• "Hakikat yalın değildir azizim...
    Aptalların kandırıp, çulsuzların
    sömürdüğü ve kimsesizlerin bile dışladığı bir biçareyim.”
    Murat Menteş
    April Yayıncılık
  • Dil hakikate ayna tutar. Ayna doğru tutulmadığında ve düzgün olarak gerçek formunda yalın oluşta tutulmadığında, aldatıcı olarak hakikati görmeye öteler. Dilin ayna oluşu, hakikat ile yüzleşmenin bir gereğidir.
  • 238 syf.
    ·4 günde·9/10
    “Kitap, karışık betimlemeler ve karışık analizler ile başlar. Betimlemeler bittiğinde olaya ani bir giriş yapılır. Bu girişte fazlaca felsefeye yer verilip, duygulardan bahsedilir. Sevgi, ön plana fazlaca çıkmıştır. Sonra heyecanlı bir macera başlar. Macera kısmı duyguların en yoğun yaşandığı ve karakterlerin, karakterlerinin travmalar ile oluştuğu yerdir. Böylece karakter analizinden karakterlerin davranış etkenlerine kadar birçok bilgiye vakıf olmak okuyucuya bırakılmıştır. Tabi bunun ana nedeni ilerleyen durumlarda karakterlerin farklı tepkiler verdiğinde, okuyucunun şaşırmasını sağlamaktır. Dolayısıyla, aslında okuyucunun hazzını tetiklemek için uygulanmış bir siyasettir bu. En son bölümde ise olayın hızı yavaşlar ve idrak edilmiş bir hakikatle kitap sona erer.”

    Okuyacağınız tüm Maalouf kitaplarında karşılaşılacak istikrar budur. Beni de en çok etkileyen Maalouf farkıdır. Dolayısı ile kitabın başında biraz sıkılırsınız, ortalarına doğru 10 puan verebilecek cesareti gösterir, sonunda ise 9 puan verirsiniz. :)

    Amin Maalouf ile tanışıklığımız 2015 yılında Semerkant eseri ile başladı. Doğunun limanları (2016’da) ile ilerledi. En son Işık Bahçeleri (2020’de) ile de doruk noktaya çıktı. Böylece Maaloufun normal bir yazar olmadığına, olamayacağına dair şüphelerim de ayyuka çıkmış oldu. Muhtemelen çok sonra dile getireceğim şüphelerimin nedenlerini, tabikide burda sıralamayacak ve malum kitabın değerlendirmesine başlayacağım.

    Değerlendirmesini yaptığımız eser, Maaloufun zirve eseri değil. Lakin Maalouf’un seçilmişlik psikolojisinin ve ruhunun bir yerlerinde bulunan önderlik iç güdüsünün tezahür ettiği eserlerde zirve bir eser sayılabilir. Bu da istikrarına ve Maniheizm’in kurucusu Mani’ye can verebilmesine büyük bir etkide bulunmuş. Böylece bir çok ülkede, bir çok kültürde ve bir çok inançta, özellikle de Türki Tarihçiliğe sahip zihinlerde; geriletici ve sapkın bir inanç olarak gözüken Maniheizm’in, aslında Türki Tarihçilerin fazlaca övündüğü Şamanimz’den çokta farklı bir dünya görüşüne sahip olmadığı anlaşılmıştır.

    Yazar, Kutsal bir hayatı romana mal ederek; kutsal kişilerde bulunan üstünlük meziyetlerinin yanında birde insansal vasıflarının bulunduğu mesajını çok kez alttan vermiş. Bu kişilerin her zaman hayatlarındaki tüm kararları kendilerinin almadığından veyahut alamadıklarından, zaman zaman öğretilerinden sapıp yada saptırılıp, dünyalık bekleyebileceklerine kadar bir çok orijinal mesajlara; romanda yer verilmiş. Böylece bir çok kere ve bir çok yerde insanlık, fazlaca vurgulanmış.

    Mistik öğretilerde ve mistisizmin bizdeki karşılığı olan tasavvufta bulunan Cem öğretisi, tam anlamı ile Mani’nin felsefesine temel oluşturmuş. Yarıcı güç olarak adlandırılan Cebrail’in, yani kişinin özü ile teması, yerinde ve donajında işlenmiş. Hepsinden önemlisi de bu hakikat bilgilerinin Mani üzerinden gerçekten sırıtmadan aktarılması, bu aktarımla dönem halk algılarının tasvirleri müthiş bir şekilde tasavvur ettirilmiş.

    Klasik maalouf geleneğine uygun olarak; tüm bunlar yalın bir dille, üstün betimleyici bir üslupla, sade ve öz cümleler olarak aktarılmış.

