Zamandan Kopmuş Şiirlerim
"Ne zaman kırdılar sevdanın kanatlarını
Kimin bu acı içinde savrulan çığlıklar,
Bir hancı ellerinde geçmişin kanlı kırbacı
İki omzumda iki melek
Bilmem ki ne zaman son bulacak
Ruhumun toprak kokan sancısı...

Dikensiz gül aramadı hiç gözlerim
Siyah inciler döküldü gözlerimden yaş değil
Bu tütün kokan yalnızlık kamburu bedenimin
Ah eden ben değilim hep bu cellat kesilen
Zamandan kopmuş şiirlerim..."

Eda CELİK, bir alıntı ekledi.
09 Nis 09:14 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

İstanbul'da yaşayan, buranın kokusunu iyi bilir. Yalnızlık, kaos, sıkıntı, biraz da egzoz dumanı...

Şehrin Sancısı, Mesud Topal (Sayfa 22)Şehrin Sancısı, Mesud Topal (Sayfa 22)

Kendimizle arkadaşlık etmeyi öğreniriz tek başınalıkta, kendimizi dinleyebilmeyi öğreniriz. Yalnızlık yalnız kalmanın sancısı iken, tek başınalık yalnız olmayı seçmenin zaferidir.

YALNIZLIĞA GÜZELLEME

Şarkıları yalnızca siz seçersiniz. Bütün kahramanlarınız sizin yüreğinizi taşır. Birileri bakıyor diye dönüp bir yere bakmazsınız. Çoğunluğun güldüğü yerde canınız sıkılıyor diye ayıplanma sancısı çekmezsiniz. İçinizle dışınızın barışık olduğu tek ülkedir orası. Kapıları sadece isteyene açılır. Çıkış saati yoktur, dönüş saati yoktur. Duvarları duvar değil, yağmurun çiçeklendiği hayal bulutlarıdır. İstediğiniz denizi istediğiniz zaman tavana yerleştirip masmavi kesilebilirsiniz. İçinizden geçmeyen hiçbir söz dudaklarınızdan çıkmaz. Açık da olsa kapalı da pencerelerden ne isterseniz onu görürsünüz. Hiçbir üniforma, çıplaklığınızın gölgesi bile olamaz. Devletin bireye yenildiği yerdir orası. İnsanın kendisiyle ve dünyayla eşitlendiği en özel alandır ve yoksulluğa ancak orada gerçek anlamda karşı olur insan.

Uzaklık yoktur. Zorunluluk yoktur. Alınır satılırın dışındadır her şey ‘Bir kulak çınlaması/bir kirpik kırılması’, zamanın ve mekânın dışına çıkarır sizi. Birini gerçekten özlemişseniz ancak o zaman yüreğiniz etinize batar. Hiçbir şey eskimez yalnızlığın ülkesinde Ömür hanım. Camlara vuran ay ışığını bile, her şeyi kirpiklerinizle siler parlatırsınız. Gelen sitem etmez, gittiğiniz bir iyilikle kucaklar sizi. Gerçeğin paramparça ettiği ne varsa -bir düş, bir niyet, bir olanak-bir kuyumcu titizliği ile orada bütünleyerek, sabaha başlayabilir insan. Gecesini gündüzlerin, gündüzünü gecelerin dokuduğu has kumaşlardan bir yürek giysisidir. Bencil gibi görünen bu serdengeçtidir yalnızlık; gider kalabalıkla yıkanır, gelir kalabalıktan yıkanır.

Yalnızlık bizim içeriye ve dışarıya ışık veren biricik penceremizdir Ömür hanım… İki kanadı vardır, istekten ve korkudan; çarpar durur bir ömür içimizde.

Şükrü Erbaş

Umut ediyorum,öyleyse yaşıyorum& Kemal Sayar
Sevmeyi bilirsek içimizde bir sevinç filizlenir. Hayat, umut ettiğimizde bize yeni yollar açar. Tanrı, ona seslenene aşikar olur. Affedişin bakracıyla geçmişin kuyusuna inen, eli boş dönmez. Bak ne demiş şair? ‘Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi/ taşınacak suyu göster, kırılacak odunu / kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde/ bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin/ tütmesi gereken ocak nerede?



‘İçimde var olmanın sancısı var’ diyor. ‘Acı bütün etrafıma yayılıyor gibi. Hayata benzemiyor ama benim hayatım bundan ibaret, yaşadığım bütün acı olaylardan sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim. O zamandan beri geçmişi tekrar tekrar yaşıyorum, çok yalnız hissediyorum, çok korkmuş… İfade etmeyi beceremiyorum. Bu hayatta var olduğum için suçluluk hissediyorum. Varlığım anneme yük vermiş gibi, annem sürekli suçluluk duyar. Suçluluk duygumla başa çıkamıyorum. Bu belki de doğmuş olmamla ilgili. Öyle bir kırılma noktasındayım ki ya batacağım ya çıkacağım, kendime karşı tahammülüm tükendi. Kendime karşı yenildim ben, her şey bana bir oyun gibi geliyor, günlük ilişkiler, burası, artık her şey bir oyun gibi geliyor. İnsanlara iyi gibi görünerek oyun oynadım.’

