• Korktuğun için bir tanrı yaratırsın. Tanrı korkundan doğmuştur.
    Oysa ki gerçek tanrı asla korkudan doğmaz. Gerçek tanrı sevgiden doğar, sahte tanrı korkudan doğar.bunu aklından çıkarma korkudan dua ettiğin her seferinde duan sahtedir, uydurmadir. Ancak sevgiden dua ettiğin zaman duan gerçektir. Yalnızca sevgi gerçektir.
  • İnsan sağlığı ve hastalığı üzerine yeni bir anlayış doğuyor.
    Bu anlayış öylesine heyecan verici ve olağanüstü olasılıklara gebe ki, henüz sınanmamış ve onaylanmamış, yani bilimsel bilgi
    olarak benim senmemiş de olsa kamuoyunun önüne bu konu ile
    çıkma isteğime karşı koyamıyorum.
    Bu anlayışın tem el varsayımları:
    1. Her birimizin biyolojik bir temele dayanan, bir dereceye
    kadar “doğal”, esas, verili ve sözcüğün dar anlamıyla değiştirilemez ya da değişm ez bir içsel doğası vardır.
    2. Her birey, bir bölümü kendine özgü, bir bölümü de tüm insanlıkla ortak bir içsel doğaya sahiptir.
    3. İçsel doğanın bilim sel açıdan incelenmesi ve yaratılması
    değil- keşfedilmesi mümkündür.
    4. Elimizdeki bilgilerin ışığında bu içsel doğanın temelde ya
    da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel gereksinimler (yaşamaya; güvenliğe; ait olm aya ve şefkate; saygıya
    ve özsaygıya; kendini gerçekleştirm eye duyulan) ile temel insani duygu ve yetenekler ilk bakışta ya nötr, “pre-m oral” ya da yapıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Yıkıcılık, sadizm, gaddarlık, kin,
    nefret, vb. insanın temel özellikleri olmayıp, gereksinim, duygu
    ve yeteneklerin engellenmesine karşı duyulan şiddet eğilimli
    tepkilerdir. Öfke kendi içinde kötü değildir; korku, tembellik
    hatta bilgisizlik de... Bunlar elbette kötü davranışlara yol açabilirler ama bu da zorunlu değildir. İnsan doğası asla düşünüldüğü
    kadar kötü değildir. Aslında insan doğasına ait olasılıklar tipik
    bir yaklaşımla küçümsenmiştir.
    5. İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur.
    Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz takdirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz.
    6. Bu temel yapısı reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye, hemen
    ya da neden sonra bozulacaktır.
    7. İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlıklara, kültürel baskıya ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun
    eğer.
    8. Zayıf olmasına karşın bu doğa, normal bir insanda -hatta
    hasta bir kişilikte bile- ender olarak tamamıyla yok olur. Reddedilmesine karşın kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir.
    9. Bu yargılar disiplin, yoksunluk, engellenme, acı ve trajedinin gerekliliği içinde açıkça tartışılmalıdır. Bunlar içsel doğamızı açığa çıkaran, besleyen ve gerçekleştiren; yaşamak istenilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerin başarı ve ben gücü, dolayısıyla özsaygı ve özgüven ile yakından bağlantılı oldukları gittikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Utkular kazanmayan, direnmeyen
    ve üstesinden gelmeyen insan bunu yapabileceğinden kuşkulanmaktan da kurtulamaz. Bu yalnızca dış tehlikeler için geçerli değildir. Kişinin kendi itkilerini kontrol edebilme ve erteleyebilmesi, yani korkusunu yenebilmesiyle de ilişkilidir.Bu varsayımların doğruluğunun kanıtlanması, bilimsel bir
    etik, doğal bir değerler sistemi, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın belirleneceği son bir karar düzeneği oluşturacaktır. İnsanın
    doğal eğilimleri hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça nasıl
    iyi, mutlu, üretken olacağım; özsaygısını nasıl geliştirebileceği-
    ni ve yeteneklerini nasıl en iyi şekilde kullanabileceğini söylemek de kolaylaşacaktır. Bu, gelecekte birçok kişilik sorununun
    kendiliğinden çözülecek olması anlam ına geliyor. Asıl sorun,
    kişinin insanlık ailesinin bir üyesi ve aynı zamanda tekil bir birey olarak gerçekte nasıl birisi olduğunu ortaya çıkartabilmekte.
    Kendisini gerçekleştirebilmiş insanları incelemek bize kendi
    yanlışlarımızı, eksiklerim izi ve ne yöne doğru geliştiğimizi görme olanağı verecektir. Bizim çağımız dışında her çağın kendi
    idealleri vardı. Tüm bu idealler, azizler, kahramanlar, beyefendiler, şövalyeler ve gizem ciler kültürüm üz tarafından saf dışı bırakıldı. Geride ise sadece iyi ayarlanmış, sorunsuz, olabildiğince
    silik ve belirsiz bir insanlık kaldı. Buna karşın belki de pek yakında tam anlamı ile gelişen, gizilgüçlerini değerlendiren ve
    kendini gerçekleştiren; içsel doğasına kendisini dile getirme özgürlüğü veren, onu kısıtlamayan, bastırmayan, yadsımayan insan örneğini tanıyabiliriz.
    Her birimizin kavraması gereken yaşamsal ve dokunaklı bir
    gerçek var: Türüm üze özgü erdem lerden her uzak düşüşümüz,
    kişinin kendi doğasına karşı işlediği her suç, ayrıcalıksız herkes
    bilinçaltım ızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize neden olur. Karen Horney bu bilinçdışı algılama ve anımsama eylemini çok yerinde bir anlatım ile “kaydetm e” olarak tanımlar.
    Bizi utandıran bir davranışım ız hanemize kara bir leke olarak
    “kaydedilir”; dürüst, güzel ve iyi davranışlarımız ise olumlu birer puan olarak. Sonuçta terazinin kefesi bir tarafı gösterir. Ya
    özsaygım ız artar ve kendimizi benimseriz ya da küçük görür,
    aşağı, değersiz ve sevgiden yoksun hissederiz. Tanrıbilimcilerinsanın gücü yetmesine karşın bir şeyi bile bile boşlaması günahına “m iskinlik” adını vermişlerdi.
    Bu bakış açısı Freudcu anlayışı yadsımaz. Kısa ve öz bir şekilde açıklamak gerekirse, Freud bize psikolojinin sayrıl (hastalıklı) yönünü gösterdi ama artık sağlıklı yanını da açığa çıkarmamız gerekiyor. Belki de bu sağlık psikolojisi yaşamlarımızı
    denetleme ve geliştirmemizde, daha iyi insanlar olmamızda bizlere daha çok yardımcı olacaktır. Bu yöntem belki de, “hastalıklan nasıl kurtuluruz” diye sormaktan çok daha fazla yarar sağlayacaktır bizlere.
    Özgür gelişimi nasıl özendirebiliriz? Bunun için en uygun
    eğitim koşullan nelerdir? Cinsel mi? Ekonomik mi? Politik mi?
    Bu tip insanların yaşamlarına uygun bir dünya nasıl olabilir?
    Bu tip insanlar nasıl bir dünya yaratacaklardır? Hasta insanlar,
    hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlıklı bir kültürde yetişebilir. Bununla birlikte, hasta insanların yaşadıkları kültürü daha da bozduğu, sağlıklı insanların ise daha
    sağlıklı bir kültür yarattığı da bir gerçektir. Birey sağlığını geliştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir. Diğer bir deyişle, kişisel gelişimin özendirilme olasılığı yüksektir;
