• Kargalar içlerinden birinin yalnız ölmesini asla müsaade etmezdi bir karga ölüyorsa diğerleri gelip onun yanında durur ve onu yalnız bırakmazdı
  • "bütün mesele, onun yanında olabilmek, onunla birlikte nazariyesini savunabilmekti. değerlendirmek! ne kadar boş bir söz. değerlendirmek, kaçmaktır; değerlendirmek, yalnız bırakmaktır; yaşantısının ağırlığına dayanamayan birini, yaşarken öldürmektir."
    Oğuz Atay
    Sayfa 444 - İletişim Yayıncılık - 26. Basım - Eylül, 2008
  • ~ ~ Spoiler İçerir ~ ~ ~ ~
    ~ ~ ~ Spoiler bitiş kısmındadır~ ~

    İpucları verirken, bunu en sona farklı bir alan açarak yapmak istiyorum. Bunun tek sebebi de spoiler vermeyi sevmediğimden kaynaklandığını bilmenizi isterim...

    Satranç!
    Tamamen bütün beğninizin farklı bir boyuta geçmesinden söz ediyoruz ki, bu oyunun adı Satranç!

    Savunmadan hücüma kadar en ufak bir hatada, koca bir orduyu silip süpürülmesinden bahsediyoruz ki, Kralların oynadığı diye tabir ettiğimiz zeka oyununun millattan öncesine bakılırsa... oradan Çin, Mezopotamya, Hindistan Avrupa... giderek dünyaya yayılması gayet normal olsa gerek (zeka geliştirici ve beceri oyunu).

    Tabii ki bir oyun değil sadece, bunun dahasını da Zweig, gelistirip önümüze kadar koymuş!

    Derken; Zweig'in size "satranç" öğretmeye niyetlenmiş olduğunu zannetmeyin... size santrançta psikodinamik bir yaklaşımla aklınız ile oynayabilecek yapıda bir yazıdızisi ile karşı karşıya birakacağından emin olabilirsiniz.

    Kimin nerede ne yapmak istediğini (karakterlerin nerede durduğundan söz ediyorum) kestiremediğiniz anlar oluyor saufa sayfa, hatta satırlarda, zekanızı ters duz edebiliyor, -ki ben kitabın sonuna gelene kadar, ne okuduğumu bile anlayamadım diyebilirim: tam anlatılana adapte olurken, olmadık yerden bir konuya dokunuyor, ve sonunda başladığınız noktaya geri dönüyorsunuz.

    Sıkılmadığım bu güzel esere, biraz daha çok zaman ayırıp, tamamen kitaba hakim olmak isterdim, lakin bazen her an istediğiniz zaman dilinlerine fırsatınız olmuyor...

    Şimdi biraz kitaba dönerek neler olup bittiğini de, "Stefan Zweig"in dilinden nasıl karmaşaya girdiğini, despont bir edayla sizi altüst edişine seyirci kalın, bende kendi acziyetimle size -yedinci sanat- 'ın "tanıtım filmi (fragman diyoruz çoğu zaman) baş başa bırakayım...

    New York'tan , Buenos Aires'e (Arjantin'in Başkenti) hareket edecek olan bir yük gemisinin seyrinde, olacaklardan habersiz olan Czentovic (cyzıntovic) diye okunuyor. Czentovic; Dünya satranç şampiyonudur. Doğudan batıya, ne kadar satranç şampiyonası var ise, birinden diğerine koşar ki, biz buna uçmak diyelim... ta ki; gemide Dr. B., karşısına çıkana kadar...


    Dr. B. kimdir öncelikle size bu bey'i tanıtmaktan onur duyacağım.
    Gercek mesleğinin, avukatlık olan Dr. B., büyük bir manastırın ve ... hanedanlığının üyelerinin malvarlıklarını yöneten, yönlendiren, haklarını savunan, gizli belgeleri gerek saklayan, gerekse yok edebilme lüksüne sahip, zeki bir avukattır.. Avusturya'nın naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, malvarlığına da el konulmak isteyen Gestapo (Nazi Almanyası ve Alman işgali altındaki Avrupa'nın gizli polis teşkilatı. 1933'te Hermann Göring tarafından Prusya'nın çeşitli güvenlik polisi kuruluşlarının tek bir organizasyonda birleştirilmesiyle kuruldu. -gizli polis-) tarafindan tutuklanır...

