• Say.31: 14 Musa savaştan dönen ordu komutanlarına -binbaşılara, yüzbaşılara- öfkelendi.
     
    Say.31: 15 Onlara, "Bütün kadınları sağ mı bıraktınız?" diye çıkıştı,
     
    Say.31: 16 "Bu kadınlar Balam'ın verdiği öğüde uyarak Peor olayında İsrailliler'in RAB'be ihanet etmesine neden oldular. Bu yüzden RAB'bin topluluğu arasında ölümcül hastalık baş gösterdi.

     Say.31: 17 Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün.
     
    Say.31: 18 Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın.
  • 7.12.18/02.59


    Oturuyorum. Eski bir orta sehpanın çevresine dizilmiş koltuklar, yerdeki eski halı ve karşı duvara sabitlenmiş televizyonun dışında mobilyası bulunmayan, neredeyse çıplak bir odadayım. Gözlerim, ne zaman baksam farklı bir şeylerden bahsediyor olan ekranda. Herhangi belirli bir şey görüyor olup olmadığımdan emin değilim, birbirine karışmış renkler ve boğuk sesler var yalnızca algıladıklarımda. Olabilecek en normal akşamlardan birini yaşıyor olmam gerektiği düşüncesi geçiyor zihnimden, bir saniyenin hatta belki salisenin bilmem kaçta kaçı kadar kısa bir zaman diliminde. Gözlerim devinimlerini sürdürüyorlar; sıvasız, soluk sarı renkteki duvarlar, sağa sola çarpa çarpa kenarları aşınmış olan sehpa, çıplak beton zeminin tek süsü olan ince kilim ve sıkça oturulan yerleri hafifçe çökmüş olan koltuklar giriyor sırasıyla görüş açıma. Tüm bunlar, bu 'şeyler' birer nesne olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyorlar benim için. Sadece varlar. O kadar. Mekândan da zamandan da kopuk durumdayım aslında, elimde geçmişimi gömdüğüm minik bir kutu var. Kollarını parmak boğumlarıma kadar çektiğim siyah hırkaya sarınıyorum iyice. Aralık soğuğu yalnızca bugünden gelmiyor.

    Yüreğimde eski bir hikâyeden kalma, artık hissedilemeyen fakat unutulmamış duygular var. Gözlerimi kapatıyorum. Sonbaharla ilgili şeyler oynuyor göz kapaklarımın ardındaki sinemada. Tam olarak ne olduklarını bildiğimden emin değilim, sadece sonbahar var işte. Yavaş yavaş güze dönen mevsimin son günlerinin; pastırma yazlarının tadını çıkarmak için bahçede geçirilen çocuk saatlerim belki..
    Gözlerimi açıyor, oturuşumu değiştirip dizlerimi kendime çekiyorum. Kutu koltuğa bırakılıyor, şimdi parmaklarının arasında küçük bir kağıt parçası var yalnızca; üzerinde yazısını ne zaman görse kendine söylenen birinin eğik ve karakteristik el yazısıyla yazılmış birkaç satır..

    "Karahindiba mutluluğu simgeler derler. Havada uçuştuğunu gördüğümüz tohumları da mutluluğu taşıyor olmalı.
    Peki sen, sen nasıl hissediyorsun?"

    Karahindiba tohumları bana gitmeyi, yolculuğu, yüreğime dolacak olan o serüven hissini, özgürlüğü ve yegâne kurtuluşu -ölümü- anımsatıyor. Bir kopabilsem köklerimden, belki cansız kalacağım fakat özgür de olacağım. Özgürlük ne ki? Tüm bunlar -macera yaşamak isteği, serüven hissi ve özgürlük çabası falan filan- ne için? "Ölünecek tek bir gün için bunca zaman yaşamak niye?" diye soruyordu birileri, belki bir kitabın yazarı belki şurada burada gördüğüm biri. Ölemediğimiz için mi nefes almayı sürdürüyoruz sahiden?