    var olan nevrotik belirtilerin yardım olmadan sağaltılabilme
    olasılığı ise daha düşüktür. Bir insanın daha dürüst olmayı seçmesi, kendi takıntı ve saplantılarını sağaltm aya çalışm asından
    çok daha kolaydır.
    Alışılagelmiş bakış açısı ile kişilik sorunları istenmeyen sorunlar olarak değerlendirilmişlerdir. Çatışma, kargaşa, vicdan
    azabı, kaygı, depresyon, düş kırıklığı, gerilim, utanç; kendini cezalandırma, aşağılık ya da değersiz duyumsama her durumda
    ruhsal acılara neden olurlar. Eylemlerin verimliliğini düşürürler.
    Denetlenemezler. Bu durumda da kendiliğinden hastalıklı ve kötü olarak algılanır ve olabildiğince çabuk “iyileştirilirler”.
    Gel gör ki tüm bu belirtilere sağlıklı ya da sağlıklı olm a yolunda ilerleyen insanlarda da rastlanır. Acaba suçluluk duygumuzu yenmemiz gerekiyor mu? Varsayalım ki güçlerinizi dengelediniz ve artık uyumlusunuz. Evet denge ve uyumluluk acıyı
    azalttığı için iyi olabilir; ama belki de daha yüce bir ideale doğru ilerlemenizi engellediği için kötüdür.
    Erich Fromm önemli bir kitabında (Man fo r Himself) klasik
    Freudcu üstben (süper-ego) kavramını otoriter ve göreceli içeriği nedeniyle yerer. Freud üstben ya da vicdanı, anne babanın dilek, istek ve ideallerinin içselleştirilmesi olarak düşünmüştü. Bu
    bakış açısı anne babanın kişiliklerini göz ardı ediyor. Peki anne
    babanız kanun kaçağı ise ne tür bir vicdana sahip olursunuz?
    Belki de babanız eğlenceden nefret eden katı ahlak anlayışına
    sahip birisidir. Ya da bir psikopat. Freud, bir vicdana sahip olduğum uz konusunda haklıydı. İdeallerimizi hayatımızın erken dönemlerindeki figürler belirler, sonradan okuduğumuz “Hafta Sonunda Kendinizi G eliştirin” kitapları değil. Ama, vicdanın kim inde daha etkili kim inde daha zayıf şekilde varlığını sürdüren
    değişik bir yanı, başka bir deyişle değişik türde bir vicdan vardır. Bu, “temel vicdan”dır. Bu vicdan kendi doğamızın, yazgım ızın, kapasitemizin; kendi yaşam “çağrı”mızın bilinçdışı ve bilinç ötesi algılanışından kaynaklanır. Bu vicdan kendi içsel doğamıza karşı dürüst olmamızı; onu kendi zayıflıklarımız, çıkar-
    larım ız ya da diğer nedenlerle yadsımamamızı ister bizden. Yeteneklerini körelten, doğuştan ressam olup da hisse senetleriyle
    boğuşan, akıllı olan am a aptalca bir yaşam sürdüren, doğruyu
    görüp de ağzını açmayan, yürekliliğini öldürüp korkaklaşan tüm
    insanlar içten içe kendilerini aldattıklarını ve bu nedenle de kendilerini aşağı gördüklerini hissederler. Sonuçta, yaşanan kendini
    cezalandırm a durumu yalnızca nevroza da yol açabilir; doğru
    olanı yapm aya başlam anın sonucunda yenilenmiş bir yürekliliğe, haklı bir öfke ve artan bir özsaygıya da. Kısacası, gelişim ve
    ilerleme acı ve çatışm a ile sağlanabilir.Geçerli olan sağlıklı ya da hasta olma ayrımına, en azından
    yüzeysel belirtiler göz önüne alındığında, kesinlikle karşı çıkıyorum. Hastalık, belirtilerin varolması mı demektir? Ben hastalığın, var olması gereken belirtilerin ortaya çıkmaması durumu
    olduğunu savunuyorum. Sağlıklı olmak hiçbir belirti taşımamak
    mı demektir? Sanmıyorum. Auschwitz ya da D achau’daki Naziler arasında hangileri sağlıklıydı? Vicdan azabı çekenler mi yoksa vicdanı rahat, temiz, mutlu olanlar mı? Tam anlamıyla insan
    olan bir kişinin o durumda çatışma, azap, depresyon, öfke yaşamaması mümkün müdür?
    Doğrusunu isterseniz bana gelip kişilik problemleriniz olduğunu söyleseniz, sizi daha iyi tanımadan ne yanıt vereceğime
    karar vermezdim: “İyi!” mi, yoksa “Geçmiş olsun!” mu? Nedenlerini bilmem gerekir önce. Bu durumun istenmeyen nedenlerden kaynaklanabileceği gibi olumlu nedenlerden de kaynaklanabildiği görülüyor.
    Bunun bir örneği de psikologların benimsenme, uyum, hatta
    suç işleme konularına olan yaklaşımlarındaki değişikliktir. Kimin tarafından benimsenmek? Belki de bir genç için züppe tanıdıklar, dem ekler tarafından kabul edilmemek daha iyidir. Neye
    uyum göstermek? Kokuşmuş bir kültüre mi? Baskın bir anne babaya mı? Olabildiğine uyumlu çalışan bir köle için ne söylenebilir ki? Ya da uyumlu davranan bir tutsak için? Davranış sorunları yaşayan çocuklara bile yeni bir gözle bakılm aya başlandı.
    Neden yaramazdır? Bu durumun patolojik nedenleri olabilir.
    Ama genellikle bunun için gayet iyi nedenleri vardır çocuğun;
    sömürülmeye, baskıya, hoşlanmaya, aşağılanmaya, ezilmeye
    1 arşı direnmektedir.
    Aslında, neyin kişilik sorunu olarak adlandırılacağı bu adlandırmayı kimin yaptığına bağlıdır. Kölenin efendisi mi? Bir dikililer mü? Ataerkil bir baba mı? Karısının çocuk kalmasını isteyen bir koca mı? Açıkça görülmektedir ki kişilik sorunları çoğuzaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının
    uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırıdır. Bu durumda hastalıklı olan, böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır. Ne yazık ki insanların çoğunun karşılaştıkları kötü davranışlara tepki vermediği kanısındayım. Kendilerine yapılanı sineye çeker, tepki vermeye yıllar sonra başlarlar. Bu tepki de nevroz ya da psikoz olarak kendini gösterir. Bazı durum larda kişi hasta olduğunu, gerçek mutluluğu, doyumu, zengin bir duygusal yaşamı ve huzurlu, üretken bir yaşlılığı kaçırdığını fark edemez bile. Yaşamı heyecan verici bulm anın, yaratıcı olmanın ve estetik tepkiler vermenin güzelliğini hiçbir zaman tadamazlar.
    Olumlu üzüntü ve acı sorusu ya da bunun gerekliliği konusu
    ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Gelişim ve kendini gerçekleştirme
    acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olabilir mi? Tüm bunlar
    bir noktaya kadar kaçınılm az ve engellenem ez ise sınırları çizen
    nedir? Üzüntü ve acı insanların gelişimi için gerekli ise insanları acı ve üzüntüden sürekli olarak korum aya çalışmaktan kaçınmalıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçlan göz önüne alınırsa arzu edilebilir. İnsanları acılarını ya-
    şamaktan alıkoym ak sonuçta aşırı korum aya dayanan bir ilişki
    yaratabilir. Bu da kişinin kendi içsel doğasının bütünlüğüne olan
    saygısının azalması ve gelişiminin engellenmesi anlamına gelir.
  • Güneş açıp da çocuklar oyun oynamak için sokaklara çıktıklarında, ne kadar güzel bir gün diye herkes umutlandığında ben kendimi çok kötü hissederdim; benim bir türlü katılamadığım bir coşkunluk gösterisini haksızlık olarak düşünürdüm.”...