‘Girdaptan çıkamadığım için kendime öfke doluyum : Keşke doğmasaydım. Acı çekmem gerekiyor gibi hissediyorum. Annemi mutsuz ettim. Bunun yükü çok ağır. Benden kopan bir şeyler var, içimi bir yere oturtamıyorum. Her şeyin sonunda bir endişe yaşıyorum, çok yalnızlık hissediyorum, bir şey eksik, bir şey yarım… o kadar somut ve dolaysız ki anlatamam. İçimde size tarif etmeye çalıştığım duygu; bunun adı boşluk. Bu Tanrı’yla ilgili. Çocukluğumdaki Tanrı’yı çok özlüyorum, saflığı çok özlüyorum. Bunu onarmak çok güç, bir şeyleri çok bozmuşum ve bunun yoksunluğunu çok hissediyorum. Bu yalnızlık hissi beni çocukluğa götürüyor, sanki hep örtbas etmem gereken bir şeyler var.’

 ‘Annemin suçluluğunu üstleniyorum. Hikayesi öyle ağırdı ki daha öğrenmeden sözlerinden, yüzünden dinledim. Hamileliğinde ben beş aylıkken ateşlenmiş ve hastalanmış, fiziksel hastalığımı ona bağlar. Çocukken insanlara anlatırken duyardım bu hikâyeyi. Suçluluk, önce yüzüne ve gözüne sonra sesine ve sözlerine yerleşmişti benim için, her baktığımda görürdüm. Kendimi yalnızlıkla cezalandırıyorum şimdi, yalnızlığa hapsediyorum, bir hücre cezası gibi.’

 
 

Bazen keder yatıya gelir ve zamanı eriştiğinde dengini toparlayıp gitmez. Kalışı uzamış bir misafir gibi varlığı oyar, orayı kendine bir ev beller. Kişiliğinizi, kimliğinizi, geçmişinizi bir kenara iter ve sizin adınıza söz alır. Sizin ağzınızdan konuşur. Ruhu kaplayan bir dehşet gibi, ‘Tanrı’yı bir süreliğine namevcut kılar’. Ah, Simone Weil : ‘ Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıkta ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı’nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp’e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur’. ‘Talihsizliğin zamanı’ diye yazar Eugenio Borgna, ‘geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur’. Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.

Acı insanı bir yerden alıp daha ötelerde bir yere taşıyorsa, boşuna çekilmemiş demektir. Ama bazen acının çölünde kaybolup gider insan. O karanlık hücreye sızan bir ışık huzmesi de yoktur. Dünyayı karaltı ve gölgelerden okuyan ruh, kendi evinde olamamanın bilgisiyle ağrır. İnsanın dilinden dökülen kelimeler kendine dokunacak bir mesafede değildir. Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek. Yerinden edilmiş bir ağacın dünyaya tutunmak için kök salacağı bir zemine ihtiyacı var. Yaşıyorum, öyleyse umut ediyorum. Umut ediyorum, öyleyse yaşıyorum. Bir gün çok uzaklardan da olsa sesim birine ulaşacak, varlığım anlaşılmakla dokunaklı bir anlam kazanacak. Acıyı baştan savmaya dönük hazır cevapların, mutlu yaşam vaazlarının birer hakaret gibi insanı boğmadığı bir zamanda ruhun da kendisine mahsus bir ümidi vardır. Varlık, bazen dünyanın nüfuz edemediği bir yerde soluk alıp vererek dinlenir.   

Bir insana, ‘doğmamış olmayı dilerdim’ dedirten o ruh acısı ne olabilir? Çocukluğun yaraları ihlal ve ihmal ile şekilleniyor. İhlal, çocuğun sınırlarını tecavüz ederek onu karşı koyamayacağı bir şiddetle örselemek. İhmal, onu görmezden gelmek, varlığını teyit etmemek. Ona dünyada sevilebileceği bir alan açmamak. Sevilenler, sevmeyi de öğrenir. Sevilmeyi tatmamış olanın sevginin elifbasını sökmesi de zor oluyor. Sevgisizliğin açtığı narin yaralar pek zor kapanır.