    Çenem dizlerime yaslı, gözlerim "nasıl"ın kıvrık s'sine odaklı. Bu minik harf bir sürü şey söylüyor sanki, bir yığın gevezelik. Fakat gözlerimi ondan ayıramıyorum yine de. Diğerleri de en az onun kadar konuşkan ama sanki.. sanki hesap soruyor bana o "nasıl". Verecek cevabım var mı? Harfin kıvrılan boynunu kırmak istiyorum.
    Odanın geri kalanı bulanık.

    Üşüyorum, daha sıkı sarınıyorum kendime.
    Niçin olaylar yaşandıkları anlarla kalmıyor? Hiç yaşanmamış yıllara bile damgalarını vuruyorlar. Günler beraberlerinde geçmişleri de getiriyorlar.
    Aralık güzel bir ay değil.

    Sarılan insanlar ve hıçkıra hıçkıra ağlanan bir koridor geliyor gözümün önüne. Hattın öteki ucunda, kilometrelerce uzakta bir yerde çaresizliğinden sigara üstüne sigara yakan bir adam var. Limanlar da, şehirler de kadınlar da terk edilmek, yalnız bırakılmak için herhâlde. Güneşin batışı doğuşundan daha güzel, yürek canı acırken hissettiriyor varlığını. Yürekler acıdan korkmamalı diyordu bir kitapta birileri; acının düşüncesi kendisinden daha tehlikelidir diye. Oysa biliyor mu ki, yürekler de ölür?

    Verdiğim nefesle beraber hareketlenen kağıt çekiyor yeniden dikkatimi kendi üzerine. Mutluluk bedellerden ibaret değil mi ki diye düşünüyorum. Bedeller; acılar ve sorunlar. Belki daha fazlası ama asla azı değil. Mutlu muyum, bilmiyorum. Mutlu olmak istediğimden de emin değilim zaten. Sadece.. karahindibaları seviyorum galiba; hüznün öteki yüzüdür mutluluklar.

    Ansızın aklıma karahindibaların hangi mevsimde tohum döktükleri sorusu geliyor. Bilmediğimi fark ediyorum. Sarı çiçekli zamanları var, baharın ilk günleri. İnce duvarlı kamışları izler bırakıyor hatıralarımdaki çocuğun ellerinde; küçük, kahverengimsi daireler. Beyaz zamanları var, tohumlarında mutluluk taşıdıkları zamanları ama ne zaman? Yazdan bozma güz günleri olabilir mi? Mümkün değil. Ama olmalı. Karahindibaları çocuklar dışında dağıtan neden bir sonbahar rüzgârı değil de yaz meltemi diye ağlayacağım neredeyse. Neden sonbaharda -Kasım bile olur- kopup, Aralık'ta ölmüyorlar? Aklıma Veronika geliyor. Adı sanı bilinmeyen bir ülkenin vatandaşı olduğu için intihar etmek mi daha absürt yoksa karahindibalar neden yazın gidiyorlar diye kafaya sıkmak mı diye sorsam insanların verecekleri yanıtları tahmin edebiliyorum. Fakat bilmiyorlar, sonbaharda yaşamadıktan sonra tüm mutluluğunu tohumuna toplayıp gitmenin ne anlamı kalır ki? Aralık kapıda. Kış gelecek. Ölecek.

    Gözlerimi kapatıyorum bir kez daha. İçerisinde bulunduğum odayı bu kez zihnimde canlandırmak istiyorum fakat olmuyor. Zihnim de bulanık. Bilincim yavaş yavaş kayıyor. Ölmek üzereyken ölümünü yazmaya çalışan adamı hatırlıyorum. -İsimler nerede?- Karahindibaların hangi mevsimde uçup gittikleriyle o kadar meşgulüm ki adını hatırlayamıyorum.
    Birileri okyanusları benim için sakinleştiriyor.
    Uyku isteğine karışan mide bulantılarına direnmek için yüzümü bastırıyorum iyice dizlerime.
    Her yolculukta olur böyle şeyler.


