• 264 syf.
    ·55 günde·Puan vermedi
    ----Bu tür düşünsel yapıtlarda spoiler olduğunu düşünmüyorum ama açıklarken -kendimce- bazı olayların da neticesini anlatmak durumunda kaldım. Okuyup okumamak size kalmış yani :) Kesik kesik yazdığım için bütün bir akış yok. Özellikle sonlara doğru ama bazı fikirlere değinmek istedim----

    Kitabın alacağım sitede stoklara düşmesini uzun süredir bekliyordum. Almayı beklerken Camuyla tanıştım. Buraya varoluşçulukla, Sartrela, 20.yüzyılla ilgili pek çok yazı yazılabilir. Genelgeçer bilgiler dışında ayrıntılı bilgilere de sahip değilim. Kitapları okumadan önce yazarlarla ilgili çoğu bilgiyi, dönemin koşullarını, fikirlerini –en azından çoğunu- öğrenmeyi sevmediğimi fark ettim. Psikolojik açıdan beni kısıtladığını ve okurken şartladığını hissediyorum. O zaman sanki fikirler bana ait değilmiş de başkasından öykünmüşüm gibi geliyor. Tekrar okuma fırsatı yarattığımda daha donanımlı fikirlere sahip olarak okuyabilirim belki.
    Çok beklediğim bir kitap olmasına rağmen okuma sürecini epey uzattım. O yüzden başlarda sıkılıp sıkılmadığımdan emin değilim. Ama felsefi yönü ağır basan ve olaylardan çok durumlardan ibaret bir roman olması beklentimi karşıladı. “Şeylerin” sonuçlara bağlanmaması da hoşuma giden bir diğer ayrıntı. Roman kahramanı Antoine Roquentin topluma ve kendisine yabancılaşmıştır. İnsanı varoluşsal sorgulamalara iten çevreye yabancılaşma ve yalnızlaşma süreçlerinden geçmiştir. Roquentin’ in varoluşsal olarak izlediği fikir süreçleri günlük şeklinde işlenmiştir romanda. Bu yüzden sık sık varoluşun ne olduğu üzerine tanımlar mevcut: “En yalın niteliğin bile, kendinde, kendisi bakımından ta içinde bir fazlalık vardı” (194), “Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.” (199). Sartre varoluşu bilincin farkında olduğu bilinç fazlalığı olarak tanımlamış genel manada. “Varoluş düşen bir düşüştür, düşmeyecek, düşecek, parmak pencereyi tırmalıyor, varoluş bir yetkinsizliktir.”
    Roquentin’ in eski kız arkadaşı Anny ise varoluşu ayrıcalıklı durumlardan faydalaranak yetkin anlarda arayan biridir. “ Daha sonraları bütün bu alanı genişlettim. Önce yeni bir durum ekledim ona, yani aşkı (sevişmek olayını demek istiyorum) ekledim. Bak işte, eskiden senin bazı… isteklerini niçin yerine getirmediğimi anlamadıysan işte bir fırsat; anlayabilirsin şimdi. Benim için kurtarılması gereken bir şey söz konusuydu. Sonraları, daha birçok ayrıcalıklı durumun bulunması gerektiğini düşündüm. En sonunda bu durumların sayısız olduğunu kabul ettim.” (218) Anny Roquentin’den farklı olarak adeta hükmederek özel varoluşlar üretmeye çalışmaktadır. Ancak sonunda bunun beyhude bir çaba olduğu sonucuna varır ve kendini “ölümden sonra yaşayan” biri olarak adlandırır. Roquentin ise etrafında sadece gerçek manada “var” olabilen bir şeyin varlığını sorgulamaktadır. Hayatında serüven yaşayıp yaşamadığını sorgulaması bunlardan biridir. “Benim düşündüklerimin aynısını düşünmüyorsun ki. Kılını bile kıpırdatmadan, nesnelerin çevrende bir çiçek demeti gibi düzenlenmesini istiyorsun sen. Ben, bu kadarını istemedim hiçbir zaman, sen başından serüvenler geçen, bense serüvenleri geçirten biriydim, bilirsin. ‘Bir eylemciyim,’ derdim. Hatırlıyor musun? Oysa şimdi, yalnız şunu söylüyorum: Eylemci olunamaz.”
    "...Şu anda bile (korkunç bir şey) varoluşmaktaysam, bu, varoluşmaktan ürküntü duymamdan ötürüdür. Özlediğim hiçlikten kendimi çekip alan benim. Nefret ya da varoluşmak tiksintisi, kendimi varoluşturma, varoluşun içine oturtma biçimlerinden başka şey değil." (151) kitabın pek çok yeri , üzerine sayfalarca düşünce yazılabilecek felsefi konuları içeriyor. Varlığı, varoluşu, derinlerde yatan anlamı arayış; yaşamanın yaşamaya değer olup olmadığı, çevredeki varoluşsal fazlalığa duyulan tiksinti ve tiksintinin azalacağı yerde aksine artması ve artık bulantının kaçınılmaz olması…
