• Uzun bekleyişlerin kalbe yansıyan ihtilalleri olur. Geceler boyu yalnız ve sessiz beklerken pek çok şeyi yeniden düşünür insan. Hani yabancı bir sesi duymak isteyen nöbetçi kulaklar, kendi iç sesini dinleye dinleye sabah eder ya!
  • İki yıldız arası göğe asılı hamak...
    Uyku, uyku... Zamansız ve mekansız, uyumak. Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı; Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı. İlgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik;
    Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik. Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden; Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

    Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık; Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.
    Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
    Raflarda toza batmış Peygamberden bildiri. Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım; Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
    Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
    Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla...


    ~Necip Fazıl Kısakürek
  • 195 syf.
    Mahmut Makal, Aksaray'ın Demirci köyünden dünyaya gelmiş. İvriz Köy Enstitüsü'nde okumuş. Buradaki eğitimi onun kendi Rönesansı olacaktır. Dünya klasikleriyle ve pek çok eserle tanışarak okumayı sevecek, edebiyata ilgi duymasını sağlayacaktır. Aynı zamanda Enstitü eğitiminin kendi doğası da üzerinden kalıcı etki yapacak ve buradan mezun olunca Atatürk devrimlerinin savunucusu bir öğretmen olacaktır. İlk görev yeri de kendi köyü Demirci olacaktır. Dönemin saygın yayınlarından olan Varlık dergisinin başındaki isim olan Yaşar Nabi, daha önce de dergiye şiir ve yazılar yollayan bu genç öğretmenden köydeki öğretmenlik deneyimlerini yazıp yollamasını ister. Makal da böyle yapar. Gerçekçi ve sade bir anlatımla kaleme aldığı deneyimleri, Varlık'ta "Bir Köy Öğretmeninin Notları" adında yayınlanmaya başlar. Oldukça ilgi çeken bu yazılar, şehirdeki aydın sınıfını da ikiye böler. Bir kısmı, halen hayallerindeki "gitmesek de görmesek de orada bir köy var" o köy de bir cennet şeklindeki romantik imgelerinde ısrar ederler ve Makal'ı da yererler. Diğer kısmı ise şok olmuş ama bu yazıların üzerine eğilmişlerdir. Bu yazılar 1950'de Yaşar Nabi'nin bulduğu "Bizim Köy" adıyla kitaplaştırılır. Bir sene içinde dört kez basılarak büyük ilgi görür. Ancak bu ilginin karşılığı, dönemin CHP hükümeti tarafından Makal'ın tutuklanmasıyla sonuçlanır. İşin ilginç tarafı ve ilk başta beni şaşırtansa CHP'nin hışmına uğrayan Makal'ı DP'nin savunmuş olmasıdır. Orhan Kemal bu durumu şu şekilde ifade etmiş: "Osmanlı saltanatından devrolan köye, Halk Partisi şu kadar yıllık iktidarında hiçbir şey vermedi tezi vardı DP'de. Bir köylü kendi kitabını resmen ortaya attı. Piyasaya atınca, o zaman DP'nin iddialarını -ki hakikatti- tevsik etmiş oldu bu kitap... DP tuttu bunu." Yani, Atatürk'ün partisi CHP, Atatürk'ün devrimlerinin savunucusu bir öğretmeni köylünün durumunu kötü gösterdi, ya da resmi ifadeyle "zararlı fikirler yaydığı iddiasıyla" tutuklatacak, bu öğretmeniyse karşı devrimci DP savunacak. Cidden nereden bakacak olursak olalım şaka gibi ülkeyiz ama içinde yaşayınca insan ancak acı acı gülebiliyor. Neyse ki Makal kısa süre sonra serbest bırakılmış. Yeri gelmişken ifade etmeliyim, Türkiye'de yıllar geçiyor. Bazı eylemler aynı kalırken, bu eylemin tarafları değişiyor sadece.

    Makal'dan önce köye dair kitaplar yazanlar vardır. Ancak bu yazarlar, köye dışarıdan bakan isimlerdir. Makal'la birlikte köye "içten" bir bakışla bir kitap yazılmış olur. İlerleyen süreçte onu takip edecek pek çok isim olacak, toplumcu gerçekçiliğin içindeki bu türe "Bizim Köy Edebiyatı" da denilecektir. Siyasal ve sosyolojik tartışma konusu olmanın dışında yazınsal tartışma konusu da olmuş Bizim Köy. Memet Fuat'ın "Şive Taklidi" başlığıyla yayınladığı yazı üzerine pek çok edebiyatçı ve eleştirmen, edebiyattaki şive kullanımının faydaları ve zararlarını konuşmuşlar. Orhan Kemal, Kemal Bilbeşer, Samim Kocagöz ve Fahir Onger gibi isimler, şive taklidini eserin gerçekçiliği içi önemli bulup desteklemişlerdir. Ayrıca dile zenginlik kattığını da eklemişlerdir. Nurullah Ataç, Tarık Buğra, Memet Fuat, M. Cevdet Anday gibi isimler ise tam tersini savunarak şive taklidinin dile zarar vereceğini ve eserin okunabilirliğinde zorluk çıkaracağını savunmuşlardır. Bu tartışmanın uzun yıllar devam ettiği ifade edilmiş. Benim görüşüm şu: Evet, ilk gruba gerçekçiliği sağlama argümanında haklı buluyorum lakin eserin okunabilirliğini güçleştirmesi noktasında ise ikinci gruba hak veriyorum. Yaşar Kemal'in eserlerindeki şiveler genel olarak hoşuma gitmiş, beni rahatsız etmemişti. Lakin Bizim Köy'deki şive açıkçası beni rahatsız edip okumamı güçleştirdi. Bundan dolayı şiveli konuşmaları geçmek istemedim değil, yine de kendimi zorlayarak okudum.