    ...
    “Yoo, şimdi olmaz. Şimdi keyfi yerinde. Kendisine zevk veren bir şeyden sırf tanımadığı birine yardım etmek için vazgeçmeyecektir. Ters bir tepki gösterirse bir daha ona yanaşamazsın. ‘Deliler’ ilk izlemini çok ciddiye alırlar.”...

    ...
    Zedka’nın ciddiyetinden kuşkulanmaya başladı ya da akıl hastalarının başkalarından daha İyi bir yaşam sürdürdüklerine kendi kendilerini inandırmanın bir yolu muydu bu? Ama ne önemi vardı? Şu anda ilginç, farklı, tümüyle beklenmedik bir yaşantı içindeydi: İnsanların akıllarına geleni rahatça yapabilmek için deli numarasına yattıkları bir yer düşünün...

    ...
    Her şeyi aptalca bulduğu için yaşamın kendisine empoze ettiği şeyleri kabullenmişti her zaman. İlk gençliğinde seçim yapmak için çok erken olduğuna inanmış, gençliğinde, yani şimdi ise, değişmek için çok geç kaldığını düşünmüştü.

    ...
    Her gün işe gidiyor, hiç geç kalmıyor. üstlerinin kendisini bir tehdit olarak görmemeleri için elinden geleni yapıyordu; rahatı yerindeydi, herhangi bir mücadeleye girişmediği için herhangi bir gelişme de kaydetmiyordu; tek istediği ay sonunda maaşını almaktı.

    ...Erkeklere belirli bir miktar zevk vermeyi öğretmişti kendine, ne daha çok, ne daha az, yalnızca gerektiği kadar..

    ...
    Ruh, gümüşümsü bir tel ile bedene bağlı kalıyordu, ama telin sınırsız uzama yeteneği vardı. Gerçi bazı söylencelere göre (kitaplarda) gümüş telin kopması halinde kişinin öleceği belirtiliyordu....

    ...
    Bazı daha tutucu hekimler ise yaşamda herhangi bir sarsıcı değişikliğin -başka bir ülkeye göçmek, çok sevilen birini kaybetmek, boşanma, aile ya da iş yaşamında aşırı baskı gibi- depresyona yol açabileceği görüşündeler. Modern araştırmalar, kışın akıl hastanesine yatırılanlar ile yazın yatırılanlar arasındaki sayı farkından yola çıkarak güneş ışığının depresyon konusunda etkili olduğunu ileri sürmekteler...

    ...insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler, kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.