    -Maalesef incelemeyi 1 hafta kadar arayla yazdığım için o zamanlar anlatmak istediklerim şu an hafızamda yok- " Başkalarından tiksinen, bir insanoğludur, öyleyse hümanistin de belli bir yere kadar başkalarından tiksinmesi gerekmektedir. Ama o, tiksinme ve nefreti dozunda kullanan bilimsel bir insansevmezdir. İnsanlardan, onları daha iyi sevebilmek için önce nefret etmiştir." kitabın en çarpıcı sözlerinden biri de buydu benim için ve akabinde “hümanizm” ile ilgili bahsettikleri. Bence bulantı her insanda eser miktarda vardır. Bu başta, hoşa gitmeyen bir kişinin ya da durumun fark edilip daha sonra aynı durumların ya da kişilerin yaptığı her hareketin göze batması ve neticede bulantıya sebep olmasıyla başlayıp artık yaşamın bile ağır gelmesi varolmanın ağırlığı olarak günbegün insanın üzerine çökmesi şeklinde gelişebilir. Varoluşla ilgili kitaplar okuduğumda şu ana kadar hep nihilist bir taraf hissettim okurken. – yine uzun süre ara vermişim. Bilgisayarın bende olmaması da buna sebep, tembelliğim de ayrı sebep maalesef- Bu olumsuz nihilist algıya sahip insanlarda ,bana göre, yargıladıkları dinlerdeki çileciliğe benzer bir tutum var. Ama din sonunda bir kurtuluş vadederken onlar sanki sıkışıp kalmış gibi geliyorlar bana. Ve bu olumsuz tutuma rağmen hala yaşamlarını sürdürmeleri bana ikircikli geliyor. Diğer tarafta hayatın “keşfetmeye” değer olduğunu düşünen bir nihilist bir taraf da var. Onu anlayabilirim ama hayatın kaostan ibaret olup her türlü değerden yoksun olduğunu düşünerek hayatı geçirmek oldukça çileli olsa gerek.
    Kitabın ismi okunması için bile yeterli aslında bulantı… Bunu en çok bu sene yaşadım. Pandemi dönemimde kısıtlı bir alanda farklı karakterlerle kalmak zorunda olmak ve kendinden küçük ölçüde de olsa, senin için önemli olan fedakarlıkları yapmak… Bulantı öfkeyle bağdaştırılabilir aynı zamanda kayıtsızlıkla da ve bulantının ardı kesilmez artışı insanı intihara sürükleyebilir. Bunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Dediğim gibi kitabı en az altı aydır almayı planlıyordum ve pandemi sürecinde almıştım. İnsan belirli bir süreden sonra kayda değer bir gelişme görmeyince tüm bu tekdüzelikte en azından zamanını nasıl geçirdiğini görmek istiyor. Ben de günlük şeklinde o gün neler düşündüysem yazmayı düşünmüştüm. Sartre’ ın neden bu kitabı ele aldığını anlayabiliyorum. Kitabın sonu da benim için yeterliydi. Roquentin’ in birinin varlığının sebebinin bir başka varlığın nedeni olamayacağını sonucuna vararak kitabını değiştirmesi, Anny ile bir vuslat olmaması (!).. Ama kitabı okurken en çok hoşuma giden kitabın çevirisiydi. Çevirmenin felsefi konular üzerindeki hakimiyeti, anlatılanları bize en sade haliyle aktarabilmesi okurken insanı odakta tutuyordu. Çevirmenin bu yöndeki donanımı daha önce kendisini hiç tanımama ve aldığı eğitimleri bilmeme rağmen bana geçti, çevirdiği diğer kitaplara bakacağım “Bulantı” sayesinde. Keşke Fransızca bilseydim de ne şekilde aktardığını daha rahat analiz edebilseydim. Kitap üzerine sayfalarca yazı yazılabilir. Üzerine düşüneceğim sayfaları da telefonuma not etmiştim ama daha fazla geciktirmek istemiyorum incelememi. Okuyun, özellikle de var olmayı anlamlandırma çabasını seviyorsanız farklı bakış açıları görmek hoşunuza gidecektir.
  • 265 syf.
    ·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap İskender Pala'nın 28 Şubat sürecinde Ordudan ihrac edilmesini konu ediyor. Yazarın kendince uğradığı haksızlık, olaylar ve kırgınlıkları mevcut. Kitabın sonunda bir iç hesaplaşma da var ben bu kısmıyla ilgili bir kaç birşey söylemek istiyorum sadece çünkü, şahit olmadigim, yaşın yanında kurunun da yandığı bir dönem hakkında konuşmak haddimi aşmak olur diye düşünüyorum.

