Geri Bildirim
  • Uğruna heba olunacak bunca şey varken, ben sadece seni seçmiştim. İnsan solunda taşıdığını sonunda bulamazsa ne hale gelir bilir misin? Ne acıdır ölümüne severken diri diri gömmek! Belki de hata bende. Çünkü aşk yalancı bir sürme. Ağlayacağımı bile bile çektim gözüme... Aynı denizin farklı kıyılarıyız şimdi seninle...
    Kahraman Tazeoğlu
    Sayfa 138 - Destek Yayınları
  • Çünkü aşkta kör olanlar, sevgilinin yalancı olduğunu bilmesine rağmen, ona “Kanmayı” değil, “İnanmayı” seçerdi.
    Kahraman Tazeoğlu
    Sayfa 10 - destek yayınevi
  • Bir Anti-kahramanın hikayesi. (Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesinde.)
    60'lı yılların başında yazılan, yazarının intihar ettiği, geğirmenin gırla gittiği, yellenmenin buna eşlik ettiği, bencilliğin zekayla harmanlandığı, ukalalığın çılgınlıkla dans ettiği bu ilginç romanı sonunda okudum. Romanın baş kahramanı bir yana yan kahramanlar da hayli tuhaf, ilgi çekici, bir o kadar baskın karakterlerdi. Bu kadar farklı insanı yazmayı düşünen bir zekanın, 32 yaşında intihar etmesi ise üzücü.

    Baş kahraman Ignatius J. Reilly kişisi okurken ağzına kürekle defalarca vurmak istediğim, yok mu bir polis tutuklayın şunu diye bağırmamak için kendimi zor tuttuğum, gıcık mı gıcık, bir o kadar hazırcevap, yalancı, iftiracı, faydasız, saçma sapan hayalleri olan, bencil, şişman pisliğin teki. (Ağır oldu sanmayın, okuyanlar bilir.) Bu iri yarı karakter girdiği her ortamda insanların başına bir çorap ördü. Kimseye bir faydası olmamasına rağmen, çılgın kişiliğiyle önce insanları birbirine düşürmeye kalktı; haince, iftira atarak, çılgın küfürlerle. Üstelik tek temennisi ''BARIŞ'' idi! Sonra hep masum, kendi halinde insanları zor durumda bıraktı. Koca bir kitap onun yaşadığı her yeri nasıl karıştırdığıyla geçti. O çılgın fikirler, nereden aklına geldi bilmem. Okuyan insan ağzı "o şekli"ni almış, kaşlar havada onun maceralarının peşinde koşuyor. -Sürprizbozan geliyor- Kitabın sonunda hakkettiğini bulacaktı, tam heyecanlanmıştım ki hin zeka yine bir şekilde paçayı sıyırdı.

    Ignatius'un zavallı yaşlı anacağızı, 30 yaşına gelmiş bu baş belasına bakmaktan en son kafayı sıyırma noktasına geldi. Hiçbir işe yaramamasına rağmen, kadıncağızın üç kuruşluk keyiflerine sövüp, hakaret eden bu bencil yaratık onunla birlikte benim de gençliğimi aldı götürdü. Kankasıyla iki muhabbet ediyor diye sürekli vır vır konuşan bu evlat, cebine eroin konup polise şikayet etmelik biriydi. Teyzeciğim bence bunu yapabilecek potansiyele sahipti. Ama yazar bu sahneyi uygun görmemiş.

    Jones. Ah Jones. Herhalde en sevdiğim karakter buydu. Kitabın yazıldığı dönem zencilere yapılan muamele gerçekten berbattı. Neredeyse yolda yürüseler ''Hey Zenci, gel buraya seni lanet olası pislik, sen napıyosun burada'' denilerek vara yoğa hapse tıkılmaya kalkışılmış. Bir suç bulamayınca da zavallıcıklar serbest bırakılmış ama hep tutuklanma korkusuyla. İşe alınmaları bir dert, alınınca doğru düzgün para verilmemesi ayrı bir dert. Jones bunu kendine has konuşma tarzıyla çok güzel ifade etti. O gözlüklerinin ardında fıldır fıldır dönen gözleri düşündükçe tebessüm ediyorum. Kitaba büyük bir renk katmış.