    Dr. B., işkence ve soğuk odaların dışında farklı bir işkence uygulaması yaşattırarak entellektüelliğin dışına vurulmuşluğu bir küçük odaya sığdırmıştır yazar. Psikodizayn doğrultusunda, pencerelerin ardında demirparmaklık ve oda içerisinde, bilincaltının onunla oynadığı oyunu dile getirirken, defalarca tekrar ettiği; masa, yatak, pencere, lavabo, duvar kağıdından başka hiç bir şeyin olmadığı bu otel odasında -Otelin ismi Hotel Metropole- yemeği getiren adamın dahi, bir tabagın gecebileceği bir aralığın altından aldığı yemeğin, kimin tarafindan getirildiğini bir kenara koyalım, sanki, bütün bir ömrünü o odada geçirmişçesine, - bir senelik bir odada yaşayarak hiç bir insan sesi duymaksızın- bir hapsoluşun öyküsü dile getiriliyor. Bunu yaparken, öyleki Zweig kendinden de bir şeyleri, ara ara hayatından fark ettirmeden de bırakmış, - dikkatli bakmak yeterli olacaktır.-

    Daha sonra, bu otel odasında ki zindanını, bir kitabı çalmak! Evet; bir kitabı çalarak kendini o teni sıcak, gölgesi soğuk olan odada ısıtabilmek için, bir kitaba, içeriğinin ne olduğunu bilmediği kitabı, bir paltonun cebinden, iki saat sorgu odasının kapısında beklemesinin vermiş olduğu, ödül olarak değerdirmiş ve, paltodan yanındaki görevliye sezdirmeden önce eline, ardından yaslandığı duvardan belli etmeden, pantolonunun arkaşında kaymaması için mücadelesini, otel odasına kadar bir atın üzerinde düşmemek için savaş veren aceme askerin mücadelesi ile odanasına vardığında rahat bir nefes alan adamdır Dr. B.. Elbette otel odasına kadar bir düşürme tehlikesinde geçirmeseydi olamazdı, bunu da oraya büyük bir ustalıkla yerleştirmeyi unutmamıştı "Stefan"...


    Kendisine masa örtüsünden şans o ki kare desenli olması büyük bir şans olsa gerek, arada böyle şanslar bizim de karşımıza çıkmıştır. Bu sefer de şans Dr. B.'yi bulmuştur. -Tabii şunu da unutmadan eklemeliyim ki, yüzünü göremediği Kitabın kapağını, ve ardında ki sayfalarının, bir santranç kitabı olduğunu görünce, bu şansın onun için ne kadar gerçekte şans olduğunu bir iki paragraf sonrasında ulaşacağımızı düşünüyorum...

    Kitabın bor yaprağını yırtarak, bir yapraktan; Şah, vezir, at, fil, piyon... yaparak kendisine, kitap üzerinde bir satranç hayranlığı hatta...

    Evet hatta artık bir hastalık haline gelecek derecede onunla zaman geçirmeye koyulmuştur.. sebebi ise, ilgilebileceği, ikinci bir ne bir nesne, ne bir insan, ne de bir hayal dünyadına dalabileceği, farklı bir olguya sahip olamaması...

    Bir otel odasının vermiş olduğu piskolojik baskıyı, şu satırlar daha iyi anlatabilir diye düşünüyorum
    《Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıları içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla beraber bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o ayrılık vardı, hep o değişmeyen aynılık vardı. 》

    Aynılık! Ne ağır bir hayat: defalarca dejawu, her gün aynı bir gün, yarın haftaya, bir ay sonra bu gün bu an.. insan yok, hayat yok, renk.. koku... kalem.. ne de bir ķağıt.. ta ki; o kitabı çalana kadar.. en masum hırsızlık... ne kadar masum olabilir ki bir hırsızlık demeye gelmez: hayat nelere kadir...