    28 Şubat ; Türk siyasi tarihinin karanlık sayfalarında yerini alan ve "Postmodern darbe" olarak nitelendirilen , kadınların başörtüsü olduğu için okullara sokulmadığı , var olan toplumsal düzeni korku ve tehlike mantığına endeksleyen kararların kağıda döküldüğü günün adıdır!

    Ben kendi adıma başörtüsü sorunu yaşamadım. Ama başörtü davası yüzünden nezarette yatan çok arkadaşım var.

    Bu konuda nacizane bir sitemim var. Bu insanlar daracık kot pantolan üzerine tunik giyilsin diye , bonesiz eşarp altından 4 cm saçın görünsün diye nezarette yatmadı. Başörtünün sorun olduğu yıllarda islamiyeti layıkıyla yaşadığımıza inananlardanım. Bugün kendi içimi de hesaba çektiğimde ben de kendimden memnun değilim. Yaşanılan modern hayata , modaya ayak uydurmaya çalışırken özümüzü kaybettiğimizi düşünüyorum.

    Ve kitabın sonunda İskender Pala'da bu iç hesaplaşmayı yasıyor. Şuan eşim pardesü süz sokağa çıkabiliyor, kızım tunik giyebiliyor diyor. Yani ordudan ihrac edilmeme gerçekten gerek var mıydı diye sormadan edemiyorum diyor.

    Peki sizce gerek var mıydı?

    Keyifli hesaplaşmalar, pardon okumalar!!!
  • 1808 syf.
    ·76 günde·Beğendi·9/10
    Savaş ve Barış, benim açımdan, karakter gelişimlerini görebileceğiniz, insanın içini ve toplum içindeki insanı gözlemleyebileceğiniz yani üzerinde sosyolojik ve psikolojik analizler yapmaya oldukça müsait, tarihle ilgisi olmayanlara bile klasik tarih anlayışından uzakta yeni bir bakış açısı sunan tam bir klasik eserdir. Lisans derslerimde gördüğüm, psikoloji kuramcılarının soyutlaştırarak anlattığı insan dinamiklerinin bu eserde somutlaştığına ve insan hakkındaki bu oldukça yerinde tahlillere şaşırarak tanık oldum. Bu da bana Freud’un ünlü sözünü hatırlattı: “Gittiğim her yerde, benden önce oraya gitmiş bir şair buldum.”

    Bir kitap birçok yönden değerlendirilebilir; bu klasik eser için edebi, tarihsel, öne sürdüğü fikirler, psikolojik veya sosyolojik yorumlamalar yapılabilir… Benim için değerlendirme konusu, eserin karakterleridir.

