üzerine çok sayıda makale buna dahil değil.

    Bu yenilenen medya ilgisinin nedenleri, çoktur. Bir kere gazeteler, çeşitli Türk başarılarından ötürü çok sevinç­liydi. Ama görüşmelerle birlikte, başlangıçta gazetelerin düşündüğü gibi, işin en zor kısmı başladı: “Hasat henüz kaldırılmamıştır.” Okuyan Alman kamuoyu için şimdiki soru şuydu: Türkler askeri zaferlerini diplomatik masada adil bir barışa dönüştürebilecek miydi? Dahası, gazeteler Türklerin sonunda kazanacağı inancını savunsa bile, Türklerin fiilen kazanmasına biraz şaşırdılar. Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Pek çok gazete bu görüşmelerin nasıl sonuçlanacağından emin olmamasına rağmen, Sevr Antlaş­masının gözden geçirilip düzeltileceğinden hepsi emindi. Kendi başına bu durum, oldukça görkemliydi. Görüşme­lere ilişkin deneme niteliğindeki özetlerinde gazetelerin var­dığı sonuç şuydu: Diğer antlaşmalar onların gözünde İtilaf devletlerince dikte ettirildiği için, “Büyük Savaştan sonra ilk gerçek barış görüşmesi” buydu.







    Türk heyetinin her konuda, önemsiz konularda bile inatla ödün vermek istememesine, Alman gazeteleri başlangıçta şa­şırdı. Zaman içinde bu inatçılığı övmeye başladılar ve kendi­lerine yeni bir Türk kahraman buldular: İsmet [İnönü] Paşa. Atatürk’ün bir numaralı askeri komutanı ve Lozan’daki heye­tin başkanı olan İsmet Paşa savaş sırasında gazetelerden faz­la ilgi görmemişti; ilgi odağı olan her zaman Türk Führer’di. Şimdi İsmet Paşa önemli bir medya yıldızı haline geldi -el­bette Almanya’da sesi hâlâ sıkça “duyulan” Atatürk’ten son­ra. Bu noktada Türklerin İtilaf devletlerinin ödün baskılarına hâlâ direniyor olması, milliyetçi basını epeyce etkiledi. İsmet Paşa'nın başında bulunduğu heyet görüşmeleri terk edip, şaşkın İtilaf devletlerini kendi başlarına bıraktı.



    Bugünkü Türkiye’nin büyük bölümünü askeri denetim altında tutan milliyetçiler güçlü bir konumdan müzakere edebildikleri ve İtilaf devletlerinin Anadolu’daki konumlarını güçlendiremeyeceklerini hissettikleri için bu olanaklı oldu. Ankara hükümetinin güçlü dili çoğu kez yorumsuz ve kalın yazı tipleriyle verildi. Alman gazeteleri, Türklerin müzakere üslubundan aşın heyecanlanndı. “Ankara yabancı müdahalesini kabullen­meyecek,” gibi cümleler, sürekli kalın ve koyu harflerle ya­zıldı. Birçok makale, Atatürk’ten alıntılarla biterdi: “Mutlak bağımsızlığımızı kazanmak için sendelemeden ilerliyoruz.” “Bağımsızlık olmadan hayatın önemi yoktur.”

    Eylül 1922’de'makaleler, sürekli İtilaf devletlerinin karar­sızlığını Atatürk’ün muzaffer mücadelesiyle karşılaştırdı. Türklerin, Lozan’da görüşme masasında olsalar bile, sava­şa devam edeceklerini vurgulamaları, gazeteler tarafından sürekli öne çıkarıldı. Hallesche Zeitung için yaptığı bir yo­rumda Liman von Sanders şunu iddia etti: Lozan’daki Türk başarısının anahtarı, diplomatik bir çözüm bulunamaması durumunda savaşı sürdürme iradesiydi. Türklerin azmi ve onurlu tavrı, o sırada basının önemli bir temasıydı. Ga­zeteler Kemalist talepleri, normal metinden daha fazla yer kaplamasına rağmen, birinci sayfadan liste halinde verdi. Gerçekten de, Mustafa Kemal Atatürk’ün savunucusu ve sözcüsü olarak Alman medyasının rolünün bir boyutu da, Kemalist taleplerin listesini basmaktı. 1921’den itibaren bu tür talep listeleri gazetelerde çok sık yer aldı. Yunanlara ya da İtilaf devletlerine, Alman gazetelerde buna benzer bir yer nadiren verildi.