    Bu paragrafı da paylaşmaktan mutluluk duyacağım; bu da o psikolojik baskının en ner anlaşılabilecek ikinci bölümüdür. Eğer bu bölümü paylaşmazsam, bu inceleme eksik kalacaktır benim için.
    《İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.》

    Satranç oyununun artık kendi tabiri bu "satranç zehirlenmesi" olana kadar o oda da o ķağıt parçaları ile altı ay geçirdi... sonunda uykusuz kalmalardan, yere yığılıp kalacak ve bir hastane de gözlerini açana kadar..
    İşte "satranç"kitabından sonra ikinci şans, hastane de ki doktorun, aile dostu olarak çıkmasıyla kurtuldu hayatı. Hastane doktoru - -Bay-B.. diyelim buradan karışıklık olmasın- ("satranç" değil oynamak, yanında bile bulunmayı yasaklar) Ve öyle bir şey oldu ki, Dr B., hastaneden taburcu olduktan sonra


    Yük gemisinde seyahat ederken, sigara odasinda Dr. B.'nin dikkatini bir şey çeker, satranç düellosu, ve oralı olmadan kafasını çevirip, yoluna devam eder.. ama o şah, fil, vezir.. Dr B.'yi çeker.. derinden derine...


    ~ ~ ~ Bu bölümü Spoiler sevmeyen, ben gibiler okumaya bilirler ~ ~ ~



    Yalnızca bir parti olacaktı, Rakipler den birisi Czentovic ve Dr B... , satranç meraklıları büyük bir heyecan, ve gerginlik içerisinde, etrafta..

    Czentovic ile bir düelloya girişirler, Dr B.
    Hamleler ilerledikçe terleyen Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hamle sırası ona geldiginde, piskolojik baskı uygulamak içinmidir..! Hamlesinin süresini defalarca uzatmaktan geri durmadı.. at'ı vezirin önüne sürerek, aheste bir hal ve rahatlık ile Czentovic: "Evet... bu iş tamamdır!" sözcüğünü ağzından böbürlenerek çıkartmış, o bilmişliğin ve şampiyonluğun zafer sarhoşluğunu: Dr. B. nin son hamlesi, Czentovic'in yenilgiyi, hamlesi kalmadığı, mat olmamak içinde, bütün taşları, tahtanın dışına taşıdı...

    (Burada bir atasözünü dile getirmek gerekirse: "yenilen pehlivan güreşe doymaz"

    Czentovic:
    Peki ya "bir parti daha?"

    Rövanşın bu bölümünde Czentovic oyunu yine ağıra alır, ama anlaşmaya göre sadece on dakika bekletebilirdi.

    Eminim oyun devam etseydi: Czentovic, hayatı boyunca unutamayacağı bir kabusu, bir ömür boyu taşıuacaktı...

    Ne oldu ne bitti ise bu rövanşta, kitabın son bir kaç sayfasında sizi bekliyor...

    Keyfli okumalar dilerim.. ;)
  • İbrahim Peygamber bir insandı. Bütün müjdeleyici ilahi hitaplara, rahatlatıcı sözlere rağmen neticede bir kadını ve çocuğu, en değerli iki varlığını çölün ortasına bırakıyordu. Hacer’in onu göremeyeceği, onun da artık zaaf gösterip tekrar onlara doğru koşup gelemeyeceği bir mesafeye kadar gittikten sonra son defa arkasını dönüp baktı. Onları yapayalnız gördü. Hallerine vakıf oldu. Yüreği parçalanarak ellerini açtı ve Rabbine yöneldi:

    - “Ey Rabbimiz! Ben zürriyetimden bazısının senin kutsal evinin (Kabe’nin) yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey rabbimiz! İbadetlerini dosdoğru yapsınlar diye. Sen de insanlardan bir kısmının kalplerine onlar için muhabbet yerleştir. Bu toprakları ziyarete gelsinler.