    Bu noktada karakterlerle ilgili kendi kişisel izlenimlerimi ve duygularımı yazmak istiyorum:

    -DİKKAT buradan sonrası bolca “SPOILER” içerir

    Kitapta gerçekten çok fazla karakter var ama Tolstoy’un özellikle merceğe aldığı daha az karakter var. Bu karakterlerden Nataşa’nın neredeyse tüm hayatına tanık oluyoruz, öyle ki bir tek yaşlılığını bilmiyoruz.

    Karakterleri tek kelime ile anlatacak olsam; Nataşa için hayat derdim, hayat gibi inişli çıkışlı bir karakteri var ve doğal.. Piyer arayış, Sonya fedakarlık, Maria maneviyat, Nikolay ve Denisov asker, Elen narsist, Anatol yüzünde gülümse olan boş adam (evet tek kelime olmadı), Dolokhov manipülatif (ve hatta bence biraz da sosyopat), Prens Bolkonsky (Andrey ve Maria’nın babası) zor kişilik, Boris her devrin adamı… Prens Andrey için tek bir kelime bulmakta zorlanıyorum, belki de kitapta en ilgimi çeken ve sevdiğim karakterlerden biri olduğu içindir, ölümüne gerçekten üzülmüştüm. Bana hissettirdiği kararlı ve sert bir kişilik, biraz babasına benziyor bu yönüyle. Piyer gibi bir arayış içinde ancak Piyer’den farklı olarak bir karar aldığında bunu uyguluyor ve taviz vermiyor, ta ki yeni bir keşif ile yeni bir düşünsel yola girinceye kadar. Bunlar, karakterlerin bendeki güçlü izlenimlerini kelimelere dökme çabamdı, elbette farklı algılar olabilir.

    Piyer ve Andrey’i birbirlerinden çok farklı ve çok benzer gördüğüm gibi Sonya ve Maria için de benzer düşüncelere sahibim. Görünüşte ikisi de fedakar ve uysallar ancak alttaki dinamikler farklı. Anne ve babası olmayan ve üstelik fakir olan Sonya için fedakarlık, sevgi görmenin ve değerli olduğunu hissetmenin tek yolu. Tolstoy, Sonya’yı kediye benzeterek, halinden memnun olduğunu söylüyor. Ancak, elinde bir tek Rostovlar olan başka hiçbir şeye sahip olmayan Sonya’nın başka bir alternatifi mi var? Kitapta Sonya’dan ancak Nataşa ve Nikolay’la ilgili olarak ya da ev işleri gibi ıvır zıvırlarla haberdar oluruz. Sonya bağımlıdır, bağımsız bir kişilik olarak ele alınmaz, bu yüzden beni tüm karakterlerden daha çok etkilemiştir. Onun hikayesinin mutlu sonla bitmesini gerçekten çok istedim ancak istediğim gibi olmadı. Mutlu sonla kastettiğim sadece kendi olduğu için sevileceği bir hayatının olması ve fedakarlık yapmasa da ve hatta hata yapsa bile sevileceğini hissetmesiydi. Sonya hep ev kedisi olarak kaldı, üstelik çocukluğundan beri bağlı olduğu adamın eşiyle birlikte mutlu mesut yaşadığı evinde kaldı, çocuklarına baktı. Tolstoy’un mutlu sonu beni mutlu etmedi o kadar.. Ancak bir bakımdan da gerçekçiydi, sevilmek için bir şeyler yapması gerektiğini çocukken öğrenen insanlar, bu başa çıkma mekanizmasından kolay kolay vazgeçemezler, üstelik kaynakları da yoksa çok çok zordur. Tolstoy’a Sonya için hem kızdım hem de kızamadım; garip bir şey oldu.