    /Vega'nın ilhamıyla.
  • Dil olarak epey sade, duru, tertemiz olan bir sözcük diziminin en şaşaalı hali diyebileceğim cümlelerle karşı karşıya kaldım. Yabancı sözcük kullanımı, Farsî ve Arabî sözcük neredeyse yok; olanlar da dilimize yerleşmiş olan kalem gibi sözcükler. Durum o kadar asayiş berkemal! 
    M ? kim ki bu M? Bunu özellikle sorguladım. Karmaşık karakter isimleri beni yorar. Özellikle Rus karakter isimleri. Mesele yalnızca yabancı karakter ismi değilmiş, sayesinde kavradım. Aslında ben, bana özge gelen tüm isimlere karşı “kompleks” önyargısı oluşturmuşum. Karakteri daha çözemeden, Meral ismini yapıştırdım. Bir ismi yalnızca baş harfiyle ya da belki kodlamayla vermesi oldukça hoş bir nüans olduysa da ben yine de “düz adam Sami” olarak bir diğer romanında/eserinde açıkça bir isim vermesini diliyorum. Hoş bir ayrıntı olsa da basit olmayan bu kurgu içinde “ya ben şimdi ne okudum?” diye bir duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.
    Burdan baştan alayım; “…duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.” Evet, hatta o kadar ki en güzel tarafı diyebileceğim tarafı da bu. Örneğin, fermuarın icadı, Böcklin denilen bir ressamın varlığını sayesinde öğrendim. O kadar sığ ki bilgilerim; Picasso, Vinci, Gogh gibi popüler ressamlar. Arnold Böcklin’in tablosunu da anlamadım üzgünüm ancak bir eserden daha haberdar olmak bana bu kitabın bir getirisidir. Bana bir İlhan Deliktaş armağanıdır. 
    Kitap bir kurgu içermeseydi aforizma kitabı bile olabilirdi. Bu kadar yerli yerinde tespitler görmek beni epey mutlu etti. İkinci kez okuduğum bu kitabı hiç anlamadığımı haksızlık ettiğimi, zararın neresinden dönülse kârdır mottosuyla okuduğum için şanslı sayıyorum kendimi. Bilhassa kadınlar hakkında tespitler beni naifliğiyle birlikte hayranlığa sevk etti. Hayır, niyetim övmek değil, yalnızca hakkını vermek. Emek kokuyor, öylesine yazılmamış, Öylesine kitap yazma gayesiyle kaleme alınmamış satırar dolup taşıyor. Alıntılarım özellikle sanıyorum ki epey uzun olacak. 
    Birinci bölüm benim için oldukça keyifli ve aynı zamanda bir o kadar da karmaşık bir bölümdü. Oturması için ikinci bölümü okumak ve bununla ilgili kritikten evvel kimi alıntıları paylaşmak istiyorum:
    Yeryüzü tanrıyı oynamaktan hoşlanan insanlarla dolu.
    Cebimdeki biletle geçmişe yolculuk ediyorum.
    Bir başkası olmanın hafifleten duygusuna evimizdeki mutfaktan gelen güzel bir kokuya yönelir gibi yönelmiş ve teslim olmuşuzdur.
    Kahveye şeker ya da süt eklemedim. ( bunu yaptığımı söylerken övünmüyorum, sert kahve içen sert erkek masalına da inanmam.) – bu kadar da realist olunur mu Deliktaş?:)-
    Her zaman yalnız hissetmemenin bir yolu olarak aynaya bakan insan, kendi benzerleri arasında daha çok yalnızlaşır. – En çok vuran, beni içine çeken cümle de budur.-

    Kırlangıçlar temelli gidiyor,
    Ve ben artık onları özlemiyorum,
    İçimde, taşan bir nehrin, 
    Varlığına özeniyorum.

    "Zarfın yırtılırken çıkardığı ses iki evreni birbirinden ayıran yırtılmanın sesiydi."

    "İnsanlarda iki yüz elli bin, köpeklerde beş milyon koku reseptörü vardır. Yirmide biriyle bile belanın kokusunu alabiliyorum."

    " Bu tip durumlarda "neden" diye sormak ya da teselli etmeye çalışmak yapmanız gereken son şeydir. Bunun yerine "boş ver, seni arayım mı, konuşuruz." diyebilirsiniz; ama bir kadına " neden" diye sormazsanız bunu geri kalan hayatı boyunca unutmayacaktır."

