• Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye.Bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir.
  • Ben... bu kirli yalnızlık içinde utanmayı tamamen unuttum, insanın ruhunu parçalayan ve kemiklerinden iliğini emen bu lanet olası ülkede.
    Stefan Zweig
    Sayfa 12 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ölüm; ben onu çiçeklerle giderken gördüm.
    Ölüm; ben onu yaşamları bilerken gördüm.
    Obur doymazlıkların obur açlıklarında,
    Ölüm; ben onu, varlıkları silerken gördüm.

    Ama bir de yokluğun ve yüreğin önünde;
    Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.
  • Yorulmuştu. Artık 55 yaşındaydı ve güçsüz bedeni, tüm bu savruluşlarla iyiden iyiye yıpranmış durumdaydı. Köşküne kapanmış, kendini dil ve tarih çalışmalarına vermişti.
    Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet’in onuncu yılını coşkuyla kutlamaya hazırlandıkları günlerde Gazi’nin, “Bana gelince... ben hiçbir şey hissetmiyorum,” dediğini anlatır ve ekler: “Çankaya Köşkü’nde yapacak bir iş bulamadığı için iç sıkıntısına tutulduğu vakit, kendisini cangıldan alınarak kafese konulmuş bir aslana benzetirdim.”
    O şimdi dünya çapında bir lider ve yepyeni bir ülkenin tek hâkimiydi ama “küçük” bir sorunu vardı:
    Yalnızdı...
    Günün birinde Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a içini döktü:

    “Bunalıyorum çocuk, bunalıyorum... Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Çünkü gündüzleri ekseriya yalnızım. Herkes işinde gücünde... Benim ise çoğu günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu halde ya uyuyabilirsem uyuyacağım yahut bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam şehir içinde ve dışında ancak otomobiller ile gezintiler yapacağım. Ya sonra? Sonra gene bu hapishaneye döneceğim. Ve kendi kendime bilardo oynayıp sofra zamanını bekleyeceğim. Bari sofrada bir değişiklik olsa... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun karşımda aşağı yukarı hep aynı insanlar, aynı yüzler... Hasılı bıktım, usandım çocuk...”

    Lord Kinross, bu bunaltıcı günlerden birinde Gazi’nin yaptığı bir muzip kaçamağı nakleder. İstanbul’da bir yaz günü Dolmabahçe’nin kasvetinden sıkılmış ve dışarıdaki hayatın delidolu çağrısını duymuştur. Lakin geziye çıksa peşinde sayısız araç, yanında sayısız korumayla ancak arabasının camından görebilecektir dünyayı... Düşünür ve kaçmaya karar verir... Kimseye haber vermez. Sofradan, “Bu gece erken yatacağım,” diyerek kalkar. Nöbetçilerini ve korumalarını atlatır ve gizlice kaçıverir. Korumaları nice sonra fark eder Gazi’nin yokluğunu... İstanbul didik didik aranır. Sonunda Gazi, Boğaz’da bir Rum meyhanesinde bulunur. Trabzonlu bir gemici kemençe çalarken o balıkçılarla kol kola horon tepmektedir. İçeri giren zevatı görünce oyuncağı elinden alınmış bir çocuk edasıyla, “Yakalandık,” diye söylenir. Alıp saraya götürürler...
    Yakın çevresinden aktarılan çoğu hatırada bu “yalnızlık” motifi öne çıkar. “Kafesteki aslan”ı “aslan sütü”ne iten nedenlerden biri de belki budur. Doktoru Mim Kemal Öke, bir gün sofrada içkisine müdahale etmeye kalkınca aldığı yanıtı yakınlarına şöyle aktarmıştır:

    “Bir daha söyleme Kemal... Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?..”
  • Herkese merhaba, böyle güzel bir şiir kitabına şiir gibi bir giriş yapmalı aslında. Özdemir Asaf'cım adın bile kafiyeli bir şiirin mısralarına ait gibi sanki inan. Belki de seni en güzel şiirlerle özdeşleştirdiğim için şiirden farkın kalmamış gibi geliyor bana. Hepiniz tanıyorsunuzdur onu muhakkak. Şiirle pek ilgisi bulunmayan biri bile hiç sanmıyorum ki onun Lavinia'sını bilmesin. Hâlâ anımsayamadın mı yoksa? Benimse sayısını bilmediğim kadar defalarca okuduğumdan ezberimde oysa. Dur hatırlatayım bir kez daha sana.
    "Üşüyorsan ceketimi al
    Günün en güzel saatleri bunlar
    Yanımda kal"
    Eminim çoğunuz biliyorsunuz ve anımsamışsınızdır yine de şu dizelerini de söylemeden edemeyeceğim.
    "Sana gitme demeyeceğim
    Ama gitme Lavinia
    Adını gizleyeceğim
    Sen de bilme Lavinia"
    Yahu ne güzel bir şiir, bu mısraların aktığı kalp eminim ne sevgi dolu bir kalp... İşte bu yüzden Özdemir Asaf'la aşk başkadır. Onun şiirlerinde aşk daha bir başkadır. Aslında bu kitapta bu şiiri yok ama bunun dışında da bilinmeyi hak eden o kadar çok şiiri var ki.