    Prenses Maria’nın da kolay bir çocukluğu olmamıştır. Zor ve talepkar bir babaya sahipti. Maria da daha küçükken sinmeyi ve uysallığı öğrenmişti. Öyle ki mutlu bir evlilik yaptıktan sonra bile eşini kızdırmaktan o kadar korkar ki, böyle anlarda yine o küçük, babasının ders verirkenki haline döner. Maria’nın farkı, başa çıkma mekanizması olarak maneviyatı tercih etmesiydi ve ayrıca zengindi (bu onun çevresinde saygı duyulan biri olmasını sağlıyordu). Sonya’nın fedakarlığı ve iyiliği değer görmezken, Maria’da insanlar maneviyatı görüyorlar ve saygı duyuyorlardı. Sonya başkaları onu sevsin diye ve değer görmek için iyilik yapıyordu Maria ise inancı gereği. Aslında Tolstoy bir ders veriyor sanki: başkasına yaranmak için bir şey yapmayın, değeriniz olmaz. İnsanın bir maneviyatının olması iyilik halini güçlendirebilir, bu bağlamda aslında Maria’nın başa çıkma mekanizması daha sağlıklı görünüyor. Ama çocukluktaki babasından kalma travması sanırım hayatı boyunca devam edecek. Nikolay’ın askeri sert, disiplinli kişiliği de bu travmayı sürekli hatırlatacak gibi.

    Nataşa, bana sanki Tolstoy’un kitaptaki en sevdiği karakteri gibi gelmiştir. Onu anlatan satırlarda hep bir hayranlık ve sevgi hissetmişimdir, ya da belki bana öyle geldi. Evet bence Nataşa hayatı, hayat enerjisini simgeliyor ancak zaten kitapta sürekli buna gönderme var. Fakat benim için Nataşa, örneğin Sonya ya da Maria kadar iz bırakıcı olmamıştır, ya da örneğin Piyer ya da Andrey. Nedenini bilmiyorum sadece bu şekilde hissediyorum.

    Azıcık da Boris’ten söz etmek isterim. Anne – oğul karakteri ancak bu kadar birbirine benzeyebilirdi! İkisi de yükselme için yaşayan ve bunu farklı yollarla gerçekleştirmeye çalışan karakterler. Boris’in çocukluğundan ve annesiyle ilişkisinden derinlemesine bahsedilmez, aslında Boris’ten de o kadar bahsedilmez ama annenin oğlunu nasıl eğittiğini ve oğulun nasıl bir çocukluk geçirdiğini anlamak için bu anlatım oldukça yeterlidir zaten. Zenginken fakir olan bir prenses, tüm ajitasyon yüklü kişiliğiyle, tek amacı iyi bir yerlere gelmek ve zengin konuma ulaşmak olan bir adam yetiştirmiştir. İnsan çocukluğunda ne eksikse bütün hayatı boyunca onu arar; Boris için annesinin telkiniyle bu eksiklik yüksek konumdu. Oldukça tipik bir karakter, bu yüzden de ilgi çekici bence.

    1800 küsür sayfalık bir kitap için her yorum eksik olacaktır. Ben burada sadece bende etki etmiş bazı karakterleri ve bendeki yansımalarını biraz anlatmaya çalıştım. Bazı ana karakterleri de atladığımın farkındayım. Dahası Kuraginlerden Rostovlara her karakterin bendeki izlenimleri var ancak anlatmaya şu an gücüm yetmeyecek. Bununla birlikte bu klasik eserin, ömrünü kitap rafımda geçireceğini de sanmıyorum; yeri gelecek ve ben kendimi yine bu kitabı incelerken bulacağım .