    "Her canlı kendisi için gelecek olan ölümle bağlıydı."
    "Belki de dışarıdan beklenen bir mutlukuk, geçiciliğe mahkumdu." 
    "Belli ki ölünce, tüm insanlar eşit oluyordu."
    "Elindeki bezle, bardakları kuruluyordu, bana bakıp müziği değiştirdi. "Bir soru soracağım bilirsen veririm."dedi. "Sadece bira istiyorum aptal adam." diye düşündüm. ( Deliktaş'ın bu cümledeki samimiyetini seviyorum. Bazen bence tam olarak böyle düşünüyoruz.)
    "Çoğu barmen gibi o da içki içmiyordu." ( Eğitimciler de eğitilemezler, fırıncılar da ekmek yemezler; hakikaten durum böyledir.)
    "Bazıları için her şey çok zor. okumayı, yazmayı, matematiği zor öğreniyorlar. Telefon numaralarını, bozuk paraların önemini, kahvenin tadını, uçurtmanın rüzgarla bağını, insanın rüzgarda bir hayali yüzdürdüğünü, radyonun büyülü olduğunu, çiçeklerin koklanmaktan hoşlanmadığını çok geç öğreniyorlar."

    "Yavaşça dağılan bu ışığın içinde, yazılamayan nota ve duyulamayan ses birleşip, silikleşerek kayboldular. kafamın içindeki ip koptu, özgürleştim."

    "İnsanlarla yaşıyorsun ve onlar televizyondan öğrendikleri gibi acı çekerken, yanlarında senin tıpkı kavrularak dönüşünü tamamlayan bir gezegen kadar tekil ve suskun olduğunu anlamıyorlar."
    "Herkesin yabancı olması cennetir. Yeniden tanışıp baştan başlayabilirler." ( Şey gibi mi? Hani şu Elli İlk Öpücük'teki gibi mi? Keşke! Ve keşke o kadar sabırlı olabilseydik, birbirimizi sevmekte ve beklemekte.)

    "Şehir kelimesi işhar'dan gelir, bu, işaret edilen şey anlamındadır. Fakat kimse işaret edilen bu şeyi göremez. o bilinemez, evet, şehir bilinemez."

    "... ruhum saten çarşaflarda yüzüyor gibi hissettim."

    "Bana da bu yakışırdı, kendim gibi bir ruhu elli yıl geride aklı elli yıl ileride birini bulmuştum."

    Evet bu insanın yüreğine hitap eden cümleler içinde bana ders olabilecek ve eğer bu güzel notu unutmazsam hayatımın en önemli öğrencisine, çocuğuma, yazacağım. Belki en sevdiği kitabı ona hediye ederken. Belki çok seveceği kindle türevi bir e-kitap hediyesi verirken. şartlar, çağ neyi gerektirirse.
    " "Mualla sana bir görev veriyorum. Bu masaldaki kişileri ve onlar gibi olanları koru." İmza ilkokul öğretmenine aitti."

    Kitap, büyülü gerçeklik üzerine bir şizofrenin -öyle anladım- bir şehri nasıl algıladığı kendi dünyasını nasıl algıladığını anlatırken bize şu günümüz hayatını da anlatmayı ihmal etmiyor. Misalen; yetenek yarışmasını es geçmiyor, günümüz pop şarkılarının bayalığını es geçmiyor. 

    Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki hakikaten bazı sözcükler çok kıymetli. 

    Ha şunu da eklemeden geçemeyeceğim; kitaptan anladığım o ki kitabın yazarının tırnakları kısa çünkü daktilo kullananların tırnağı kısa olmalıymış. 
    Yazarın bir özelliği daha var; insanların hayatına burnunu sokmak istemiyor. Bunun için gösterebileceği azami çabayı gösteriyor, kendisine adeta bunu düstur edinmiş. 

    Diğer kitabını da okuyacağım eğer yeni bir kitap kaleme alırsa. Günümüz edebiyat dünyası can çekişiyorken ilaç gibi geldi. Kendisi kitabı Turgut Özakman'a ithaf etmiş; Özakman da çok daha evvelinden kendisini edebiyata armağan etmiş. Böyle güzel yazılır mı?!