    ...
    “Kendimi toparlamalıyım. Verdiği kararlardan ne olursa olsun dönmeyen biriyim ben, her şeyi sonuna dek götürürüm.”
    Yaşamı boyunca pek çok şeyi sonuna dek götürdüğü doğruydu, ama hep önemsiz şeylerdi bunlar, bir Özürle sona erebilecek bir küslüğü uzatmak, bir ilişkinin sonu olmadığını düşündüğünde adamı sevdiği halde telefon etmemek gibi. Kolay konularda ödün vermemekte üstüne yoktu; sanki ne kadar güçlü ve aldırışsız olduğunu kendi kendine böyle kanıtlayacaktı. Oysa aslında kırılgan bir insandı, hiçbir zaman üstün bir Öğrenci olmamış, okulda spor dallarında da pek bir başarı gösterememiş, evinde de huzurlu bir yaşam sağlayamamıştı..

    ...
    Kalabalık bir yere girdiğinde herkes dönüp ona bakardı, ama hemen her geceyi bir manastır odasında, antenini doğru dürüst ayarlatmaya üşendiği televizyonun karşısında yapayalnız geçirirdi. Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi, ama bu görüntüyü sağlamak, kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen tüm enerjisini tüketmişti.

    ...
    O anda her şeyden nefret ediyordu: kendisinden, dünyadan, önündeki sandalyeden, koridordaki bozuk radyatörden, kusursuz insanlardan, canilerden. Bir akıl hastanesindeydi, insanların genellikle kendi kendilerinden sakladıkları duyguları bastırmamakta ve gürdü. Nedense hepimiz yalnızca sevmek, kabullenmek, işlerin kolayını bulmak, çatışmadan kaçınmak üzere yetiştiriliriz. Veronika her şeyden nefret ediyordu ya, en çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika'yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kimbilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu.


    ...
    Derken, hayatında en sevdiği kişiden, annesinden de nefret etmeye koyuldu. Harika bir insandı annesi, bütün gün dışarıda çalışır, akşamlan ev işleri yapardı: kızı iyi okullara gitsin, piyano, keman çalmayı öğrensin, prensesler gibi giyinsin, en son moda spor ayakkabılara, blucinlere sahip olsun diye kendi yaşamını feda etmiş, yıllarca aynı eski entarileri yamayıp giymişti.
    “Tüm sevgisini bana veren birinden nasıl nefret ederim?” diye düşündü Veronika; kafası karışmıştı, duygularına gem vurmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı, nefret taşmıştı bir kez, kendi özel cehenneminin kapılarını sonuna dek açmıştı. Kendisine sunulan sevgiden nefret ediyordu, çünkü hiç karşılık beklemeyen bir sevgiydi bu, saçma, gerçekdışı, doğa yasalarına aykırıydı.
    Hiç karşılık istemeyen bu sevgi onu suçluluk duygularına boğmayı başarmış, kendi hayallerini çöpe atmak pahasına bir başkasının beklentilerini yerine getirmek isteğini yaratmıştı.

    ...
    Hastanenin bir hastası değil de yöneticisi olması bu yüzdendi işte, herhangi bir karara varmadan önce uzun uzun düşünürdü.

    ...
    Dr. Igor damardan beslenmeyi durdurmaya karar verdi, bırakacaktı Eduard biraz daha erisin, yemek yemeyi kendi istesin. Durum çok kötüleşirse bir rapor yazıp sorumluluğu Villete'in yönetimindeki hekimler konseyine devredebilirdi. Babası ona, “Başını beladan kurtarmanın en iyi yolu sorumluluğu paylaşmaktır.”...

    ...
    Üstelik, yeni yapılan araştırmalar bir başka gerçeği ortaya çıkarmıştı: Savaşların psikolojik kurbanları vardı, ama bunların sayısı stres, tekdüzelik, doğuştan gelen hastalıklar, yalnızlık, dışlanmak gibi sorunların kurbanlarından çok daha azdı. Bir toplum, savaş, hiperenflasyon, salgın hastalık ve benzeri ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunda intihar sayısında hafif bir artış görülse de, depresyon, paranoya, psikoz vakalarında belirgin bir düşüş kaydediliyordu. Söz konusu sorun çözümlendiğinde vakalar gene normal düzeye dönüyordu. Dr. Igor’a göre bu şu anlama geliyordu: İnsanlar ancak koşullar buna elverdiğinde delirme lüksüne sahiptiler.


    “Şaşılacak bir şey yok, hayat böyle. İnsanlar mutlulukla başa çıkamıyorlar bir türlü.

    ...
    Dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler, fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. Yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. İşte Acılaşmak burada devreye girer. Acılaşma'nın (ya da Dr. Igor'un tercih ettiği adıyla Vitriol'ün) ana hedefi iradedir. Bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar, çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır.


    Dış saldırılardan kaçınmak amacıyla, kendi içsel gelişmelerini de sınırlamışlardır. İşe gitmeyi, televizyon seyretmeyi, çocuk yapmayı, trafikten şikâyet etmeyi sürdürürler, ama bunlar hep otomatiğe bağlanmıştır ve herhangi bir duyguyla ilişkileri yoktur - her şey kontrol altında olduğu sürece.
    Zehrin bünyeye yayılmasının yarattığı en büyük sorun, tutkuların -nefret, aşk, umutsuzluk, merak vb.- su yüzüne çıkmasını önlemesidir. Acılaşan insan zamanla hiçbir istek duymaz. Ne yaşayacak, ne de ölecek iradeye sahiptir artık, sorunun özü de budur.

    ...
    Kronik acılaşma vakalarında, söz konusu kişi hastalığını haftada yalnızca bir kez hisseder: pazar günleri Öğleden sonraları. O durumda tekdüze bir işle oyalanamadığından, belirtiler ortaya çıkar. Bir türlü geçmek bilmeyen o sakin öğle sonları cehennemden farksızdır, kişi huzur yerine derin ve kesintisiz bir sinirlilik içinde olduğundan hayatında bazı şeylerin hiç de doğru düzgün gitmediğini fark eder.

