• “Ben... bu kirli yalnızlık içinde utanmayı tamamen unuttum, insanın ruhunu parçalayan ve kemiklerinden iliğini emen bu lanet olası ülkede.”
    Stefan Zweig
    Sayfa 12 - Kültür yayınları
  • Canı yanardı... "Geçmiş olsun!" derdim.
    Yüreği burkulurdu... "Geçmiş olsun!" derdim.
    "Ama seni seviyorum..." derdi. "Geçmiş olmasın!" derdim.
    Niye biliyor musunuz?
    Çünkü aşktı benim tek derdim...
    Ama her şey gibi bu aşka da geçmiş oldu.
    Zaten "Güzellik geçicidir..." demişlerdi ve haklıydılar çünkü benim sevdiğim de bir güzellik yaptı ve bizi geçmiş oldu.
    Sonra ne mi oldu?
    Sonrasını biliyorsunuz zaten...
    Hem o benden geçmiş oldu hem de ben kendimden geçmiş oldum...
    -Serkan Özel-
  • Yalnızlıklar
    Yalnızlık alıp karşına kendini,
    öteki kendinlerle konuşmaktır.
    Bakışmaktır,öteki kendinlerle;
    Dövüşmektir.
    Kimi zaman da, öldürmektir
    içlerinden sana en çok benzeyeni,
    benzemiyor diye.
    Yalnızlık, öldürmektir.
    Her geçen gün yalnızlaşıyoruz aslında,büyüdükçe daha büyüyen bir yalnızlık...önce anne babadan ayrılırız sonra çocuklar terkeder bizi ve en son yaşlanıp tek başımıza kalırız...Belkide tercih edilmiş bir yalnızlıktır bizimkisi...
    Şiir okumak,kelimelerle tarifi imkansız duygular hissettiriyor bana,birde şiir yazmak nasıl bir duygudur işte bu duyguyu tatmadan ölmek...
    Kitabın yazılış öyküsünü anlatacak olursak… İlk kitabı Bir Gülüşün Kimliği ve daha sonra Yoklar Fısıltısı‘nı kendi parasıyla yayımlattıktan sonra, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış Hasan Ali Toptaş. Kitapçılarda yok, postaladıkları yerlerden ses yok. İşte böyle bir dönemde ki küskünlükle edebiyatla ilişkisini sadece okur olarak sürdürmeye karar vermiş. Sırf oyalanmak için, ruhunu rahatlatmak için Yalnızlıklar kitabını yazmış. Yayımlatmak aklının ucundan geçmemiş. Okudukça yalnızlık ancak bu kadar güzel anlatılır diyeceksiniz.
    Hasan Ali Toptaş belki mütevazi olmak isteyerek, şiir kitabı değil şiirsel metinler, demiştir. Kim bilir?...Bana göre harika bir şiir kitabı olmuş.
    Şiir bence küçücük satırlar arasında,kocaman anlamlar barındıran söz sanatıdır.Bu yüzden bir şiir bir çok anlam ifade ediyor benim için...
    Gelelim şiir kitabından benim için en can alıcı olan satırlara;
    *Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde...
    *Yalnızlık,uçurumları giyinmektir biraz da...
    *Çocuklar büyüdükçe kirlenir zaten
    Kirlendikçe büyür,
    Başka ne denir?
    *Ölümün yalnızlığı yoktur ama;
    Ölüm,bir başına yalnızlıktır.
    *Yalnızlık postacıların taşıdığı yüktür çoğu kez
    (En çok postacılar hatırlatır yalnızlığımızi,sevdiklerimizden getirdikleri haberle)
    *Ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.
    Beğendiğim satırlardan bir kaçı sadece,bana çok başka duygular yaşattı yazar.Bir kere okumakla bırakılmaması gereken bir kitap.Her okuduğumda daha farklı hissedeceğime eminim.Mutlaka okuyun diyorum.iyi okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Yalnızlıklar
    Everest yayınları
  • Sen Yoktun ve Tüm Cümlelerim Çıplaktı
    Yavandı Gülüşlerim
    Adım Kadar Yalnız Yüreğim Kadar Kalabalıktım
    Karanlıktı Kirpiklerimin Altı
    Yüreğim İşgalin En Acımasız Hallerini Yaşadım
    Öznesizliğin Girbadında Köklerimi Söktüm Yüreğimden
    Buılutlarımı Topladım Gökyüzünden
    Gökkuşaklarıma Perdeler Çektim
    Ellerim Soğuk, Gözlerim Solgundu
    Yarım Cümlelik Bir Kadındım Ben
    Sende Değildim
    Gözyaşlarım Bulanıktı
    Gökyüzüne Uzanan Köklerim Yoktu Benim
    Bir Yanım Hep Açıktı Yaralıydı Gülüşlerim
    Yüreğimin Sol Kenarında Açılan Her Bir Yarayı Yamalarımı Sökerek Yamadım
    Kapamaya Çalışsam da Yaralarımı
    Yine Bir Yanım Kanamaktaydı
    Kapatamadım Boşluklarımı
    Başaramadım Yalnızlığımı Yüzümde Gizlemeye
    Ne Zaman İçime Gömsem Suskunluğumu, Gözyaşlarım Hep Ele Verdi İçimdeki Yaraları
    Koca Bir Boşluktu Benliğim, Karanlıktı Yüzümün Gölgeleri
    Susuzdu Dudaklarım
    Sağım Solum Uçurum Önüm Arkam Hüzün
    Uzattığım Her Ele Yalnızlıkla Doluyordu
    Kendimle Kavgalarda Yenilen Hep Ben Oldum
    Dik Durmaya Çalıştım
    Ama Bir Yanım Hep Eğik Kaldı
    Sığamadım Aşk'ın Hiçbir Cümlesine
    Belki de Adım Yalnızlık Kadar Büyüktü
    Belki de Adım Yoktu Tanımsızdım
    Sen Yokken, Yüzüm Yoktu Gülüşlerimi Serecek
    Perdelerden Geriye Koca Bir Talnızlık Düştü Bana
    Durduğum Her Safta Yenilgiyi Gögüsledim
    Düşüncelerde Eridim Durdum
    Duvarlara Çarptım Yüzümün Yalnızlığını Fayda Etmedi
    Kırıldım İncindim
    Kaybettiklerimle Avuttum Kendimi
    Yalanlar Söyledim Yüreğime...
    Kırık Aynalara Özenip Kırdım Kendimi
    Ve Kanadım Öylece
    Kanadım Bir Serçe Islaklığında
    Susadım Durdum Adımın İçi Boş Yalnızlığında