    Zavallı bir Mancuso vardı. Garibim, işi yüzünden girmediği kılık kalmadı. Polis olmak ancak bu kadar zor olabilir. -Sürprizbozan geliyor- Neyse ki sonunda çektiği her şeyi gururla hatırlayacağı o kutlu gün geldi de benim de içim rahatladı.

    Diğer karakterlerin de üzerinde bu kadar durursam, düşünmekten 8 saat boyunca bu incelemeyi bitiremem. Olaylar tekrar kafamda canlanıyor sonra. :) Kitabın en büyük eksi özelliği, Türkçe'ye çevrilirken kullanılan şeklin çok itici olması. Bu kesinlikle çevirmenin suçu yahut beceriksizliği değil. Çünkü Püren Özgören iyi bir çevirmen. İlla ki bu tür aksan çevirmeler birebir olmuyor. Bu da okurken itici. Kitabın yazıldığı şekliyle okumak eminim ki çok keyifli olur ve kahkaha attırırdı. Ama 1 puanımı yine kırardım. Çünkü Ignatius beni delirtti.

    Bu kitabı okuyun demem, çünkü herkese hitap edeceğini düşünmüyorum. Ben de okumasaydım bir şey kaybetmezmiştim. Ama almış bulundum. Kara mizahı sevenler için oldukça isabetli bir tercih. Keyifli okumalar dilerim.
  • “Nihat’la yanındaki çocuklardan birçoğu da yakalanmış… Prof. Hikmet’i de çağırmışlar, fakat herif bir kolayını bulup yakasını sıyırmış… Hiç değilse tevkif edilmedi. Nüfuzlu ahbapları var, herhalde onlar müdahale ettiler!” (Ali, Ağustos 2017: 233) “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar, gençlik, bilgisizlik, gayesizlik yüzünden ve biraz da külah kapmak arzusuyla, birtakım mecmualar, broşürler neşretmeye, memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdırmaya başlamışlardı… Bu neşriyat son günlerde sistemli bir hal aldı. Bu, herkes gibi benim de gözüme çarptı. Münakaşalarını eskiden kahvelerde, vapurlarda, yollarda bağıra bağıra yapan, fikirlerini alenen söylemeyi ve icabında yumrukla müdafaayı bir kabadayılık addeden bu kahramanlar, birdenbire nedense esrarengiz bir hüviyet aldılar… Kahvede ikisi üçü bir araya gelince baş başa verip fısıltı halinde konuşuyorlar, bir münakaşada fikirlerine kuvvetli bir hücum yapılsa, hasımlarına cevap vermeyerek: ‘Zamanı gelsin, biz sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririz!’ demek isteyen emin bir gülümseme ile iktifa ediyorlar ve nihayet, şimdiye kadar mahiyetleri tamamen anlaşılamayan birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkıyorlardı. Bunlardan biri, ara sıra Nihat’ın yanında gördüğümüz o tatar suratlı herif de mevkuflar arasında… Neyse, fazla tafsilat vermeye hacet yok, bu coşkun gençler, bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek, mükemmel bir ağın içine düşmüşler… Kendi fikirlerimizi söylüyoruz ve yazıyoruz sanırken yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar. Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını bilmemişler… Ve nihayet başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler… Ele geçen vesikalara nazaran, memlekette kendilerine muhalif bildikleri insanların listeleri yapılıp perde arkasında kalan esrarlı ellere verilmiş… Birçok insanlar düşünüşlerinin istikametine, kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydedilmiş…” (Ali, Ağustos 2017: 239-240).

    Yukarıdaki satırlar bir romandan alınmıştır. Romanda Nihat ismiyle geçen kahraman Nihâl Atsız’dır. “Tatar suratlı herif” olarak geçen kişi de Zeki Velidi Togan’dır. Tevkif edilmeyen Prof. Hikmet ise ünlü tarihçilerden Mükrimin Halil Yinanç.