    ...
    Veronika ta çocukluğundan beri biliyordu ki piyanist olmak için dünyaya gelmişti.
    On iki yaşında ilk piyano dersini aldığı günden beri biliyordu bunu. Öğretmeni de ondaki yeteneği görmüş, mesleğini bu yönde seçmesi için yüreklendirmişti onu. Ama ne zaman kazandığı bir yarışmadan duyduğu sevinçle annesine koşup, her şeyi bir yana bırakıp kendini piyanoya adayacağını söylese hep aynı tepkiyle karşılaşıyordu. Annesi ona sevecenlikle bakıyor, “Ama yavrum, kimse piyano çalarak hayatını kazanamaz,” diyordu.


    ...aslında herkes deli, en deliler de deli olduklarının farkında olmayanlar.


    Takım elbiseli adam konuşmasını sürdürdü:
    “Nasruddin, öğleden sonra saat ikide konferansına başlayacağını duyurmuştu. Pek başarılı bir gösteri olacağa benziyordu: Bin kişilik salonda tüm yerler satılmış, dışarıda kalan yedi yüzü aşkın kişi konuşmayı kapalı devre televizyonda izlemeyi göze almıştı.
    Saat tam ikide, Nasruddin’in müritlerinden biri sahneye çıkarak, üstadın elinde olmayan nedenlerle gecikeceğini bildirdi. Topluluktan bazıları öfkeyle kalkıp, paralarını geri isteyerek salonu terk ettiler. Gene de, konferans salonunun içinde ve dışında bekleyen pek çok kişi kaldı.
    Saat dördü bulduğunda Sûfi üstat hâlâ görünürde yoktu, insanlar yavaş yavaş salonu terk etmeye, çıkarken gişeden paralarını geri alarak evlerinin yolunu tutmaya koyuldular. Saat altıyı gösterdiğinde, başlangıçtaki bin yedi yüz küsur seyirciden geriye kala kala yüz kişi kadar kalmıştı.
    Derken Nasruddin geldi. Zilzurna sarhoş görünüyordu, en ön sırada oturan çok güzel bir genç kadınla flörte koyuldu.
    “Salonda bulunanlar son derece şaşırmış ve öfkelenmişlerdi. Kendilerini tam dört saat beklettikten sonra, bir de böyle davranmaya nasıl cüret ediyordu bu adam? Homurtular yükseldi, ama Sûfi üstat, onlara aldırmadı bile. Genç kadına yüksek sesle ne kadar seksi olduğunu açıkladıktan sonra birlikte Fransa’ya gitmeyi önerdi.”
    Amma da hocaymış, diye düşündü Veronika. Neyse ki kendisi hiç böyle şeylere kapılmamıştı.
    ‘‘Nasruddin, protesto eden seyircilere ağzına geleni söyledikten sonra ayağa kalkmaya çalıştı, ama paldır küldür yere yuvarlandı. Seyirciler tiksinti içinde salonu terk etmeye koyuldular, bunun şarlatanlıktan başka bir şey olmadığını, bu aşağılık gösteriyi basına yansıtacaklarını dile getirdiler.
    “Geriye kala kala dokuz kişi kalmıştı. Öfkeli grupların sonuncusu da salondan ayrılınca, Nasruddin yerden kalktı; tamamen ayıktı, gözleri parlıyordu, son derece onurlu ve bilgece bir görüntüsü vardı.

    ...
    ‘Beni dinleyecek olanlar sîzlersiniz,' dedi. “Tinsel yolculuğun en zor iki sınavını başarıyla geçtiniz: gereken ânı bekleyecek sabra ve karşılaştıklarınızdan hayal kırıklığına uğramayacak cesarete sahipsiniz. Sizleri öğrenci olarak kabul edebilirim.”...


    ...yaşamın tinsel anlamım araştırmanın, insanlara gerçek sorunlarını unutturmak amacını taşıdığını öğretti bizlere. Oysa, sence yaşamı kavramaya çalışmak gerçek bir sorun değil midir?”...


    “Kimsede daha fazlası yok, şimdiki zaman ise her zaman kısadır. Tabii bazı insanlar, bir sürü şeyler biriktirdikleri bir geçmişleri ve daha bir sürü şey biriktirebilecekleri bir gelecekleri olduğuna inanırlar, o başka.


    Düşünceler kafanıza üşüşmeyi sürdürecektir, ama onları bir kenara itmeye çalışın. İki seçeneğiniz var: Ya zihninizi denetleyeceksiniz ya da zihninizin sizi denetlemesine izin vereceksiniz.

    ...deliliği elden bırakmadan normal insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla dikkat çekmeden başarmaya bakın.


    “Ama insanlar böyle işte,” dedi. “Hemen hemen tüm duygularımızın yerini korku aldı.”


    Gene de, genç kızın varlığı oradaki pek çok kişiye dokunmuştu, kimileri yaşamlarını yeniden gözden geçirmeye bile hazır gibiydiler. Kardeşlik Çemberi'nin toplantılarından birinde, biri durumunu açıklamaya çalışmıştı. Villete’te ölümler ya birdenbire meydana gelir, dolayısıyla kimse bunlar üstünde durmaya vakit bulamazdı ya da uzun bir hastalık sonucunda, ölümün bir kurtuluş sayıldığı koşullar oluştuğunda.


    Bir gece önce soğuk hava iyi gelmişti, ama şu anda sokağa kadar nasıl gidecekti? Her hareketinin her ayrıntısını bilinçli olarak izliyordu bir kez daha -soluk alıp verişini (soluk alıp vermek için özel bir çaba göstermezse bedeninin bunu kendi başına yapmayacağından korkuyordu), başını bir yandan öte yana çevirişini- imajlar bir televizyon kamerasının hırıltısı eşliğinde birbirlerini izliyor gibiydiler...


    Meslektaşı onun sakinleşmesini bekledi İyi bir avukat olduğundan, hiçbir şey sormadı; yanıtları sorgulamayla değil sessiz kalmakla alacağını biliyordu.