    Bizim Köy'ün içeriğine gelecek olursak, genç öğretmenin gözünden köyün Ortaçağ'da kalmış olduğunu görüyoruz. Bir enginizisyonu eksik diyeceğim ama aslında o da var. Köyde çok sayıda bulunan şeyh bir nevi köyün enginizisyonudur. Köylünün zihnine örümcek ağları örerek onları çağların gerisinde bırakıyorlar. Ahaliyi, kendilerinde keramet olduğuna, meleklerle konuştuklarına, uçtuklarına kaçtıklarına, üfürüklerinin ve nefeslerinin şifa olduğuna, kendilerine inanan ve mutlak itaat edenlerin gelmiş geçmiş günahlarının af olacağına inandırıyorlar. Yani gariban ahaliyi koyun haline getirip, kendilerini de onların çobanları olarak konumlandırıyorlar. Devrimlere de onun öğretmenlerine de okullarına da karşı tutum takınıp genç öğretmene yeri geliyor hakaret ediyor, onun hakkında kötü sözler çıkarıyorlar. Öyle ki Makal, çok çaresiz ve yalnız hissediyor kendisini. Bir yandan da devrimlerin bir neferi olarak mücadeleye devam etmek için sönmeyen bir ateş taşıyor içinde. Ancak asırlardan beri süren din sömürüsü altındaki cehalet karşısında insan içindeki bu ateşi nasıl taze tutabilir?

    Kadınların durumu fena her zamanki gibi. On beşine varmadan imam nikahıyla evlendirilen kızlar, daha kendilerini tanıyamamışken art arda çocuk doğuran, erkeğin hizmetinde bir otomata çevriliyor. Kocasına zinhar karşı gelemeyen kadını, kocası dilerse döver dilerse sever. Sokakta da rahat değildir kadın: sokakta bir erkek görünce duvara dönmeli ve erkeği sakın geçmemeli, bu erkek kocası bile olsa arkasında yürümeli. Yüzü ve sesi mahrem kabul edilen kadın, öğretmene veya doktora bile derdini el kol hareketleriyle anlatmaya mahkumdur. Ya da onun yerine kocası anlatır. Onu erkek gezdirir, erkek kollar, erkek elbise alır, erkek ne isterse onu yapar. Yani kadının kaderi erkeğin iki dudağının arasında sıkışmış kalmıştır. Buna ek olarak köle pazarları kalkmış olsa da, kadın başlık parası adı altında yine alınıp satılan bir meta olan konumunu sürdürüyor. İyi ki cennet ayaklarının altında da oradan kurtarıyor, tabi çocuğu varsa. Erkekler ise evlenmek için bu başlık paralarını denkleştirmek zorundalar yoksa bekar kalıyorlar. Bu tarz durumlar cinsel açlık, karşı cinse yabancı kalma gibi etmenler nedeniyle istenmeyen olaylara da yol açabilir. Sonuçta, kadın ve erkeğin bu şekilde konumlandırıldığı bir toplumsal yapının gelişebilmesi mümkün değildir. Gelişim kapitalizmin getirisi olan ürünlerin yayılımından pay almak değildir. Yarın kapitalizmin tersi bir anlayış hakim olsa bu tarz bir toplum, Ortaçağ'a benzer bir hale döner hızlı bir şekilde.

    Ahalinin gıdası bulgurdur; sabah bulgur, akşam bulgur. O da varsa. Öğrenciler kendilerine okuma öğretmek için söylenilen cümlelerde geçen balı hayatlarında görmemişler. Tuvaletler evin dışında virüs saçar halde, bu esnada ise evi biraz yukarıda olanlar çay eşliğinde bu manzarayı seyredebilirler. Gıda ve hijyenin yokluğunda haliyle sağlık sorunları oldukça fazladır. Öyle ki yaz gelince ishalden çocuklar kırılıyor. Gariban ahali de çocuğu ishal olunca artık öldü gözüyle bakıyor. Bizim yaşadığımız ve uzaylı gibi karşıladığımız salgın, o zamanlar ahalinin kanıksadığı bir gerçektir hatta onların ailesinin bir ferdidir. Onlarla birlikte sofraya oturur, tuvalete gider, tarlaya gider...