    Okuyun, okutturun.
  • İnsan bir başkasını kendinden daha fazla sevemez. Kendini kurtarmayı beceremeyeni, kimse kurtaramaz.
  • Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • Olağanüstü Bir Dostluk: İnsan Bowen ile Kedi Bob’un Öyküsü

    Kitap dostu bir arkadaşımın önerisiyle, Youtube’da, ITV.com’un Nisan 2012’de ve BBC’nin Şubat 2013’te yaptığı iki video röportajı seyrettim. Röportajlarda iki esas oğlan vardı: Gitarıyla müzik yapan ve eski bir eroinman olan sokak sanatçısı, şimdilerde ise yazar James Bowen ve onun akıllı mı akıllı –şu an yaklaşık yedi yaşında olan- sarman cinsi ve adı Bob olan kedisi. Videolarda Bowen ve Bob, İngiltere’de Hodder & Stoughton Yayınevinden çıkan ve ikisinin imzalarını taşıyan ve orijinal ismi “A Street Cat Named Bob” olan, Türkiye’de Yabancı Yayınlarından Türkçe çevirisiyle “Sokak Kedisi Bob” adıyla çıkan özyaşamsal tarzındaki kitap hakkında görüş bildiriyorlardı. Aslında Bowen ve Bob’dan bahseden videolardan onlarcası var Youtube’da ve sadece ITV.com röportajı, şu an için, yedi yüz elli bin hit almış durumda. Bu arada, ilk olarak 2010’un Eylül ayında yayınlanan bu kitap, sadece yetmiş altı hafta içinde tam yirmi dokuz farklı dile çevrilerek bir milyondan fazla kopya satmış. Yine orijinal adı “The World According to Bob” olan kitap (Türkçesi “Bob’un Dünyası”) Temmuz 2013’te yayınlanarak maceraya devam der adeta. Ayrıca, ilk kitabın çocuklar için hem özet (Şubat 2013) hem de resimli (Nisan 2014) iki farklı sürümü de yayınlanır aynı yayınevinden.Bowen aslında bir yazar değildir. Bir sokak sanatçısı ve uyuşturucudan arınmaya çalışan eski bir keştir. Bowen, 2010 yılında menajeri Mary Pachnos’un önderliğinde, gölge (hayalet) yazarı Garry Jenkins ile beraber çalışıp epey kalabalık bir ekibin de yardımını alıp bu kitabı yazıya dökerek yazarlığa ilk adımını atar.