    Dersler: Bir Rol Model Olarak Türkiye

    Lozan Antlaşması imzalanınca, gazeteler doğal olarak se­vindi. Kemalistlerin kendi "Türk Versailles”ını kendi başına düzeltme başarısı, Türkiye’nin rol-model niteliğini göster­di. Belli başlı bütün gazeteler Türklerin başarı öyküsünü özetleyen ve dersler çıkaran uzun denemeler yayınladı. Kreuzzeitung birinci sayfasının yarısından çoğunu Türk mu­cizesine ilişkin bir değerlendirmeye ayırdı. Önemli paragraflarından biri şöyle diyordu: “Bir kölelik barışına boyun eğmeme irade
  • zira
    bizler birer insandık
    hep bu hayale aldandık
    her yanılgımızı insan sandık
    işte ben
    bu yüzden
    herkese biraz benzeyen
    hiç kimseyim.
    kimselerce kabul görmeyen
    herkesçe söylenen
    herkesten öte
    hiç kimseyim
    Barbar Dergisi
    Sayfa 19 - Söz Yitimi Yayınları- Harun Ünsün
  • birer yağmur notası olarak
    dünyaya
    sel olup aktık
    Barbar Dergisi
    Sayfa 19 - Söz Yitimi Yayınları- Harun Ünsün
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    *
    “Cahilliğin dağlarında gezenler için; almasını bilene bilgece öğütler, yaşanmışlıkların getirdiği doğru tespit ve öneriler, samimi itiraflar; bir o kadar da topluma tenkit yağmuru. İlber Ortaylı’nın sakınmadan söylediği her söz, gençler için altın değerinde. Toplumun her kesimine ustaca entelektüel bir dokunuş, hazır olun; bu bir kültür seyahatidir. Başlangıcınızı not edin, bitişte fikirlerinizde yenilik tohumları filizlenecektir.”

    Ç News
    *

    Bu kitap “Çok Cahiliz Keşke Bilgilensek” adlı İlber Ortaylı Etkinliği kapsamında okunmuştur.
    #41115222

    Cahil deyip duruyoruz, nedir bu cahillik?

    TDK’ya göre “cahilin” tanımı:
    Cahil: Öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan.

    Yarı Cahil nedir peki? İlber Hoca şöyle tanımlar:
    "Yarı cahil, Goethe ve Faust'u duymuştur ama o mu ötekini yazmış, öteki mi onu yazmış onu bilmez." der.

    Bilir ama neyi bildiğini bilmez, emin olmadığı şey hakkında da biliyormuş gibi konuşur, akıl vermeye çalışır.
    İlber Ortaylı, cahilden korkmaz; yarı cahilden korktuğu kadar.

    Bu konuya açıklık getirebildiysek, haydi şimdi cahilliğimize bilgi kattığımız, ufkumuzu birkaç tık daha açtığımız kitabın incelemesine. Sürekli yazdım, yine tekrar edeyim, muazzam bir kitap. :)

    Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.

    İlber Hoca’nın gençliğini yaşadığı dönem ile şimdi ki dönem arasında büyük farklar var. Ne Ankara eski Ankara ne de İstanbul eski İstanbul. En çok yakındığı konuların başında bu durum geliyor. Cumhuriyet dönemi öncesi Ankara, çorak bir arazi aslında. Yeşilin olmadığı bir vaha gibi diyebiliriz. Bunu özellikle Falih Rıfkı Atay okuyanlar çok iyi bilir, hele ki Çankaya okuduysanız daha iyi bilirsiniz. Gazi Paşa’nın inatla başardığı eseridir Ankara.