    Atatürk "Maarif eğitimimizin temeli önce cehaleti yok etmektir," demiştir. Bunu Bizim Köy'den görüyoruz ki 1940'larda Anadolu'da başaramamışız. Tabi, bir anda olacak kolay bir iş değildir. Lakin, şehirdeki aydınlar ve dönemin hükümetleri de Anadolu köylüsünü unutmuş, onları sanki Heidi'nin dağındaki romantik ve mutlu bir yerde yaşıyorlar yanılgısına düşmüşlerdir. Köy Enstitüleri ile kısmi aydınlanma yaşansa da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki iki kutuplu dünyada Türkiye'nin kendini konumlandırdığı yer nedeniyle önce CHP zamanında bu okullar işlevsiz hale getirilmiş, DP zamanında ise tamamen kapatılmıştır. Sağcı kesimin komünizm yuvası olduğu iddiasıyla karşı çıkmasına artık alıştım da dönemin solcularından birçok isim de, Köy Enstitülerinin köylüyü köyde tutarak şehirde işçi sınıfının oluşmamasına neden olduğu gerekçesiyle eleştirmişler ve bundan dolayı onlara karşı olmuşlar. Bu memleketin sağı da solu da bir acayip. Kendileri kapatılsa da buradan yetişen pek çok insan, toplumcu gerçekçilik türünde eserler vererek halkı aydınlatmak ve bilinçlendirmek için uğraş vermişlerdir. Bunun sonucunda 1950-70 arasında bu tür, ülkemizde önemini korumuş ancak daha sonra yavaş yavaş önemini yitirmiş.

    Eser hakkında araştırma yaparken Mahmut Makal'ın şu sözüne denk geldim: "Toplumsal konuları işlemeyen edebiyata 'kem küm edebiyatı' diyorum. Toplumcu sanat eseri yaşadığı çağın sosyal gerçeğini işlemeli. Tarih bilinci ise yaşama ilişkin her şeyin temelinde vardır. Gözden uzak tutulmaması da gerekir. Edebiyat adamının üretimi olan sanat yapıtı toplumun aynası olduğu noktada tarihsel de olur." Devamında da "İnsanlığın kurtuluşu, sosyalimin gelişmesine bağlıdır. Eşit paylaşım, adaletli dağıtım, barış, demokrasi, yurtseverlik eserlerimde işlemeye çalıştığım ana temalardır."

    Genel olarak güzel sözler, kurtuluş sosyalizmde mi, şu an bu izm'ler hakkında kesin bir yargıya varacak kadar kendimi donanımlı görmediğim için bu konuda yorum yapmak istemiyorum. Edebiyat adamı bence büyük ölçüde az veya çok kendi dönemini eserlerine yansıtır. Tabi toplumcu gerçekçilikteki gibi birebir bir ayna olmasa da farklı şekillerde ele alır veya yansıtır. Makal'a kesinlikle katılmadığım nokta, toplumsal konuları işlemeyen edebiyata kem küm edebiyat demesidir. Böyle bir şey yok. Kendisini anlıyorum ama bu sözünü nahoş buluyor ve bir edebiyatçıya yakışmayan bir fikir olarak görüyorum.

    İyi okumalar
  • Karanlıkta radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ — Uzun süredir kamuoyunu meşgul eden, kadın terörist Sevim Taşanın yakalanması için başlatılan geniş çaplı operasyonlar sürüyor. Sürekli kılık değiştirdiği için kamuoyunda Binbir Surat Sevim olarak anılan teröristin, bir türlü yakalanamaması em niyet teşkilatını güç durumda bıraktı.. .Emniyet Müdürü Mehmet Öztopuz eleştirilere karşılık, yaptığı açıklamada ‘Sevim Taşan on iki saat içinde yakalanmazsa istifa edeceğim’ dedi...

    Yavaşça aydınlanan karakolda gergin saatler yaşanmakta.. Komiser telefonda ter atmakta.. Komiser Yardımcısında derin sessizlik...

    KOMİSER — Tabii efendim. Haklısınız efendim.. Ayrıca beni bu göreve seçmeniz duygulanmama sebep oldu efendim.. Zaten yakalamak üzereyiz efendim.. Çok güzel bağırıyorsunuz efendim. Ne güzel kapattınız telefonu efendim.. Hörmet ederim efendim... Komiser telefonu kapatır ve yumruğunu masaya vurur.

    KOMİSER — Nerede ulan bu kadın?! Bulamadınız değil mi? Akraba evliliklerinin talihsiz mahsülleri!.. Ah, ülserim azdı gene.. Amir saat üçte buraya gelecek! Nerede ulan bu kadın?