    Bu beldenin halkını çeşitli ürünler ve yemişlerle rızıklandır. Yarabbi. Ki sana şükredip dursunlar.”

    “ Ey Rabbimiz! Gizlediğimiz ve açığa vurduğumuz her şeyi şüphe yok ki sen bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalamaz.” İbrahim: 37 – 38


    Dualarla ayrıldılar. Kimdi İbrahim Peygamber, nasıl biriydi de böylesi hüzünlü ve azametli denemelere uğruyordu. Hacer nasıl bir adamın eşiydi ki onun vasıtasıyla başlayan deneme tek ve yalnız bir kadının dünya üzerindeki paha biçilmez ve eşine rastlanmaz tecrübesine dönüşüyordu.

    Hacer, artık hürriyeti en can alıcı ve can yakıcı veçhesiyle temasa edecekti. Çünkü kocasının da onu bırakıp gitmesiyle kimsesiz, insansız kalmıştı, yakınlarında Allah’tan başka güvenip dayanacak bir varlık olmamasıyla gerçek özgürlüğü tadıyordu. Kulluk edeceği, bir şey umacağı kimse yoktu Rabbinden başka. O’na aitti. O’nun himayesindeydi.




    Yıldız RAMAZANOĞLU – KADIN ORADAYDI
  • Maliye müfettişliği devletin en büyük kariyerlerinden, yılda üç-beş üniversite mezununun girebildiği memuriyet. Diğer adı ile HEYETİ MÜMTAZE, büyük başlangıç ve bunu SBF’nin genç öğrencisi Cemal Süreya başardı.
    Başlangıçta Cemal Süreyya diye yazardı, iki “y” ile ama herkes Süreya diye bilir. Nereden bilsinler ki iddiada kaybetti ikinci “y” harfini ve o günden sonra bir daha kullanmadı.
    Borcuna bu kadar sadıktır Cemal, güvenilir insandır, dosttur, arkadaş canlısıdır, ama tutkuludur Cemal Süreya.
    Nedir bu tutku, şiir mi? Elbette şiire de âşık. Ama Süreya’nın esas tutkusu şiir değildir; onu yakıp tutuşturan kendini ispat etme arzusu, önemli, tanınan biri olmadır.
    İnsan şair olunca başka şey olmaz mı? Olur, işte Cemal Süreya ortada, başkaları da var tabii, ama onlar Cemal kadar değişik, renkli alanlara yayılmadılar. Süreya için şiir dışındaki uğraşısı yalnız ekmek teknesi değildir ki! Yaptığı işte mutlak başarı sağlamalıdır. Yoksa demeyin, yenilgiyi kabul etmek kolay mı?
    Tatmadı mı hiç yenilgiyi? Hem de nasıl tattı; Papirüs macerası belki hak etmediği ilk yenilgi. Dergi günümüzde hâlâ yer yer atıf yapılan bir yayın, ama iflastan kurtulamadı.
    Bugün sayfasını kaybetti, yalnız bir hafta için, herkesin izdüşümünü yazarken, kendi izdüşümünü okuyacak.
    Kelimeler dilin özü, onları kullanabilmek büyük ustalık işidir. Cemal Süreya tam bir kelime kuyumcusudur. Şiirlerinde bu özelliği gözükür de, yaptığı tercümelerdeki akıcılık hiç dikkate alınmaz. Nankör iştir tercüme, pek bilinsin istenmez. Başkasının yazdığını çevirmekle ne ispat edebilir?
    Bir Tanem adı ile yayımlanan bir tercümesi var. Ben aslını da okudum, hangisi daha akıcı ve sürükleyici tercih cidden zor.