    -Neredeyse unutuyordum:
    Kitabın sonu, sanki Tolstoy'un Rus ailesi ve aile hayatıyla ilgili ideallerinin yansıması olmuş. Tolstoy hakkında pek bir şey okumuş değilim. Anlatım şekli bende böyle bir düşünce oluşturdu. Bu bakımdan beni çok tatmin etmedi açıkçası.
  • Geçmiş gün, değer verdiğim birisine ( burada beş harfle ve üstü kapalı vaziyette bahsedilen "değer" daha sonraları zamanın geçmişte kalmasıyla, yani bizim o zamanı geride bırakmak adına, üzerine bir hayli yeni zam-anlar bina etmemiz suretiyle unutulmuşdur ) bir Oğuz Atay kitabı hediye etmiştim. İyi bir "okur" gibi görünmek istemesine rağmen, gerçekte ne kadar "okur" olduğunu, çoğu değer verdiklerimde yaptığım gibi ,durumu önceden sezinleyerek, Yazarın sayfa sayısı bakımından gayet ince bir kitabını hediye etmeyi tercih ettim. Ve bu sinsi eyleme kalkışmadan önce de neredeyse kitabın muhteva ettiği kelimelerin tümünün altını çizdim...
    Kitabı okumuş. Netice rica ettim. "Evet güzeldi ama biraz değişik bir kitaptı, ne bileyim.." şeklinde, az sayfadan oluşmasına rağmen kitabın muhtevasını, anlayamamış olmakla muhtemel durumunu "ne bileyim?"lerle geçiştirmekle yetindi. Bu kitap anlaşılmamak için mi meydana getirildi, sırf sen anlamdan yoksun olduğun için , kitaplığın ve bilincinin en ücra, karanlık ve kapaklı bölmelerinde gizlenerek gözardı edilmek miydi kaderi ki , gün yüzü göstermedin .. şeklinde kitabın içeriğini savunmak yerine, kelimelerin altını önceden çizmiş olmakla aslında bunda haklı olduğumu da bir nevi kendime kanıtlamış oldum. Oysa belli kelimelerin altını çizmiş olsaydım, eskiden değerli bulduğum bu kişi , sadece bazı kelimelerin anlamlarına yoğunlaşarak, yazarla benim aramızdaki ortak paydayı anlama ihtimalini değerlendirebilir ve anlamdan yoksun olduğu için de olmadık şeyleri her ikimize birden yafta edebilirdi. "E canım madem öyle , kelimelerin altını hiç çizmeseydin" diyebilirsiniz. Fakat geçmişte kalan bu sinsi eylemimle , hem kitabı okuduğumu, hem neredeyse her kelimenin altını çizecek kadar değerli bulduğumu, hem de asıl/öz manayı bir nevi bu şekilde gizlediğimi gözden kaçırmayınız derim. Üstelik bunu öyle usta bir oyunculukla yaptım ki , şimdi bile olsa ,ortaya çıkan gizem , hiç kimse tarafindan kolaylıkla anlaşılmaz. Bütün kelimelerin altını çizmekte sergilediğim fenalık gibi, ona bir kitap hediye etmenin anlamını da yine bu karmaşıklık ve kalabalık duygular içine gizleyerek tükettim. Hayatta da böyle değil midir? Farklı bir insanı, alışılagelmiş bir şekilde kalabalıkların içerisine sürerken anlaşılmayı ,gururlanmayı , tasdik edilmeyi beklemez mi insan? Anne-baba olanlar bu duyguyu yakinen bilebilir, oysa ben anne ya da baba değilim, ama kendimi kalabalıkların içerisinde yaşamaya mecbur bularak vaziyeti öğrendim . Hayatın bazı yönlerinde bu türden fenalıklarım mevcuttur ve bunlarla gurur duyduğum zamanlar da olmuştur. Zaten bu toplumda fenalık bir özlemdir; hırslı , tuttuğunu koparan, acımasız.. ve bunun gibi kişilik durumları , insanımızın değer verdikleri kişiler tarafından, sahip olmaları beklenen ve bunu da kendileri için bir gurur meselesi haline getiren ebeveynler tarafından çoğunlukla arzu edilen bir özlem. Fakat ben ,burada aktarmış olduğum fenalığı da , bana değer verenlere bir gurur malzemesi etmemek adına,hediye ettiğim kitabın kelimelerinin neredeyse hepsinin altını çizmekle sergilediğim, onaylanmamak belki utangaçlık da denilebilir, her neyse işte buna benzer ve gizemli bir şekilde kendimi tükettim.. Oysa kimler kimler fenalığımı tasdik ederek , beni ve durumumu sahiplenip, bununla öğünç/gurur elde edeceklerdi kim bilir.? Galiba haksızlık ettim. Neyseki bu beyanla yaptığım haksızlıkları ifade edebildim. Aynı zamanda , bazen gerçekten çok fena olabileceğimi de teşhir etmiş bulundum sanırım. Ama hediye edilen kitaplar gibi gene anlaşılmazlarmış , varsın olsun ..
  • Allah'ın emriyle Nebî aleyhisselâm, Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde hitab etmiştir:

    "Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum..." (eş-Şûra: 15)

    Yani, ben, tarafsız bir şekilde adaleti yeryüzüne yerleştirmeye memur oldum. Benim işim, bir kimse hakkında veya herhangi bir meselede taraf tutmak yahut herhangi bir sebep dolayısıyla bir şahsın aleyhinde bulunmak değildir. Taassub güdemem. Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Adalet ve insafın gereği de zaten budur. Haklı olan, ne olursa olsun, haklıdır. Haksız olan da, kim olursa olsun, mutlaka haksızdır. Benim dinimde, hak ve adalet hususunda kimsenin imtiyazı olamaz. Bizden olsa da, olmasa da...

    "Haklı haklıdır. Büyük olsun, küçük olsun, zengin olsun, fakir olsun, alelade bir kimse olsun, dinde ayrı ayrı hak ve hukuk yoktur. Günah herkes için günah, haram herkes için haramdır. Helâl herkes için helâl, farz herkes için farzdır. Ben de Allah'ın kanununa bağlı bulunmalıyım. Bu kanundan istisna edilmiş değilim."
  • “Biliyor musun... akıl hastası olmanın en kötü yanı, hayatta kalabilmek için ağır bir bedel ödenmesi.”
    “Hiç değilse kaçık olmak belli bir yerde olmak demek.”
    “Kesinlikle öyle, ama gene de bir topluluk içinde, başka insanlarla birlikte oluyor bu.”
    “Hayır! Hayır!”
    “Korkunç bir bedel ödeyerek, ait oluyorsun.”
    “Burada kimseye ait değilim ben! Ne size ne de dünyaya.
  • 671 syf.
    ·63 günde·7/10
    Çapkın adaylarını buraya alalım!!!

    Kitap başlarda liderlerin toplumları baştan çıkarma örneklerinden bahsetse de belli bir yerden sonra kişisel baştan çıkarmalar üzerinde yoğunlaşmakta ve bu sürecin adım adım nasıl uygulanacağını öğretmektedir. Her aşamada örneklerle baştan çıkarma basamaklarını daha açıklayıcı ve akılda kalıcı hale getiriyor. Örnekleri dönemlerin ünlü çapkınlarından oluşuyor (çapkın deyince sakın sadece erklerden bahsettiğimi zannetmeyin ;).

    Zaman zaman ahlak ve din olgumla çelişse de psikoanalizlerinin güzel olduğunu düşündüğüm bir kitap.
    Kitapta tarihteki baştan çıkarıcılardan bahsederken onların her zaman bilinçli olarak baştan çıkarma unsurlarını kullandıklarını savunuyor. Ben bu noktada kitapla aynı fikirde değilim. İnsanların karakterleri doğal olarak baştan çıkarıcı nitelikte olabilir. Yani her zaman baştan çıkarma sürecinde yapılan hareketlerin nasıl etki edeceği hesaplanarak yapıldığını düşünmüyorum. Bazı insanlar doğuştan karizmatik ve baştan çıkarıcıdır.

    Kitabın bana ne katkısı oldu dersek pek fazla olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü kitaptaki örneklere de bakarsak baştan çıkarma başı olduğu gibi sonu da olan bir süreç. Can sıkıntısı çeken, hayattan pek tat alamayan, tekdüze yaşayıp bundan mutsuz olan arkadaşlara yardım edebilir belki. Biraz bunu baştan çıkarayım, biraz da bunu. Yani demek istediğim şu geçici ve yüzeysel ilişkiler kurmak isteyenlere oldukça faydalı bir kitap. Baştan çıkarmanın sonucunda herkesin maskesinin düşeceğini ve kişilerin birbirinden büyük olasılıkla uzaklaşacağını zaten kitap en sonda kendisi belirtiyor. Kişiler bu süreçte kendilerini bir ambalaja sarıp pazarladıkları için gerçek karakterleri ortaya çıkınca taraflar ister istemez bir uzaklaşma yaşıyor. Sonrasında bu uzaklaşmayı engellemek için de fazla derine inmeden taktikler veriyor ama daha çok baştan çıkarmanın başlayıp biten bir süreç olduğu üzerinde duruyor. Birgün bir çapkınla yolum kesişirse karşımdakinin gerçek amacını anlamama yardımcı olur diye umut ediyorum.