    Bekçi Rıza ve Temizlikçi Kadın Hatice Bacı hızla içeri girerler...
    BEKÇİ — Getirdim amirim!
    KOMİSER — Kimi getirdin?
    BEKÇİ — Kadım amirim!
    KOMİSER — Kadını mı?
    BEKÇİ — Amirim gelecek dediniz ya amirim! Amirim gelince ortalığı temiz görsün dediniz ya amirim! Ben de düşündüm, amirime karşı, amirim mahçup olmasın, amirim ortalığı pis görürse amirime kızar, beni de döver sevdiğim.. yani amirim!
    KOMİSER — Rıza! Evladım! Ne diyorsun sen be!
    BEKÇİ — Amirim gelecek dediniz ya amirim! KOMİSER— Eee?
    BEKÇİ — Ben de amirim gelince ortalığı temiz görsün di ye, temizlikçi kadın getirdim amirim.. Tanıştırayım amirim.. Amirim, temizlikçi kadın!
    KOMİSER — (Yardımcısına) Suat! Bu Rıza’yı götür, klozete dök! Üstüne de sifonu çek, gel!
    HATİCE — Müsaadeniz olursa, ben vazifeme başlayabilir miyim hanımım!
    KOMİSER — Hanım mı?
    BEKÇİ - Amirim kusura bakmayınız, Hatice Bacı ekseriyetle ev temizliğine gittiği için, ağız alışkanlığı mahiyetinde bir dil sürçmesi iktiza etti amirim!
    KOMİSER - Sus Rıza! Sus! Susmakla da yetinme, hızla dışarı çık! Senelik iznini al, memleketine git ve orada öl!
    BEKÇİ - Başüstüne amirim!.. Yalnız, ben senelik iznimi, geçen hasat zamanı kullandım amirim?
    KOMİSER YARDIMCISI - İzninizle komserim Rıza!
    BEKÇİ - Buyrun!
    KOMİSER YARDIMCISI - Siktir git!
    BEKÇİ - Başüstüne amirim! Bekçi hızla çıkar...
    KOMİSER YARDIMCISI - Hadi sen de, temizlik mi yapı yorsun, ne yapıyorsan yap!
    HATİCE - Başüstüne! (türküye ve temizliğe başlar) çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene.. Dünya dolu yar olsa da alacağım bir tene...
    KOMİSER - Ne oluyor be! Ne oluyor!
    HATİCE - Müsaadeniz olursa, ben vazifemi yaparken bir türkü okumak mecburiyetindeyim. E, adetim böyle.. (YENİDEN TEMİZLİĞE VE TÜRKÜYE DÖNER) Çıt çıt çedene de sar bedeni bedene.. Dünya dolu yar olsa da alacağım... Kanamalı bir hasta için A grubu er aş ne gatif kan aranmaktadır Kan verecek olanların Kızılay Kan Merkezine müracaatları rica olunur.. bir tanee.. Çıt çıt çedene de sar bedeni...
    KOMİSER - Bu ne biçim türkü be?
    HATİCE - Çok güzel bir türkü! Radyodan duyup ezberledim! Bilhassa bu, ortasındaki kanlı konuşma bana çok dokunuyor..
    KOMİSER YARDIMCISI - O bölümün türküyle alakası yok salak! Yayını kesmişler!
    HATICE - Kesmişler mi? Kim kesmiş?
    KOMİSER - İşine bak hadi, işine!.. Hey Allah'ım bir bu eksikti.. Suat ne yapacağız oğlum? Bir çare söyle.. Vaktimiz azalıyor!.. Amir de bize güvenerek istifa edeceğim, diyor.. El kondüsyonuyla gerdeğe giriyorlar!
    KOMİSER YARDIMCISI - Komserim, iz üstündeyiz ama kadının eşgali belli değil! Böyle bir kadın var mı, yok mu, o bile belli değil!
    KOMİSER - O ne demek öyle?
    KOM. YARD. - Basının çizdiği bir tip var ortada.. Gazeteler bir canavar yarattı, bize de yakalamak düştü!.. Amire söyleseniz, iki gün sonra gelse?
    KOMİSER - Ulan adam bize içli köfte yemeye mi geliyor? Ne diyeyim yani? "Bugün çamaşır günümüz, iki gün sonra buyrun' mu diyeyim?.. Ah.. ülserim.. Saat üçe kadar bu kadını bulmak zorundayız!
    KOM. YARD. - Daha doğrusu BİR KADIN bulmak zorundayız.. Eşgali bilinmediğine göre..
    KOMİSER - Eveeet! Bravo lan Suat! Netice itibariyle, herhangi bir kadın bizim işimizi görür!
    KOM. YARD.- Tabii. Yeter ki, sırtı zayıf, aldığımızda gürültü çıkarmayacak biri olsun. KOMİSER - Nereden bulacağız bu kadını?

    Komiser ve Yardımcısı, durur, düşünür ve aynı anda, aynı karara varıp Hatice 'ye dönerler.. Birbirlerine bakarlar.. İşte, aradıkları kadın bulunmuştur.. Komiser hemen telefona koşar...