    Toparlayacak olursak; Amin Maalouf, bizlerin coğrafyasını çok iyi tanır. Çok iyi tanımlar. Ve tamamıyla objektiftir. Dolayısı ile özellikle bizim coğrafyanın çocukları başta olmak üzere, her okuyucunun ömrünün bir kaç saatinde yer vermesi gereken bir yazardır Amin Maalouf.

    Düşüncelerini, akli melekelerini, his ve sevgisini aynada seyretmek isteyen, yolunu muhakkak Maalouf’tan geçirtsin.

    Muhabbetle...
  • 75 syf.
    ·2 günde·10/10
    Öncelikle ifade etmeliyim ki böylesine muazzam bir eseri değerlendirmek şahsımın hiç haddi değil, dolayısı ile kelimelerimin ya da kelimelerin böylesi eşsiz bir eseri değerlendirebilmesi hiç ama hiç haddi hiç ama hiç harcı değil. Bu sebeple siz bu değerlendirmeyi okuduktan sonra bilinki bu eser, bu fakirin yazdıklarından çok ama çok daha muazzam, eşsiz, müthiş -yada her nasıl ifade edilirse o kadar büyük bir eserdir.

    Evvela;
    “Bir şeyin ızdırabını çekmeyen o şeyi tanıyamaz o tanımayan o şeyi sevemez; ızdırabın öğretimi bir kelimeye sığabilir fakat onu duymak için kalp gereklidir.” diye hikmete olan tutkusunu anlatan hocanın bu eseri, farklı dergilerde yazdığı kısa yazılarından oluşmuş. Böylece eserin başındaki denemelerde tarihi betimlemeler veya psikolojik tahliller göze çarpıyor. Fakat bunlar tamamıyla gelecek denemelere bir ön hazırlık mahiyetinde.

    Thales ile başlayan varlığın mahiyeti veya özün varlığa olan içkinliğini gibi varlıkla ve varlığın özü ile ilgili konuları Platon, Aristo, Pascal, Aquinas gibi düşünürlerinde bu konudaki fikirlerini vererek aktarılmış. Aktarımlarda çok sade, anlaşılır, bir o kadar da yalın bir üslup kullanmış.

    (Nurettin hocanın okuyucuları bilir, hocanın dili ağırdır. Lakin bu eserinde bu ağırlık pek fazla göze çarpmıyor.)

    Son olarak;
    son bölümlerde ise (beni de en çok yükselten yerler buralar) daha önceki makalelerde birçok filozoftan aktardığı varlığın mahiyeti konusunu hakkındaki düşünceler, hocanın kendi filozof ve bu filozof kimliğini oluşturan müslüman-sufi kimliği ile yorumlamış ve birçok tespitte bulunmuş.

    İşte tam olarak Nurettin Topçuya muhabbet beslenecek bölümde burası.

    Hocanın, döneminde bilinmemesi/tanınmaması, sistemin çarkına hakikat bilgisi ile çomak sokması, tezlerinin birçok yabancı dile çevrilmesine rağmen Türkiye’de yayınlanmaması, zannediyorum okunması için en büyük neden lakin yinede en azından diğer eserlerden olan farkını ortaya koymak ve okunmasını sağlayabilmek için bu değerlendirme yazısına ihtiyaç vardı...
    Selametle...
  • 96 syf.
    Dinsel metafizik, sosyoloji, felsefe ve bir çok bilim dalları üzerinde, dinsel ve Tanrı'sal teorilerle; gerek rahipler, keşişler, papazlar olmak üzere Tanrı'nın, evrenin, var oluşumuzun -sonsuz uzay boşluğunda- hangi amaçla, neden var olduğumuzu, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, güzel ve çirkini sorgulamaktadır. Tek gerçeğin ölüm olduğunu; bu hususta nihilizmi savunan ve benimseyen yazarımız; objektif gerçekliğe ulaşamamıştır.

    "Bilginin her bir basamağı onları hakikate kılavuzlar. Hakikat ise ölümün kendisidir."


    Bana göre kitabın özet cümlesi olan ;

    "Hepsinden önemlisi, benim kişisel sorum olan; 'Arzuları olan bir varlık olarak ben kimim?' sorusuna hala bir cevap yoktu."

    "Keşke daha önce okumuş olsaydım ve hiç bitmesin." dediğim kitaplardan bir tanesi oldu. Yalın bir anlatım ve sade bir dil ile yazılmış bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar..
  • Sana korkunç gelen, sonradan kendini yalın hakikat olarak sergiler.