    Romanı okumuş olanlar belki hatırlayabilirler. Ünlü yazar Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanıdır bu. Sabahattin Ali’nin romanında Nihâl Atsız, Zeki Velidi, Mükrimin Halil, Peyami Safa, Necip Fazıl gibi yazar ve şairler son derece kötü, ahlaksız ve sefih kişiler olarak yer alır. Tabii farklı isimlerle. Mesela Peyami Safa, romanda İsmet Şerif, Necip Fazıl da Emin Kâmil’dir.

    Romanın sonunda Nihat ve arkadaşları ile “tatar suratlı herif” tevkif edilir. Romana göre bunlar, “memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdıran” kimseler, yani milliyetçilerdir. Nihat ve etrafındaki gençler, “birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmakta”dırlar; bu heriflerin biri de “tatar suratlı herif”tir. Aslında bu gençler aldanmış ve “mükemmel bir ağın içine düşmüşler… yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar”dır. “Başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler”dir. Muhaliflerini de düşüncelerine “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre” listeleyip “perde arkasında kalan esrarlı ellere” vermişlerdir.

    Okuyucuların pek çoğunun aklına 1944 hadiselerinin geldiğinden eminim. 3 Mayıs gösterileri üzerine 09 Mayıs 1944’te ve bu tarihi izleyen günlerde Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan ve birçok Türkçü tutuklanır. 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan hükümet bildirisine göre tutuklananların suçları şunlardır:

    1.Anayasada tespit edilen esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri gütmek, 2. Bu yolda faaliyetler yürütmek, tertibat almak ve anlaşmalar imzalamak, 3. Anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların “hakiki milliyetçilik hisleri”ne aykırı umdeler, 4. Bu umdelere varmak için gizli cemiyet kurmak, faaliyet programları hazırlamak, teşkilatlar kurmak, propaganda organları çıkarmak, aralarındaki haberleşmeler için şifreler ve parolalar kullanmak, 5. Gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak, 6. Bu suretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmek ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmak[1] (Cumhuriyet gazetesi, 19 Mayıs 1944. Akgöz 2016: 69’dan).

    Tutuklamalar ve sorgulamalar bittikten sonra, 07 Eylül 1944’te Irkçılık – Turancılık Davası başlar. Savcı Kâzım Alöç tarafından okunan Son Tahkikat Kararı’ndaki suçlamalar da 18 Mayıs’ta yayımlanan hükümet bildirisiyle aynıdır. Ancak son tahkikat kararında bir de “dış unsurlar”dan bahsedilir. Bu gizli cemiyetleri kendi maksatları için kullanmak isteyen “yabancı teşekküller de hareketsiz kalmamış ve bu suretle içten beliren fesat ve hıyanet hareketlerinde dış unsurların tesir ve müdahalesi de” görünmüş imiş (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 73-74’ten).

    Hükümet bildirisinin 1. maddesindeki ırkçılık gayesi gütmek, romanda insanları “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydetmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 3. maddesindeki “anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların ‘hakiki milliyetçilik hisleri’ne aykırı umdeler”, romanda “memleket ve millet sevgisini inhisar altına almak”tır.

    Bildirinin 4. maddesindeki cemiyet ve teşkilatlar kurmak, son tahkikat kararındaki “gizli cemiyetler”, romanda “esrarengiz bir hüviyet almak, baş başa verip fısıltı halinde konuşmak, birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmak”tır.

    Yine 4. maddedeki “propaganda organları çıkarmak”, romanda “birtakım mecmualar, broşürler neşretmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 5. maddesindeki “genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak”, romanda “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar”dır.

    Son Tahkikat Kararı’ndaki “yabancı teşekküller” ile “dış unsurların tesir ve müdahalesi” ise romanda “yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmak, başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmek”tir.

    Karşılaştırmaları sadece resmî hükümet bildirisi ve son tahkikat kararına göre yaptım. Bir de iddianame var. İddianameyle yapılacak bir karşılaştırmada çok daha fazla benzerlikler bulunacağı muhakkaktır.