    Vitriol üzerine yazacağı kitaba seks konulu uzun bir bölüm eklemek zorunda kalacaktı. Ne de olsa pek çok nevroz ve psikozun temelinde cinsellik yatıyordu. Teorisine göre fanteziler beynin gönderdiği elektrik itkilerdi ve bunlar gerçekleşmediği takdirde o enerji gövdenin başka bölümlerine aktarılıyordu.


    Bu insanlar kendilerini bir akıl hastanesine kapatmışlar, dünyayı kurtarmaya kalkıyorlardı; tabii en ufak bir riski göze almaksızın.


    Bence bu ufak tefek sorunlarla baş etmek için ödenen bedel, onların varlığını inkâr etmekle ödediğimiz bedelden daha az.


    Eduard artık huzur içindeydi. Birkaç saniye önce kalbinde yeni yeni kıpırtılar hissettiyse. aşk denilen şeyin daha önce kendisine sunulan hiçbir şeye benzemediğini anlamaya başladıysa, elektroşok tedavisi -ya da uzmanların yeğlediği terimle elektroconvalsiv terapi (ECT)- bu sapmaları silip süpürmek, onu normale döndürmek için birebirdi.


    “İyileştim mi?”
    “Hayır. Siz farklı bir insansınız, ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. Bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.”...
  • Derviş`in Kavalı ve Felsefe Dersleri

    Bugün eşimin ellinci ölüm yıl dönümü. Evliliğimizin üçüncü yılında, henüz yirmi yedisinde soluverdi canı bir tanemin. Bir evlat emanet etti bana, oğlumu. Ailem, dostlarım, komşularım birçok kez baskı yaptılar evlenmem için. Evlenmedim. Elli yıldır özlemimdeki sırlı güzelliktir eşim. Can yoldaşımı çok özlüyorum ve ona bir mektup yazdım bugün. Kendimden, oğlumdan, güzel günlerden, hoş hatıralardan bahsettiğim bir mektup. O mektubu paylaşacağım sizinle ve mektubumun bitiminde kaval çalacağım eşimin o güpgüzel ruhuna doğru…

    Can Yoldaşım,

    Bir haftalığına oğlumuzun yanına gitmiştim İstanbul`a. Bugün döndüm köye. Yolda yazdım sana bu mektubu. Şimdi mezarının başında okumak istiyorum. Biliyorum ki, bütün zamanlardan ve bütün mekanlardan gören ve duyansın beni sen; evimizden, bahçemizden, oğlumuzun yanından , yeryüzünden ve gökyüzünden duyumsayansın ruhumu.

    Oğlumuz profesör oldu geçen ay, felsefe profesörü. Benim kadar sen de gurur duymuşsundur eminim. “Babacığım seni her davet edişimde reddediyorsun; ama bu sefer beni kırma lütfen. Üniversitede dersime girmeni çok isterim” dedi. “Peki” dedim, “otururum bir kenarda.” “Hayır babacığım” dedi, “kürsümde sen oturacaksın ve sohbet edeceksin öğrencilerimle. “ Şaşırdım. “Oğlum, ne konuşabilirim ki öğrencilerinle?” dedim. “Felsefe üzerine elbette” dedi, “onlar soracak, sen cevaplayacaksın.” Kızdım. Dedim, “senin gibi tahsilli değilim ben, aklım ermez senin ilmine. “ “Kıracak mısın yine oğlunu?” dedi sitemle. Sana baktım, senin duvardaki fotoğraflarına, -hele kucağında oğlumuzun olduğu fotoğrafa-. Seslendin o fotoğraftan bana, “git Derviş`im” dedin, “benim hatırıma, oğlumuzun hatırına git canım benim.” Yıllardır köyünden çıkıp ilçeye bile gitmeyen ben, oğlumuzun yolladığı biletle, on saatlik yola, İstanbul`a gittim.

    Otogarda karşıladı beni oğlumuz. Nasıl özlemişim bir bilsen. Sımsıkı sarıldım ona. Oğlum annesi koktu, sen koktun o anda. Evinde ağırladı beni, -gelinimiz demeyeceğim kesinlikle- kızım ve torunlarımızla. Daha evine giderken sordum arabada, “öğrencilerin biliyor mu dersine gireceğimi?” “Evet babacığım” dedi. “Nasıl anlattın onlara beni?” dedim. Gülümsedi. “Bir köylüm gelecek ve sizinle felsefe sohbetleri yapacak dedim”. “Niye söylemedin baban olduğumu?” dedim. “Sana torpil geçmelerini istemedim, çatır çatır sorular soracaklar sana!” dedi. Aldı beni bir tedirginlik. “Bilmez misin, cahilim senin yanında oğlum” dedim. “Sen benim yalnızca babam değilsin, hocamsın” dedi oğlumuz. Eve vardığımızda kızımız, torunlarımız hep moral vermeye çalıştı bana. Kızımızı ve torunlarımızı da çok özlemişim. Ah, o tedirginlik işte; gece uyuyamadım, gözlerimi bile yummadım neredeyse.

    Oğlumuz kavalımla gelmeni söylemişti. “Olur” demiştim, “kaval çalışımı özlemiştir. “ Ertesi sabah üniversiteye gitmek için hazırlanırken, “kavalını da al babacığım” dedi. “Öğrencilerine kaval mı çalacağım?” dedim. “Sen sustuklarını kavalında dillendirensin” dedi. “Rezil olacağım bugün” dedim. “Hayır babacığım” dedi, “her şey çok güzel olacak…”

    Vardık üniversiteye. Beni arkadaşlarıyla tanıştırdı oğlumuz; profesör, doçent, asistan arkadaşlarıyla. Öyle mahcup oldum ki el sıkışırken. Bir şey dediklerinde, sesim titredi konuşurken. Fısıldadı kulağıma oğlumuz, “benim hatırıma ve annemin hatırına” dedi, “lütfen rahat ol babacığım.”