    KOMİSER - Alo.. Benim, sayın amirim! Müjde efendim müjde! Sevim Taşan' ı yakaladık efendim! Evet efendim!.. Hayır efendim, maalesef sağ olarak!.. Yok efendim, bizim terfide falan gözümüz yok.. Ama siz nasıl münasip görürseniz. Tabii efendim, derhal basma ve televizyona haber veriyoruz efendim! Komiser telefonu kapatır... Ferahlamıştır..

    KOMİSER - Güzeeel.... Şşşt.. Sen.. Gel bakayım buraya gel..

    Hatice komiserin yanına gelir..

    KOMİSER- Senin adın ne?
    HATİCE - Hatice.
    KOMİSER - Bak Hatice, bu böyle olmaz. Senin adın da Hatice, benim adım da Hatice! Karışıklık oluyor. Onun için bundan böyle senin adın Sevim Taşan olsun!

    — II—

    Hatice, üstü silah ve örgütsel dokümanla dolu masanın ardında teşhir edilmekte.. Basın mensupları fotoğraf çekmekteler...

    HATİCE — Ne oluyor? Yahu kardeşim kirletmeyin ortalığı! Daha yeni temizlemişim.. Basmayın. Çamurlu ayaklarınızla ortalığı kirletmeyin!

    Radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ — Sevim Taşan, basına gösterildiği sırada, “çamurlu ayaklarınızla yolumuzu kirletemeyecek siniz! Zafer bizim olacak!” şeklinde slogan attı!.. Teröristin evinde yapılan arama sonucunda, bir adet uzun namlulu koca, çeşitli çap ve markada yoksulluk ve çok sayıda örgütsel doküman bulundu!

    — III —

    Sorgu odası... Hatice sandalyede oturmakta.. Yüzünde sorgu ışığı.. Sivil Sorgucu sandalyenin etrafinda dolanıp durmakta.

    SORGUCU — Ne alırsın. Sana bir meşrubat ikram edelim. Gazoz? Kola?
    HATİCE — Yok.. Sağolun, miğdemi ağrıtıyor.
    SORGUCU — Merak etme, miğdene bir şey olmaz. İçmeyeceksin ki!
    HATICE — Ya?
    SORCUCU - Bize şişesi lazım!
    HATİCE - Nasıl yani?
    SORGUCU - Yani, Sevim Taşan olduğunu inkar etmeye devam edersen, birazdan anlayacaksın!.. Konuş.. Anlat!
    HATİCE - Ne anlatayım?
    SORGUCU - Ne bileyim canım? Başından başla ister sen.. Sanat hayatına nasıl atıldın? Sahneye sadece para için mi çıkıyorsun? Yeni projeler var mı?
    HATİCE - Demek ki aradıkları kadın artis...
    SORGUCU - Konuş hadi, konuş! Anlat! İsimler! örgüt evleri
    HATİCE - Yahu şiddetli bir yanlışlık oluyor. Bir karışıklık oluyor.. Ben ne anlatabilirim ki!? Bizim gibilerin hayatında anlatacak dört kelime var. Doğdum.. Evlendim.. Çalışıyorum.. Çalışıyorum!
    SORGUCU - İnkar ediyorsun yani? Gözlerimin içine baka baka, Sevim Taşan olduğunu inkar ediyorsun!.. Bak, ben alanında uzman bir şahsiyetim.. Çeşitli üstatlardan ders aldım. Meşhur işkenceci Elektrik Kontağı Hamdi Efendi'nin öğrencisiyim. Elimden kimse kurtulamaz!
    HATİCE - Öyle mi?.. Peki, hani artık karakollar naylon olacaktı?
    SORCUCU - Naylon mu? Ne naylonu?
    HATİCE - Yok ula yok, şeffaf diyecektim şeffaf!
    SORGUCU - Haa.. öyle zaten.. Bizim kimseden gizlimiz saklımız yok ki! Herkes, burada neler olup bittiğini bi liyor. Hatta bu sorguları İnter Star yayınlamak istedi de, parada anlaşamadık!
    HATICE - Öyle mi? Ayrıyeten bir de şu husus var, hani karakollor pembekol olacaktı?.. Gerçi ha pembe, ha kara! Neticede kol değil mi?.. Bak, güzel kardaşım, muhabbet hoş da, daha bir sürü işim var.. Ortalık öyle pis kaldı. Amir beyden fırça yiyeceğim Polis milleti bunlar, belli olmaz ki.. Başım belaya girecek.. Ne oluyor burada? Neyse ben gideyim artık.. Çocuklar evde açtır, geç kalıyorum..
    SORGUCU - Otur ulan, oturduğun yerde!.. Böyle saf ayaklarına yatıp, kurtulacağını zannetme!.. Anlaşılan o ki, sen tatlı dilden anlamıyorsun!.. Ben sana biraz kablo getireyim!
    HATİCE - Ne kablosu?
    SORGUCU - Elektrik kablosu!
    HATİCE - Ne?! Yahu ben size ne ettim ki!? Ne suç işlemi şim?
    SORGUCU - Devlet düşmanlığı yapmışsın! Devlete karşı gelmişsin!
    HATİCE - Ben mi? Ben nasıl yapabilirim? Biz devleti tam görmemişik bile!.. Biz gideriz devlet kapısına, kapının üstünde şöyle yazar: GİRİLMEZ!.. yahut da İŞİ OLMAYAN GİREMEZ.. Biz de girmeyiz.. Devlet askerdir, polistir, bir de korucular var şimdi köyde! Benim adım Hatice, soyadım Durdu, buraya temizlik için geldim..
    SORGUCU - Peki, örgütü yeniden toparlamak için ülkemize kim sızdı? Kim bu vatanı bölüp, parçalayıp suyunu sıkmak istiyor? Bu vatanın suyuna pilav yapmak isteyen kim? Bizim pilavın düşmanlara yedirmek isteyen kim? Hı ?
    HATİCE - Vallahi bizim böyle şeylerle alakamız yoktur! Korkarız biz.. Kocamla ikimiz, seçimde oy bile ver meyiz! Gider, paşa paşa cezamızı öderiz!.. Hoş, oy versek de ceza çekiyoruz vermesek de.. Hem ben, yürüyüş bile dikkat ederim. Protesto mrotesto zannetmesinler diye yavaş yavaş yürürüm. İşten eve, iki günde gidiyorum bu yüzden.. Uzun sürüyor yani! Hem sonra devlet bize ne derse biz onu yaparız. Vergi öde derler, öderiz, fiş topla derler, toplarız!
    SORGUCU - Tamam işte! topladığın fişler sana elektrik olarak geri dönecek!.. Sen şimdi kötü yapım Binbir Surat Sevim!.. Beni çok sinirlendirdin! Muameleye başlıyorum!