    Fakat bunlardan da önemli olan isimlerdir. Millî Şef Dönemi adlı eserinde Mahmut Goloğlu şöyle diyor:

    “Sabahattin Ali – Nihâl Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile Gizli Cemiyet Kurmak ve Hükümeti Devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan Irkçı-Turancılar 47 kişi idiler.” (Goloğlu 1974: s. 249)

    Mahmut Goloğlu 47 kişilik listeyi de verir. Birinci sıradaki kişi Zeki Velidi Togan, beşinci sıradaki kişi Nihâl Atsız’dır. On dokuzuncu sırada Mükrimin Halil Yinanç, yirmi birinci sırada ise Peyami Safa yer alır.

    Tıpkı romanda olduğu gibi Togan ve Atsız tutuklanmış, fakat Mükrimin Halil (romanda Prof. Hikmet) serbest kalmıştır. Goloğlu’nun kitabındaki listede 21. sırada yer alan Peyami Safa da (romanda muharrir İsmet Şerif) tutuklanmamıştır; İsmet Şerif, Beyazıt kahvelerinden birinde tavla oynayan arkadaşlarıyla birlikte oturmaktadır (Ali, Ağustos 2017: 245).

    Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Neticede bir romancı 1944 olaylarını, bu olaylarda listelenen ve tutuklanan kişileri romanına almış ve kendi bakış açısıyla işlemiştir. Fakat…

    Fakat bu romanın yayımlanma tarihi 1939’dur. Yanlış anlamadınız, 1939. Evet, İçimizdeki Şeytan, önce Ulus gazetesinde, 03.04.1939 – 29.06.1939 tarihleri arasında tefrika edilmiş, 1940 Şubat’ında da Remzi Kitabevi tarafından kitap hâlinde basılmıştır. Yukarıda alıntıladığım kısımlar, sonraki baskılarda ilave edilmiş değildir; ilk baskıdan itibaren vardır.

    Sizi bilmem ama aziz okuyucular, ben bu benzerliği fark edince hayretler içinde kaldım. Bunu nasıl açıklamalıydım? Sabahattin Ali’nin bir kehaneti olarak mı? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olabilir miydi? Haydi diyelim ki milliyetçiliği inhisar altına almak, insanları düşüncelerine, kanlarına, soylarına göre sınıflandırıp listelemek gibi suçlamalar, 1939’da da milliyetçilik karşıtı bir yazarın yapabileceği suçlamalardı. Fakat bunların bir örgüt kurmakla, başka bir devlet hesabına çalışmakla suçlanacaklarını ve bu sebeple tutuklanacaklarını da mı öngördü Sabahattin Ali? Üstelik Atsız ve Togan’ın tutuklanacağını, fakat Mükrimin Halil ile Peyami Safa’nın serbest kalacağını da mı öngördü?

    Peki bu bir kehanet değilse nedir?

    Irkçılık – Turancılık Davası’nın tutuklu yargılanan 23 sanığından biri olan Fethi Tevetoğlu, Yeni Orkun dergisinde yayımlanan Bin Dokuz Yüz Kırk Dörtlüler başlıklı tefrikasının 14’üncüsünde şöyle yazar:

    “Irkçılık – Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkdığını; Çankaya’da Millî Şef İnönü’nün sofrasında bu iddianâmenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Vâli Nevzad Tandoğan, Sabahaddin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askerî Hâkim Yüzbaşı Kâzım Alöç’ün hazır bulunduklarını 1963’de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarım Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil’in yanında, şahsen bana açıklamışdı.” (Tevetoğlu, Orkun 1989/19: 15).

    Yukarıdaki açıklamayı yapan Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde görülen 1944 Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi idi. O zamanki rütbesi albaydı.

    Açıklamaya göre iddianame Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkmış. Son şeklini ise Çankaya’da, İnönü’nün sofrasında almış. Sofrada bulunanlar şunlarmış: Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi Albay Cevdet Erkut ve davanın savcısı Yüzbaşı Kâzım Alöç.

    İçimizdeki Şeytan romanının yazarı Sabahattin Ali orada. Romanı, başyazarı bulunduğu Ulus’ta tefrika ettiren Falih Rıfkı orada. Sabahattin Ali’nin hâmisi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel orada. Davanın hâkimi ve savcısı orada.

    Acaba diyorum, Falih Rıfkı, iddianameyi hazırlarken, gazetesinde tefrika edilen Sabahattin Ali’nin romanına mı baktı? Yoksa Sabahattin Ali, “ben bunları beş yıl önce yazmıştım” diyerek Falih Rıfkı’ya bir hatırlatmada mı bulundu?

    Yoksa… 1939’da tefrika edilen İçimizdeki Şeytan romanıyla mı olaylar kurgulanmaya başlandı? Yoksa bir yerlerden Sabahattin Ali’ye bazı telkinlerde mi bulunulmuştu? “Romanlarınızda, hikâyelerinizde faşistleri ahlaksız, çıkarcı, yabancılarla iş birliği yapan insanlar olarak gösterin. Hatta gizli örgüt kurup yabancı devletlerle iş birliği yapan bu ahlaksız faşistleri romanlarınızda tutuklattırın” gibi telkinler mi söz konusuydu? Bu yolla bazı kimselere, bazı yetkililere bugünlerde moda olan bir tabirle “subliminal mesajlar” mı verilmişti? Yoksa meseleye sadece bir edebiyat olayı olarak mı bakmalıdır?

    Hasılı kelam ben bu garip işi kesin olarak çözebilmiş değilim. Beni hayrete düşüren bu tuhaf benzerliği herkes bilsin istedim. Belki benim aklıma gelmeyen başka ihtimaller de söz konusudur. Kim bilir?



    KAYNAKLAR

    Akgöz, Serkan (Mart 2016), Basında Atsız, İstanbul, Bozkurt Yayınları.

    Ali, Sabahattin (Ağustos 2017), İçimizdeki Şeytan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

    Goloğlu, Mahmut (1974), Millî Şef Dönemi (1939 – 1945), Ankara, Goloğlu Yayınları.

    Tevetoğlu, Fethi (1989/19: 15), “Bindokuzyüzkırkdörtlüler / 14”, Yeni Orkun, Ekim-Kasım 1989 / 19, İstanbul.