    İlber Ortaylı hem üslup olarak hem de konuşma jargonu olarak kendi tarzını yaratmış bir insan. Birçok tenkitine rağmen, özellikle gençler onun sözlerine önem veriyor. Yoksa cahil dediğiniz insan size kızar ya da bir tepki verir, hoca deyince tepkiden ziyade memnuniyet doğuyor. Çünkü insanlar onun söylediğinde bir mana arıyor, yaptıkları bir hatanın sonucu olarak hak ettiklerini düşünüyorlar. Tabi ki bunun dışında, hocaya karşı eleştirilerde yok değil. Ben o kısımla ilgilenmiyorum, bizim işimiz şu halimizle bilgi bakımından yanına yaklaşamayacağımız bir insana çamur atmak olamaz. O başkalarının işi olsun, olsa olsa temenni eder, fikir beyan ederiz o kadar. Bilmeden konuşmanın alemi yok çünkü. Bu arada özellikle Türk Tarih Tezi konusunda farklı düşündüğümü de hep söylerim, her konu da hem fikir olmak zorunluluğumuz yok sonuçta…

    *
    "Önündeki modeller başka dünyalar kurabilen insanlar olunca, sen de o başka dünyaya adım atabiliyorsun." #41708907

    İlber Ortaylı’nın, İlber Ortaylı olmasının ana etkeni öncelikle kendisinin merakı ve sürekli bir şeylerin peşinde koşması, ikincisi ise gençliğinde ulaşabileceği ve yol gösterici insanların olması. Bunu kesinlikle şans olarak nitelendirmemek önemli, çünkü bizzat o insanlardan ders almak için uğraşmıştır. Doğru insanlardan, doğru tavsiyeler almıştır.

    Yaşadığımız hayat ve bulunduğumuz ortam kendi seçimlerimizden oluşmayabilir. Bunun seçimini yapamayabiliriz, nasıl ve nerede, kimin çocuğu olacağımızı seçemeyeceğimiz gibi bir şeydir bu. Zengin ya da fakir olmak meselesi değildir bu, imkansızlıktan imkan yaratılacağı gibi, imkandan da hiçbir şey yaratılamayabilir. İnsanların içlerinde bir şey yoksa, zorla ortaya çıkaramazsın. Bizim toplumumuz, belirli kıstaslara göre hareket eder. Okursun ya da okumazsın, erkeksen askere gidersin, işe girersin, evlenirsin ve çoluk çocuğa karışırsın. Ana teması bu şekildedir. Kadın ise çocuk baksın mantalitesi ile yetiştirilmek istenmektedir.

    Özellikle bu teknoloji çağında, çocukların gelişimi daha iyi olması gerekirken, daha kötü bir hale gidiyor. Sistemin sistemsizliği bir kenara dursun, ailelerin sistemsiz ve disiplinsiz tavırları da ortada duruyor. Disiplin derken, askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz, çocuğun alacağı terbiyeden bahsediyoruz. İlber Hoca, çocuğa her istediğini almayacaksın diyor, kesinlikle haklı. Bu bir şımarıklık ortaya çıkarıyor. Ne olursa olsun, ilk önce hak etmeli. Çocuk ağlamasın diye yapılan her şey, ilgisiz bir aile örneğidir.

    *

    "Sorumluluk alamayan insanlar boş olur.

    Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır." #41697024

    Her insan sorumluluk almayı istemez ve sevmez, yalnız hayattan bir şeyler istiyorsan, hayata da bir şeyler vermen gerekir. Televizyon dünyası insanlara cazip geliyor ama öyle bir hayat gerçek değil. Hayal ya da taklit ettikleri şeyler asla olamayacaklar. Kolay para kazanıp yan gelip yatma peşinde olan milyonlarca insan olduğu malum bilinen bir durum. Bu paralara sahip olsalar ne kendilerine ne ülkelerine ne de insanlığa bir şey katarlar. Daha önce gördük ki, bu paralar haydan gelip huya gitmiştir. Kişi ilk önce kendini geliştirmelidir, bunun içinse çok çalışmalıdır. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü kadar kolay değildir.

    İlber Hoca bir programda şöyle demişti;

    “İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir. Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz. Para gelir, zaman gelmez.”

    İşte bu minvalde zamanı doğru kullanmak gerekir. Herkesin zamanı kendinedir ama hızlı geçer zaman, ne yaptığını anlamadan yaşamın sonuna gelirsin ve bomboş bir hayat geçirmiş olursun. Kıymetini bileceğin bir hayatı boşuna harcamak istemezsin, işte bu yüzden bu şansı iyi kullanmak gerekir.

    Hoca’ya baktığımda bunu çok iyi kullanmış. Özellikle Ankara’da yaşadığı yılları fırsata çevirmiş. Dil öğrenmiş, turizme merak salmış, tiyatroya merak salmış. Bizim görme fırsatımız dahi olmayan büyük insanlarla ahbaplıklar kurmuş. Bunları da oturduğu yerden yapmamış. Dışarı çıkmış, peşinden koşmuş. Genç yaşında dilini geliştirmiş. Ne olmak istiyorsa onu yapmış. Bir yere takılı kalmamış, sürekli gezmiş. Kendisine zemin hazırlamış ve kendi yarattığı imkanları da değerlendirmiş. Daha sonra kapılar elbet kendisine açılmaya başlamış bu seferde bu şansı iyi kullanmış. Bunların hiçbirini yapmayıp, üniversitesinde ona ayrılan koltuğa oturup, iki de ders verip maaşını alabilirmiş ama yapmamış. O yapmamışsa, biz neden yapıyoruz? Ne kazandık bu hayattan? Neyin peşinden koştuk? Cidden dolu bir cevap vermek zor iş.

    Kitap içeriğinde sinemadan, müziğe, müzelerden gezilecek ülkere kadar çok güzel İlber Ortaylı listeleri bulunuyor. Bölümlerin sonunda bunları toplamaları gerçekten iyi olmuş. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    İlk önce "Petra, Antakya, Palmira, Enfes ve İskenderiye," nin gezilmesini istiyor,
    *Londra’da British Museum, *Paris’te Louvre Müzesi, *Vatikan Müzeleri, *Roma’daki Capitol ve daha fazla müzenin gezilmesini öneriyor. Bu müzeler için bile seyahat edilebilir diyor.

    Kitap içeriğinin hepsini paylaşmak gibi bir huyum olmadığı için, örnekleri kısa kestim. Bu listeler dediğim gibi kitap sonlarında uzunca listelenmiştir. Birçok okurun işine yarayacak listelerdir. Ve seyahat acenteleri İlber Ortaylı turları düzenleyeme başlamış. Tesadüfen karşıma çıktı. Söylediği rotalara turlar düzenleniyor. Sonuçta ticari kar gibi gözükse de, gitmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat.

    Ayrıca önerdiği kitapların yüzde seksenine sahip olmak beni mutlu etti.

    Halil İnalcık, Yaşar Kemal, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir yerlilerden,
    Goethe, Bernard Lewis, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Ciano, Maalouf, Çehov ise önerdiği yabancı yazarlardan bazıları. Bu liste kitap adları ile veriliyor ve daha uzun.

    Klasik müzik seviyor Ortaylı, en çok Bethoveen dinliyor, Mozart ve Chopin’de dinliyor.

    *

    İlber Hoca’nın tarihe bakışı çok samimimi ve anlayışlıdır. Kötülemek bir kenara dursun, yad etmeyi sever. Yeri geldiğinde tenkitten kaçınmaz.
    Ortaylı, Atatürk’ün açtığı yolun çok gerisinde kaldıklarını belirtir her seferinde. Özellikle yurt dışına talebe göndermesi, eğitim gören talebelerin ülkelerine geri dönmesi ve bu insanlardan fayda sağlanmış olmasına değinir. Aldığı eğitimi veren hocaların birçoğu, Cumhuriyet yetiştirmesidir. Mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’ni ayrı bir yere koyar.

    "Mustafa Kemal Atatürk'ün bir aydın olduğu hakikattir." #41703089

    İncelemeyi bu sefer kısa tutacağım, son son birkaç kelam daha edip bitireceğim…

    Kitabı okumaya başladığınızda, zaten farklı gelen fikirler kendi hayatınızı da süzgeçten geçirmenize neden olacak. Başarmış olduğu şeyleri, o yapabiliyorsa ben niye yapamadım ya da yapmadım sorusunu soracaksın kendinize. En basiti neden birkaç dil bilmiyorum? Neden tatil anlayışım Ege’den, Akdeniz’den ibaret, neden yurt dışına çıkmadım, neden risk alıp başka şeyler yapmadım, neden diploma için okudum, kendim için ne yaptım, hayatın neresindeyim ve nereye gidiyorum? Gezilmesi gereken yerleri gezmek bir kenara, belki de bulunduğun şehir olan İstanbul’u bile niye bilmediğini sorgulayacaksın.

    "Evet, eğitim çok uzun... Daha kötüsü, bu uzun eğitim hiçbir işe yaramıyor. Eğitimimizle övünüyoruz ama övündüğümüzle de kalıyoruz.

    “Artık bir ortaokul çocuğu bile Aristo’nun bildiklerini biliyor,” diyorlar. Yok canım! O çocuk Aristo’nun bildiğinin çeyreğini bilmediği gibi, onun yaptığını da yapamıyor.

    Bu eğitim tam aksine, insanların yaratıcı taraflarını öldürüyor. " #41693730

    Eğitim konusunda her zaman eleştirisini yapar hoca. Özellikle okullarda verilen eğitimin yetersiz ve gelen iktidarların dayatması olduğunu söylüyor. Ders kitaplarının yetersiz, içeriklerinin detaysız, tarih bilgisinin zayıf olduğunu söylüyor. Hepsinde haklı. Bir de EBZER eğitimin tekrar gelmesi gerektiğini söylüyor. Ezberden kasıt, sınav için ezberlenen bilgiler değil, bir konunun ezberlenip anlaşılmasından bahsediyor. Ezberlemediğin şeyi nasıl anlayacaksın, anlamadığın şey aklında nasıl kalacak? Bunun mutlaka geri gelmesini istiyor. Öğrencilerin tembelliğinden şikayetçi. Özellikle üniversite kantininde yemek yemek dışında, kahve içmek dışında çok takılanların kesinlikle tembel insan olduklarını söylüyor. Hocalarda bunu yapıyorsa, onlarda tembeldir diyor.

    Öğretmenlerin, silkinip eskisi gibi idealleri olan insanlar olup, toplumda tekrar yerlerini almanı istiyor. Özellikle eğitim enstitülerinin kapanmasını buna sebep oldu. Nitelikle öğrenci yetişmiyor diyoruz, çünkü nitelikli öğretmen yok. Öğretmen ona verilen ders programını işleyen kişi değildir, öğretmen yol gösterir, bir çocuğun yeni şeyler keşfetmesini sağlar ve rol model olabilir. Eskiden öğretmenler maaş bir kenara, insan yetiştirmek için çalışırlardı. Çünkü Cumhuriyet terbiyesi bunu gerektiriyordu. Kendilerinden daha fazlasını vermesi beklenen bir meslek grubu olmasına karşın, değişen yönetimle tamamen normalleşme yaşıyorlar ve bariz bir şekilde önemlerini yitiriyorlar. Ve İlber Hoca onlardan toparlanmalarını ve aramızdaki yerlerini geri almalarını istiyor. Bir lider olarak!

    Her okur bir şeyler keşfedecek bunu biliyorum. Özellikle gençlerin zaman kaybetmeden, kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor. Hepimiz bazı fırsatları kaçırmış ya da tembellik etmiş olabiliriz ama başkalarının bu treni kaçırmamasını sağlayabiliriz.

    İlber Hoca kitabın başında “12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası” diye bir ayrım yapıyor. Bu bölüme özellikle dikkat edin, treni nerede nasıl kaçıyorsunuz kendi kendinize mutlaka sorun.

    Keyif alarak okudum, üzülerek kaçırmış olduğum şeyleri gördüm. Vakit hiçbir zaman geç değil, o yüzden hayal etmek yerine, harekete geçmenin tam vaktidir!

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür eder, kitabı hızlıca temin edip, okumanızı öneririm. 10/10

    *

    Ve son söz;

    "Herkes kendi talihinin mimarıdır(...)

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır." #41681934
  • 126 syf.
    ·153 günde·Beğendi·9/10
    (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.