    Bakkal çırağı içeri girer...

    ÇIRAK - Bakar mısın ağbi?
    SORG -Ne var lan? Sen de kimsin.
    ÇIRAK - Ben bakkalın çırağıyım. Bakkal ağbim dedi ki, şişeleri alıp alıp parasını ödemiyormuş Altı tane şişe kalmış. Ya paraları verin ya şişeleri! Yoksa ağbim sizi polise şikayet edecek!
    SORGUCU - Kes ulan sesini! Şişeler verilir mi? O şişeler vatanın bütünlüğünü sağlıyor! o şişeler birer milli kahraman Ne dersin Binbir Surat, sana altı şişe yeter mi, yoksa bir altı şişe daha getirteyim mi?
    HATİCE - Kabul ediyorum polis efendi. Ben, Sevim Taşan, memnun oldum!

    Karanlıkta radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ - Sevim Taşan, ilk sorgusunda samimi itiraflarda bulunup, pişmanlık yasasından faydalanmak istediğini söyledi.. İfadesini kendi hür iradesiyle verdiğini söyleyen ve pişman olduğu için çok sevindiğini belirten Sevin Taşan: Bir daha dünyaya gelsem, yine itirafçı olurdum" dedi!

    Komiserin odası... Bekçi telaşla içeri girer!

    BEKÇİ - Yakaladık amirim! Yakaladık! Başardık amirim! Bulduk amirimi Tuttuk amirim! Ve getirdik amirim!
    KOMİSER - Ne oluyor be? Kimi yakaladınız? Kimi başardınız? Kimi bulup tutup, getirdiniz? Ayrıca bu ne tuhaf cümle?
    BEKÇİ - Sevim Taşan'ı amirim! Binbir Surat Sevim'i yakaladık, içeride amirim!
    KOMİSER - Biz Onu yakalamıştık ya?
    BEKÇİ - Bir tane daha yakaladık amirim!
    KOMİSER - Ne oluyor be? Boğazda Sevim Taşan akını mı var?
    BEKÇİ - Bu, sahicisi amirim! Fakat enteresan bir durum var ki, o kadar şeetmemize rağmen, kendisi Sevim Taşan olduğunu kabul etmiyor. Üstünde kimlik de yok! Yanı vaziyet bu şekilde amirim: bizim, temizlikçi Hatice Bacı, Sevim Taşan olduğunu kabul etti. Fakat essah Sevim Taşan, Sevim Taşan olduğunu red ve inkar ederek, Sevim Taşan mevzuunu kanşık bir ha le soktu amirim!
    KOMİSER — Sus be Rıza sus!... Temizlikçi kadını bıraksak mı?
    BEKÇİ — İfade imzaladı amirim!
    KOMİSER — Ne yapacağız peki?
    BEKÇİ — Biz de amirim, bunu amirim, size amirim, soracaktık amirim! Fakat bu kadın, fena halde dişli çıktı! Aşağıda kendisine epey muamele yaptık, sana mı sın.. veyahut bana mısın, demedi amirim!.. Fakat, bence ikisini aynı hücreye koyarsak, neticeye varabiliriz amirim!
    KOMİSER — Hayır!.. Bence, ikisini aynı hücreye koyarsak, neticeye varabiliriz?
    BEKÇİ — Hiç aklıma gelmemişti! Hay aklınla bin yaşa amirim!