    Enflasyon parası ile aldığı şapkayla başlayan Cemal Süreya, Afrika kıtasını konu alarak devam etti sosyo-ekonomik içerikli şiire, diğer şiirlerinin yanında.
    Papirüs serüveninden sonra tekrar döndü memuriyete. Bu kez iddialı olarak; Maliye Tetkik Kurulu üyeliği ile başlayan çizgi Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü ile noktalandı.
    Artık kendini memuriyette ispat etmişti; emekli olabilirdi ve de oldu. Kartviziti de çiftleşti: Şair ve eski genel müdür.
    Memuriyeti sırasında görevle gidip 1 yıl kaldığı bir Paris dönemi var, pek anlatmak istemez. Bilinmeyen, tanınmayan sıradan adamdı o şehirde. Peki Türkiye’de nedir? En azından tanınır, hiç olmazsa belli çevrelerde; sanat-edebiyat çevrelerinde. Babıâli’de ve de devlet bürokrasisinde; az şey mi bunlar.
    Eski Genel Müdür Cemal, tekrar hız verdi yazar çizerliğe, eleştirmenliğe, sanat yönetmenliğine; ta ki politikayı, çevresinden sarıp bir türlü aşamadığı politikayı hedef alıncaya dek. Daha doğrusu politikacıları koydu tüfeğinin nişangâhına, kimini vurdu kimini kasten ıskaladı, beğendiğine de karavana atarak sürdürüyor bu sütunda yeni uğraşını.
    Kendini tatmin mi, yoksa topluma hizmet mi? Süreya bocalar bu ikisi arasında; tıpkı bilimsel sosyalizm mi, yoksa hümanizm mi diye arandığı gibi.
    Solculuğu moda yapanlar ya da paraya çevirenler arasında çok bulundu, kızar onlara ama sesini yüksek sesle çıkarmaz.
    Ah Babıâli! Sen kimleri barındırıyorsun içinde! Altınla bakırın eşdeğer tutulduğu başka neresi var? Cemal’den daha iyi kim bilir bunları!
    Paranın egemen kılınmak istendiği bir dünyada yalnız şövalyelerden biri de Cemal Süreya. Kalemini (kılıcını) çıkarıp en önde hücuma geçecek diye boşuna beklemeyin. Süreya güçlüğe açık hücum etmez; düşene de tekme atamaz, yüreği kaldırmaz. O vakit ne yapar? Oturup şiir yazar. “Üç çeşit anayasa” gibi. İster ki anlaşılsın dedikleri. Bu da onun üslubu. Nice demokrat geçinenlerin cüceleştiği bir ortamda hiç olmazsa taviz vermeden, boyun bükmeden, el etek öpmeden kenara çekilip dik kalabildi ayakta.
    Kendi hiç baktı mı yaşamına, bilmem ama ben bir göz atacağım:
    Cemal Süreya Maliye Müfettişi
    Cemal Süreya Naşir
    Cemal Süreya Çevirmen
    Cemal Süreya Genel Müdür
    Cemal Süreya Eleştirmen
    Cemal Süreya Yazar
    Cemal Süreya Sanat Yönetmeni
    Bütün bu çizgi boyunca
    Cemal Süreya Şair
    Canı sıkılınca şiir yazar, başı sıkışınca şiir yazar, boş zaman bulursa yalın şiir yazar.
    Cemal Süreya Şair
    Kendini öyle tanıtmak istediği için değil.
    Gerçek şair.
  • Dua Gerçekten Kader değiştirirmiydi ?

