• 200 syf.
    ·7/10
    gerçekten de bir tereddütün romanı.. hem de dibine kadar.. okurken acaba yarım bıraksam mı diye bir çok kere tereddüt geçiriyorsunuz :)

    peyami safa tam bir psikolojik tahlil yazarı. ama benim düşünceme göre, belki de hayatta çok derin yalnızlıklar yaşamış biri. çünkü ancak yalnızlığı çok uzun süreler boyunca ve çok derin yaşayanlar böyle kitaplar yazabilirler. kitapta ayrıca fazlaca ahkam kesmeler görülüyor. toplumla ilgili kendi fikirlerini bolca aktarmış. hatta sanırsınız ki, belki de kitabı sırf bunun için yazmış.

    aslında ilk başta anlatılan hikaye çok daha fazla ilgi çekiciydi. mualla'nın okuduğu o kitap hiç bitmesin istedim. onunla beraber bende yemeğimi yarıda bırakıp orda anlatılan hikayenin devamını okumaya koştum. ama sonra anladım ki, o hikayenin devamı hiç gelmeyecek. bunun hayal kırıklığını yaşadım. başka başka hikayeler çıktı karşıma. bir an geldi, acaba hala aynı hikayede miyim şüphesine düştüm. yani kitapta resmen bir kaybolma yaşadım ve bu hoşuma gitmedi. o yarım bırakılmışlık hissiyle dolu hayal kırıklığı duygusunu kitap boyunca üstümden atamadım.

    yani sözün özü, okumak için risk alınması gereken bir kitap. bu arada eski kelimeleri çok fazla. ama akıcı üslüp yüzünden bu okuma zorluğu yaratmıyor. aksine o akıcılıkla, bütün kelimeleri zaten anlıyorsunuz..
  • 200 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Bazen bizim de kendi tasvirlerimizle dolu odalarımız vardır. Ama yansıtmayız,tıpkı ana karakter gibi. Bazen anlatmak istediklerimiz vardır , tanımak istediğimiz yabancılar; ve belki çoktandır sayfalarını ezbere bildiğimiz insanlar, Mualla gibi tereddütlerimiz; Vildan gibi hastalıklı görünen hakiki düşüncelerimiz vardır belki de kim bilir. Avrupai görünmeye çalışan yalnızlıklar edinir, bu havalı adın altına sığınarak korunmaya çalışırız. Sonunda üstün gelen Şarkın ince düşüncesidir bence. Sonunda üstün gelen Şarkın içimize işleyen ince sızısıdır bence . Sevgiliyi kalbinde besleyerek onu orada okşayıp narin bir gül gibi büyüten naif sevgi. Sonunda ne Doğu ne de Batı tadar mutluluğu; aslına bakarsak ortada tadılacak bir mutluluk baştan beri yoktur.
    Tereddüt hayatımıza yeni mutluluk resimleri altında derin sorgulamalar getirmek için bu yalanı seçmiştir.

    naçizane...
  • 216 syf.
    ·4 günde·8/10
    Genellikle okunmadığını bildiğim için uzun inceleme yazmam ama yazarın okuduğum onuncu kitabı olduğu için ve Hasan Ali Toptaş okumayanları aydınlatmak adına sözü uzatacağım.Hasan Ali Toptaş okuma serüvenim Gölgesizler ile başlamıştı kitaba başladığımda -ki her kitapta bu duyguyu tadacaksınız- ben farklı bir yazar okuyorum,daha önce böyle bir anlatıma rastlamamıştım demiştim.Şimdi onuncu kitabı okudum ne değişti?Okudukça Toptaş'ın içindeki hayal evreninin ne kadar büyük olduğunu ve kelimelere nasıl hükmettiğini tekrar tekrar gördüm.Onun en çok sevdiğim yanı özellikle halkın içinde bir yerlerde kaybolmuş yahut gizli kalmış karakterlerin kimliksizliğini,kayboluşunu alıp önümüze koymasıdır.