    Kitabı okurken kimi şiirlerini daha önce çoğu kez okumama rağmen aynı heyecanla okudum. Daha önce okumadıklarımı okuyunca da ona bir kez daha hayran kaldım, sonra da niye bu kadar geç kaldım bu şiirleri okumak için diye düşündüm, gözlerimi ve yüreğimi sizden niye bu kadar uzun süre mahrum bıraktım sevgili mısralar deyip kendime de kızsam yeriydi. Bir kez daha anladım onun sayesinde sadece "sen" ve "ben" kelimeleri kullanılarak bile mısraların gülücük ve hüznü bir arada saçabileceğini. Bu iki kelimenin tekrar ve yinelemeleriyle muhteşem şiirler yazılabileceğini...
    "İnanırsam ben senden başkasına inanmam" derken mesela başkalarına inanmayacak olmasının verdiği hüznü de, sevdiği insana güvenme konusunda verdiği o tatlı değeri de hissettim adeta.
    Şiirlerini tekrar tekrar okudum ben anlamadığım zamanlarda. Bazen bazı satırlar çok anlamsızmış gibi gelebiliyor çünkü. Ama tekrar okumamla birlikte yanıldığımı anladım. Noktalama işaretlerine dikkat ederek okumaya özen göstersem bile, onların bulunmadığı yerlerde nasıl duraklasam da Sevgili Özdemir Asaf'ın hissettirmek istediği anlamı yakalasam diye düşündüm kimi zaman. Çünkü o anlarda sanki anlamsızlıkların içinde saklanan derin anlamı buldum da şaşırdım. Anlamıştım.

    Ayrıca kitabın adından da anlaşılacağı üzere yalnız'ı, yalnızlığı anlatmıştı Asaf kimi şiirlerinde; özellikle artmıştı sonlara doğru. O:
    "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." demişti hani. Bense bu manidar satırlarına hak veriyordum onun lakin şu son ana kadar. Artık düşünüyorum da Sevgili Özdemir Asaf yalnızlık paylaşılır. İçinde geçen "yalnız"a rağmen paylaşılır hem de. Nasıl mı? Özdemir Asaf kalemini alıp bu dizeleri yazdığında herhangi bir kağıt parçasına yanında kimse yoktu belki içinde olan hislerinden başka. O içindeki yalnızlığı aktardı, şiirlere. Bir başına bıraktığı mısralara. Şimdi onun bu satırları yazdığından yıllar sonra ben açıp okudum her dizesini tek tek kimini sayısız kez, defalarca. İşte o an görmesek de birbirimizi ve hiç göremeyecek olsak da hislerini bana aktardı, onun kalbinden döktüklerini okuyup anlamaya çalışmamla. Paylaştı benimle paylaşılmaz sandığı "yalnızlığı" bile. Ve belki siz de taa derinden okursanız bu kitabı sizinle de paylaşır kesinlikle.