    Karakol kararırken, hücre aydınlanır... Hatice uzanmıştır... Bekçi girer, Hatice’yi dürterek uyandırır...

    BEKÇİ — Hatice bacı! Şşşt.. Hatice bacı...
    HATİCE — Ne var ula ne var!.. Senin yüzünden düştüm buralara!.. Git buradan!.. Gözüm görmesin seni!.. Git buradan, git hadi...

    BEKÇİ — Senin için getirdiğim döner ekmekleri unutu yorsun ama!..
    HATİCE — İstemiyorum artık.. Aylar geçiyor.. Hani kurtaracaktın? Yahu sen benim şahidim değil misin? Sen getirmedin mi beni temizliğe?
    BEKÇİ — Uğraşıyorum bacım.. Bak, sırf seni kurtarmak için essah Sevim Taşanı yakaladım. Fakat inkar ediyor namıssız!.. Yani, senin kurtuluşun, O’nun iki dudağının arasında.. Eğer derse ki ‘Sevim Taşan benim!”, yırttın! Yoksa durum kötü amirim... yani bacım..

    Bekçi çıkar... Sevim Taşan’ı içeri iter...

    BEKÇİ — Gir hadi! Bekçi iki kadını başbaşa bırakır.. Sevim, hücrenin bir köşe sine çöker.. Yorgundur her yanı yara bere içindedir.
    HATİCE— ....Sen Sen Sen O musun? O kahpe sen misin he! Hatice Sevim’in boğazına sarılır.
    HATİCE — O devlet düşman sen misin he? 0, beni malı feden karı sen misin? Niye kaçıyorsun? Devletten kaçılır mı? Sevim yaka sana kurtarır..
    SEVİM — Bırak yakamı be!
    HATİCE — Bunlar benim yakamı bırakıyorlar mı?.. Senin yüzünden çekmediğim eziyet kalmadı... Tamam... Madem geldin, bu işi halledelim.. Hadi, onlara benim sen olmadığımı, senin ben olmadığım, senli benli olmadığımızı, senin benim birşeyim olmadığını söyle! Hadi! SEVİM — ………………….
    HATİCE — Bak çıkınca seni ziyarete gelirim. Sana yemek getiririm. Gelir, tünel kazmana yardım ederim.
    SEVİM - Ben hiçbir şey bilmiyorum !
    HATİCE - O nasıl laf öyle! İnsan kim olduğunu bilmez mi hiç? Hadi güzel bacım, söyle beni bıraksınlar... Sevim alaylı alaylı bakar...
    SEVİM - Yok ya?
    HATİCE - Vallahi... Senin haberin yok, beni mahfettiler. Ben burada çocuklarla babaları evde., ne yiyorlar, ne içiyorlar? Sevim Hatice 'yi iter, bağırmaya başlar:
    SEVİM - Kes sesini be aşağılık kadın! Boşuna uğraşma, sökmez bu numaralar!,, İğrençsiniz Her yolu deneyeceksiniz değil mi?.. Uydurmadan bir canavar yarattınız, şimdi de bana kabul ettirmeye uğraşıyorsunuz!. Siz benim, cani, katil, gözü dönmüş bir canavar olduğum hükmüne vardınız zaten. Gazeteler de yazdı.. Artık kabul etsem ne olur, etmesem ne olur? Mahkemeye ne hacet? Hüküm peşinen verilip infaz yapılıyor zaten!.. Ama her yolu deneyeceksiniz değil mi? Üstü çizilmiş bir hayatın ne önemi var sizin için! Bir insan daha harcamış olacaksınız o kadar!.. Sizin için önemli olan, televizyona çıkarıp "İşte teröristleri yakaladık!" demek Niye anlatıyorum ki bunları?
    HATİCE - Ne Yahu sen ne anlatıyorsun?
    SEVİM - Boşuna uğraşma, diyorum!.. Senin polis olduğunu biliyorum!
    HATİCE - Ne?!
    SEVİM - Bana bak, bu iğrenç oyuna bir son ver artık! Bana, hiçbir şey, hiçbir şey söyletemeyeceksiniz! Hatırlamıyorum! Bilmiyorum! Duymadım!
    HATİCE - Ben mi polisim? Ben mi? Ben mi? Hatice ağlamaya başlar....
    HATİCE - Ben mi? Ne polisi yahu? Allah'ına kurban olduğum, ne polisi? Ben polis değilim! Ben Sevim Taşan'ım!.. Yok.. O da değilim.. Ben Hatice Durdu.. Onun bunun pisliğini temizlerim. Şimdi kimin pisliğini temizletiyorlar bana? Kimim ben? Demek ki var bende birşey! Devlet bu, boşu boşuna yapmaz ki! Herhal, ben bir şey yaptım.. Ama tam ne yaptığımdan benim de haberim yok!.. Allah kahretsin! Devlete karşı geldim ben! Allah beni kahretsin! Allah beni kahretsin!..

