• 340 syf.
    ·10 günde·8/10
    Görmek acı verir bazen, kimsenin göremediği yerde.
    Bugüne kadar ne çok şey gördün. Peki ya göremediklerin? Bu soruyu buraya asıyorum, şimdilik kalsın öyle biraz. Bugün göremediklerimizden konuşacağız.

    Okumaya devam edebilir veya üzerine hazırladığım videoyu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/uAhpHbGnD3Y

    Geçmişi anılar, geleceği hayaller aracılığıyla tutuyoruz ya depomuzda hani. Tüm duyularımız ve duygularımız eşliğinde. Sildiğinde görmeyi aralarından, ne kalır senden geriye?

    Bilinmeyen bir ülkedeyiz. Hiç bilmediğimiz bir nedenden ötürü bir anda bir insan kör oluyor. İşin kötüsü bu bulaşıcı bir körlük. Yayılmaya başlıyor ve hükümet tarafından fark edildiğinde ise önlem alınmaya çalışılıyor tabi ki. Başlangıçta bir grup insan, denetim ve uygun ortam sağlaması açısından deliler hastanesinde tutuluyor. Maksat hastalık bulaşmasın. Tabi bu insanları buraya getirenler de, teşhis etmeye çalışanlar da, herhangi bir anda yanlarında bulunanlar da teker teker kör olmaya başlıyorlar.
    Bu aydınlık bir körlük, bildiğimizin aksine karanlık değil, beyaz bir körlük. Gün geçtikçe daha büyük bir kalabalık bu beyazlığın içinde boğulmaya devam ediyor.
    Yalnız burada önemli bir detay var. Bir kadın var ki, hiç kör olmuyor. Bütün dünya körlük salgınına yenik düşerken o kadın (bu göz doktorunun karısı) kocasını karantinaya yalnız göndermemek için kör taklidi yaparak, o körlerle birlikte kalıyor.
    Bu insanlar koğuşlara yerleştiriliyor, daha doğrusu atılıyorlar. Kim nereyi bulursa yatıyor, nereye olursa tuvaletini oraya yapıyor.
    Burada kimsenin ismi yok. Yalnızca kim olarak yaşadıkları var. Kim olduklarının tarifi isimleri ile yapılmıyor. Önemi kalmıyor isimlerin, yüzlerini göremedikten sonra. Okur olarak biz de göremiyoruz. Kitap boyunca tek bir isim dahi geçmiyor. Koyu renk gözlüklü kadın, doktor, doktorun karısı, ilk kör gibi tanımlarla yaşıyoruz hikayeyi. Yaşıyoruz demişken ben gerçekten çok içine girdim kitabın. Benim için karanlık bir odaya girmek gibiydi. Okuması pek kolay değil zaten, bir de bunun üstüne yazarın üslubu yazım biçimi insanı daha da yorabiliyor. Örneğin okurken nasıl bir psikolojiye girdiysem artık, bir ara gözlerimi kapatıp salondan odama gitmeye çalışıyordum.
    Her neyse,
    Gel zaman git zaman sefalet içinde günler geçiyor, bir sürü olay yaşanıyor, siz oraları okursunuz zaten. Sorunlar çıkmaya başlıyor işte, insana dair her şeyde olduğu gibi.
    Kapıda askerler, körler dışarıya çıkmamalı çünkü denetim altında tutulmalılar. Gün içinde belli saatlerde yemek veriliyor ancak bu hep bir sorun. Zaten herkes kör olduğu için yemeklerin paylaşımı da yetersizliği de mesele olmakta. Sonra bir de bir grup çıkıyor ve yemekleri bundan sonra biz dağıtırız diyor. Bütün değerli eşyaları talep ediyorlar, sanki önemi kalmış gibi, toplanan eşyaların değeri kadar yemek veriliyor koğuşlara. Bir süre sonra aç gözlü körler, yemek karşılığında kadın dahi istemeye başlıyorlar. Orada iş çığırından çıkıyor tabi.
    Bu sistemi kuranlar, körlerin arasından bir çete. Anlayacağınız yeni bir insanlık düzeni oluşmaya başlıyor. Dışarıdan kimse müdahale edemiyor. Zaten bir süre sonra dışarıda da kimse kalmıyor. Hastanede tutulanlar bunu geç fark ediyor tabi, göremediklerinden.
    Hastaneden çıkıyorlar çıkmasına da şimdi özgürlük müydü gören insanların yarattığı dünyaya dönebilmek. Yoksa okyanusta av olmak mı?
    Neredeyiz? İnsanlığın kör olduğu yerde. Görmek hiç olmasaydı, insanlık 5 duyu organıyla yaptığı gibi 4 duyu organıyla, sıfırdan başlayabilirdi. Fakat 5 duyu organıyla oluşturulmuş bir dünya, yaşanmışlıklar, kültür, dil, ilişkiler ve her şey bu insanlar için kabustan başka hiçbir şey değil.
    Onlar kabusu yaşıyorlar göremeseler de ama o kadın, o görebilen tek kadın, kabusu değil, gerçeği yaşıyor. Onca şeyi tüm gerçekliğiyle görüyor. Farkındaysanız gerçekliği diyorum. Bu görebilen insanın inşa ettiği dünyanın gerçekliği.
    Görmek daha acı verici değil miydi, kimsenin göremediği yerde? Peki kimse onu göremezken, önemi var mıydı onun gördüklerinin?
    Birdbox filminde olduğu gibi görmenin ölümü çağırdığı yerde avantaj kör olmak mıydı? Ya da körlerin dünyasında görmenin ne önemi vardı? Yine de körler ülkesinde tek gözlüler kral olur derler, belki de çift gözlüler kral olmaya tahammül edemediklerindendir.

    Bana insanlığın sıfırdan başlayışını hatırlattı bu yaşananlar. Sonra biraz daha düşününce, sıfırdan da değil, eksiden başladığını düşündürdü. Görebildiğimiz bir dünyada sonradan kör olduğumuz için sonuçlar daha yıkıcı olmuş gibiydi. Dediğim gibi, görmek olmasaydı, körlük de olmazdı.
    Mesela 6. bir ana duyumuz olduğunu düşünelim. Ve görme duyusunun yok oluşu gibi 6.nın da daha önceden bizim bilmediğimiz bir geçmişte yitirildiğini. Bir salgın oldu ve onu kaybettik, olur ya. Birkaç nesil yokluğunda biraz afalladı. Sonra yeni doğanlar 6. duyu olmadan doğdukları için onu hiç bilmediler. İşte bunu hissettirdi bana görme duyusunun bir anda yok oluşu ve ardından yaşananlar. İnsan mecbur alışıyor. Rezalet içinde de olsa sefalet içinde de. Bir duyunun eksikliğinde algılarımız tamamen değişiyor. Algı değişince de normal değişiyor. Normal dediğimiz hiçbir şey artık normal gelmemeye başlıyor.
    Sahiden daha önce 6. Duyumuzu yitirmiş olabilir miyiz acaba? Sizce bu 6. His gibi bir şey midir yoksa yitirdiysek ya da etkisi azaldıysa bunu asla bilemeyiz diyenlerden misiniz? Bu konuda ne düşündüğünüzü aşağı yazabilirsiniz.