    Bob’dan Öncesi

    Kahramanımız Bowen, İngiltere’nin güney doğusundaki Surrey’de 15 Mart 1979’da dünyaya gelir. Balık burcudur; tabiatı gereği duygusal, romantik, sanatçı ve bireysel özgürlüğünün peşinde koşan uçarı bir adamdır. Çocukluk ve ergenlik döneminde, İngiltere ve Avustralya arasında, özellikle bir iş kadını olan annesinin sıkça iş ve ev değiştirmesi nedeniyle onlarca yolculuk yapar. Anne ve babasının, O daha bir çocukken boşanmaları, sık ülke-vilayet değiştirmekten kaynaklanan okul-arkadaş çevresi uyumsuzluk sorunları yüzünden Bowen, bunaltılarla dolu, yapayalnız ve arkadaşsız bir çocukluk geçirir. Bu aidiyet sorunları ve yalnızlık hissiyatı, onun ruhunda kalıcı ve onulmaz iç yaralar açar. On sekizinci yaş gününde, Avusturalya’dan İngiltere’ye müzik yapmaya gelir. O, Londra sokaklarında, üzerinde görünmezlik peleriniyle dolaşan bir Harry Potter’dır adeta. Bazen toplum içinde basamakları yukarı doğru yavaşça tırmanır, çoğunluktaysa aşağıya doğru hızla düşer. İflah olmaz yalnızlığı nedeniyle uyuşturucu batağına saplanır. Tiner ve zamktan, eroine kadar tırmanan bir bağımlılık süreci yaşar. Şizofreni, manik depresif, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu, kısaca bilumum tüm zihinsel hastalıklar bünyesini ele geçirir. Günlük dozajı için, bedeni ve ruhunu satmak dışında, hırsızlık dâhil hemen her şeyi yapar. Ufak tefek polisiye olaylar da yaşar. Burada belirtmem gerekir ki, aslında anne-babasının ve vaftiz ebeveynlerinin maddi durumları oldukça iyidir! Özgür olma, kendi kimliğini bulma, gurur meseleleri, iflah olmaz yalnızlığı gibi nedenler yüzünden kimseden yardım istemez. Tabiatı gereği de, kendi ruhuna ulaşmak adına çıktığı bu yolculukta sersefil ve perişan olur. Sokaklarda, tren garlarında, düşküler yurdu gibi yerlerde uyur, yer-içer. 1997-98 gibi başlayan bağımlılığı, yaklaşık on yıl sürdükten sonra bir karar verir ve arınmak için devlet desteğinde tedaviye başlar. Metadona geçer. Bu devlet tarafından bağımlılıktan kurtulmak için kişiye verilen hafif bir uyuşturucudur. Bowen’ın tek geçim kaynağı, Londra’nın işlek caddelerinde, kırık olan ve koli bantıyla yapıştırılmış gitarıyla yaptığı sokak müzisyenliğidir. Modern bir toplumda yaşayan insanların tabiatı gereği (!!!), eski bir keşe, hiç kimse ücretli bir iş vermek istememektedir. Hatta insanlar onu gördüklerinde yollarını bile değiştirmektedirler. Onun tek amacıysa; kendi kendini imha etmeye çalıştığı hayat yolunda, Tottenham banliyölerindeki fukara evinin kirasını ve faturalarını ödeyebilmektir.

    Bob’dan Sonrası

    Bowen, 2007 yılının bahar aylarında bir akşam Covent Garden Sokağında müzisyenlik yaptığı bir akşamın eve dönüş yolunda, oturduğu binanın giriş holünde, bir kapının önünde ilk defa Kedi Bob ile tanışır. Tahminen beş ya da altı aylık, yara bere içinde, sıska, pireli ama ev hayvanı olamayacak kadar gururlu bir kedidir sarman Bob. Bowen’ın hemen kanı ısınır Bob’a ve alıp onu evine götürür. Fakirhanesini Bob ile paylaşmaya başlar. Kedi Bob için; uzun süreli, pahalı, eziyetli ve oldukça stresli bir tedavi sürecinin ana destekleyicisi olur Bowen. Aynen bir anne ya da baba gibi, kendi yemeyip yedirir kedisine. Bob’un tedavi masrafları, ilaçları, yemesi-içmesi; bir sokak sanatçısının gitarının tellerinden gelen tınılarıyla yere, kaldırıma atılan birkaç Peninin ve Bowen’ın insanüstü çabası sayesinde bertaraf edilir. Bob, iyileştikten sonra, sanki kendisini iyileştiren bu adama yaptıkları için teşekkür etmek istercesine, Bowen’a eşlik etmeye başlar. İkisi beraber tüm Londra’yı arşınlarlar. Yürüyüşler, otobüs yolculukları, turistlerle yapılan sohbetler, yakışıklı Kedi Bob ile fotoğraf çektirmek isteyen kedi dostu kadınlar ve onların bağışlarıyla bu iki dost yaşamla mücadele etme gücü bulabilirler kendilerinde. Bob ve Bowen, bir elmanın iki yarısı gibidirler. Bowen, Bob’un tasması elinde onunla beraber bize tüm Londra’nın en kuytu köşelerini, sokaklarını, meydanlarını, Pub’ları, mağazaları, müzeleri, özetle Lodra’da gezilecek neresi varsa, bizi de arkalarına takıp tüm kenti dolaştırırlar. Aslında bu noktada kendimi Guillaume Apollinaire’nin “İki Kıyının Avaresi” isimli kitabını okuyor gibi hissettim. Zira o kitapta da, Apollinaire, sizi koluna takıp tüm Paris’i dolaştırır. Efsane bir yolculuğa çıkartır sizi. Bowen da, bir tur rehberi görevine soyunup tüm kenti, O ve omzuna alıp taşıdığı Kedi Bob ile beraber dolaşmanın keyfini bizlere de yaşatıyor bu sımsıcak özyaşamsal öyküde. Bob aslında hem Bowen’ı hem de biz okuyucuları daha iyi bir insan haline getiriyor. Yalnızlığın sadece Yaratıcıya dair bir his olduğunu ve varlıkların; ister insan ister hayvan olsun, asla yalnız olarak bu hayatta galip gelemeyeceklerini kulaklarımıza küpe yapıyor adeta.

    Bowen; hayattan beklentisi olmayan, gelişine yaşayan müptela sokak sanatçısı ile Bob, birbirlerine verdikleri yeni bir umut ışığıyla: “Sokaklarda müzik çalıp para kazanmak, artık bunu yapmaktan keyif alıyorum! Bunu söylemeyeli ne kadar uzun zaman oldu…” diyecek kadar ileri gidip hızla giden hayat trenine tutunuyorlar adeta.

    Bir kedi, sizi insanlaştırabilir mi? Cevabını merak mı ediyorsunuz? Lütfen bu güzel kitabı okuyunuz. Tadı damağınızda kalırsa da üzülmeyiniz! “Bob’un Dünyası” adlı devam kitabıyla, Bob ve Bowen’ın sizi sevgiyle sarıp sarmalayan yeni maceralarına eşlik edebilirsiniz…

    Süha DEMİREL, 1 Şubat 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Sokak Kedisi Bob
    James Bowen
    Yabancı Yayınları
    4.Baskı, Eylül 2013, İstanbul
  • Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir

    Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
    Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
    Bir de fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i
    Ankara Ankara
    Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
    Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
    Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
    Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
    Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
    Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
    Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
    keman kutusu,
    Osmanlı Bankası davul;
    Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika
    ordusu:
    Dol (An) kara bakır dol!

    Biletim öldü;
    Gömleğim kirli.

    Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
    Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
    Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
    Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak
    Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
    Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
    Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de
    Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

    Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
    Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

    Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
    O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

    İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor
    Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

    İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi'yi açtıydım,
    "Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
    Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

    Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
    Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim
    Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
    Vergi iadesi için de Stad Otel var,
    Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

    Adını titizce saklayan bir sokak buldum
    Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
    Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
    Belki de oralarda bir yerdesin,
    Sen tavşan aralığı,
    Sen ağzımın tadı,

    Bir buluş gibisin!

    - Ağır ol Bay Düzyazı,
    Sen ancak uçağa binebilirsin!

    II.
    Ankara Ankara.
    Ey iyi kalpli üvey ana!

    III.
    Biliyor musun başkentim nedense
    Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
    Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
    Ben acılarıma yeterince.

    Tek boynuzlu yapılar arasında
    İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
    Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
    Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

    Her şey öyle yeni ki burda
    Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
    Ama ben budalalıklarla doldurdum
    Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

    Şurda işte tam şu noktada Dede'nin
    İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,
    Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
    Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

    Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
    Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
    Hani o arsız sonbahar küçücüğü
    Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

    Sen temiz hava saklı su

    Sen bayan Nihayet

    Sen bir mevsimin sanat eki

    Çeşmeler adın kokulu!

    IV.
    Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
    Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
    Alnaçlarının ardında kirli kan,
    Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

    Bugünün şarkısıdır ama yarın için
    Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
    Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
    Artık bir özel ad oldun ey Duman!

    Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
    Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
    Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
    Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

    Şöyle mi derdi İlhan Berk:
    "Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
    Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

    Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

    "İsterseniz İlkyazın gazinosuna
    Hep birlikte garson girebiliriz."

    Aldı Cahit Sıtkı:

    "Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
    Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda."

    Cahit Külebi:

    "O ozanlar var ya büyük ozanlar
    Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

    Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
    Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
    Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
    Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

    Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
    Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
    Metin Altıok'a devredip masadaki yerini
    İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

    Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
    Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
    Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
    Rengârenk kır çiçekleri gibi.

    - Şair arkadaş,
    Bir derdin mi var
    Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
    Ankara'ya gelmelisin.

    V.
    Yakındoğu'nun düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

    Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
    Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

    VI.
    Ankara Ankara
    Müfettişler arasından geçiyor tiren