    Öncelikle bu kitabı-Sonsuzluğa Nokta-inceleyerek diğer kitapları için bir okuma rehberi önermek istiyorum.Öncelikle bu yazarın ilk romanı ama benim okuduğum onuncu kitabıydı fakat iyi ki de öyle olmuş çünkü belki Toptaş okumaya bu kitapla başlasam yazara karşı minik bir ön yargı kazanabilirdim.Kitap Bedran'ın geçmiş ve bugün arasında geçişler yapıp bizle konuşması şeklinde ilerliyor.Kitaptaki kaza ve baba motiflerinin daha sonra Kuşlar Yasına Gider adlı romanında benzersiz bir anlatıma kavuştuğunu göreceksiniz.Evet bu kitapta gereksiz bir cinsellik var fakat bunu diğer kitaplarında göremiyoruz ve bu bir ilk roman olduğu ićin bence ağır eleştiriyi hak etmiyor.



    Peki Toptaş okumaya nereden başlanmalı?Bana kalırsa roman okumayı sevenler Gölgesizler yahut Kuşlar Yasına Gider'den başlamalı,yok şiir seviyorum derseniz ölmeden önce muhakkak Yalnızlıklar adlı kitabını okuyun.Eğer askerdeyseniz ya da askere gidecekseniz Heba'yla başlayın.Ben doğaseverim ağaçları kuşları severim diyorsanız Ben Bir Gürgen Dalıyım adlı romanı okuyun ama yetmez çocuğunuza da okutun.Hayallere dalmak başlangıcı ve sonu unutmak kelimelerin dünyasında dans etmek istiyorsanız Bin Hüzünlü Haz'ı ve Kayıp Hayaller Kitabı'nı okuyun.Benim en çok sevdiğim ve canımı en çok yakan kitaplarsa:Heba ve Kuşlar Yasına Gider oldu.Iyi okumalar.
  • 299 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Tarık Tufan’ın okuduğum ilk romanı Düşerken çok ama çok etkiledi beni. Kırgınlıklar, kabullenmeler, yalnızlıklar, korkular ve kaybedişlerle dolu bir roman Düşerken... Hiçbir duygunun abartılmadan yaşandığı gerçek bir kaçış ve yüzleşme romanı..
  • 116 syf.
    ·2 günde·10/10
    Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde

    Hasan Ali Toptaş ile İtalyan Kültür Merkezi'nde bir söyleşide tanışma ve onu dinleme fırsatı buldum. Heba kitabı İtalyanca'ya çevrilmiş ve bunun sonrasında bir buluşma düzenleme fikri ile bir araya gelmişler. Söyleşide kitabını çeviren çevirmen ile birlikte bulunuyordu. Şimdi yazdıklarım da aslında bir kitap incelemesinden çok bir yazara karşı olan izlenimim olacak. Yazarı sevenlere belki bilmedikleri birkaç bilgi aktarabilme ümidiyle yazıyorum.

    O zaman şöyle başlayayım,

    Hasan Ali Toptaş, okumalarıma kattığım bundan sonra da birçok kitabını okumak istediğim bir yazar. Kuşlar Yasına Gider romanı ile duymuştum onu. Ben yalnızca ismi bile insanda bir his uyandıran kitaplara çok ilgi duyuyorum. Çünkü yalnızca ismiyle bile hikayesine dair şeyler canlanıyor insanda. Bu nedenle ilk hedefim o kitabını okumaktı. İmza gününe giderken hem Kuşlar Yasına Gider hem de Yalnızlıklar kitabını aldım. Yalnızlıklar da sık sık alıntılarına rastlayıp bende merak uyandıran bir kitap olmuştu. Söyleşiden önce Yalnızlıklar kitabının neredeyse yarısını okuyarak yazar hakkında en azından üslubu yönünden biraz da olsa fikre sahip oldum.

    Türkler arasında da ona Kafka yakıştırması yapılıyor mu bilmiyorum ama çevirisi yapılan diğer ülkelerde kendisine "Türk Kafka'sı deniliyormuş. Ancak yazar bundan pek hoşlanmıyor. Benim de çok katıldığım bir şekilde şöyle söyledi: Bir şeyleri bir şeyler üzerinden tanımlamak zorunda değiliz, ki bir de bu kişi yazarsa. Dünya bile Kafka'yı 41 yıl taşıyabildi diyor. Galiba bu ismin yükünü yüklenmek istemiyor. Ki zaten her insan kendine özgüdür ben de böyle yakıştırmaları, bir şeyi benzetme yapmadan anlatamayışı doğru ve sağlıklı bulmuyorum. Kendisi de artık Kafka için halamın oğlu ya da dayımın oğlu diyormuş. Böylelikle bu yakıştırmayı yapanları eleştiriyor denilebilir bence.

    Sonrasında yalnızlık teması üzerine yazmış olsa da bunun -yalnızlık temasının-da üzerine yapışmasını pek istemiyor. Özgürlük alanının kısıtlanmasından ve kalıplara sokulmaktan hoşlanmıyor anladığım kadarıyla.

    Yine üzerine kalmış bir diğer konu bir haciz işlemi sırasında televizyon izleyen çocuğu görüp televizyonu haczetmeye gönlünün elvermediği ve meslekten istifa ettiği hikayesi ya da masalı mı denilmeli bilmiyorum. Ya kişi de bir hata olmuş ya da onu çok seven birileri böyle dokunaklı bir hikaye yazmış. Ancak kendisi bunu da düzeltmek istiyor. Böyle bir olay yaşanmamış ve yazar işinden emekli olarak ayrılmış. Aslında daha sonra yayınlanan bir söyleşi kitabında bu durumdan bahsetse de fazla kişiye ulaşamamış ya da bu bilgi ısrarla paylaşılmaya devam edilmiş.

    Kendisi mesleğiyle ilgili, bürokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istemediğini, okumak da istemediğini söyledi. Emekli olmak için gün saydım bir daha o günlere dönmek istemem diyor.

    Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yazılarını yere uzanarak yazıyormuş. Dolma kalem kullanıyormuş ve duyguların ancak kalemle kağıda aktarabileceğini düşünüyormuş şimdiye kadar. Ama son kitabını klavye ile yazmış böyle de olabiliyormuş diyor.

    İlham aldığım bir şey yok ama her şey ilham kaynağı olabilir diyor mesela bir sokak tabelası bile. Kendi yaşamının, birikiminin onu yazmaya yönlerdiğini söylüyor.

    Ben hep bir yazarın nasıl yazdığı konusu üzerine düşünürdüm. Yazarken plan yapıyorlar mı yoksa yalnızca ellerine kalem kağıt alıp mı yazıyorlar diye merak ederdim. Bu sorunun cevabı birçok yazara ve yazdığı türe göre değişebilecektir. Ben ise ideal olanı kalem kağıt alıp içten gelenlerin kağıda dökülmesi şeklinde görürdüm. Plansız, programsız ve bunun yanında kusursuz bir yazının çıkması bana yazarın yetkinliğini çağrıştırırdı. Bu açıdan bakınca Hasan Ali Toptaş da kitaplarını bir plan dahilinde yazmadığını söyledi. Yalnızca Kuşlar Yasına Gider kitabını bu şekilde yazmış. Onun dışında yazdıklarında hikaye kafasında oluşmaya başlayınca yazıya döküyormuş bütün o kafasındakileri.

    Her yazar okunmak, anlaşılmak ister diye düşünüyorum. Ancak Toptaş'ın büyük kitlelere ulaşmak, popüler olmak gibi bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Kendisi sadece içinden gelenleri yazıyor. Çok mütevazı, çok içten bir tavrı var. Yazmak istediği için yazıyor. Bu da bence eserlerini daha değerli kılıyor.

    Yalnızlıklar kitabına gelince defalarca okunulası bir kitap. Çok farklı bağdaştırmalar yapmış, alışılmışın dışındaki bu bağdaştırmalar hızlı hızlı okuyup geçmenizi engelliyor. Düşünerek, hissederek okunduğunda anlatım yoğunlaşıyor ve bu derin anlam çok güzel yerlere götürüyor insanı.

    Yalnızlığı şekilden şekile sokan yazara kısa bir yalnızlık tanımlaması yapılması istendiğinde bunun mümkün olmadığını söylüyor ve kitabının sonuna atıfta bulunuyor.

    "Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde" diyor.
  • 392 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Önce romandan bağımsız olarak Sait Faik Abasıyanık deyip gözümü kapayalım, buyrun beraber deneyelim. Onu okuyanlar aşağı yukarı bana katılacaktır diye düşünüyorum.

    Benim aklıma ilk gelen deniz olur. Denizin ortasında küçük bir balıkçı teknesi, hatta bir sandal. Yalnız bir sandal... Yalnızlık... Sait Faik'in yalnızlığından ziyade anlattığı yalnız insanlar, yalnızlıklar...
    Bir köpek, sevgi dolu... Sevgi gören ve sevgi veren…
    İçinde çocuk olmayan bir çocuk parkı... Gece olduğunda evsizlerin konakladığı, yalnızların evi bir park…
    Bir kahvehane; bazen sohbetlerin, bazen yalnızlıkların doldurduğu sabahçı kahveleri…
    Dertli bir kadın, kederli bir adam. Yan yana duran bir çift, konuşmayan; ama bakışlarıyla çok şey anlatan…
    Bir mektup… Bir dosta yazılmış… Küfürlü de olur fark etmez, yeter ki samimi olsun, içten olsun…

    Benim aklıma bunlar geliyor... Olaylardan değil, bir bakıştan; cümlelerden değil, bir kelimeden; entrikalardan değil, yalnızlıklardan hikâye çıkaran adam: SAİT FAİK ABASIYANIK.

    Şimdi de romanı okuduktan sonra zihnimde oluşan Sait Faik’e bir bakalım: Yapayalnız bir adam; ama yalnızlığı hak eden bir “Sait”. Çünkü hemen hemen herkesle kavga eden, erkeğe veya kadına düşünmeden şiddet uygulayabilen, aksi, beceriksiz, alkolik, sevgilisinin ensesine ensesine vurabilen bir serseri… Romandaki “Sait” dediğimde aklıma gelen ise bunlar. Hatta bir elinde fıstık, bir elinde bira şişesi; sabahtan akşama dek millete laf atan sarhoş bir adam bile diyebilirim. Gerçek Sait Faik Abasıyanık da böyle olabilir mi, bilemem. Günümüzde bile yaşamış olsaydı gerçek hayatını bilemezdim elbet… Ama benim öykülerinden tanıdığım Sait, insan sevgisiyle, yaşam sevdasıyla hayat bulan bir aşk adamı… Onun aşkı dünyayla, insanlarla, sokaktaki simitçiyle…

    Sait Faik deyip gözümü kapattığımda aklıma şiddet, kavga, sinirli bir adam hiç gelmedi. Gelseydi söylerdim, valla, gerçekten söylerdim. Kitabı beğenmedim demiyorum; ama sanki bizim kalbimizde, zihnimizde olan Sait Faik'ten uzaklaştırdı bizi biraz. Muhayyelimi somutlaştırmaya çalıştı belki. Gerçekte kitapta geçen özellikleri olabilir yazarın; ama biz okurların Sait Faik'i asla sinirli, kavgacı biri değil. Okurlarının onu öyle hatırlamasını istese Sait Faik başarırdı, bunu çok güzel de yapardı eminim. Öyle bir yazardı ki, hepimiz kavga etmeyi çok güzel bir şey sanırdık, zevk için adam döverdik. Dövüş Kulübünün adı Sait faik kulübü olurdu. Yazdı mı sağlam yazardı çünkü Sait Faik.

    Sait Faik’i hiç okumasam, bu kitabı beğenir miydim onu da bilemiyorum. Kitabı beğenmemin sebebi “Sorumlu Avare” yazarı sevmemden kaynaklı duygusal da olabilir. O yüzden Sait Faik’le bu eserde tanışmış bir okurun düşünceleri daha somut ve net olabilir. Romanın ortalarına doğru aslında yazarı sadece olumsuz eleştirmeyi düşünüyordum. Çünkü kadın erkek dinlemeden şiddetin esiri olmuş alkolik bir Sait Faik vardı kitapta. 200lü sayfalardan sonra şiddet içeren bölümler azaldı, Yaşı ilerledikçe bizim Sait de uysallaştı, olgunlaştı. Kitap hakkında hala iyi bir şey söylemedim bu arada değil mi? Hemen söyleyeyim. Yazar Özlem Esmergül, derin bir çalışmadan sonra kaleme almış romanı, bu belli. Okuduğum anıları buldum romanın içinde, çok güzel hikâyeleştirmiş. Gerçek yazarları, kişileri bir roman karakteri olarak önümüze başarılı bir şekilde sunmuş. Sait’le gülüp ağlamış ki roman karakterini gerçek bir kişiden, hayatta olmayan kişilerden çıkarmış; sanki onlarla konuşmuş gibi.

    Her ne kadar haklı veya haksız yazara kızdığım bölümler olsa da, özellikle belirttiğim gibi kitabın yarısından sonra, zevkle okuduğum bir eser oldu. Bir Sait faik kitabı yazacaksanız isim seçmede pek zorlanmazsınız. Buyrun size küçük bir araştırmayla bulabileceğiniz birkaç lakabı: İstanbullu Öykücü, H20 (Sulu Sait), Sorumlu Avare (Benim En Sevdiğim), Gözlemci Balıkçı, Çakırkeyif Sirozlu, Küfürbaz Şair, Züğürt Yazar… Özlem Esmergül de güzel bir isimle eserini taçlandırmış. Zira benim de Sait Faik’i tanımlarken en çok kullandığım kelime “yalnız” oldu.

    Sonuç olarak romanla ilgili tavsiyem şudur: Hiç Sait Faik okumadıysanız öncelikle en az beş Sait Faik kitabı okuyun. Yazarı seveceğinizi ümit ediyorum. Sait Faik’i okumayı sevdiğiniz takdirde, romandaki Sait’i de ne yaparsa yapsın, eminim ki çok seveceksiniz.

    Ayrıca kendisini anlatan bir kitapta son cümlenin Sait Faik’ten gelmesini beklerdim. Ben yazıma onun kendisini anlatan cümleleriyle son veriyorum…
    “Bir saadet denizi içinde felaketlerden kurtulmuş bir sandal gibiyim; yelkenler paramparça, sandal su içinde. Hayır, sandalcı gibiyim.”
    “Ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan.”
    SAİT FAİK ABASIYANIK
  • Bugün en sevdiğin Türk yazar kim diye sorsalar sanırım cevabım Hasan Ali Toptaş olur. Zaten Türk yazarlar arasında en çok okuduğum yazar kendisi. Herhalde bu bile bu cevabı vermeme yeterli olur.
    Ancak biraz daha açmak istiyorum.
    Gölgesizler ile giriş yapmıştım yazarın dünyasına. Açık söylemem gerekirse büyülü bir tarafı olmasına rağmen bir şeyler eksik demiştim. Ama ne olduğunu çözemedim. 3-4 ay sonrasında da Yalnızlıklar kitabı ile yazarla yollarımız bir daha kesişti. Bir şey vardı çünkü bu yazarda biliyordum ama çıkaramıyordum. Yalnızlıklar ı okuduktan sonra ise tamam dedim. Artık bu yazarın bütün kitaplarını okumalıyım.
    "Ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
    o yıllarda,
    ellerim dokunduklarımdan.
    Dilimi sormayın,
    konuşamadıklarımdandı
    ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda."
    diyordu yazar ben de okuduklarımla var olmuştum herhalde. Onun o sözgelimi diyerek cümleye başlaması ve o cümlenin bir türlü bitmemesi beni alıp götürüyordu bilmediğim yerlere. Cümlelerin o ahengi ile savrulup gidiyordum.
    Sonrasında ilk romanı olan Sonsuzluğa Nokta ile devam etti serüven. Artık daha da emindim. Bu yazar sanki benim için yazıyordu. Gerçi kendisi okur için yazmazdı okura yazardı ama olsun. Ve sırasıyla diğer kitapları derken elimde kala kala Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız kitabı kaldı. Bu arada en sevdiğim kitabı da Heba

    Bir haber duymuştum yakın zamanda yeni kitabı geliyormuş. Gerçi Kuşlar Yasına Gider ve sonrasında çıkardığı Gecenin Gecesi kitabı ile benim tanıdığım HAT gitmişti sanki. Ondan dolayı bir hayal kırıklığı olmadı değil ama yine de çok seviyorum.
    Doğum günün kutlu olsun Hasan Ali Toptaş. Ömrün uzun olsun bol bol yaz.
  • 302 syf.
    ·16 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ay Sarayı Paul Auster'ın 1989'da yayınladığı 4'üncü (Farklı isimde çıkardığı bir kitabı daha vardı hatırlarsınız) kitabı. Hayatını anlattığı kitap dışında , New York Üçlemesi ve Son Şeyler Ülkesinde 'yi okumuştum bundan önce, yazar hakkında da detaylı bilgi vermiştim o incelemelerde.

    Ay Sarayı ne "New York Üçlemesi" gibi postmodern bir -pardon üç- polisiye ya da "Son Şeyler Ülkesinde" gibi distopik- Öyle miydi gerçekten?- bir hikaye. Bazı okurların en sevdikleri Paul Auster romanı hatta en sevdikleri şey olarak tanımladıkları bu kitap, bazılarına ise oldukça sıkıcı gelebiliyor.