    Hatice hücrenin bir köşesine yığılır, sessizce ağlamayı sürdürür. Sevim, bir süre Hatice'yi izler.. Sonra yanına sokulur.

    SEVİM - Peki Sen Kimsin sen. İşte Hatice'yi çıldırtan soru!
    HATİCE - Herkes bana bunu soruyor! Ben de bilmiyorum artık! Sevim Taşan 'sın dediler, kabul ettim! Evet! Ben Sevim Taşanım!
    SEVİM - Seni buldular demek' Niye kabul ettin peki? Nasıl kabul edersin böyle bir şeyi?
    HATİCE - Bana sorgu yaptıkları zaman, dört kere sigorta attı bili misin sen?.. Zaten yalan değil ki! Suçluyum ben! Koskoca devlet bu, yalan söyler mi hiç? Bana, "Sen Sevim Taşan'sın! dediklerine göre, bir bildikleri vardır! Koskoca devlet bu, yalan söyler mi hiç?
    SEVİM - Saçmalama! Sen hiçbir şey yapmadın!
    HATİCE — Öyleyse niye Yapıyorlar bunu bana? SEVİM — ………….. Eeee? Şimdi ne olacak?,. Direndim... Her şeye karşın direndim teslim olmadım onlara.. Peki, bu işkenceye nasıl direneceğjm? Onlara bir suçlu gerekiyordu Onu da bulmuşlar işte! Nereden çıktın sen be?... Hadi, bırak ağlamayı da konuşalım biraz... Adın neydi Senin?
    HATİCE — Sevim...
    SEVİM — Hayır asıl adını soruyorum
    HATİCE — Hatice Taşan Sevim Durdu!, Sevim Hatice Durdu!
    SEVİM — Allah’ım akımı yitiriyor bu kadın.. Ne yapacağım şimdi?.. Bu garibandan ne istediniz be!!!
    HATİCE —.Bağırma Sus! Devlete bağırılmaz Devlet öyle bir eder ki insan mahfeder! Sen kimsin ki, bağırıyorsun devlete!. Şikayet edeceğim seni!
    SEVİM— Kendine gel Hatice!.. Ne olursun. Düzelecek her şey.

    Sevim dışarı doğru seslenir...

    SEVİM — Heeey! Poliiis! Buraya bakın Ben yeniden ifade vermek istiyorum.
    HATİCE — Sen hiçbir şey veremezsin Çekil oradan. Komiser, Yardımcısı ve Bekçi koşarak içeri girerler..
    KOMİSER — Ne oluyor burada?
    SEVİM — Ben Sevim Taşan olduğumu...

    Hatice herkesi susturacak biçimde haykırmaya başlar:
    HATİCE — Evet! Evet! Evet! Evet! Herkesi ben öldürdümm! Hatta eceliyle ölenleri bile! Örgüt mensubuyum ben!
    SEVİM — Hatice...
    HATİCE — Evet evet, örgüt mensubuyum ben! Beni bu işe, İhsan Sabri Çağlayangil tevşik etti!
    BEKÇİ— O da kim?
    HATİCE — O, bir çeşit Celal Bayar’dır.. Ve haberlerde yaşar! Ayrıca teşkilatımızda Müzeyyen Senar da vardı! Ama ben emirleri Kayahan’dan alıyordum! İtiraf ediyorum, polis efendi, san saçlarımdan ben suçlu yum!
    SEVİM — Sus Hatice! Yalvarırım sus!
    HATİCE — Evet Sevim Taşan benim!.. Aslında ben Sevim Taşan da değilim! Nene Hatunum ben! Muhacirlik zamanında cephedekilere lavaş ekmek götürdüm. Ben hiçkimse değilim ulan!.. BEN HİÇ KİMSE DEĞİLİİM ULAN. KONUŞ!.. SÖYLE!.. CEVAP VER!.. BEN KİMİM ULAN!.. KİMİM BEN!.. KİMİM BEN!.. KİMİM BEEEEEEEN!...

    KARANLIK

    1992- Haziran
  • Uyumak İstiyorum
    İki yıldız arası göğe asılı hamak...
    Uyku, uyku... Zamansız ve mekansız, uyumak.
    Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;
    Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.
    İlgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik;
    Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.
    Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden;
    Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

    Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
    Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.
    Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
    Raflarda toza batmış Peygamberden bildiri.
    Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
    Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
    Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
    Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla...
    Necip Fazıl Kısakürek
  • Uyumak İstiyorum
    İki yıldız arası göğe asılı hamak...
    Uyku, uyku... Zamansız ve mekansız, uyumak.
    Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;
    Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.
    İlgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik;
    Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.
    Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden;
    Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

    Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
    Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.
    Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
    Raflarda toza batmış Peygamberden bildiri.
    Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
    Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
    Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
    Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla...