• 120 syf.
    ·1 günde·10/10
    Wolfgang Borchert,bir çok kez tutuklanmış,genç yaşında savaşa alınmış bunun yanı sıra kendi hastalığıyla boguşmuş,her şey olur iken
    yine de yaşadıklarını,duygularını yazmaktan,kaleme almaktan geri durmamış ve 26 yaşında hayata gözlerini yummuş bir yazardır. "Kapıların Dışında" isimli ilk ve tek tiyatro oyunu olan eserini,sekiz gün gibi kısa bir sürede İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yazmıştır. Borchert, bir askerin,savaş sonrası yurda döndügünde karşılaştıgı durumlar sebebiyle hissettiği yalnızlık ve "kapıların dışında" kalmışlık hissini ilmek ilmek işleyerek anlatmış.
    Evet çoğu insan bir çok şey yaşar fakat yaşadığı şeyi bu kadar az ve öz,duygu yüklü anlatmak herkesin harcı değildir.Borchert,bu eserinde bunu çok güzel başarmış ve milyonların sesi olmuştur.

    Savaşların bir çok yıkımı vardır.
    Borchert bana savaşın sadece cenk meydanında yapılan bir vuruşma olmadığını öğretti.
    Bence asıl savaş,savaş sonrası yaşanan sefalet,yalnızlık,psikolojik buhran,dışlanmışlıktadır.
    Bir askerin,kendi birliğindeki 11 askeri kaybetmesinden dolayı savaş sonrası kaçan uykularındadır. Asıl savaş,büyük(!) devlet adamlarının milyonları bir "hiç" uğruna ateşe sürükledikten sonra rahatça kendi sofralarında midelerini doldurup,sıcak yataklarında çektikleri uykularındadır. Asıl savaş,insanların cenk meydanlarından yurtlarına döndüklerinde yeni bir hayata başlamak isteyip de başlamak da bocalamalarında,onlara dönülen sırtlarda,kapatılan kapılardadır.
    Cenk meydanlarından yaralı kurtulanların, döndükleri yurtlarında ölümü arzulayacak sebeplerindendir asıl savaş.
    "Kapıların Dışında" kalmışlar bu sebeple,iki kez ölür.

    (Bu kitap ile tanışmama vesile olan Oğuz Aktürk a teşekkürlerimi de buradan iletmek isterim)
  • 68 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    ( Cemal Süreya demiş ki bir konuda Sezai Karakoç konuşmuşsa onun üzerine başka söz söylemeye gerek yok. Çünkü o söylenecek bir şey bırakmamıştır. Ne de doğru söylemiş. 68 sayfalik eserin her cümlesinin altını çize çize iki günde hayranlıkla okudum.)

    Diriliş Neslinin Amentüsü

    "...Bu sözler bunun bir denemesidir. Ezberlemek için değil, üzerine düşünülmek ve ruha mal edilmek için."sf. 67


    Kitabı tanımak için önce ismini bilmek gerek diye düşünüyorum. Özellikle amentü, kelimesini bilmek geri kalan kelimelerle anlamlı bütünlüğü sağlamayı kolaylaştırır.
    Amentü: Bir fikrin dinamikleri, kuralları, temeli. Diriliş, varolma; nesil, bireylerden oluşan bir çağ, dönem...
    Varolmaya Çalışan Neslin Kuralları diye bir başlık açıklaması yapabilirim.

    Sezai Karakoç, fikri ve yaşayışı itibariyle 'Diriliş' yazarı ve şairi olmuş güçlü bir kalem. Belki de bu kelimeyi kendi patentine almalı veya kendi korumasına almalı. Çünkü baştan sona, etten tırnağa diriliş kelimesini kendi tekeline (tabiki zorlama anlamında degil) almış ve bence de hakkını fazlasıyla vermiştir.

    Diriliş Neslinin Amentüsü, bir davanın gereklerini, ideallerini ve ufkunu açıklayan manifesto niteliğinde başarıyla dile getirilmiş başucu kitabı.

    Kitap 68 sayfa. Bu kadar az sayfa olması sizi kitabın kolay biteceği yanılgısına düşürmesin. Çünkü bu bir Sezai Karakoç kitabı. O yazdıysa bir kereden çarçabuk bitirmek sizi sevindirmesin düşündürsün. Sindire sindire okumadan anlayacağınızı düşünmeyin. Okuduğunuz kitap kısaysa 'özlü olması bakımından' daha tehlikeli bir kitaptır.