    Sustuğum Anda Ayaz'a Asılan Benim Soğuk Yalnızlığımdır
    Ve Senin Terkedilmişliğin Aslında Beni Terketmekten Duyduğum Hüzündür
    Ben Sustuğumda Nefes Al Benim İçin
    Sessizliğin İçinde Yol Alırken Düşün
    En Bilinmez Kuyulardan Seslendiğin Kelimelerinde Ruhumda Yankılanıyorsun
    Başkasının Duymuyor Olması Kimin Umurunda!
    Ben Senin Varlığın İçin Nefes Alıyorum
    Ben Yoksam Sen Var Olmam İçin Nefes Almalısın
    Çünkü Ben Hala Senin İçin Yazıyorum
    Ve Aslında Benim Gidişim Senin Yoksulluğundur İliklerime Kadar Çektiğim
    Ve İnanıyorum ki Terkeden de Edilen Kadar Yalnız Kalır..
  • Baştan anlaşalım tuvaletlerden, lağımdan, keneften, özellikle sineklerden ve boktan bahsedilince ıyk, miğdem, iğrenç, booğh vs. tepkileri verebilecek potansiyeldeki arkadaşlarımızı pistten alalım. Çünkü bu kitap tam anlamıyla "ÇOK BOKTAN".

    "BOK YİYİN, MİLYONLARCA SİNEK YANILIYOR OLAMAZ!" (syf 30)
    Şüphesiz kitabın en muazzam, komik ve düşünmeye açık cümlesi.

    En son yazarın yalnızlığını bu denli hissettiğim kitap Sadık Hidayet'in Aylak Köpek kitabıydı. Ama bu kitap bir yönden farklı: Aylak Köpek'te kitap boyunca hep yalnız hissetmiştim ancak bu kitapta git gide derinleşen bir yalnızlığı hissettim. Son 10 gündür başıma gelen birkaç saçma şeyden sonra biriken duygu selimi de işin içine katarsak hiç elimi korkak alıştırmadan her halttan bahsedip deşarj olmayı planlıyorum. Her neyse bu konuya tekrar dönücem başlayalım:
    6 aydır eşiyle beraber olmadığı halde hamile olması haberiyle sarsılan bir adam düşünün. Hele bir de bizim toplumumuzda düşünün felaket çağrıştıran bir durum değil mi?  İşte öyle değil, boşanma kararı aldıkları halde ilginç bir şefkat duygusuna kapılan beyefendi ve hâlâ eşiyle evlenmesi gibi boşanma sürecini de dolu dolu yaşayan biri.
    "Karımın hamileliği artık belli oluyordu. Kulağa masumca gelen bu ifade farklı bir gerçeğe dayanıyor, eğer size şeyi söylesem, nasıl desem ki... Karım benden hamile değildi, yani hamileliğinin yaratıcısı ben değildim. Baba başka birisiydi, o ise hâlâ benim karımdı. Hamilelik ona iyi geliyordu, hareketlerine bir tür dinginlik getirmiş, sivri omuzlarına hoş bir dolgunluk sağlamıştı." (Syf 28)