    Ne denli büyük bir aşktı ki onunkisi böyle güzel şiirler bırakmış bizlere. Bunu düşününce bile şiirlerine aşık oluyor insan. Yani demem o ki durmayın. Bir yerden başlayın Özdemir Asaf'ı tanımaya, şiirlerini okumaya. Mahrum kalmayın daha fazla sizi ısıtacağı muazzam mısralardan, esirgemeyin kendinizi iki kelimeye kocaman anlamlar sığdırdığı dizelerden...
    "Seni bulmaktan önce aramak isterim" diyen naif yüreği aramadan bulmaya kalkışmayın. "Seni sevmekten önce anlamak isterim" diyen güzel bir kalbi lütfen anlamadan sevmeyin. Beni kırmayın, onu hiç kırmayın. Onun tüm kitaplarını bitirmek değil de. Ona her şiirinde hep hep yeniden başlayın ;) Şiirle kalın ve en az şiir kadar güzel olan tebessümlerle :)
  • İnce Memed, okumadığım için kendimi kötü hissettiğim kitaplardan birisiydi (Yüzyıllık Yalnızlık: yirmi beş senelik pişmanlık). Çok rahat okunduğu için hızla bitirebildim, zaten durmak mümkün olmadı, öylesine bir anlatımı var ki herhalde kimse çok uzatarak okumamıştır. Sitede ve başka yerlerdeki yorumlarda kitapla ilgili çok güzel yorumlar var. Benim de ekleyebileceğim hiç bir şey yok, ama nette kitapla ilgili birşeyler okumak istedim yine de: Yaşar Kemal'le İnce Memed üzerine yapılan söyleşilerde çok ilginç bilgiler öğreniyoruz: meselâ eserleri Yaşar Kemal'den esintiler taşıyan Osman Şahin elinde teybiyle Çukurova köylerinde halka İnce Memed'i tanıyan olup olmadığını soruyor. Cevaplar ilginç: İnce Memed'i tanıyan çok insan var, kimisi onunla beraber dağda gezmiş; kimisi güzelliğinden, yakışıklılığından dem vuruyor, bir diğeri ise bir İnce Memed anlatıcısı destancı olmuş, hatta Yaşar Kemal bu destancıyı bir köy kahvesinde dinlemiş, bu destancı için yazar "Acaba ben bu İnce Memed'i daha güzel yazabilir miydim? Suyun altında binlerce yıl kalmış çakıltaşı gibi destanlar böyle yaratılır işte. O destancıya göre de Toroslar'dan öte bir yerde İnce Memed hâlâ yaşıyordu. Nasıl bir karakter ki, insanlar yazarın kurgusuna kendini dahil edecek kadar tanıyor onu... Ya da yakın hissediyor..." diyor. İnsanlara böylesine etki eden bir edebiyat karakteri bulmak çok kolay olmasa gerek. Yaşar Kemal'in buzulların İstanbul boğazına indiği bir kış vakti elinde eldivenlerle soğuktan titreyerek sırf para kazanmak için yazdığı İnce Memed, insanı afallatacak güzellikte bir edebiyat örneği olup kitabın, karakterlerin, İnce Memed'in insanın başını döndüren etkisinden kurtulmak kolay değil. Kitabın sonlarında beklediğimiz dramatik etkinin kolayca ve gereken etkileyiciliği sağlayamadan çözülmesi bile bu hissi bozamıyor, çünkü bir kitap okuduğumuzu değil, kanlı canlı insanların hayatlarına bakmaya çağrıldığımızı biliyoruz ve böylesine gürül gürül akan bir edebiyat nehrinden kana kana içiyoruz. Böylesi bir edebiyat güzelliğinden kimse mahrum kalmamalı.
  • Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka, batıda bilinen adıyla Phoenix ),
    Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.
    Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi,
    sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.
    Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
    Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış.
    Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş.
    Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
    Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan KAF Dağının tepesindeymiş.
    Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi..

    1. Vadi “NEFS” vadisi
    2. Vadi “AŞK” vadisi
    3. Vadi “CEHALET” vadisi
    4. Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi
    5. Vadi “YALNIZLIK” vadisi
    6. Vadi “DEDİKODU” vadisi
    7. Vadi “BEN” vadisi

    1.Vadi “NEFS” vadisi Vadiye giren kuşlar öyle şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş.
    Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler.
    Hiç sınır yokmuş. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş.
    İnsanları anlatan masallarda ki gibi çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabilirlermiş.:)
    Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış, öyle çok şey istemiş ki…Bu vadide bir sürü kayıp vermişler…

    2.Vadi “AŞK” vadisi Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış.
    Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar.
    Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler…

    3.Vadi “CEHALET” vadisi Her şey güzel gelmiş gözlerine.
    Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki.
    Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler. Kaya mı, ağaç mı ne fark eder.
    Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar.
    Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar…

    4.Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş.
    Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş.
    Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler olmuş.
    Bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler olmuş.
    Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü ve hepsinin başına bunun geleceğini bağırarak söylemişler. Yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri dönmüş bir sürü kuş…

    5.Vadi “YALNIZLIK” vadisi Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar.
    Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş.
    Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş.
    Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış.
    Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysa ki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış…

    6.Vadi “DEDİKODU” vadisi Vadinin her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlamış.
    En arkada ki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söylemiş.
    Öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiş.
    Bir öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüyleri çıkmadığı için Simurg’un gizlendiğini söylemiş.
    Bir önde ki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş.
    Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söylemiş.
    En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelmiş. Bir çok kuş geri dönmüş…

    7.Vadi “BEN” vadisi Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış.
    Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş.
    Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış.
    Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi.
    Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar.
    Ta ki vadiden çıkana “BEN”den uzaklaşana kadar…

    KAF DAĞI’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
    Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş…
    Farsça; Sİ, OTUZ demektir. MURG ise KUŞ…

    SİMURG = OTUZ KUŞ

    Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş.
    Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.
    30 kuş anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…
    Egosuna hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan,
    Hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi,
    Egosunu eğiten kuşlar Simurg’muş…
    Bu bir hikaye ama hikayede olsa bazen ümitsizliğe kapıldığımda Anka kuşuna ulaşmak isteyenlerden olmaya özen göstermişimdir.