    Kitaba gelecek olursak usta yazar ve şair ilk cümleyle sizi kendisiyle bir yolculuğa çıkarıyor ve aynı safta olduğunu hatta taşın altına önce kendi gövdesi koyduğunu ifade ediyor adeta:
    "Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum."
    Tabi bu cümleyle aynı zamanda büyük bir talihe de sahip olduğunu yorumlamak mümkün.
    Sezai Karakoç Diriliş Neslini tarihsel, sosyal ve bireysel yönleriyle örnekler vererek; detaylandirarak açıklıyor. Özellikle tarihsel boyutunda İslam tarihininde müslümanların yaptıklarını, şartlar ne olursa olsun İslamin Allah'ın korumasında olduğu için yüce bir mevkide olacağını ifade ederken bunu omuzlarında sırtlayacak kişilerin kimler olacağını anlatıyor.
    İncelemeyi daha fazla uzatmadan kendi kişisel yorumlarım ışığında bitirerek güzelim eserden sizleri soğutmak istemiyorum.

    Yazara göre amentü bu cağda bir kandildir çünkü otokritiktir. Yani bireyin kendi kendini eleştirip gelişimine katkı sağlamasıdır. Birçok yazarda ortak olan şu ki insan bir toplumu, topluluğu değiştirmek istiyorsa önce kendini değiştirmelidir. Diriliş nesli geçmiş, gelecek ve şimdi zamanı yaşadığı ana getirerek zamanı verimli kullanma yoluyla Zaman kahramanlığı yapmalıdır. Bencillikten ziyade toplumsallığa yönelmelidir.
    Benim en beğendiğim tabirlerden biri de "çünkü ben de sıklıkla kullanırım benzer ifadeyi" İslam insanı, islama çağırıştır. Yani müslüman her haliyle örnektir, davetkardır...
    Son bölümde kullandığı ifadelerle vermek istediği mesajı daha da somut hale getirerek "benim gibi" anlayamayacaklara özet sunmuş gibidir: Diriliş Sitesi'nden bahseder. Diriliş Ideali, Dar-ül İslam(Özülke) ve Kültür birliği, Millet İdeali'nin doğmasını sağlayacaktır.
    Son sayfada yazar bize bir ümit çağrısında bulunuyor: Eğer üzerine düşeni yaparsan Diriliş Nesli:
    "Islamdan çıkarılmış nurdan bir heykel gibi dolaşacaksınız arzda." diyor...

    Velhasıl okuyun efendiler, okuyun. Sezai Karakoç'u sindire sindire okuyun...
    Tekrar okuyacağım kıymetli bir eser.
    Kitapla kalın...
  • "Kapı kilitli mi yoksa arkadaşım?"Dedi Mr. Lorry, şaşırmış bir şekilde.
    Mösyö Defarge, "Yaa, evet" dedi ciddi bir tavırla.
    "Talihsiz adamı böyle kilitli mi tutmak gerekiyor?"
    "Bence anahtarı çevirmekte fayda var." Mösyö Defarge bunu Mr. Lorry'nin kulağına fısıldamış, kaşlarını da sertçe çatmıştı.
    "Neden?"
    "Neden mi? Adamcağız o kadar uzun zaman kilit altında yaşadı ki, bu kapıyı açık bırakacak olsak korkar -çıldırır- kendini paralar- ölür- yani kim bilir neler yapar."
    "Böyle bir şey mümkün mü?" Diye bağırdı Mr. Lorry.
    Defarge sertçe, "Böyle bir şey mümkün mü?" Diye tekrar etti. "Tabi ki. Yaşadığımız şu güzel dünyada, böyle bir şey mümkün, başka pek çok şey de mümkün, hatta mümkün olmakla kalmayıp şu göğün altında her gün gerçekten oluyor böyle şeyler -cidden oluyor! Şeytan giriyor insanın aklına. Neyse biz işimize bakalım."
  • 598 syf.
    ·5 günde
    Bu bir İncil incelemesi değildir. Kutsal Kitap ve Hıristiyanlık hakkında fikirlerimi paylaştığım bir yazıdır. Önce temel kavramları açıklayarak yazımıza başlayalım:

    Dünyanın en kalabalık dininin kitabı: Kitab-ı Mukaddes, yani Kutsal Kitap. Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit denilen iki temel bölümden oluşur. Eski Ahit İsa'dan önce Tanrı'nın insanlara gönderdiğine inanılan Yahudilerce kutsal kabul edilen kitaplardır. Yeni Ahit yani İncil olarak bilinen kısım ise İsa Mesih'in bazı havarileri tarafından yazılmış 4 gospelden meydana gelir. Aslında çok daha fazla sayıda gospel vardır ama 4 tanesi İznik Konsülünde kabul edilmiştir: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Yeri gelmişken bahsedeyim gospel ''god-spel'' den gelir ve ''Tanrı'nın Haberi/Mesajı'' gibi bir anlama gelmektedir. İncil de Yunanca ''müjde'' anlamına gelen "Euangelion" kelimesinin Arapçaya geçmiş halidir. Gospel ve İncil aynı şeydir diyenler vardır ama ben bu ikisi arasındaki anlam farkını "Kur'an" ve "Mushaf" arasındaki anlam farkına benzetiyorum. Neyse tekrardan gospellere geri dönelim. Bu gospeller ekzoterik manada İsa Mesih'in yaşadıkları ve sözlerinin anlatıldığı kitaplardır. Ezoterik manada ise bambaşka şeyler anlatırlar. Eski Ahit'e nazaran toplum yaşamını ve insani ilişkileri pek düzenleme gibi bir misyonu yokmuş gibidir özellikle Yuhanna gospeli. Bunu ileride daha ayrıntılı bir biçimde açıklayacağım.

    Gelelim bu kitabın ana öznesi İsa Mesih'e. Kimdir İsa Mesih? Peygamber? Tanrı'nın Oğlu? Kral? Nasıralı bir Yahudi? Bu soruların cevabını gerçekte kimse bilmiyor ama tabii herkes bir şeye inanıyor. Bence sorulması gereken asıl soru "Hangi İsa?" olmalı çünkü İncil'de anlatılan İsa tek bir kişi değil bir kaç tarihi karakterin harmanlanmış hali: Nasıralı İsa, Simon Magus, Izates II bar Monobaz, Tyanalı Apollonius, Peygamber Issa, vb. Şifa dağıtıp mucizeler gösteren İsa Tyanalı Apollonius'a çok benzemektedir; İhanete uğrayıp yanındaki 2 yoldaşıyla birlikte çarmıha gerilen İsa, Romalı askerler tarafından işkence edilip öldürülen Urfalı Kral Izates II bar Monobaz'a çok benzemektedir. Bunun gibi pek çok örnek sayılabilir. Bu karakterler arasında hakkında en az şey bilinen kişi Nasıralı İsa'dır. Yahudi tarihçi Titus Flavius Josephus'un yazdığı Yahudi tarihini anlatan kitapta hakkında sadece bir cümle geçmektedir. İsa'nın yaşadığı döneme yakın bir zaman da yaşamıştır gerçek adı Yosef ben Matityahu olan bu tarihçi kitabında çarmıha gerilerek idam edilmiş yahudi bir büyücüden bahsetmiştir. Roma İmparatoruna yaranmak için adını değiştirmiş bu adamın yazdığı tarih kitabı ne kadar güvenilirdir orasını size bırakıyorum. Ayrıca İznik Konsilinde bu kitabın editlendiği söylenmektedir. Ne de olsa tarihi hep kazananlar yazıyor öyle değil mi?

    Peki 4. yy.'da Hıristiyanlar Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun sadece yüzde biri iken durduk yere İstanbul'un kurucusu İmparator Büyük Konstantin neden Hıristiyanlığı seçip onu toplanan konsüllerle organize bir din haline getirdi? O dönemler "Güneş tapınmacılığı" ve "ölen Tanrı mitleri" İmparatorlukta hızla yayılıyordu ve bunlardan en tehlikelisi Mitraizmdi ve lejyonerler arasında çok yaygındı. Anadoluya kurulan her büyük devletin başına gelen bu sefer Roma İmparatorluğunun başına geliyordu; Persler Roma'nın varlığını tehdit ediyordu. Tehdit çok büyüktü ve bütün diktatörlerin bildiği gibi içeriden gelen tehdit en kötüsüydü ve derhal bir çözüm bulunmalıydı. İmparator Konstantin'in kendisi de Güneş Kültüne inanıyordu. Bu yüzden aslında bir çeşit Güneş Kültü olan Mitraizmin karşısına yüzde yüz Romalı Güneş Kültü olan Hıristiyanlık çıkarıldı. Yıllarca Yahudi isyanlarıyla uğraşan Roma organize bir dinin Yahudileri nasıl bir araya getirdiğini, düzenli bir ordusu olmayan Yahudilerin iman gücüyle nasıl canla başla savaştıklarını görmüş ve kendi organize dinini kurmak istemişti. Ayrıca 2160 yıl sürmüş Koç çağı bitmiş, yeni bir çağa girilmişti: İsa'nın 2 balıkla kalabalıkları doyuracağı bir çağa.

    Gelelim Kitab-ı Mukaddes'in ezoterik yönüne. "Holy Bible"'ın "Helios Biblios" olduğu, "Son of God"'ın "Sun of God" olduğu kısma. İlk dönem Hıristiyanlığı diyebileceğimiz ilk oluşumlar, büyük yahudi isyanları ve bu isyanların kanlı bir şekilde bastırılması, Süleyman Tapınağının Romalılarca yerle bir edilmesi ve yıllar süren savaşların sebep olduğu kıtlık ve salgın hastalıklar sonucunda ortaya çıkmıştı. Süleyman Tapınağının Yahudiler için önemi Kabe'nin Müslümanlar için önemi gibiydi. Kabe'nin gayrimüslimler tarafından yerle bir edildiğini ve bunun sonucunda Müslümanların düşeceği ruhsal bunalımı ve açacağı savaşları düşünün. Yahudilerin de başına gelen de tıpkı onun gibi bir felaketti. Bu karmaşık ortamda çeşitli kişiler kutsallaştırıldı. Yahudi isyanın başındaki Urfa Kralı Izates II bar Monobaz gibi. Bu erken dönem Hristiyanlığı Eski Mısır Güneş Kültünün şekil değiştirmiş haliydi. İlk dönem Hristiyanlar bildiğimiz Hristiyanlıkta kullanılan haçları takmıyorlardı onun yerine Eski Mısır'ın Ankh haçını boyunlarında taşıyorlardı. İsanın ve ilk dönem Hristiyanların sembolü balıktı. Çünkü Dünya balık çağına girmişti yani bahar ekinoksu sabahı Güneş balık takımyıldızının hizasından doğuyordu. Her 2160 yılda bir Güneş'in bahar ekinoksunda doğduğu takımyıldızı değişir. Bu yaklaşık 26000 yıllık bir döngüdür. Eski çağlarda takvimin başlangıcı bahar ekinoksuydu. Yazının başlarında dediğim gibi Yeni Ahit, Eski Ahit'in aksine avam için pek bir şey ifade eden bir kitap değil. Tam manasını bir avuç seçkin azınlığın bildiği ezoterik anlatımlarla dolu bir kitap. Özellikle Yuhanna gospelinde ezoterik ifadeler çok abartılmış ve genel okuyucunun pek bir şey anlamayacağı hale gelmiş. Mahşerin dört atlısı, Hezekiel'in rüyası vb. Özellikle vahiy 13'teki 666 vurgusu. Baştan aşağıya Güneş'in ve 12 zodyağın hikayesinin anlatıldığı bu kitapta 666 sayısının da Güneşle ilgili olduğunu düşünüyorum. Benim teorim şu: Dünya'nın eksen eğikliği 23 derece 26 dakikadır ve bu da yaklaşık olarak 23,4 derecedir. Dünya'nın ekseni ile Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü yörüngenin arasındaki açı 90-23,4=66.6 derecedir.

    Devamı gelecek...
  • 400 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    HANGİ RUH HALİNDE OKUNMALI
    - Kitabı bir ölümden etkilendiğiniz sırada okumak sizi büyüleyecektir.
    KİMLERE HEDİYE EDİLMELİ
    - Okuma kültürü zayıf olanlara
    - Fotoğrafçılığa merak duyanlara
    - İstanbul’a yeni taşınanlara
    - Kafasını dağıtmak isteyenlere
    YAZAR VE ESER HAKKINDA:- OKUMA HEYECANINI KAÇIRIR.
    Çok iyi! Süperdi falan diyemeyeceğim. Kitap dikkatle okunursa mantık hatalarıyla dolu. Birazdan bunlardan sayfalarını vere vere bahsedeceğim.
    Kitap ben diliyle yazılmış. Ki bana sorarsanız en amatör yazar üslübudur. Neyse... Edebi zevki korusun da, okuruz elbette. Bir kahramanın olan olayları anlattığı bir kurgu bu. Ama nasıl anlatmak... Ben kimseye önemli, oldukça önemli bir olayı anlatırken; “ertesi sabah yağmurlu bir güne açtım gözlerimi” demem. S:362 Yani demeye çalıştığım şey ayrıntıları daha öz cümlelerle betimlerim. Kitapta buna benzer yüzlerce paragraf yer alıyor ve 400 sayfalık kitabın ilk elli sayfasından sonra 230. sayfaya kadar saçma sapan şeyler okuyorsunuz. Konuyla ve kitabın sonuyla alakasız şeyler.
    Sevgili Ahmet Ümit ara ara sizi Beyoğlu ansiklopedisine sokuyor. Oysa biz en başında üç kafadar arkadaşın anısını dinliyorduk.
    Bir Katya karakteri karakteri okuyoruz ki dillere destan bir Türkçesi var. Ama yazar 108. sayfada bir anlık gaflete düşerek kahramanını ilk ve son kez “Kenan gelmiş olmak” diye konuşturuyor. Başka yerde hiçbir zaman Türkçesi bozulmuyor sevgili Rus Katya’nın.
    Bir başka mantık hatası sayfa 149’un son paragrafında. Eşiyle iş seyahati dolayısıyla 9 gün uzak kalan kenan, bunu sekiz gün olarak çelişik hale getiriyor.
    Çok abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama ben her satıra gerekli dikkati vermeye çalışıyorum.
    Devam edeyim.
    Yazar rahatsız eden bir seviyede her aramada “numarayı tuşluyor.” Numara tuşlamak demek o numaraları ezbere bilmek demek. Bu hiç inandırıcı değil.
    Cinayet romanlarını çokça okuyan ve Türkiye’de de bu alanı sahiplenmek isteyen yazar, cinayet işlenen bir evin polis tarafından mühürleneceğini göz ardı ederek cinayet yerinde arama yapıyor. elin kolunu sallayarak. Üstelik buradan bazı dergi ve kitapları da çekinmeden alıyor. Kahkaha atmıştım.
    Devam edelim.
    Okuyanlar bilir, kitabın bir yerinde cezaevindeki Yunus karakteriyle görüşme faslı vardır.
    Bizim karakterler savcılık iznine falan gerek duymadan görüşüyorlar kader mahkumuyla.
    Devam ediyoruz.
    Sayfa 321’de komiser Cüneyt’ten azar yiyen Kenan 369’da Nihat karakteri oluveriyor. Yani Nihat’a değil, Kenan’a azar yedirildiği unutuluyor. Dönüp tekrar baktım.
    Gelelim kitabın sonuna...
    Şaşırtıcı...
    Sebebi ne derseniz, sebebi cinayetler olay anlatılırken devam etmesine rağmen okura hiçbir zaman şüpheli bir tavır okutulmuyor. Bir defa Katya’ya sorulan öylesine bir soru dışında hiçbir cinayet şüphesi de verilmiyor. Biri bana şu an kardeşin katil dese ben de şaşırırım. Ama şaşırma sebebim bunu hiç hissedememek olur.
    Hissedilmeyen her şey şaşırtır. Bence yazarın burada bir mahareti yok.
    Biz yazarın yetenekli olduğunu kabul edeceksek, kendimizin de paranoyak olduğunu onaylamamız gerekiyor.
    Yazar kitabın sondan bir önceki paragrafında şu güzel itirafı yaparak bizlerden helallik alıyor.
    Bu romanı neden yazdığını yani aslında böyle bie itirafı niye yaptığını şöyle açıklıyor.
    “Yanıt vermek mi? Hayır, tümüyle bilmediğim bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim ki. Ben bu romanı Kenan’ı neden öldürdüğümü bulabilmek için yazdım,
    - Bulamadı/