    Konu bundan ibaret gibi görünse de başta, kesinlikle çok daha farklı ve ilginç bir yere gitmeye başlıyor. Boşanma olayı bunu tetikliyor ve gitgide yalnızlaşan bir adam görüyorsunuz. Ve yalnızlığın dönüştüğü şey gözlem duygusunun uç noktaya varması. Bilen bilir Hüznün Fiziği kitabında da hayvanlara ve bitkilere karşı muazzam bakış açısını, bizim onlara baktığımız gözle acaba onların bizi gördüğü şekil nasıl diye düşündürmüştü kitap boyunca. Ve tadına doyamadığım o kitaptan sonra bu da muazzam oldu.
    Romanlarda bitkilerin üremesinden , tuvaletler, sinekler, hayatımızda rutine binmiş şeylerden bahsedilmesi alışılmışın dışında şeyler ancak bu kitapta hepsinden bolca var.
    Gospodinov kitap için "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap" diyor. Ama gel gör ki imkânsızı başarmış ve iyi ki de başarmış!
    Buraya kadar geldiyseniz sıkıcı bölümü atlamış ve eğlenceli kısma başlamak üzere olduğunuzu belirtmek isterim.
    Evet tuvalet, yediğimiz besinlerin absorbe edilmesi sonrası işe yaramayan kısmını vücut dışına atmak için kullandığımız aracı.  Bu mudur? Evet budur. Ve yazarın sitemi neden bu kadar doğal bir oluşumu bu denli iğrençlik kategorisine koyup üstünü örtmeye çalışıp, yarım saat sonra gidip o klozete oturuyor olmamız. Bu kadar basite indirgenmeyecek bir konu olduğunu düşünüyorum, belki o niyetle yazmadı yazar ancak ben bir alegorinin olduğunu, çünkü bu doğal sirkülasyonun müthiş derecede ruhumuzla bağdaştığını düşünüyorum. Ruhumuzu, duygularımızı, benliğimizi, ne denli yansıtıyoruz? Saklıyoruz, kimse görsün istemiyoruz, çünkü kokuşmuş, çünkü pörsümüş, çünkü kabul görmeyeceğini düşünüyoruz...
    Hepimizin yaşadığı şeyleri tuvalete gitmek de yalnızken düşünmek de aynı şey. Ancak ikisini de hiçbirimiz yapmıyormuşuz gibi davranıyoruz.
    Cesaretsiziz.
    Tuvalet 2 metrekarelik bir alan ve fiziksel yalnızlık için muazzam ölçülere sahip bir yer. Ancak ruhun yalnız kaldığı yer, boşluk.
    Hem de sonu olmayan bir boşluk ve o boşluğa her bıraktığımız duygunun, kelimenin, yaşantının sonsuzluğa karıştığı ve göz göre göre bıraktığımız şeylerle dolu bir karadelik. O karadelikteki şeylerle dışa yansımamız arasında da uçurumlar...
    Hüznün Fiziği' nde de şu cümlelerinden aynı fikirde olduğumuza kanaat getiriyorum:
    "Ve bizim varolmayışımıza dair -yokluğumuz o kadar yoğun ki, farkedilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor." (Syf 202) Gospodinov belki de bu romanıyla farkedilmeye çalışmak için sıradışı şeyler anlatmaya çalışmıştır, kimbilir.
    Dostoyevski işi çözmüştü ama o da çaresizdi bu konuda: "... niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor? Bir insan, içini içtenlikle ortaya dökmeyi neden duygularına bir hakaret olarak kabul ediyor?."( Beyaz Geceler- syf 58)

    Ve son olarak "kokuşmuş ruhlarımıza selam olsun!"


    "Tümüyle yok olacağım
    Dedi
    Dinozorlar gibi
    Tümüyle yok olacağım
    Dedi" (Syf 143)

    Keyifli okumalar...
  • ''Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup belki de yıllar boyunca yaşanan onca acının, gadre ve ihanete uğramışlığın, aldatılmışlığın, sayısız hayal kırıklığının gözlerinizin içinde yuvalanması ve hayattaki son nefesi verinceye değin o yuvadan bir daha çıkmamasıdır.

    Hüzün sizi bir taraftan durgunlaştırır, bir taraftan da bakışlarınızın derinliğine yerleştikçe yarı cana sokup bırakır.

    Bütün bunlara rağmen yine de asil bir duygudur hüzün; vakurdur, olgundur ama aynı zamanda buruk ve suskundur.

    Hüzün sükunetli bir histir. İnsanı yoğurur, pişirir. Bu yüzden, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir.

    Hüznün refiki yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerinizin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi “Ben hâlâ buradayım” demeyi başarır.''

    Mustafa Öztürk