    Bu arada kadının neden kör olmadığını kitapta belirtmiyor ancak benim bu konuda bir tahminim var. Siz de fikirlerinizi yazabilirsiniz. Ben şöyle bir şey fark ettim. Körlük mikrobu yayılmaya başladığında ilk kör olan adam göz doktoruna gitmişti ve mikrop doktora bulaştı. Doktor ise o gün eve gittiğinde henüz kör değildi. O gece eşiyle birlikte olmuş ve kadın hamile kaldığı için körlük mikrobu yeni bir hayat taşıyan o kadına bulaşmamış olabilir. Kadının hamile olduğunu bilmiyoruz ancak kitabın sonlarında epey bir kustuğuna şahit oluyoruz. Yani burada da yeni doğanın her zaman ama her zaman bir umut olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bu benim hikayeden çıkardığım bir şey. Dediğim gibi bütün hikaye bilinmezlikler üzerine kurulu. Okuyucu kendi gerçeklikleri üzerine örüyor yaşananları. Yani gerek yazım biçimi, gerek üslubu ve hatta hikayenin anlatım biçimi dahil birçok katmandan okuyucuya ulaşıyor. Çok çok acayip geldi bana. Yani bilmiyorum başka bir etki vardı resmen kitapta.
    Anlayacağınız yazar her şeyi okura bırakmış. Herkes neden kör oldu, gerçekten kör oldular mı? Sorusuna cevap dahi vermeden bitiriyor kitabı. Orada sen başlıyorsun, görüp göremediğine emin olmadan.
    Videonun başında buraya astığım soruya gelecek olursak. Bugüne kadar göremediklerimiz. Sonuçları hep gördük, değil mi? Ama nedenleri bazen göremedik, bu kitapta da hiçbir şeyin nedenini bilmediğimiz gibi. Çünkü 5 duyu organı yetmedi birçok zaman, anlamamıza. Yetseydi eğer inanır mıydı milyonlar tanrılara. Belki 6. belki de 7. Duyumuzdu olmayan ve biz göremedik nedenleri, çünkü Hayatta sonuçlar görülebilirken, nedenler ise görülemeyebiliyor. Sadece gördüklerimize bakarak hiçbir şeyin nedenini anlayamayız.
    Bir anda ve nedeni bilinmeden başlayan körlük, bir anda ve nedeni bilinmeden sona erer. O şiddetli ışık perdesi kalkıverir gözlerinin önünden. Sanki kimse hiç kör olmamış gibi, o rezaletin o sefilliğin içine uyanırlar. Körlük bir vardı, bir yoktu. Belki de hiç kör olmadılar ve hiç görmediler. E görmek hiç olmasaydı, körlük de olmayacaktı.
  • Sıkıntı bize, zamanın aşımı değil de yıkımı olan bir ebediyeti ifşa eder.
  • Hanok’un kitabı

    Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki internette bu konuyu bu kadar ciddi işleyen kimse yoktur. Yerli-yabancı hiçbir sitede bu kadar ayrıntılı ve geniş bir Enoch yazısı bulamazsınız çünkü günümüzde yazarlık nedense bir başkasından copy-paste ederek yayım yapmak sanılıyor. Ancak ben Enok dahil İncil, Tevrat, Zebur, Kuran ve daha birçok kaynağı alıp teker teker okuyarak bu yazıları hazırlamaktayım ve dolayısıyla hazırladığım yazılar blogdan bloga kopyalanarak değil, kitaplardan notlar çıkarılarak oluşturulduğu için diğer yazılara göre daha özgün oluyor ve genelde başkaları tarafından yürütülmeye demüsait oluyorlar. İnternetteki diğer yazılar ya birbirinin kopyasıdır ve kısıtlı bir bilgi sunuyorlardır, ya da açık açık söylüyorum: Benden çalmışlardır.
    Buna Mu Kıtası ile alakalı hazırladığım yazı da dahildir. Bkz: Mu Kıtası (Dinlerin Kökeni)
    Enok-Hanok Kitabı, (Hermes veya Hz. İdris diye de bilinir) dinler tarihinin ilginç metinlerindendir ve Yahudi Mistisizmi’nin temel taşlarından biridir. Bu kitap, Eski Ahit’in (Tevrat) Apokrif kitaplarından en önemlisidir. Daha sonra 1. Konstantin hükümeti tarafından “saptırıcı” olduğu sebebi ile kaybettirilmiştir. 1. İznik konsilinde de (M.S. 325) Tevrat’dan tamamen çıkarılmıştır. Enok Kitabı’nın parçalarının en eskisi M.Ö 300, en yenisi ise M.Ö 68 tarihine aittir. (Bulunan kayıtların tarihi budur, ancak elbette kitaptaki hikayelerin ve efsanelerin tarihi daha eskilere dayanıyor.) 68 Tarihi aynı zamanda Kudüs’e giden Roma ordularının Kumran kentini yıktıkları tarihtir. En eski bölümler; Nephiller (Düşmüş Melekler ve Yarı İnsan yarı Melek olan varlıklar.) ile alakalı bölümlerdir ve uzun bir süre içerisinde yazılmıştır. Metinlerin Esseniler adı verilen bir topluluk tarafından saklandığı, ve onları etkilediği de görülmektedir.
    Kitapda Nuh Tufanı ve Düşmüş Melekler ile alakalı çok kafa karıştırıcı terimler bulunmaktadır. Bu yüzden Yahudiler ve Katolikler tarafından 3. YY sonlarına doğru çıkartılıp yakılmıştır ancak, tamamıyla yok etmeyi başaramamış olacaklar ki, 1773 yılında bir İskoç araştırmacı ve Mason olan James Bruce, Habeşistan’a gitmiş ve Enok’un Kitabı’nın bir manastırda saklanmış 3 nüshasını bulmuştur. Kitap 1821 yılında İbranice’den İngilizce’ye çevriltilmiştir. Enok’un kitabının tam olarak varlığının ispatı aslında Ölü Deniz Yazmaları’nın da bulunmasıyla alakalıdır. Yazmalar 1947 yılında bir çoban tarafından Ölü Deniz kıyısında, Kumran’da bir mağarada raslantısal olarak bulunmuş ve bu yazmalar daha sonra Kudüs Üniversitesi’nin eline geçmiş ve bu mağaralarda araştırmalar başlamıştır. 1958 yılına kadar süren çalışmalarda bir çok başka arkeolojik bulgulara da rastlanmıştır. 10 yıl boyunca 11 mağarada yapılan kazılar, 800 kadar yazmanın ve birçok parçanın günışığına çıkmasını sağlamıştır.
    Özellikle Tevrat’da da geçen Nefillerin, Devler oldukları ve Nuh Tufanı’ndan önce insanların yiyeceklerini tüketip, en sonunda insanları yemeye başladıklarını anlatır. Bunların başlangıcının sebebi ise, Melek Samael tarafından ayartılan diğer melekler, Hermon Dağı’na inerek, İnsanların kızları ile ilişkiye girmeye ve onlara gizli teknikleri öğretmeye karar vermeleridir. Bütün insanlığın sapmasına sebep olduktan sonra, Başmelek Mikhael’in önderliğinde 4 Baş Melek, onları yakalayıp bağladılar ve yeraltına inen sonsuz bir çukura attılar. Bundan böyle bu 4 Baş Meleğe “Denetçiler” denmeye başlandı, ve onlar 4 istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzey’i, uykusuz gözleri ile denetlediler.
    İlgili Tevrat ayetleri için bkz: Tevrat, Yaratılış Bölümü, 6 (tufan), 1–7
    Ayrıca Tevrat ayetleriyle alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı için bkz:
    Tevrat’daki Çelişkili Ayetler
    Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi, böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi, Hz. Süleyman’a addedilen büyü kitaplarına da malzeme oldular. Çok daha sonraları ise Enokyan Maji’ye ilham olmuşlardır ve Enochian (Melek dili) konusu da, Enoch (Enok) ile alakalıdır. Dikkate değer bir konu ise, bütün dinlerde Evrenin 4 Mimarı, 4 Temel Kuvvet, 4 Yön, 4 Element olarak görülen, ve bunların zamanla 4 Melek veya 4 Tanrı olarak değiştirilmesi, bu Kitaba farklı bir şekilde yansımış. Okumaya devam ettikçe o konulara da değineceğim.
    Peki bu Enok kimdir, kimin nesidir? İlk olarak Tevrat’da Adem Soyu sayılırken karşımıza çıkar. 300 yıl tanrı yolunda yürüdüğü ve toplam 365 yıl yaşadığı, ancak ölmediği çünkü Tanrı’nın onu yanına aldığı yazar. Yaratılış 5;18–24 Enok’un gökyüzüne yükselmesi, aynı zamanda Kabbalah’a kadar gidecek Gökyüzü’ne çıkma motifinin de başlangıcıdır. Bilindiği gibi İslam’da gökyüzüne yükseltilen, kendisine ölüm dokunmamış sadece iki karakter vardır. Birincisi Hz. İsa, ikincisi ise Hz. İdris, yani Enok. Enok’un Tanrı yanına yükseltilmesi İncil’de de geçer. İbraniler 11;5
    Rohl, Enok’un İbranice’si olan “Hanok”un “Kurucu” anlamına geldiğinden yola çıkarak, Mezopotamya Mitolojisi’nde ki Anunnaki ile Enok arasında ilişki kurar, ancak bu tartışmalı bir görüştür. Ayrıca Enok, Mısır Tanrısı Toth, Yunan Tanrısı Hermes ve İslam’da ki Hz. İdris ile de ilişkilendirilmiştir. (Meryem: 56–57)
    Ölü Deniz Yazmaları ve Enok Kitabı’nın, Esseni adı verilen bir tarikata ait olduğu düşünülüyor. Bu kitabın yazılışı İsa’dan önce, İsa zamanını ve İsa’dan sonrasını da kapsadığı için, bu Kitabı anlamak için Tanah ve İncil’i de okumuş olmak gerekiyor. O dönemde Yahudi halkı için dini kaynaklar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. Tanah’ın yanında Yahudi Talmud’u denilen ve Din büyükleri tarafından oluşturulmuş yazılar da önem taşımaktaydı. (Yani Yahudi Hadisleri) O devirde Kudüs Talmud’u (Yerushalmi) ve Babil Talmud’u (Babli) çok yaygındı. Eğer bir Yahudi, Kutsal yazıları daha derinlemesine öğrenmek isterse Midrash (Çoğulu Midrashim) adı verilen tefsir yöntemini uygulamak zorundaydı. Yazıcılar da (Sopherim) aslında bu tefsir işi ile uğraşıyorlardı. Dini üstatlar ise Rabbi (Efendi, Üstad) ünvanını alıyorlardı. Bkz: Rab, Rabbi, Rabbiri. Alimlik kademeleridir. Esseniler ile ilgili kitaplarda sıkça geçer.
    Midrashim, Rabbinik eğitimin temelini oluşturuyordu. Eğitim, kutsal yazılardaki öykülerin anlatıldığı metinler olan Hagadoth (Çoğulu Haggadah) ile kuralların ve törelerin yer aldığı Halakoth’dan (Çoğulu Halakah) oluşuyordu. Bunlar dışında doğal olarak Talmud da kıymetli bir kaynak olarak yer almaktaydı. Ancak bütün bu kitaplardaki yorumlar farklılık gösteriyordu ve farklı mezheplerin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu dönemde bulabildiğim en önemli topluluklar Sadukiler, Ferisiler, Zelotlar ve Esseniler’dir.
    Hahamlar tarafından yok edilen bu kitabın, sadece mağaralarda saklanmak suretiyle değil, geleneği sürdürerek bu güne kadar hala devam edip, korunduğunu görüyoruz. Bu görüşü kabullenip bu güne kadar getiren Yezidi(Yezdani), Yaresan gibi topluluklar, dört dörtlük sapıklar olarak görülüp her fırsatta katledildi.
    Önemli bir konu ise, burada Nefilim, Dev olarak adlandırılan Melek-İnsan karışımı çocukların, Mu Kıtası gibi farklı bir bölgeden gelmiş başka bir Irk insan olma ihtimali. Çünkü bunlara Gözcüler dendi, ve tamamen insan gibi yaşadılar. Antik tabletler, kayıp kıtalar, Geçmişe bir üst akıl veya uzaylıların, ya da daha üstün bir insan ırkının etki edip din yaratması gibi komplo teorileri üretenler için bu Nephilim içeren tevrat ayetleri büyük bir dayanak görevi görmekteydi. Şimdi Ölü Deniz Yazmaları sayesinde bu teorileri daha da güçlenmiş oldu ve Erich Von Daniken ya da Zachariah Sitchin gibi yazarlar için bolca malzeme çıkmış oldu.
    Fakat dikkatimizi çekmesi gereken asıl konu, Kutsal Kitaplarda bütün bu olaylar gerçekleşirken (Melek-İnsan cinsel ilişkisi vb.) Tanrı’nın bunlardan haberi yoktu ve 4 Büyük Melek, gidip ona bildirdiler. Sümer (Gözcünün Ülkesi), Nefilim, eski Mısır’da Neter. (Gözleyenler, Osmanlıca’da da Nöbetçi Askerlere Nefer denilir.) bütün kültürlerde yer alıyor. Kuran zamanına gelene kadar bütün dinler, Melekleri sanki bir Süper İnsanmış gibi, yiyip içen, yorulan, seks yapan cinsiyetli varlıklar olarak tanımlıyor. Tevrat da buna dahildir.
    Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları Kitabı da, bu konu üzerine yazılmış popüler bir kitaptır. Üstün bir Irk veya Uzaylılar tarafından bize ulaşıldığı ve bizim onları Melek, Tanrı olarak adlandırdığımız konusu ile alakalı birçok film, kitap, görüş var ve Enoch kitabı, bu görüşleri güçlendiren türden. Bu konuyu “Antik Astronot Teorisi” başlığıyla aratırsanız daha çok bilgi edinebilirsiniz. Ancak bana sorarsanız, direk kitapları satın alsanız daha iyi. Bu yasaklanmış mirasın izleri, bugün hala bazı ‘Melekçi’ toplumlarda bulunuyor. Örneğin; Yezidilerin en yüce varlığı, meleklerin başı Meleke Tawus’un ilk ismi, Gözcülerden biri olduğu bilinen Arapça Azazel’den geldiği bilinen Azazil. Enok kitabında da buna rastlayacağız.
    Diğer bir gizemli toplum olarak Yaresanların da insana çok benzeyen melekleri var. Azazel, Adem ve Havva’yı kışkırtmadan önce, Yılan Tawus’un hizmetinde çalışıyor. Ayrıca bu “Nephilim” diye bilinen, insan ve melek karışımı olan devlerin, Tevrat’da anlatıldığına göre o dönemlerde Tanrı veya büyük çağ kahramanları olarak bilindiğinden bahsediliyor. Yani zamanla bunların Mısır veya Yunan tanrıları olarak anılmaları (eğer gerçekse) muhtemeldir.
    Enok’ta dikkati çeken şey, Işık Prensi ve Karanlıklar Prensi (Belial) ve bunların yolundan giden Oğullar konusudur. Bu konuya değinme, Tevrat’da Kurallar 3;19–20 bölümünde de vardır.
    Ayrıca Kurallar 3; 24–25, Karanlıklar Prensi’nin, ölüler kalktığı zaman hüküm gününden sonra sonsuza kadar ateşlere atılacağı konusu, Hristiyanlık ve İslam’ın temelini oluşturuyor. Kitaptaki en dikkat çekici bölüm yine de bence düşmüş melekler konusudur. Tevrat’da düşmüş meleklere de, yarı meleklere de Nefiller diye hitap ediliyor. Meleklerin günaha yenik düşerek kötüleşmesi konusu, Işık Getiren (Lucifer) meleğin de bunlardan birisi olması hala Hristiyan Teolojisi’nin önemli konularındandır. Yaratılış 6;1–2
    Bir diğer isimleri Tanrı Oğulları’dır. (Elohim. Tekili Eloh. Tanrı İlu-Elu ile İlah sözcüğü ile ortak kökenden gelir. Melek isimlerinin sonundaki -El takısı da bundan gelir. Bu bağlamda İsa Haç’ta Elohim’e beni neden bıraktın diye seslenirken, kendisini kandıran Düşmüş bir Meleğe seslendiği anlamı da çıkabilir.)
    Kuran’da ise bu düşmüş meleklerin aslında Melek değil birer Cin olduğu, ve iyi veya kötü olabilecekleri söylenir. Ancak Tevrat’da, bilinen Melek hariç bütün varlıklar Kötüdür. Yani bütün cin veya kötü ruh benzeri varlıklar, eskiden melek olmak zorundadır. Dolayısıyla Tevrat ve Kuran’ın teolojisi gerçekten de çakışmaktadır. “Kuran’ın %70i Tevrat’dan alıntıdır!” diyen arkadaşlar için bu husus göze çarpmalı. Aktarılan hikayeler bile farklı versiyonlarda aktarılmaktadır çünkü. Yine de, zaten “Biz önceki kitapların tasdikçisiyiz” diyen bir kitapta alıntılar olması göze garip gelmemelidir. Devam edelim:
    Enok Kitabı 2. Bölüm : “İşte! Herkesi yargılamadan geçirmek ve günahkârları yok etmek için on bin aziziyle birlikte geliyor!”
    Bu bölüm ayrıca İncil’de Yahuda 1; 14'de “İşte Rab herkesi yargılamak üzere Onbin kutsalıyla geliyor!” diye ifade edilir.
    Demek ki o zamanlarda bu ayet yazılırken ellerinde Enok kitabı vardı. Zaten günümüzde kabul gören İncil’in m.s 4.yy’a kadar bütünleştirilmemiş olduğunu, ve Roma kralı Konstantin tarafından ‘bütünlettirildiğini’ hatırlarsak, 1. İznik Konsil’nde yoksayılan, apokrif ve gnostik ilan edilerek yakılan-yokedilen yaklaşık 27 ayrı kitap daha olduğunu unutmamalıyız. Yani günümüzdeki İncil’in kronolojik sıralaması dahil, Tevrat ayetlerinin çoğu, eldeki 50'yi aşkın kitaptan “ayıklanarak” oluşturulmuştur ve bu ayıklamayı da Roma kendi isteği doğrultusunda yaptırtmıştır. İşte burada “tahrif”in ne denli büyük olduğu inkar edilemeyecek kadar ortadadır. Unutmamalısınız ki Enok Kitabı, İsa gelmeden önceki Tevrat’ı ve İsa dönemindeki orjinal İncil’i temsil etmektedir. Bu ne Barnabas, ne Meryem, ne de bir başkasının inciliyle kıyaslanabilir. Şimdi elimde bulunan bu Enok kitabındaki ayetleri sıralama vakti gelmiştir sanırım.
    Enok 7;7 “Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına söz verdiler. Toplam İki Yüz kişi, Yeret’in zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.
    Enok 7;9 “Liderlerinin isimleri şöyleydi: Semyaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiyal, Asael, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Satarel, Turel, Yomyael ve Azazyel. İki yüz meleğin lideri bunlardı.
    Enok 7;11 “Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre olan devler doğurdu. (Tevrat’da bu konu daha farklı geçer. Yar. 6;4'de bunlar Nefiller diye geçer. Nefilim, İbranice hem Gözcü, hem de Dev demektir.)
    Ayrıca gökten inen bu meleklerin insanlara büyü ve gizli ilimleri öğretip, onları saptırdıkları da belirtilmektedir. İnsanlığın sonunun gelmesinin sebebi de budur. Bu “gizli ilim ve büyü, Tanrılaşmak” konusu da ayrı bir yazıda işlenecektir.
    Enok 8; 1 “Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.”
    Enok 8; 2 “Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
    Enok 8; 3 Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi,
    Enok 8; 4 Armaros büyü çözülmesini,
    Enok 8; 5 Baraqiyael astrolojiyi,
    Enok 8; 6 Kokabel yıldızları,
    Enok 8; 7 Ezeqeel bulut bilgilerini,
    Enok 8; 8 Araqiel toprak bilgilerini,
    Enok 8; 9 Shamsiel güneş bilgilerini ve
    Enok 8; 10 Sariel de Ay’ın hareketlerini öğretti.
    Enok 8; 11 İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.”
    Sonraki bölümde de 5 (!) büyük melek bunları görüp Tanrı’ya söylerler, ve Tufan başlar.
    Enok 9; 1 “Sonra Mikail ve Cebrail, Rafael, Suryal, Uriel göklerden aşağı bakıp dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sonsuz kötülükleri gördü.” (Devamında da “bu kadar şey olup bitiyor sen bir şey yapmıyorsun, bize de ne yapacağımızı söylemiyorsun!” tarzı Tanrı’ya isyanlar var.)
    Enok 9:9 “Büyük yargı gününde Azazil ateşe atılacak.” (Kuran’da ki Şeytan benzetmesi)
    15. bölümde de Tanrı, Mikail’e diğer melekleri de yakalamasını ve hapsetmesini söylüyor. (Kafes)
    Enok 9;16 “O günler geldiğinde işkenceyle ateş çukuruna gönderilecek, sonsuza kadar hapsedilecekler.”
    Enok 9;18 “Tüm bu yozlaşmışların ruhlarını, Gözcüler’in (Düşmüş Melekler) çocuklarını yok edin, çünkü onlar insanlığa zulmettiler.”
    Sonra hikaye Nuh tufanına geliyor. Birçok Mitolojide ve kültürde yer etmiş Gılgamış vb. Hepsi Nuh karakteridir. Bu kitapta ilgi çeken başka bir şey ise, 4 yerine 7 Başmelek olması.
    Enok 20;1–8 “Bunlar, gözleyen başmeleklerin adlarıdır.
    Uriel, başmeleklerden biridir. Haykırışları ve korkuyu yönetir.
    Rafael, başmeleklerden biridir. İnsanların ruhlarını yönetir.
    Raguel, başmeleklerden biridir. Dünya’da ve diğer yıldızlarda ceza verir.
    Mikail, başmeleklerden biridir. Günaha sapan insanların ruhlarını yönetir. Ramiel, başmeleklerden biridir. Başkaldıranları yönetir.
    Sarakiel, başmeleklerden biridir. Cennet’i, Ikisat ve Kerubileri yönetir.
    (Ikisat, Seraphim; yani yılanlar demektir. Yasak elmayı yediren Yılan burayla ilişkilendirilebilir. Ayrıca bir grup meleği tanımlamaktadır. Kerubiler ise, gene Meleklerdir, Tevrat’da da birçok yerde Kerubi, Keruv ifadesi geçer. Örneğin Aden bahçesinin etrafına koyulan dönen alevli kılıçlar-keruvlar.)
    Ayrıca 40. bölümde, Tanrı’nın yanında duran 4 farklı ruh gördüğünü ve adlarını öğrendiğini söyler, daha sonra bunların 4 büyük melek olduğundan bahseder, “En yüce olan 4 Melek.”
    Yani 4 den fazla Başmelek olduğu, ama aralarında bir derecelendirme yapıldığı kanısına varıyoruz. Bu 4 Melek ise, Mikail, Rafael, Gabriel ve Fanuel. (!) Azrail veya 4 Başmelekten biri olarak bildiğimiz düşmüş olan Lucifer’in ismi kitapta geçmiyor.
    (Ayrıca 60. Bölüm 13. Ayet’de Meleklerin sınıfları ile alakalı bir açıklama vardır. Kerubim, Serafim ve Ofanim. Güç melekleri.