    Koluma girdi oğlumuz ve sınıfına geçtik. Gülümseyerek karşıladı bizi gencecik çocuklar. “Size bahsettiğim köylüm” dedi oğlumuz, “Derviş Amcanız bizimle olacak bugün.” “Hoş geldiniz” dediler. “Bugün aranızda oturacağım” dedi oğlumuz, “Derviş Amca kürsüde yer alacak.” Yüzümün kızardığını, hatta yandığını hissettim kürsüye yönelirken. “Önde bir yere otur bari” dedim usulca, “bir şey olursa yardım edersin bana”. Gülümsedi, omzuma dokundu hafifçe ve en arkada bir yere oturdu hınzır!

    Ön sıradan bir öğrenci dedi ki kürsüdeki bana, “sizinle felsefe üzerine konuşabileceğimizi, her şeyi sorabileceğimizi söyledi hocamız.” Çekinerek dedim, “vakıf değilim felsefe ilmine, ama bildiğim bir şey olursa söylerim.” Gülümsedi hepsi, içtenlikliydi gülümsemeleri. “Köyde yaşıyormuşsunuz” dedi bir öğrenci, “anlatsanıza köyünüzü”. “Bizim oralarda gökyüzü daha hür” dedim, “yıldızlar daha bol.” “Eminim ki öyledir” dedi bir başka öğrenci, “İstanbul`da gökyüzü bile tutsak.” Bir ferahlık süzüldü ruhuma. “Buğday ekerim ben” dedim. “Bir buğday tanesinde ne görüyorsunuz?” diye sordu biri. “Emeği görürüm “ dedim. “Emeği ekinde gördüm ömrüm boyunca; ekin ektikçe huzur buldum, ekmeğimi kazandım ve ektiğim buğdaylarla hem doydum, hem doyurdum.” “Derviş Amca, sen ne güzel bir insansın” dedi bir başkası. “Sağolasın” dedim, “hepimiz can`ız ve hepimiz güzeliz.” Aynı öğrenci,“sana ironik bir soru sormak isterim” dedi. İronik ne demek bilmiyorum. Dedim içimden “başlıyor bilmediğim yerlerden sorular gelmeye!” “Kaç sorusu olabilir bir kedinin?” dedi. Torunlarım geldi gözümün önüne, “onlar sorsa bu soruyu, ne derdim acaba?” diye düşündüm. Bütün gençler merakla bana bakıyor. Göz gezdirdim sınıfa, dedim ki, “sokak kedisinin sorusu olmaz hiç, ev kedisinin de cevabı...” “Derviş Amca, süpersiniz” dedi biri. “Müthiş cevaptı” dediler. “Ben de bir ironik soru soracağım” dedi bir genç. O kadar tedirgin olmadım bu sefer! “Bir balık mı yaşamımız kuş olmaya hüküm giymiş?” dedi. Torunlarımızı düşündüm yine. Onların her muzır sorusuna, aynı muzırlıkta cevap verişimi. “Kuş olamayacağını anlayınca uçanbalık olmuş bir yaşamımız var belki de” dedim. “Alkışlıyorum sizi” dedi soruyu soran öğrenci. “Helal olsun Derviş Amcaya” diyenler, “harikasınız amcacığım” diyenler… Felsefe akımlarından, düşünürlerden soru sormadılar bana. Biri dedi, “çok güzel kaval çalıyormuşsunuz, bize kaval çalar mısınız?” “Eşimi kaybettikten sonra öğrendim kaval çalmayı” dedim. “Kaval ne ifade ediyor sizin için?” dediler. “Sevgiyi ifade ediyor” dedim; “eşimin sesi, nefesi, ruhu kavalımın tınılarında dolaşıyor her üflediğimde.” “Bize eşinizi anlatır mısınız kaval çalarak?” dedi bir genç. Demedim bir şey. Çıkardım kavalımı kılıfından. Yanı başımda seni gördüm sanki. “Çal Derviş`im” dedin bana, “benim için üfle kavalına bir tanem…” “Gel gör beni aşk neyledi”; ne çok severdik Yunus`un mısralarını değil mi… Onu çalarken öğrenciler de eşlik etti bana…

    Ben yürürüm yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne akilem ne divane
    Gel gör beni aşk neyledi…

    Bitiremeden ezgiyi, gözlerim doldu, nefesim ıslandı… Baktım, çocukların da gözleri dolu dolu olmuş. Yanıma geldiler, “eşini çok sevmişsin Derviş Amca” dediler. “Seviyorum” dedim. “Can olana ölüm yok ki; bedenimiz çürüse de sevgimiz taptaze dolaşacak yeryüzünü, doğayı, evreni…” Sevgiden konuştuk, aşktan, umuttan… “Aşkı tarif etsenize” dediler. “Aşk” dedim, “zemheride bile kelebek olmaya heveslenmektir.” “Kelebeğin ömrü üç günlük” dediler, “üç günlük dünyadayız zaten” dedim. Hiçbiri sırasına dönmedi, hepsi yanımda yöremde. Oğlum geldi en arka sıradan. “Müsaade eder misiniz?” dedi. Çekildiler geçebilmesi için. “Derviş Amcanız benim babamdır, ama babam olduğu kadar hocamdır da. “ Şaşırdılar. “Elinizi öpmek isterim hocam” dedi oğlumuz. “Estağfurullah oğlum” dedim, “ben senin elini öpmeliyim asıl.” Kavradı elimi oğlumuz, öpüverdi saygıyla. Sarıldık birbirimize. “Sizin hocanız bizim de hocamızdır” dedi bir öğrenci. Bir de baktım, hepsi sıraya girmiş elimi öpmek için. Oğlumuz dedi ki, “felsefe, sevgiye ulaşmak için bir köprüdür; babam da bir köprü işte görüyorsunuz.” “Derviş Hocanın üflediği kaval bana çok şeyi sorgulattı birkaç dakika içinde” dedi bir öğrenci. Bana “hoca” denmesi, ah nasıl mutlu etti beni. “Neyi sorguladın?” dedi oğlumuz. “Doğadan ne çok uzak düştüğümüzü sorguladım” dedi, “ne çok hırsımızın, kibrimizin olduğunu sorguladım.” “Derviş Hoca aşmış” dedi bir başkası, “annenizden bahsederken gözleri ışıl ışıl” dedi. “Derviş Hocamın sayesinde profesörüm” dedi oğlumuz. Duygulandım. “Estağfurullah hocam” dedim. “Ama ondan başka bir şey daha öğrendim” dedi. “Karıncayı incitmeyenlerden değil, bir çay kaşığı şekeri karıncadan esirgemeyenlerden olmayı öğrendim. İyi bir insan olmanın ötesinde, can olmayı, can`a kıymet vermeyi öğrendim.” Yanıma sokuldu yine. “Teşekkür ederim babacığım” dedi, “sana ve anneme çok teşekkür ederim…” Bütün öğrenciler alkışladı bizi. Oğlumuzla, çocukluğunda, karıncaları doyurmak için, karıncaların yollarına koyduğumuz toz şekerleri anımsadım… “Karıncalar…” dedim. Tutamadım kendimi, hıçkıra hıçkıra ağladım, dakikalarca hem de… Sarıldı bana yine oğlumuz, o sıcacık gençler sarıldılar sımsıkı. Korkarak girdiğim sınıftan sevinç gözyaşları içinde çıktım. Hatıra fotoğrafları çekildik hep beraber. Arabaya binene kadar, hatta araba hareket edip de gözden kayboluncaya kadar alkışladılar bizi ardımız sıra. Beni çok sevdiler karıcığım…

    “Sana bir hediye almak istiyorum” dedi oğlumuz. “Üzerindeki montu ver” dedim. “Sana yeni, daha kalın bir mont alayım babacığım” dedi. “Hayır” dedim, “seni her kokladığımda annenin kokusunu da alıyorum ben. Montunu giydikçe hem sen yanımda olacaksın, hem de annen.” Demedi bir şey. Üzerimde oğlunun montu var şimdi. Bir giyside canımdan parçalar, kokular, dokular saklı…

    Oğlumuz, yazdığı felsefe kitaplarını, tezlerini, makalelerini koydu çantama. Onun yazdığı kitaplara, emeğinin olduğu dergilere dokunmak, sana dokunmak gibi bir tanem. Oğlumuz bizim emeğimizdi, sevgimizdi, umudumuzdu. Onun felsefeye serpilen emeğini, sevgisini, umudunu okuyacağım her gece ve aşk`ı ,-öz`ümdeki felsefeyi- yollayacağım kavalımın tınılarıyla sana…

    Seni sevmek başlı başına bir felsefeymiş can özüm; seninle yan yana geçen zamanlarımız, bitmesini istemediğim felsefe derslerimmiş benim. Ah, o dersler ki aşk`a erdirdi beni. Ah güzel kadın, ah sevgili karıcığım, minnettarım varlığına…

    Yazan: Ergür Altan
  • ...Ben’den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.

    ...
    Buddha’yı, kusursuz kişiyi geride bırakıp, dostu Govinda’yı geride bırakıp koruluktan ayrılan Siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamını da korulukta bıraktığını ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı...

    ...
    Bir yandan ağır ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasındaki bu düşüncenin ağma yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: “Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın...

    ...
    Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm,” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”...

    ...
    Artık kendi kendini yaşamaktı ona düşen; kendi özbeninin Atman olduğunu, Brahman gibi aynı sonsuz tözden yaratıldığını çoktan biliyordu. Ne var ki, bu özbeni gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben’ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben’ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı, yapılacak şey her ikisine kulak verip Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyde oyalanmayacaktı Siddhartha...

    ...
    Gotama ne riyazete, ne sungulara, ne kutsal yıkanmalara, ne dualara öncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, ne uykuyu, ne düşleri başka şeylere yeğ tutmuştu, sesin sözünü dinlemişti yalnızca. Böyle bir söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu, olan buydu, başka şey değil...

    ...
    Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir ırmak insana çok şey öğretebilir.”
    Karşıya geçince, “Teşekkür ederim bu iyiliğin için,” dedi Siddhartha. “Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yurtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanayım.”
    “Anlamıştım zaten,” diye cevapladı kayıkçı, “bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım.”
    “Sahi mi?” dedi Siddhartha şakayla.
    “Elbette. Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrılarına sungular sunduğunda beni de hatırla, olmaz mı!”...


    ...Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez...

    ...
    İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar....

    ...
    Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu.
    Ne var ki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı...

    ...
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp alamazsın ondan.”...

    Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalınmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnızca, bu da bilinçti, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazı anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlarının, düşünce - çocuk insanlarının bir çocuksuluğu sayılacağını geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu...


    ...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu...

    ...
    “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha. “Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?”
    “Nasıl yani?” diye sordu Govinda.
    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    ...
    Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştıran şeydi...


    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    Siddhartha
    Hermann Hesse
  • "Savaş ilmi bir kişiyi basitçe saf diktatörlüğe yöneltir.Şiddet karşıtlığının ilmi ise yalnızca saf demokrasiye ulaştırır...Sevgiden kaynaklanan güç,cezalandırılma korkusundan kaynaklanandan binlerce kat daha etkili ve kalıcıdır...Şiddet karşıtlığının yalnızca bireyler tarafından uygulanabileceğini ve bireylerin oluşturduğu uluslar tarafından uygulanamayacağını söylemek inançsızlıktır...En saf anarşiye en çok yaklaşan şiddet karşıtlığı üzerine kurulu demokrasidir...Tam bir şiddet karşıtlığı üzerinde örgütlenen ve işleyen bir toplum en saf anarşidir..."
  • ...sevgiden söz etmek «boş öğütler vermek» değildir, çünkü sevgiden söz etmek en basitinden en temel ve gerçek gereksiniminden söz etmek demektir. Bu gereksinimin karanlıkta kalmış olması, onun var olmadığını göstermez. Sevginin doğasını ayrıştırmak, onun günümüzdeki eksikliğini görmeyi ve bu eksikliğin toplumsal nedenlerini araştırmayı gerektirir. Sevginin yalnızca ayrıcalıklı bireysel değil de sosyal bir olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın doğasını bilerek temellendirilmiş ussal bir inançtır.