 
İşte şiir olup çağlayan bir kazazede daha. Kapsülü arıza yaptığı için şiir gezegeninden dünyamıza inmiş.  Sihirli sözler söyleyerek sokuluyor dünyaya. Bir ilham kanadı ona değmiş gibi anlatıyor olan biteni, dünya ahalisi bu lal olmuş dili hemen çözemesin de ona biraz rahat versin. Bana çocukluktan aldığı o mızrak yarasını gösteriyor ve oradan sızan kanı kendisine tanık tutuyor. Kim kendi hayatına bir tanık aramıyor ki? Niye anlatmak istiyoruz sanıyorsunuz? Onca roman, öykü, şiir, insanların diline pelesenk olmuş onca mit, kıssa ve hikaye ne için?  Fakat bu sefer bir dokunuşuyla geçmişin çatlaklarını sıvayan bir şifacı olmaktan fazlası isteniyor benden, takat yetiremeyeceğim kadar ağır bir yük, Tanrı’ya arasını bulmamı istiyor. Hayatındaki en derin huzur denizi O’nun varlığını bütün hücrelerine dek duyumsadığı ilk gençlik yaşı. O saflığı, o arı duruluğu kaybetmiş ve şimdi doktorun odasında arıyor.  ‘Başka bir kalp gidemez/ Kırık bir kalbe / Aynı yüksek imtiyazdan / Mustarip olmadıkça kendi de’.  ‘İnsan annesini sever ve Tanrı’ya inanır’ demişti bir şair dostum, aslında bu kadar yalın. Ama annesini sevme zorluğu çekenler, annelerinden önce Tanrı’ya küsüyorlar. Ölümden önce söylenmiş bir sitem gibi : ‘Tanrım, beni neden terk ettin?’ Varlık çelimsiz bir bedenin taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke dönüştüğünde, nazımızın kayıtsız şartsız dikkate alınacağı o yüceliğe yöneliriz. Orada ulvi bir dokunuşla çilelerin bir son bulmasını niyaz ederiz. Allah’la konuşmak, ona içten bir gönülle yönelerek niyaz edebilmek ne büyük lütuftur. Oradan bir ses hep gelir ama duyduklarımız da kısmetimiz kadardır. Çorak toprak nasıl yağmuru çağırırsa, kırık kalp de Tanrı’yı imdada çağırır. Allah, ‘ben kalbi kırıklarla beraberim’ buyurur.

 

Ona hayatını bir başka biçimde yazmasını teklif ediyorum. Başımıza gelen ne olursa olsun, sonunda bizi ıstırabın döşeğine yatıran, bizim onları nasıl hikaye ettiğimizdir. Yüreğimizi acıtan bütün o şeylerden geriye kalan, aldığımız bütün darbelere rağmen ayakları üzerinde durmaya devam eden  muzaffer kişi miyiz? Yoksa geçmişin hayaletlerinin peşini kovaladığı, ifrit ve canavarların yol kestiği bir ormanda kaybolmuş kişi mi? İlk görüşmelerden sonra, hayatta başardıklarının bir listesini istiyorum ondan. Yüz elli maddelik bir listeyle geliyor, yüzü ışıl ışıl, sevinç  nihayet kederin çatlaklarından içeri girmiş. Yazdıkça şaşırmış. İlk beş madde şöyle : ‘Üç dört yaşlarımda Kevser, İhlas ve Sübhaneke surelerini ezberledim. Üç buçuk yaşımda emziği bıraktım, beş yaşlarımda güzel şarkı söylemeyi ve koparcasına oynamayı öğrendim. Beş altı yaşlarımda mandolin çalmayı öğrendim. Altı yaşında yazmayı öğrenmeden şiir düşündüm ve komşuya yazdırdım, hala hatırlarım.’

Ne güzel değil mi?

Sevmeyi bilirsek içimizde bir sevinç filizlenir. Hayat, umut ettiğimizde bize yeni yollar açar. Tanrı, ona seslenene aşikar olur. Affedişin bakracıyla geçmişin kuyusuna inen, eli boş dönmez. Bak ne demiş şair? ‘Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi/ taşınacak suyu göster, kırılacak odunu / kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde/ bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin/ tütmesi gereken ocak nerede?’ Geçmişi annenin kaderini tekrar ederek iyileştiremezsin. Taşınacak suya, kırılacak oduna talip ol : Hayata.

 

Acından seni Allah’a götüren bir yol var. Onu bul ve yürü

Hatice, bir alıntı ekledi.
18 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Yalnızlık, yalnız kalmanın sancısı iken; tek başınalık, yalnız olmayı seçmenin zaferidir.

Olmak Cesareti, Kemal Sayar (Sayfa 68 - Kapı Yayınları)Olmak Cesareti, Kemal Sayar (Sayfa 68 - Kapı Yayınları)
mavera, bir alıntı ekledi.
16 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yalnızlık, yalnız kalmanın sancısı iken; tek başınalık, yalnız olmayı seçmenin zaferidir..

Olmak Cesareti, Kemal Sayar (Sayfa 68)Olmak Cesareti, Kemal Sayar (Sayfa 68)
Sedâbiyât, bir alıntı ekledi.
04 Haz 2017 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Yalnızlık sancısı
Sancılar... Yine yoklamaya başladı bedenimi yavaş yavaş. Yalnızlığın sancıları bütün bunlar. Bu düğümler onun elini gösteriyor bana. Düğüm atma konusunda ustadır çaresiz bedenlere. Bir düğüm tamamlanmadan diğeri onun üstüne yığılıyor ansızın. Bir dağın üzerinde olmak gibidir yalnızlık. Yüksekte dururken bir taraftan da ellerini ovuşturursun soğuktan.

Paramparça Zamanlar, Barış Çulcuoğlu (Sayfa 25)Paramparça Zamanlar, Barış Çulcuoğlu (Sayfa 25)