    Bu da “Savaşçı Melek” figürünü ortaya koyar. Kiliselerde elinde kılıçla çizilmiş melek figürleri bolca görülür. Kuran’da ise tamamen iyilik ve merhamet üstüne, Robotumsu bir anlatım vardır.
    Enok 21; 1–3 “Ve hiçbir şeyin tamamlanmamış olduğu bir yere vardım. Orada korkunç bir şey gördüm. Ne üstünde gökler var, ne de altında sağlam bir zemin. Sadece kaotik ve korkunç. Orada birbirine bağlanmış yanan büyük dağlara benzeyen, göklerin yedi yıldızını gördüm.”
    (Göklerin yedi yıldızı, o dönemde bilinen yedi gezegendir. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn. Bunların her birini eski bir Tanrı olarak da görebiliriz. Ayrıca haftanın 7 günü de buradan gelir. 7 Sembolizmi Tevrat ve İncil’de ve o zamanki Pagan inançlarda çok önemli yer kaplar, neredeyse her dinde rastlamak mümkündür. Kökeni ayrıca Mu Mitolojisine dayanır.)
    Kitapta çok önem çeken bir diğer konu ise, Mesih motifinin işlenmiş olması. Yani Tevrat’da açık açık ifade edilmeyen ancak hemen sahiplenilen İsa, burada gelişinden önce net bir şekilde belirtiliyor. Demek ki 325. yılda bu kitap çıkarılana kadar Yahudiler, İsa’yı bu kitaptaki anlatımlara göre bekliyorlardı.
    Enok 46; 1–2 “Ve orada Kadim Olan’ı (Tanrı) gördüm. Başı yün gibi beyazdı. Yanında yüzü insan yüzüne benzeyen başka biri daha vardı. Yüzü çok güzeldi; tıpkı kutsal meleklerden birinin yüzü gibiydi. Benimle birlikte gelen ve bana bütün sırları gösteren meleklerden birine o adamın kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden Kadim Olan’la birlikte olduğunu sordum. Cevap verdi; Bu adil olan İnsan Oğlu’dur; (İsa’nın diğer ismi İnsan Oğlu’dur. İncil’de ona sık sık böyle hitap edilir.) onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır (Bkz: Kutsal Ruh’ı ortaya çıkarması, Tanrı’nın hazinesi) çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. (!) Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.”
    (Görüldüğü gibi, burada Seçilmiş Kişi, bir Peygamber gibi anlatılır, İncil’de söylendiği gibi “Tanrı” olarak değil. Eğer 4.yy’da yapılan toplantıda İsa’nın Tanrı değil, peygamber olduğunu savunan görüş sayıca üstün gelseydi, şuan bütün Hristiyanlar İsa’yı Peygamber kabul edecek, belki de İslam’a geçeceklerdi.)
    Ayrıca bir de Gizli Olan vardır. (Muhammed veya Mehdi profiline giriş.)
    Enok 48;5 “Seçilmiş Olan ve Gizli Olan dünya yaratılmadan önce bu amaçla seçildiler ve sonsuza kadar O’nun önünde olacaklar.” (İncil, İsa’nın ruhunun her şeyden önce yaratıldığını ileri sürer, çünkü o ayı zamanda Tanrı’nın ruhudur. Bazı İslam hadisleri ise, Muhammed’in ruhunun her şeyden önce yaratıldığını, çünkü alemlerin onun yüzü-suyu hürmetine yaratıldığını iddia eder. Dolayısıyla bu ayetle arada bir paralellik kurmak mümkün.)
    Sonrasında Yargı Günü ile alakalı bir ayet gelir;
    Enok 48;11 “Onun huzurunda düşecekler ve tekrar kalkamayacaklar. Onları elleriyle tutup kaldıracak kimse olmayacak çünkü onlar Ruhların Tanrısı’nı ve onun Mesih’ini inkar ettiler! (İnkar edilen Mesih ifadesi yer alıyor gene. Yani İsa daha gönderilmeden, onun inkar edileceği söylenmiş. O zaman için daha gelmemiş olan, ve geldiğinde kendisini İnsan Oğlu olarak tanıtıp inkar edilen İsa konusu. Gerçekten de böyle olmuştur. Yahudiler onu inkar etmişlerdir.)
    Ayrıca Cennet’de İsa ile sonsuza kadar kalmak kısmına değinen bir ayet daha vardır, bildiğiniz üzere İncil’deki Cennet, İsa ile birlikte oturmak, yemek yemek, Tanrı ile birleşmekten ibarettir. Bkz;
    Enok Kitabı 61. Bölüm 17. Ayet. “Sonsuza kadar İnsan Oğlu’yla birlikte kalacaklar, yiyecekler, yatacak ve kalkacaklar.” (Gerçekten deHristiyanların inandığı cennet tam olarak budur. Çünkü İncil’de bir çok kere Cennet’de berayer yiyip içmek konusu anlatılır.)
    İncil’in Vahiy bölümünde; gelecek olan 7 başlı 10 boynuzlu Canavar’dan bahsedilir, burada ise farklı bir versiyon ile karşılaşıyoruz. Ancak çok benzer anlatımlar var her konuda Yuhanna’nın buradan esinlendiğini söylemek abartı olmaz. Ayrıca Yuhanna’nın vahiylerini bir rüya yoluyla aldığınız hepimiz biliriz. Ancak Enok, göğe yükseltilmiştir. Bunu Miraç hadisesine benzetmek mümkündür. Gerçi Miraç konusu da tartışmalı bir konudur ancak o hadiseyi başka bir yazıda ele alacağım.
    Enok 58; 7–8 “O günde yiyecek olarak iki canavar türeyecek. Bunlardan dişi olanının adı Leviathan olacak ve denizlerin diplerinde, su kaynaklarının üstlerinde yaşayacak. Bunlardan erkek olan canavar ise Behemoth adını taşır. Göğsünün üzerinde hareket eder ve görülemez bir vahşiliği vardır.”
    64. Bölüm, yani Nuh ile alakalı kısımların başladığı yere tekrardan gelirsek; kısa kısa ayetlere değinicem.
    64;1 “O günlerde Nuh, dünyanın suya gömüldüğünü ve yıkımın yakın olduğunu gördü.”
    64;6 “Tanrı’dan dünyada yaşayan herkese bir buyruk geldi. Onları yakın. Onlar meleklerin tüm sırlarını, şeytanların tüm vahşiliklerini öğrendiler. Gizli güçleri, büyücülüğün güçlerini, tüm dünyada eriyik metalden şekiller yapanların güçlerini öğrendiler.”
    Enok 66;2 “Şimdi melekler ahşap bir araç yapıyorlar. İşlerini bitirdiklerinde elimi onun üzerine koyup koruyacağım.” (Tanrı konuşuyor. Gemiyi meleklerin yaptığına dikkat edelim. Diğer kaynaklarda bunu Nuh’un yaptığı söyleniyor.)
    Ayrıca bu kitapta, Havva’yı saptıran kişinin bir yılan veya Lucifer değil, başka bir melek olduğu söyleniyor. Dünyaya inen ve sonsuzlukla cezalandırılan melekler arasındadır.
    Enok 68;4 “İlkinin adı Yekun’du. O kutsal meleklerin tüm kutsal oğullarına şeytani klavuzlukta bulundu ve onları yoldan çıkarıp vücutlarını insanların kızlarıyla kirletmeye sevk etti.”
    Enok 68;6–7 “Üçüncüsü Gadreel’di. Havva’yı yoldan çıkardı. İnsanoğullarına savaş zırhlarını, savaş kılıçlarını ve diğer tüm ölüm silahlarını gösterdi.” (Şuna dikkat etmek lazım bu melekler gelip nasıl bir şey yapılacağını göstermiyorlar, aklınıza getiriyorlar, ilham veriyorlar sadece ve Gadreel, Havva’yı yoldan çıkardığı halde bir ceza alıp kovulmamış, Nephillerin gününe kadar serbestmiş görüldüğü üzere.)
    68;9–13 “Dördüncüsünün adı Penemuel’di. İnsanlara mürekkep ve kağıtla yazmayı öğretti; böylece bugüne kadar pek çokları günaha girdi. İnsanlar böyle bir amaç için, inançlarını kalem ve mürekkeple göstermek için yaratılmadı.”
    Bilginin kayda geçirilmesi eski öğretilerde hiç hoş karşılanmıyordu. Özellikle ezoterik gelenek hep sözlü olarak aktarılmıştır.
    Örn: Atlantis’in aktarılışı, Platon’a gelişi konusu. Yazı ile değil sözle aktarılmıştır. Platon da bu teoriyi ortaya atarken bir evrakla, kaynakla değil, üstadlarından öğrendiği şeylerle ortaya koymuştu. Ancak Atlantis ve kayıp kıya olayları bu yazının konusu olmadığından es geçiyorum. İlgili yazıyı, yazının başında Mu Kıtası adıyla zaten sunmuştum.
    Eski zamanlarda “Bilmek” her zaman doğru karşılanmamıştır. Tevrat’da da ‘’Bilgelik Ağacı”ndan yemek konusu işlenmiştir. Zaten Adem ile Havva, ağacın meyvesinden yiyerek bunu “Bilmişler”dir. Ayıbı ve günahı öğrenmişler, çıplak olduklarını fark edince de utanıp hemen yapraklarla cinsel organlarını örtmüşlerdir.
    Ayrıca bunun metafiziksel yönüne kayarsak, Nuh Tufanı’nda herkesin Melekî bilgileri öğrendiği için Tufan oluyor, ancak günümüzde Tufan her zaman Mu Kıtası ile ilişkilendirilir ve Mu Kıtası da, kayıtlara göre zihinsel olarak bizden ileri bir medeniyettir ve insanlar parapsikolojik olarak çok gelişmiştir, bizim şuan bildiklerimizden daha çok şey bilmişlerdir. Benzerliği yakalamak lazım. Bu tip kayıp kıtaların varlığı her zaman tartışma konusudur, ancak bir Tufan olduğu gerçek. Ki, Mezopotamya’yı etkileyen bir tufanla alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı hali hazırda mevcut. Ayrıntılı bilgi edinmek için bkz:
    Dinler ve Toplumlarda Tufan Hadisesi
    68;19–22 “Kasbaal’ın görevi, En Ulu Olan’ın tüm görkemiyle yaşarken ululara sunduğu ahitin liderliğini yapmaktır. Melek Beka, Mikail’den ona gizli adı göstermesini istedi. Böylece o gizli adı ahitte söyleyebilecek, insanoğullarına tüm gizli şeyleri açıklayanlar o adın ve ahitin önünde titreyecekti. O ahitin gücü o kadar yüksektir, çok kudretlidir. Akae’nin bu ahitini Mikail’e teslim etmişti.”
    Tevrat’da geçen Kutsal Ahit’e geldik. Kabbalah ve Mason takipçileri de bu Ahit’in peşindedir ve İslam’da da bu konuya değinilir. Bir bakıma Pandora’nın Kutusu olarak düşünülebilir. Bütün gizli sırları ve dünyayı yönetecek güçleri barındırdığını, ancak melekler tarafından korunduğunu ve bu yüzden bir insanın ona dokunamayacağını, dokunduğu anda öleceğini aktarır Tevrat. Yine de, bu kutsal emaneti elinde bulunduran toplumun büyük bir güç elde edeceğinden bahsedilir. Aslına bakarsanız Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve Siyonizm, gücünü buradan alır. Yahudiler gerçekten de dinlerine sıkı sıkıya bağlılar. Çünkü bu yahudilikte bu Ahit, kurtuluşun sembolüdür. Pandora’nın tam tersi yani.
    Olaylar daha da ilginçleşmeye başlıyor..
    Enok, 86;1 “Göklerden beyaz adamlara benzeyen varlıklar geldi. Onlardan bir kişi çıktı ve onlarla beraber gelen üç kişi daha vardı.”
    Melekleri gördüğünü düşünebilirsiniz; ancak bunlara “beyaz adamlara benzeyen varlıklar” diyor. Meleklerin neye benzediğini zaten biliyordu, daha önce görmüştü. Oyüzden Melek görse, “Melek gördüm” derdi. Ancak burada başka varlıklardan bahsediyor… Belki de kafasındaki cam fanus yüzünden suratı görünmeyen beyaz kostümlü Astronotlardır? Tevrat’da ki Hezekiel bölümünü hatırlayalım. Onun da bahsettiği gökten gelen varlıklar ve uzay araçları Tevrat’da nakledilir. Hatta bindikleri araçlarının kaç pencereli, kaç katlı olduğuna kadar... Geçmiş mitolojilerde çok fazla uzaylı motifi resmedilmiş, konusu işlenmiştir. Yazının başında bundan bahsetmiştim.
    104;4–5 “Günahkarların güçlendiğini, işlerinin yolunda gittiğini gördüğünüzde korkmayın adiller! Onlarla yoldaş olmayın, onların zulmünden uzak durun, çünkü siz göğün topluluklarıyla dost olacaksınız.” (Kuran’da ki Al İmran 28 ayetine benzer bir ayet. ‘Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin’)
    Bu kitap, birçok teoriyi körükleyecek bilgiler içermektedir ve zamanında, Tevrat’ın içinde bulunan bu bölüm saklanıp, gizleyen kişiler sayesinde hep gölgede bırakılmıştır. İnsanların inançlarını sarsacak ayetler bulundurduğu için adeta çıkarılmıştır. Enok ile alakalı birçok kültürde birçok karakter bulabiliriz. Enok, her kültürde yer edinmiş bir karakterdir. Özellikle Masonlar olmak üzere konuya ilgi duyan bazı yazarlar, Enok’u Memfisli Tehuti, Toth, Grek Hermes ve hatta Latin Merkür ile ilişkilendirmişlerdir. Kişi olarak bunların hepsi birbirinden ayrıdır çünkü mitolojiler farklıdır, ancak; esas anlamda hepsi aynı kutsal yazarlar, inisiyatörler ve Okült ve Kadim Bilgeliğin kayıt edenleri kategorisine dahildir.
    “Bilgelik Tanrısı” olarak adlandırılmışlardır çünkü mitolojilere göre bütün insanlara bilgiyi bu karakterler vermiş, kutsal öğretmen görevi görmüşlerdir.
    Kuran’da da İdris, Bilge (İnisiye) olarak geçmektedir. 7 Sayısı ile alakalı takıntı ise, şuna dayandırılabilir;
    Enok, Adem soyunun yedinci neslinin, yedinci önderidir.
    Orfeus inisinasyonun yedi katmanlı sırrını temsil eden yedi telli lir, Forminks’e sahiptir.
    Başında yedi ışınlı güneş diskli Thoth, güneşsel gemisiyle 365 derecelik yolculuğunu yapar.
    Son olarak Thoth-Lunas, haftanın 7 gününün yedi yönlü tanrısıdır.
    Enok hakkında Josephus (MS 1. Asır) anlattığı hikayeye göre, yazma ve kıymetli kitaplarını Merkür veya Seth (Şit) sütunlarının altında saklamıştı. Bu da “Bilgeliğin Babası” Hermes hakkında anlatılan hikaye ile aynıdır.
    Şu anda İznik Konsili eliyle 325.yılda yapılan toplantı sebebi ile içeriğiyle oynanmış, değiştirilmiş Tevrat’dan önce, orjinal Kutsal Kitap sayılan Tevrat’ın içinde bulunan Enok/Hanok bölümü hakkında bazı bilgiler edindiniz. Belki de hiç duymadığınız (Çünkü Katolikler tarafından sizden saklatılmış) ayetler öğrendiniz.
    Eğer Hristiyan veya Yahudi iseniz; bunun elinizdeki Kitabı Mukaddes ile aynı, hatta daha büyük ölçüde “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz.
    Eğer Müslüman iseniz; bu kitapta anlatılanların, “DEĞİŞTİRİLMEMİŞ TEVRAT”dan bir bölüm olduğu ve en az inandığınız Kuran kadar “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz. Çünkü bu kitap Tevrat’ın bir parçasıdır.
    Kitabın içinde çok daha ilgi çekici bölümler bulunuyor ancak ben İncil, Tevrat, Zebur ve Kuran okumuş bir kişi için bu kadarının bile yeterli olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden yazıyı burada sonlandırıyorum... Din, Bilim, Tarih ve Mitolojiler ile alakalı daha zengin yazılarım gelmeye devam edecektir. Takipte kalın lütfen. Keyifli okumalar.
    NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
    Kaynakça
    Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Kutsal Kitap Yayınları, Kitab-ı Mukaddes (Tevrat,Zebur, İncil), Kasım 2011, İstanbul. (Ayetler yazıda belirtildi.)
    Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı, yayın no 86. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
    Peygamber Enok’un Kitabı, Hermes Yayınları-26, Şubat 2016, Çeviri: Günyüz Keskin. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
  • 142 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Ali Ural etkinliği kapsamında okumuş oldum kitabı. Yazarın şiirsel üslubuna, kapalı anlatımına alıştım artık. Hikayeler de öyle basitçe anlaşılacak gibi değil. Sembolik anlatımı ile benzetmelerle, çağrışımlarla süslemiş. Aslında anlattığından çok farklı anlatmak istedikleri sanki. Tabii anlatmak istiyor mu orası ayrı:) Belki de herkesin kendince bir anlam çıkarmasını istemiş olabilir; sınırları olan ‘şunu anlattım, anlattığımı anlayın sadece’ diye düşünmek yerine, okuyan herkesle hikayelerden çıkarılabilecek anlamları çoğaltmayı amaçlamış gibi geldi bana.
    En çok ‘Kontör’ isimli hikaye dikkatimi çekti ve en iyi de onu anladım, daha doğrusu kendimce anlamlandırdım sanırım.
    Hikayedeki kişiye; gişedeki memur hiç bitmeyen kontör isteyip istemediğini soruyor. Soru mu bu sayın gişeci memur? Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğunun bana inanılmaz muhteşem geldiğini anlatamam. Toplu taşımaların VİP i diye bir şey olsa şu Gamze yi sormadan alırlar listeye.
    Tabii hikayedeki arkadaş (adı X olsun) da kabul ediyor akıllı mantıklı herkes gibi. Tek şart var: Hata yapmamak! Kontör sayısı tahmin edemeyeceğin kadar çok, sadece hata yaptığında uyarı verecek, ve yalnız 10 tane kaldığında kontör sayını anlayabileceksin. X kişisi de bu gazla İstanbul kazan o kepçe geziyor bütün şehri! Hikayede tabii ki İstanbul adı geçmiyor da belli bariz yani. Başka hangi şehri o otobüs senin, bu vapur benim diyerekten 1 günde gezebileceksin ki?
    Böyle böyle zaman geçerken artık kimin ahını(!) alıyorsa her yerden bedava geçtiği için; uyarılar duymaya başlıyor karttan gittikçe artan sıklıkla. Başlarda hafif sorguluyor: ‘Ben nerde yanlış yaptım’, ‘Kimin tavuğuna kışt dedim’. Sonra da kimseye hata yapmadığına karar veriyor. Hee sütten çıkmış ak kaşıksın sen! “Amaaaannn” diyor, “koy …. rahvan gitsin! Daha tahmin edemeyeceğim kadar var nasıl olsa” diyor. Bir gevşeklik, bir aymazlık ki sorma gitsin! Son 10 tane kalınca etekleri tutuşuyor koşa koşa gişe memuruna gidiyor: “Nasıl olur da tahmin edemeyeceği kadar çoook olan kontörleri biter?” Memurdan, hata yapma daha bak 10 hakkın kaldı, aklını başına devşir, cevabını alıyor. Son 1 tane kalana kadar azalıyor da kontörleri sonra her yere yürüyerek gitmeye başlıyor bizim X. Bakıyor takat kalmıyor canda, o sonuncuyu da basıyor!
    Hikayenin tamamını anlatmışım neredeyse! Yalnız mundar ettim hikayeyi:)) Benim buradan çıkarttığım insan ömrünü anlattığıydı. İnsan kendi ömrünü de tahmin edemiyor, nasıl olsa çok var gevşekliğinde yaşayıp gidiyor. Oysa yaptığımız her haksızlık, kırdığımız her kalp ömrümüzden eksilen günle beraber çöküyor üzerimize. Tam anlatamadım ama böyle bir şey anladım ben de…
  • 218 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    'Bir Yeşilin Peşinde' koşan adamın hikayesini okuyacaksınız. Yeşil deyip geçmeden, ne var canım bunda demeden bir ömür adamış bir hikaye ile anılar dünden bugüne geliyor.

    Zaten yaşlıların bastonu da anılar değil mi? Belki bir yaştan sonra hep 'siz bilmezsiniz, bizim zamanımızda....' diye cümleleri hepimiz duymuşuzdur.

    Bir Yeşilin Peşinde de bu bağlam da dikkat çekici ve farklı bir şeyler okumak isteyen zihinlere yeni pencereler açmayı sağlayan bir anı kitabıdır.

    1938'den günümüze (yani 1995'e) kadar gelen duygu, düşünce, inanç, mücadele, siyaset, çay, yeşillik, doğu karadeniz, halk, kültür bir bütünlük içinde harmanlanıyor.

    Bir yeşil yaprağın bir köyün, ilçenin, ilin ve bölgenin kalkınmasında nasıl bir etki ettiğini görerek, makus talihin nasıl değiştiği okunacak. Tabi, anı kitabı olunca kişinin ön planda olduğu ve çoğu zaman nesnellikten uzak öznel bir anlatım olduğu da unutulmaması gerekir. Kitap içinde anılar öznel, diğer kaynaklardan elde ediilen bilgiler nesnel şeklinde toplanmış ve bunların harmanlanması sonucu ortaya bir bütün bilgi çıkmış.

    Bir yeşil yaprak diyerek geçmemek gerekir. Binlerce aileye, milyonlarca lira gelir sağlayan bir 'yeşil'den bahsediyoruz.

    Asım Zihnioğlu da çayın ilk dönem, oluşum süreci ve sonraki dönem içinde olayları gören, karar alıcı mekanizma içersinde yer alan bir kişi. Çayın Türkiye'de ki tarihsel gelişimini Asım Zihnioğlu'nun gözünden sadece küçük bir parça olarak
    okuyoruz.
    'Özel ekolojiye sahip tropikal ve astropikal iklim rejimleridne üretilen bu yeşilin ülkemizin yalnız bir bölgesinde
    yetiştirilmesi müstesna bir imtiyazdır.'

    Anıların en güzel özelliklerinden biri, tarihi coğrafya bilgisi sunması. Gidilen yere nasıl, hangi araçlarla gidildiğinden
    tutunda geçilen yerlerin fiziki şartlarına kadar çeşitli bilgileri bizlerle paylaşmış olmasıdır. Bu sayede o yöre, bölge hakkında bugünden düne bir dönüş yapabiliyoruz. Kimler geldi kimler geçti. Nasıl, neler yapılmış. Geniş açıdan bilgiler sunuyor.

    Asım Zihnioğlu da 1938'in Ağustos ayının 15'inde vapurla Giresun'dan Trabzon'a doğru yolculuğa başladığını bildirerek, fitili ateşlemiş oluyor.

    Daha birinci sayfada bugünlerde unutulan ya da unutturulan bir takım bilgileri okumaya başlıyoruz. Fındıktan bahsediyor. Değerleri anlatıyor. Bölgede yaşayan kişilerin bildiği şeyleri bölgede yaşamayanlara anlatıyor.