    Herkesin dediği gibi tesadüfler üzerine bir kitap bu. Kitapta bir iki yerde “Hah! Sanki dünyada rastlantı diye bir şey olabilirmiş gibi. “ ya da “Rastlantı diye bir şey yoktur. Bunu yalnızca cahiller söyler.” tarzı cümleler geçse de Doktor Jivago'yu temize çıkaracak kadar çok tesadüf var bu kitapta. (Okumadım, incelemelerde öyle diyordu herkes)

    Baştan başlayalım isterseniz. Hatta ilk paragraftan. İnsanların Aya bastığı yıl başlıyor hikayemiz ve ilk paragrafta kitabın sonuna kadar ne olacağını söylüyor Paul Auster. Yani aslında ilk paragraftan sonrasını okumanıza hiç gerek yok. Ama o kadar parayı boşu boşuna vermediğinize inandırmak için kendinizi okumaya başlıyorsunuz. Kitap boyunca da bazı kırılma noktalarından sayfalar önce süprizbozan (alışamadım daha- spoiler) veriyor Paul Auster ve zaten tahmin ettiğiniz şeyi tahmin ettiğiniz anda o da söylüyor size. Ama kitabın başında nasıl başlamışsanız kitabı okumaya, böyle yerlerde de devam ediyorsunuz mecburen. Hedef önemli değil çünkü, yolculuk önemli.

    Evet yolculuk önemli ve bu yönüyle beat kuşağına yaklaşıyor biraz Auster. Kitap içinde çeşitli yolculuklara çıkıyoruz çeşitli kahramanlarla, zihinsel ya da maddesel yolculuklar bunlar, tesadüfler ve Ay yolumuzu belirliyor çoğunlukla. Kitapta bir Çin Sürpriz kurabiyesinden çıkan ya da Tesla'nın söylediği iddia edilen söz gibi ” Güneş geçmiş, Dünya bugün, Ay ise gelecektir”. Ay çıkıyor bir yerde karşımıza hep. Bazen Ralph Albert Blakelock'un Fogg ile birlikte bir saat boyunca baktığımız Ayışığı tablosunda, bazen Solomon Barber'in hayali “Kepler'in Kanı “ kitabında. Ay orada hep ve biz de huzurluyuz.

    Üç kişinin hikayesi var kitapta, tesadüflerin abartılı ağının birbirine bağladığı üç farklı insan. Marco Stanley Fogg anlatıyor hikayeyi- dayısı Victor'la birlikte daha girişte Victor Hugo geliyor aklımıza ve başka bir yolculuk hikayesi. Kitabın sonuna kadar milyonlaca başka şey daha geliyor sonra. M.S.Fogg'un gençlik yıllarını yaşıyoruz kitabın ilk bölümünde. Buralarda bir yerlerde kendini bırakıyor Fogg, hiç bir şey yapmıyor, çalışmıyor, uğraşmıyor. Elimdekiyle yaşayabildiğim kadar yaşarım diyor, tüm kitaplarını satıyor, elektrik/su kesiliyor yavaş yavaş.Parası, yiyecekleri tükeniyor, evden atılıyor. En son Central Park'ta ölmek üzereyken hayata dönüyor arkadaşları sayesinde. Buralarda daha çok Henry David Thorau havası aldım biraz, New York Üçlemesinde de bolca geçmişti Walden kitabı ve Sivil İtaatsizlik.

    İkinci Kısımda ikinci karakterimizi tanıyoruz, Fogg Thomas Effing'in yanında çalışmaya başlayınca. Şahsına Münhasır bir kişi Effing. Kitap ilerledikçe, Borges'in büyülü gerçeklik havasında Effing'in hikayesini öğrenmeye başlıyoruz. Biraz da eski İtalyan filmleri havası almadım desem yalan olur. Çok havalı bir inceleme oluyor farkındayım, ama kitap da öyle. Yüzyılın başı New York'u, Tesla- Edison çatışması, Dünya Fuarı, 1900'ler Amerikan resim akımları, Paris, savaş anıları, Kızılderililer, Orta-Orta Batı Amerika ve vahşi doğa. Hepsi bir arada. Masal mı gerçek mi olduğunu anlayamadığınız hikayeler, kitabın nispeten duarğanlaştığı yerler buralar. Aklıma “Can Dostum -The Intouchables” filmi geldi burada da. Sürekli farklı film/kitaplara gönderme yapıyorum ama Paul Auster de benim gibi yapıyor zaten kitapta, sürekli bir şeylere bakıyorsunuz kitabı okurken bu neymiş diye.

    Üçüncü bölüm Solomon Barber'le ilgili. Onunla da bir yolculuğa çıkıyoruz kitabın sonunda, hikaye içinde hikaye devam ediyor. Tesadüfler devam ediyor. İlk paragrafta olanlar detaylandırılıyor. Ve 7 bölümde, başladığı gibi ayla bitiyor roman.

    Kendi hayatından ve eski kitaplarından şeyler de var her zamanki gibi bu kitabında da Paul Auster'in. Paris, Colombia Üniversitesi, sokakta para dağıtma , babasız büyüme, nakliye işi hep Paul Auster'in yaşam öyküsü olanCebi Delik 'te geçen şeyler. Kelimelere ve kullanımlarına da bütün kitaplarda değiniyor Paul Auster, okuduğum tüm kitaplarında en az 4-5 sayfa kelimelerin kullanımıyla ilgili ilginç paragraf/diyaloglarla geçiyor. Bu kitaptaki parçalanmış şemsiye de Cam Kent'de Stillman'ın “özelliğini yitirmiş cisimlerin adı aynı mı kalmalıdır “ konuşmasını hatırlatıp gülümsetti beni. Ve tabi yazarın alamet-i farikası New York. Bu kitapta da bolca geçiyor, özellikle Central Park. Ama Effing özelinde New York tarihine de giriyoruz bu kez, yüzyılın başındaki halini görüyoruz şehrin.

    3 ana karakter dışında, ilgi çekici yan karakterler, eksantrik hikayeler, savaş karşıtlığı, ateşli tanışmalar, silahlı çatışmalar, yeni başlangıçlar, bitmeyen yalnızlıklar, aşk, ayrılık, aşırılıklar, kitaplar, insanlar ve kimlerine göre mutlu kimilerine göre mutsuz son. Tekmili bir arada bu kitapta. Bazıları kurguyu zorlama bulsa da biraz, kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ben- özellikle Paul Auster'i takip edenler için. Bu kadar şey Paul Auster'in mükemmel dili ile birleşince, ortaya çıkan şey hak ediyor çünkü okunmayı ne kadar yoğun da olsa.
  • 464 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Bir türlü ölemeyenler, öldüğü halde yerini yadırgayıp geri dönenler, sadece ruhsal olarak geri dönenler, başlar üstünde gezinen sarı kelebekler, çarşaflarla göğe yükselenler, kuyruklu doğan insanlar, gökten birkaç gün boyunca çiçek yağması, dört yıl aralıksız yağmur yağması ve görünmeyen doktorlarla yazışmaların olduğu büyülü bir algının, savaş, yalnızlıklar ve trajedilerle dolu gerçeklikle buluşmasının romanı aslında bu. Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarını daha evvel okuduğum için aklıma Gölgesizler kitabı geldi. Gittikçe ıssızlaşan ve yalnızlaşıp içe kapanan insanların olduğu bir yer ve en sonunda da doğan bir ucube. Büyülü gerçekçilik kardeşliği diyelim.

    Bir ailenin beş-altı kuşak, yüz yıl boyunca, süren yalnızlığı...Kimi inatla, kimi içe kapanmayla kimi de gururla geçen yüzyıl. Herkesin hayatını sürdürmeye dayanabilmek için sığındığı bir uğraşı, bir döngüsü oluyor mutlaka. Misal, Albay Aureliano Buendia eritip yeni baştan balık süsü yaparken, Amaranta kendisi için sürekli olarak, ancak ölünce bitecek bir kefen dikmekte, Jose Arcadio kendini elyazmalarını sökmeye adarken, Ursula kendini anılarıyla oynadığı oyuna vermektedir. Yalnızlığa karşı sığınılan genel dayanak ise şehvet ve tutkudur. Bu keşmekeş içerisinde gittikçe ıssızlaşan yerde tufan gelir, kehanet gerçekleşir ve bir soyun hikayesi son bulur.

    "Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı."

    Roman içerisinde tarihi muz katliamı olayı da kurguda yer bulmuş. Zorlu bir yolculuğa çıkıp inatçı arkadaşlarıyla direnç gösteren dede Jose Arcadio Buendia, bir yer keşfeder ve oraya yerleşirler. Macondo dedikleri bu yerde her şey ilkel ve şendir. Eğlence ve panayırların olduğu zamanlar dışardan yabancıların gelip bu yerin sömürülmeye müsait bir yer olduğunu anladıkları zamana kadar, her şey kendi doğal akışını sürdürür. Ancak sömürünün gelip insanların köleleşmesiyle düzen bozulur (Sömürü muz fabrikası ile başlar). Durumun farkına varıp isyan edenlerin hepsi bir günde ortadan kaldırılır ve sistemi ele alan güç, olayları yok sayar. Sonrasında Macondo bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmaz. Korkup sinen insanlar, felakete uğramış evleri gibidirler artık; uyuşuk, umursamaz ve unutkan.

    Kurgunun gelişimine baktığımızda kendi kültürümüz ve inançlarımızdan dolayı hoş görmeyeceğimiz, rahatsız edici bir takım ilişkiler de dönüyor. Ancak latin amerika kültürü ve o pazarda üretilen ürünlere baktığımızda bu tarz şeyleri görmek mümkün. Birçok latin amerika yapımında benzer şeylere daha evvel de şahit olmuştum. Koyu katolik kısım hariç, bölgedeki farklı, esnek hayat algısından dolayı bunun normalleştiğini biliyorum. Marquez'in de çevresinde gördüğü şeylerden, yaşadıklarından esinle çok da yabancı olunmayan, o kadar da şaşılmaması gereken bir kurgu meydana getirdiğini söylemesi bunu doğruluyor.

    Bir de romanda beş-altı kuşağın uzun soluklu hikayesi anlatıldığı için karakter sayısı bir hayli fazla. Bunun üstüne isimler de nesilden nesile tekrar ettiği için zorlayıcı bir durum meydana çıkabiliyor. Bu tabii dezavanj durumu. Avantaj durumu ise akışın iyi olması. Bu yüzden çok fazla ara vermeden devam edebiliyorsunuz. Ancak biraz ara vererek okunursa iş, oldukça karışacaktır eminim.
  • 248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    "Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." der Hasan Ali Toptaş, Yalnızlıklar adlı şiirsel denemelerden meydana gelen şaheserinde.

    Kuşlar Yasına Gider adlı son eserinde de kendisi Denizlili olan yazar Hasan Ali Toptaş'ın pırıl pırıl, akıcı Türkçesinden bir Anadolulu Babanın ve oğlunun gözünden insanların üçkağıtçılığı, acımasızlığı ve baba-evlat ilişkileri çok iyi bir şekilde ifade edilirken, gerçek anlamda okunmayı ve anlaşılmayı hak eden bir yazar olduğunu tekrar tekrar ortaya koyuyor Toptaş.

    Okunmayı çok hak eden yazarın çok akıcı ve sürükleyici romanı oldukça başarılı olmuş, mutlaka okunmalı.
  • 116 syf.
    ·4 günde·7/10
    Son zamanlarda yeni kitabı Kuşlar Yasına Gider'le tekrar dikkatimi çekmiş olan yazar. Yıllar önce Gölgesizler'i okuduğumda çok beğenmiştim. Uzun bi süre hikayeyi unutamamış, etkisinden çıkamamıştım. Hasan Ali Toptaş denildiğinde aklıma direkt o gelirdi, okuduğum tek kitabı olmasına rağmen çok iyi bi yazar olduğunu teyit ederdim. Sonra dedim ki diğer kitapları da okuyayım, en çok duyduğum Yalnızlıklar'dı. Nedense roman olduğunu düşündüm hiç bilmiyordum şiir olduğunu. Adından da anlaşılacağı gibi yalnızlık üzerine. Ben beğendim ama aşırı iyiydi mükemmeldi diyemiyorum. Vurucu gelen birkaç yer vardı. Yani romanı kadar mükemmel değildi. Elimde diğer kitapları da var hikayelerden oluşan vesaire. Bakalım, onları da okuyup yine bahsederim nasıl olduğundan. Fakat güzel olacağına eminim.