    Kader kelimesinin anlamı “Allah’ın olmuş olacak olan herşeyi bilmesi” demekti. Peki Allah kaderleri bilirken dualarla kaderleri değiştirirmiydi. Kaderinde ne dua edeceğini bilen Allah, o Duanda neler isteyeceğini bilen Allah, peki bunca bilinmeye rağmen duaların kaderleri değişebileceğini düşünmek mümkün değildir değil mi ? Allahın yazdığı kaderi kulun değiştirmesi imkansızdı çünkü Allah kuluna en hayırlı kaderi vermiştir. Çünkü Allah Bakara suresinde buyuruyor ki. “Allah sizin hakkınızda kolaylık ister,zorluk istemez” Kul ise kendi için neyin ‘Hayr’ neyin ‘şer’ olduğunu bilemeyecek acziyete sahiptir. Bakara suresinin bir başka ayetinde ise Allah kullarını şöyle uyarmaktadır: “Olur ki siz birşeyden Hoşlanmazsınız, Halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir,siz bilmezsiniz.” Hayrın altında şer ve şerrin Altında hayr yattığını Allahdan başka kimse bilmiyorken Duaların kader değiştirdiğine inanmak kaderleri acaba Allah değiştiriyor mu? sorusunu sormasına neden olur. Halbuki Allah ezelden ebede olacak herşeyin sahibidir ve bilgisi dahilindedir.

    Dua nedir peki Kaderi değiştirmeyen bir dua ne işe yarar?
    Dua, Kulluğun bir görevidir. Duanın bir ibadet olduğunu göz önünde bulundurursak bunu sadece Allah’ın rızasını gözetmek gayesi ile yapmak gerekir. Çünkü Hakim olan Yalnız Allah’tır. İnsanın başına gelecek olan türlü sıkıntılarında belalarında yada verilen nimetlerinde ona şükür hamd ve sığınma yalnız Allaha olmalıdır. Dua, insanı Rabbine yaklaştırır. Rabbine yakın olan da Başına gelecek olanların sebeplerini Onun için en hayırlısı olduğunu bilir. Bu bilinmeye karşılık Rabbine sığınması da, ona hikmetlerin neden olduğunun gerçeğini gösterir. Buna en güzel örneklerden birtanesi de Yakub peygamberdir. Yakub Peygamber en çok sevdiği biricik oğlu Yusuf a.s mı kaybetti Bu acı onun gözlerini ağlamaktan kör etti ama Rabbine olan teslimiyetini hiç bırakmadı.
    Allah sordu Yakub Aleyhisselam’a
    Biz sana Yusuf’u niçin geri verdiğimizi biliyormusun?
    Yakub Aleyhisselam ise bilmiyorum Ya Rabbi dedi.
    Ve Allah buyurdu:
    Çünkü Sen bütün umudunu bize bağladın.
    İşte Teslimiyet ve duanın gücü buydu. Allah biliyor ama kul bilmiyor. Kul teslim oluyor ve Allah aldığı her şeyi en güzel haliyle tekrar geri veriyor. Peki Teslimiyet ve Allah'a itaat bu kadar güzelken Duasız hangi dil teslim olabilir ki. Dua olmadan Rabbi'ne sığınacak ne bulunabilir ki.

    İşte tamda böyle bir hayatın içinde 22 yaşında olan Aslan Babası tarafından terk edilir. Annesiyle bir başına kalır ve hayatın gerçek yüzünü daha 22 yaşındayken öğrenmiş olur. Birikmiş kiralar ödenmemiş ve kesilmiş doğalgaz su elektrik. Ve bu hayatın içinde doğruyu yapmaya çalışan Umudunu Allah'a bağlayan bir genç. Hayatta doğru yolu bulup zorda olsa yürümek ve buna inanmak yolun sonunda doğruya çıkmasına neden olurdu her zaman. Aslanda böyle yaptı. Kendine Allahın kullarına kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini bilip başına gelen her şeyin Allahdan geldiğini bilip ona teslim oldu. Yapacaksın Aslan dedi. Başaracaksın. Eğer Allah sana bu kaderi verdiyse kaldıracağını altından kalkacağını bildiği için verdi. Yoksa Allah neden Ben kuluma kaldıramnayacağı yükü yüklemem desin.
    Ve öylede oldu. Bir sene içinde Teslimiyet onu çok güzel noktalara getirdi. Bütün borçlarını kapattı. Kirasını, kesilmiş Elektrik su doğalgaz faturalarını ödedi. Hırsız damgası yedi ama yine de kendi doğru bildiği yoldan inancından hiç şaşmadı.
    Ve sonunda her şey istediği gibi oldu. En kötü zamanlarında Annesine bir söz vermişti. Anne çok para kazanacağım ve seni umreye göndereceğim diye. Ve sonunda öyle yaptı. Bir zamanlar Aslanı ayak işlerinde koşuşturup yüzüne dahi bakmayanlar, en kötü yanında telefonlar aradığında telefonlarına çıkmayanların şimdi Aslanı defalarca arayıp ayağına kadar gittikleride oldu. Bu hayatın bir gerçeği idi. Eğer beklenti Allaha ise. Herkesi önüne sererdi Allah yeter ki Teslimiyet Allaha olsundu.
    Peki bu nasıl olmuştu. Bu sadece bir dua ile olmuştu bu duaya kendisi öyle inanmıştı ki. Hayatını düzene soktuktan sonra gelmişti duası Aklına nasıl gerçekleştiğini bir kez daha anlamıştı. Birde Eylül vardı tabiki. Lise Aşkı. Bir türlü unutamadığı dualarının arasına ona da yer verdiği.
    Not: Düşünün şimdi, Ya dua olmasaydı, kime dökerdik içimizi, insanın insanı birkaç dinlemeye tahammül etmediğinde bile Saatlerce Kulunu dinleyen bir Rabbin var. Bu hamd ve teslimiyet için en güzel sebeptir.
    En güzel Dualar dilinizde, En güzel Kader ömrünüzde olsun.
    Hayırlı okumalar…
  • Hayat, bazıları için kıymeti görülemeyen birçok şeyle doludur aslında. bazı insanlar bunu görmez, bilmez, hissetmez, yaşayamaz ve bu kıymetini göremediği şeyler onların hayatında aslında çok mühimdir, anlamazlar. işığını cömertçe şehre döken güneşin ayrılık vaktine yaklaştığı akşam saatlerinde düşünüyorum bunları, yolu gören penceremden dışarıya bakarken. camın karşısındaki ağaç, mevsim döngüsüne kapılmış, yapraklarını yer çekimine teslim etmiş, çıplak, soyunmuş. sanki çok savunmasız duruyor. annesini pazarda kaybetmiş 5 yaşındaki bir kız çocuğu gibi duruyor gözlerimin önünde o heybetli ağaç. yaprağı ağaç var etse de, yapraksız ağaç onun varlığını anlamlandırıyor işte. aynı insanı, aslında kıymetini bilemedikleri var etmiş olsa bile. ne var ki ağaç kaybettiği yapraklarını baharın sevecenliğiyle yenileyebiliyorken, insan kaybettiklerini geri kazanmada o kadar başarılı değil. bu da, yaşamın insana sunduğu en büyük çaresizlik.

    paltomun düğmelerini ilikliyorum. ayakkabımın bağcıklarına düğüm atıyorum. anneme sarılıyorum, benimle gelmek istiyor. gerek olmadığını, zaten yeterince bu durumu düşünüp üzüldüğünü, bir de orada bu eziyeti görmesini istemediğimi her gidişimden önce yukarıda yaptığım ritüellerden birisiymiş gibi yeniliyorum ona. anne o. benim hiçbir zaman anlayamayacağım duyguların sahibi. evladı için üzülüyor. içi parçalanıyor. hiçbir şey bana, annemin gözlerimin önünde ağlayışı kadar acı çektirmemiştir. bir anne, evladının eksikliğini gideremiyor diye kendini eksiltir. biz görmeyiz, o da görmez, eksilir. saçlarındaki beyazdan, ellerindeki, yüzlerindeki, alnındaki kırışıklıklardan anlaşılır bu. üstelik gücünüze sürekli eksilen gücünden verir. karşılık ummadan. beklemeden.

    camın arkasından hayata bakıyorum gözlerimin önünden akarken. sokakta koşuşan çocukları, evlerine yürüyen anneleri, babaları.. herkesin, bir başkasının göremeyeceğini inandığı bir telaşı vardır daima içinde. anlatsa bile, karşısındakinin pek umursamayacağı bir telaştır bu. ama onun için önemli olan. bu yüzden, insan yalnızken belki, yanında birileri varken yürümeyeceği kadar hızlı yürür. kalabalık caddelere baktığınızda, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. her yanınız hızlı hızlı, telaşla bir şeylere yetişmeye çalışan insanlarla doludur. hayatı kaçırma telaşında olan insanlar. her şeyi aynı anda yapmalıyım düşüncesinde, oradan oraya, aslında hiçbirini tam olarak yaşayamadan yaşlanıp gidiyorlar. bunu fark edip, kendilerine itiraf dahi edemiyorlar. araba sert bir fren yapıyor. daldığım düşünceden alıyor beni, insanlar hala bir şeylere yetişme telaşındalar.

    güler yüzlü olmak zorunda olmak, bazı insanların işi oluyor, bunu görebiliyorsunuz. işinizin bir parçası oluyor yüzünüz. bir şeyler yerken bir yerlerde ya da her hangi bir hizmeti satın alırken, sizi hizmeti sunan bu zorunluluğu giyiniyor. uzandığım yatakta, kolumda biri atar damarıma birisi toplar damarıma olmak üzere iki iğneyi takan hemşirede bunu görebiliyorum. bakışları senin yerinde olmak istemezdim diyor. ben de benim yerimde olmasını istemiyorum zaten. bugün daha iyi olduğumu, her gün biraz daha iyiye gittiğimi söylüyor. onun yüzünden çaldığım bir gülümsemeyle cevaplıyorum, teşekkür ediyorum. beni yalnız bırakıp yan yatakta bulunan diğer hastanın yanına geçiyor. iki üç günde bir kavuştuğum ve artık alışıp, diğer günlerde özlediğim yalnızlığımla başbaşayım. 3-4 saat kendimleyim. kendimi kurcalayıp bozabileceğim saatlerim var. makineden gelen seslerle kanımın vücudumdan uzaklaştığını, sonra gerisin geriye döndüğünü hissetmeye başlıyorum. yaşamam, buna bağlı. haftada 2-3 kez, durumuma göre, gelip kendimi bu mekanik böbreğe bağlamazsam, kan zehirlenmesi yaşarım. ölüme ulaşmam bu kadar kolay yani.

    insan bazen, sırf onun varlığından mutlu olan insanlar için yaşıyor. kendisi için bir yaşama sebebi ya da amacı ve hevesi olmasa bile, sırf başkalarının mutluluğu onu yaşamak zorunda bırakıyor. insan, sağlıklı insan, bu durumun ağırlığını bilmeyen insan, kendi sağlığından ve vücudunun yeterliliğinden bihaber insan, kendisini mutsuz edecek soyut bir şeyler bulmada çok yetenekli olan insan, somut bir nedenle hayatla soyut bağlarını koparmış ben ve benim gibi insanların neler yaşadığını ne kadar anlayabilir acaba? empati yeteneğini kullanmaktan aciz ilkel düşünceli insan, hakikaten acı çekmekten ne kadar anlayabilir ki? anlayamıyor ya da anlıyor sadece ben kendi karanlığımdan, o insanların gözlerinde sakladığı o ışığı göremiyorum. imreniyorum çünkü onlara, kıskanıyorum. elimi tutacak bir sevgilimin olamaması yüzünden kıskanıyorum, dilediğimce bir işe girip çalışamadığım için kıskanıyorum. hepsini geçtim, dilediğim gibi su içemediğim için, istediğimi yiyemediğim, dilediğim gibi yorulup, terleyip, kalp atışımı sol yanımda hissedemediğim için kıskanıyorum, deliler gibi imreniyorum.

    ah, her seansta, işte böyle kemiriyorum ve kendimi bozuyorum. çünkü insan, en kolay kendisini bozabiliyor. bazen kurcalayacağı başka bir şey olmuyor."