    AHMET BİCAN ERCİLASUN
  • Yaylı kapıyı iterek geçti. Burnuna hafif küflü ve keskin bir kitap kokusu geldi. Kitapçı dükkânlarının özel bir kokusu vardır Olric: nevi şahsına münhasır derler eskiler, işte ondan. Kasada duran genç adam başını kaldırdı ve gülümsedi. Taşra usulü bıyık bırakmış kibar bir adam. Kitapçı olabilir: bu sıfata uygun bir adam. Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel bir itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üste koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve en altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satamamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim, Balkanların ve Ortadoğu’nun en hassas okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular, daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidirler. Oysa, bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibibir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti. Olmazsa, Gece Kokan Cinayet’i yuttururum. Bu “iyi” kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atamaz.
    Bu adam onlara benzemiyor. Kitaplara bakacağını söyledi. Bu söze karşılık vermezse, gerisi kolaydır. Vermedi. Kitapların arasında biraz kaybolalım. En iyisi büyük kitapçılardır. Müşterilerle fazla meşgul olamadıkları için, koridorlarda, rafların arasında rahatça dolaşabilirsin. Kasaba kitapçılarında da, tükenmiş nice kitabı bulabilirsin. Selim de Oblomov’la böyle bir kitapçıda tanışmış. Çalışmak için gittiği bir taşra şehrinde rastlamış ona. Okuduktan sonra bir hafta kendine gelememiş: o ayrı hikâye. Önce rafları gözleriyle bir taradı: birinci keşif. Hiçbir sırayı, hiçbir kitabı atlamadan, kitap yığınlarını gözden geçirdi. Acele etmeden dolaşıyordu. Bir kitap çekti, sayfalarını karıştırdı: iri harflerle basılmış bir kitap. Bizdeki kitapların çoğu iri harflerle basılıyor Olric. Kültür seviyemizi gösteriyor bu iri harfler. Okumayı yeni öğrenen bir millet olduğumuz için iri harfleri tercih ediyoruz. Daha harfleri yeni söktüğümüz için, onları satırlar arasında kaybetmekten korkuyoruz. Az gelişmiş harfleri seviyoruz. Geniş aralıklı satırlar, sayfanın kenarlarında büyük boşluklar, içimizi serinletiyor. Bütün babalar, oğullarına: “Oku da adam ol” diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric. Efendim? Faydalı kitapları okuyoruz tabii: bizim kayınpeder gibi. Ben ne yaptım bugüne kadar? Satın alıp kütüphaneye yığdım. Sonra hepsini geride bıraktım. Hiç olmazsa onları yanıma almama izin verilseydi. Benim gibi kim bilir ne kadar çok insan vardır: alır okumaz. Kulaktan dolma aydın: Turgut Özben. Artık vaktimiz olacak Olric. Selim de şaşırmamış mıydı Oblomov’u bana okuttuğu zaman; beğendiğimi görünce, gerekli sözleri söylediğimi görünce sevinmemiş miydi? Bende, kitaplarla doğuştan bir akrabalık olduğunu söylememiş miydi? Dur bakalım, bununla daha ne kadar övüneceğiz? Bıktırıncaya kadar. Kimi bıktırıncaya kadar efendimiz? Bilmem. Öyle ya, kimi? Belki seni, Olric. Biliyorsunuz, ben her seferinde yeni duymuş gibi olurum anlattıklarınızı. Size yakışıyor, deme Olric. Artık beni kandıramazsın. Bir iki kitabı ayırarak tezgâhın üstüne koydu. Boşuna dolaşmıyoruz sayın kitapçı: endişelenme. Selim’de, okuduklarını anlatmak için bitip tükenmez bir heves vardı Olric. Farkına varmadan ne kadar çok şey öğrenmişim ondan. İnsan zekâsının durmadan değişen görünüşlerine hayrandı. İşte Tolstoy: bunu da alalım. Bu Dostoyevski’yi de. Neden hiç anlaşamamışlar acaba? Tolstoy gibi bir deha neden değerini anlayamamış Dostoyevski’nin? Ben ikisini de anlıyorum. Aynı devirde yaşadıkları halde hiç görüşmemişler. Hiç mi merak etmemişler birbirlerini? Nasıl kaçırmışlar bu fırsatı? Bir bilseydiler. Dostoyevski’nin kanında Yahudice bir şey var diyor Tolstoy. Ne yazık. Yazarlar birbirlerini değil de yazmayı seviyorlar galiba efendimiz. Selim, sürrealist bir resim göstermişti bana Olric. Ressam, yakın arkadaşlarını çizmiş: hatıra fotoğrafı gibi bir şey. Bir kısmı oturmuş yere ön tarafta; bir kısmı da arkada ayakta duruyor. Sanki bir mektebi yeni bitirmişler de bahçeye çıkıp resim çektirmişler. Aralarına Dostoyevski’yi de koymuş ressam. Ben de onunla aynı özlemi duyuyorum. Böyle bir fotoğraf çektirmeyi ne kadar isterdim bilsen. Bu adamların bizden uzakta ve ölmüş olmalarına dayanamıyorum. Selim’in ölümüne dayanamadığım gibi. Öldükten sonra insanların bir yerde buluştuklarını söyleyenlere inanmak isterdim. Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla birlikte geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. Fakat ne garip, onlar da yaşarken görmek istemiyorlar birbirlerini. Belki öldükten sonra anlarlar. Kavga gürültü eksik olmaz aralarında gene. Elbette olmaz. Önemli olan bu değil. Selim dinleseydi beni, gülerdi bu düşüncelerime. Dedikodularını yapacağına, onları oku önce, derdi. Selim de yaparmış dedikodu. Ne yapalım? Kendi seviyemizde düşünmedikçe yakınlık duyamıyoruz onlara. Belki de bu yazarları okumaya cesaret edemeyenlere onları böyle basit, günlük olaylar çerçevesinde anlatmanın bir yolu bulunsaydı, daha çok okunurdu bu kitaplar. İnsan beyninin böyle farklı güçte olması, birinin yazdığını, ötekinin okuyacak kadar bile bir zekâya sahip olmaması çok üzücü. Kelimeleri herkes biliyor. Bilmedikleri de bildiklerinin yardımıyla öğretilebilir onlara. Yalnız, bu masum kelimeler bir araya gelince, içinden çıkılmaz ağlar örüyorlar. Üstelik, kelimeler karşısındaki çaresizliklerine üzülmüyor insanlar. Bu kusurlarını önemsemiyorlar benim gibi; yalancı çarelerle avunmuyorlar; onu bunu çekiştirip teselli aramıyorlar.
    Şu Dickens’ı alalım. Dostoyevski’yi çok etkilediği söyleniyor. Bir dedikodudur gidiyor, değil mi Selimciğim? Franz Kafka’yı alalım Olric: bir tereddütün romanı. Böyle bir roman vardı galiba, bizim eskilerden birinin yazdığı. Eskilerimizi de unutmayalım. İnsandan bahsediyorlar ne de olsa. Fakirlerin, kütle romanından haberleri olmadığı için, ne yapsınlar, insandan, tek insandan bahsetmek gibi modası geçmiş bir yola sapmışlar. Lisedeki edebiyat öğretmeni Ömer Seyfettin’i severdi. Efruz Bey’di galiba, kendini bir-denbire kahraman sanıp sokağa fırlayan. Bu öğretmen ilginç bir adamdı Olric. Bize okuma sevgisi aşıladı biraz. Bizlere ne kadar aşılanabilirse o kadar. İşini seven, az bulunur öğretmenlerden biriydi. Efruz Bey var işte. Onu da ayıralım. Dikkat ediyorsan, itibarlı bir müşteri oluyoruz yavaş yavaş. Duruma çok sevinip de kitap tavsiye etmek gibi bir çılgınlığa kalkışmazsa, bulunmaz bir kitapçı. İnsan, Goethe’yi okumazsa olur mu? Olmaz. Bu adam da hiç kitap satamıyor galiba. Her çeşit kitap var. Bilirsin, bizde biten bir kitabın yerine yenisi konmaz; o kitap çabuk bitmemişse tabii. Biraz dedikodu yapalım gene: bu Goethe’yi de Beethoven hiç sevmezmiş. Burada Goethe kazanıyor: çünkü öbürü müzisyen; o anlamaz. Beethoven de kızmış, Dokuzuncu Senfoni’ye Schiller’in şiirini koymuş. Malumu âliniz, Schiller’le Goethe’nin arası biraz şekerrenk. Zaten Beethoven, Goethe’ye parkta imparatora selam verdi diye içerliyor. Anlayamadım efendimiz: yani Beethoven’in arası iyi değil mi imparatorla? Ne aptal şeysin Olric. Ondan değil. Sosyal meseleler bakımından canım! Sosyal bakımdan bilinçlenmiş her adamın evinde bu nedenle Dokuzuncu Senfoni bulunur. Yalnız, bu Goethe hakkında çok iyi şeyler duydum. Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne
    kadar boş bir kâğıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra, Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye
    mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric:Don Kişot’u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada.
    Biraz da kâğıt almak istemez misiniz efendimiz? Kâğıt mı? Ne kâğıdı? Kâğıt, efendimiz yazmak için. Ne yazmak için? Benim büyük ve mustarip bir ruhum yok ki Olric. Ben on ikinci dereceden resmî bir Türk vatandaşıyım. Törelerime bağlıyım. Yazamam ben. Ben fakir bir Turgut’um. Turgutların en önemsizi. Şimdiye kadar yaptırdığım bütün tahliller normal çıktı; böyle bir şeye rastlanmadı. Ben, düz bir çizgi üzerinde sürüp giden yaşantımın, bazı beklenmedik olaylar -bunlara olay demek de fazla iyimserlik olur -nedeniyle küçük titreşimler göstermesi üzerine, aslında çok zayıf olan bağlarımı kopararak -buna koparmak dersem fazla kötümserlik olur- süresi ve sonu belirsiz bir atılışa, benden başka kimsenin farkına varmayacağı bir kavgaya sürüklenmeye karar vermek için elindeki imkânlarla düşünmeye çalışan bir macera heveslisi, bir karınca, bir ne bileyim, böyle şartlar altında herkesin aptallık sayacağı bir teşebbüsün basit bir noktasıyım. Beni ilerde kimse tarihe sormayacak. Belki bir soran bulunur, efendimiz. Belki günün birinde kendini, gene sizin gibi önemsiz sayan biri, çağınızı merak eder, bütün belgeleri karıştırır. Bugünden kalan her şeyi araştırmaya kalkışır. Sayısız belge inceler, bugünün özellikleri hakkında sayısız bilgi edinir. Gene de sonunda, bakarsınız, bir eksiklik duygusu kalır içinde, size benzediği için. Sizin gibi, yani kendi gibi birinin ne düşünmüş ne duymuş olduğunu, nasıl bir insan olarak yaşadığını merak eder bakarsınız. Saçma! Benim gibi bir adamsa bu sayın araştırmacı, benim gibi bir adamın arkasından belge gibi bir soğukluk bırakmayacağını da bilir; böyle bir davranıştan hırs duyacağını bilir. Bunu çok konuştuk, artık bırakalım Olric. Bu sayın incelemeciye sıra gelinceye kadar eleştiri kargaları cesedimi didik didik mi etsin istiyorsun? Bu belgeye ondan başka önem verecek biri çıkmayacaktır ki efendimiz. Ne bugün, ne yarın, ne de bu adam sizi buluncaya kadar kimse sizi rahatsız etmeyecektir. Herkes kendi başının çaresine baksın Olric. Size de yardım eden olmadı mı efendimiz? Aynı şey değil Olric. Ben kendim bulup çıkardım bir sürü karmaşıklığın içinden onları Olric. Bu adam da öyle yapacak efendimiz. Yalnız, bu karmaşıklığın içinde sizden de bir şey bulunmalı. Ben de öyle karışık yazarım ki hiçbir kelimesini anlamaz. Beni, olduğumun tam tersi olarak değerlendirir. Ben de içimden ne kadar sevinirim. Ne anlamsız bir araştırma. Ben böyle adamları sevmem Olric. Sizin gibi bir adam efendimiz. Ben, benim gibi olanlardan hiç hoşlanmamışımdır. Ne sıkıcı bir karşılaşma olurdu. Bu kadar şiddetle karşı koymanızdan, bu düşüncenin size çok yabancı gelmediği kanısındayım efendimiz. Öztürkçe konuşan bir Olric: seni gülünç buluyorum. Yeter artık: bu konuşmayı çok uzattık. Kitapçı farkedecek. Masanın üstüne bir Gorki daha koyun efendimiz: ağzı kapanır. Adamın ağzını açtığı yok Olric. Kâğıt da alın biraz: kitapçı sevinir. Yeni bir yazar doğuyor, diye mi? Beni kandıramazsın Olric: gülünç olurum sonra. Biraz önce gülünç olmayı göze alan ve bu nedenle rahmetli Don Kişot’u örnek veren siz değil miydiniz? Kitaplar senin terbiyeni bozuyor Olric.
    Buradan bir an önce çıkmalıyız. Ayrıca, bütün kitap kurtlarımızı burada dökmeyelim. Çok para harcamayalım birden. Sevgili ailemizden gizli biriktirdiğimiz paralarımızı da çabuk bitirmeyelim. Bir organımızı kaybetmiş gibi oluruz. Henüz yerini nasıl dolduracağımızı bilemediğimiz bir organ, bu para denen şey. Bu parayı kimse bilmediği halde, gene de bankadan çekerken heyecanlandım Olric. Oysa bu çok gizli bir hesabımızdı. Küçük hesaplar, diyeceksin belki. Henüz o kadar cesur değilim belki. Seni de nasıl gizledim uzun süre. Başlamak için böyle gizli hesaplara ihtiyacım vardı. Kitapları, camlı tezgâhın üstüne yığdı. Kitapçı da, kitapçılarda bulunmayan bir içgüdüyle, belki bu adamla fazla konuşmamak gerektiğini sezmişti. Adam kitapların parasını hesapladıktan sonra, Turgut, bir paket de kâğıt istedi. Bir kelime söylemek yok Olric. Peki efendimiz. Kitapları sardırmadı. Kitapçıyla birlikte onları arabaya taşıdılar, arka kanepenin üstüne yığdılar.
    Oğuz Atay
    Sayfa 580581582 - İletişim Yayınları