    'Fındık bahçelerinin imar ve ıslahı Zırai Teşkilatı'nda görevli iken bu bölgeleri çok dolaştım diyor Zihnioğlu.

    Fındık bahçelerinin bakımsızlığından, modern bir şekilde işletilmemesinden, kendi haline bırakılıp, sanki ormanlık
    alanmış gibi kaderine terk edilmesine, ya da fındık bahçeleri içersinde bulunan otların temizlenmemesi sonucu
    gelişemeyen ve yeni sürgün veremeyen ve bunun sonucu olarak zayıflayan dallar neticesinde kalitenin düşmesinden bahseder. Fındık tarımı yapıldığı ve Almanya'nın en büyük alıcı olduğundan bahseder.

    Fındıkta en büyük sorun (maalesef günümüzde de devam ediyor) kalitenin düşük olması, bunun sebebi olarak da yaş fındığın iyice kurutulmaması. Bunun içinde güneş alanı yani 'harman yeri'nin olması gerekiyor. Ayrıca ailelerin de öncelik olarak fındığa önem vermek yerine 'ne olursa' mantığıyla hareket etmesi sonucu, kalitenin düştüğünden bahseder.

    Bölgeyi çok iyi gözlemlemesi sonucu, 'yaylacılık' kültürü sayesinde temmuz, ağustos aylarında sığırların peşine takılıp
    'yaylalara' giden köy sakinlerinin, fındığı topladıktan sonra doğru dürüst kurutmadan tekrar yaylalara dönmesi fındıkta verim ve kalite düşüklüğüne yol açtığından bahseder.

    Bölgenin toprak analizi yapılıp, Batum'dan çay tohumları getirilip, bunları ekecek yeterli fidanlık var mı? sorunuyla karşılaşılması ilk ve en öncelikli sorun teşkil eder. 'Yirmi ton tohum' içinde yeterli alan olmaması, yeni bir sorun oluştururken, çok farklı bir yolla köylüyle doğrudan temas kurmayı kararlaştırıp, köylülere bedelsiz kiralama yoluyla çay sahası üretimine başlanır. Yani köylünün toprağını bir
    yıllığına kiralayacak fakat para verilmeyecek, bunun karşılığında ise tamamına çay bahçelerinin herşeyiyle yapılması sağlanacaktı. Yani bir çeşit kazan-kazan.


    Tabi ki ilk yapılacak şeylerin zorluğu burada da karşılarına çıkıyor. Önce bölge halkının ikna edilmesi, sonra tohumların özel ambalajlar içinde naklinin yapılması, sonra tahsis edilen arazilerin ıslahı gibi bir dizi çalışmanın peşi sıra yapılacak olması ve bunları yaparken de yaşanan sıkıntılar da anlatılıyor.

    Anadoludan görünüm diyelim bu işe. Bir şehrin, bölgenin devlet-millet işbirliğiyle kalkınması diyelim. Cumhuriyetin kurulması üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen cumhurun yani vatandaşların teba olmaktan çıkarılıp, söz sahibi olması ile geçimini sağlayacak yeni arayışlarla kalkınma
    hamlesinden bahseder.

    İnsanların çaresizliğine çare bulmak için yollara düşülmesinden bahseder. Ama bürokrasi ortaya çıkar ve kanunsuzluk ortaya çıkar ve bunlarla yapılan mücadele anlatılır.

    Çaylık kurulumunun hikayesi okunmaya değer. Devlet-millet işbirliği sonucunda devletin ortaya para koyması, ileri görüşlü ve vatan-millet sevdalısı yöneticilerin bu işi sahiplenmesi ve halkla buluşturulması sonucu, çay kuruluş avansı dağıtılacak ve halk bilgilendirilerek çalışmaya başlanır.

    Asım Zihnioğlu kitabında sadece kendni anlatmıyor. Bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel değerlerini okuyucuya aktarıyor. Ayrıca kendi döneminde veya döneminden önce orada faaliyette bulunan kişileri de anmadan geçmiyor. Örneğin, Zihni Derin'in bu bölgede hem de Ankara'da yaptığı kulis faaliyetleri neticesinde bölgenin yoksulluğunu aşmak için ekonomik çare olacak şekilde çeşitli ürünleri deneyip, en sonunda Batum'dan getirilen tohumlarla çaycılığın
    başlaması Cumhuriyetin en önemli işlerinden biri olarak tarihe geçer.

    Yoksul halkın kalkınması için neler yapılabilirin cevabını bulmuş. Günümüzde ise tarım ve hayvancılık tamamen bitme noktasına getirilip, bazı bölgelerde çatışmayı, huzursuzluğu önleyecek tarım ve hayvancılık noktaları geliştirmek yerine insanlar kaderine terk edilmiş. En son şeker fabrikaların ve bunun sonucu olarak da şeker pancarının yok edilmesi gösterilebilir.

    Batum'dan çay tohumlarının getirilmesi, bunların dikilmeden önce gerekli arazilerin bulunnması, toprağın incelenmesi, halka bunların anlatılması meşakkatli bir yolculuk. Ama bir davaya inanç birliği sayesinde çayın getireceği ekonomik kalkınma halka iyi anlatılmış olsa da bazı engellerle yine peşlerini bırakmamış.


    Bölge halkının yaşamına da göz atmış. Bölge ağırlıklı olarak mısır, karalahana, fasulye ve inek sayesinde elde edilen değerleri sadece kendi ihtiyacını karşılamak fazlasını da pazarda satmak amacıyla kullanır. Çay ise talihin dönme noktasını oluşturur.

    Kitabı okudukça bilmediğimiz ne kadar çok şeyin olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Yaşanan sıkıntılar, olumsuz bakışlar bir yana yanlış raporlar sonucu çaya bir ön yargı oluşması
    bile sebebiyet verir.

    Eğitim maksadıyla şimdi ki gibi kısa bir yolculuk olmadan aktarmalar yoluyla Hindistan'a ulaşır. Orada yetkililerle görüşme ve çay fabrikalarında zor da olsa dolaşması, önemli bilgiler elde etmesine yol açar.

    Bursla Hindistan'a yapılan yolculuk sırasında o bölgede bulunan özel işletmelerde günlük incelemelerde, test odalarında ve budama işi içinde geçirilen aylar boyunca, kendisine işletmenin yöneticisi tarafından verilen destek ve misafirperverliği unutmaz.

    Hindistan'da kaldığı zaman içinde üretim tesisleri, üretim sahaları, toplama alanları, kurutma ve işlemden geçirme süreçlerini görüp, yeni bilgiler toplayıp rapor yazarak Türkiye'ye döndüğünde elinde sağlam belgeler olur.

    Kısa Hindistan coğrafi bilgisi haricinde burada bulunan en önemli tarihi mekan Tac Mahal hakkında bilgi verip, yapılış öyküsüne de kısaca değinir.

    Bugün siyasette ve bürokrasi de yaşanan sıkıntıların aynısı 1940'lı yıllarda da yaşanır ve galiba 'devlet' var oldukça bu şekilde devam edecek gibi gözüküyor. Liyakat mı yoksa tanıdık mı? O şartlar altında yaşanan adam kayırmacılığa da değiniliyor.

    İş gereği yurt dışına çıkıp çeşitli ülkelerde çay üretimi üzerine bire bir incelemelerde bulunup, raporlar hazırlayıp, o ülkelerde saha da çalışıp çay toplama teknikleri hakkında bilgileri yerinde öğrenmiş.

    Tabii ülkemizde siyasi baskılar sonucu ve ülkede meydana gelen siyasi değişim neticesinde bazı işler tam yolunda gitmez. Çaya gönül vermiş bir insanın çayla iç içe geçmiş bir
    hayatına kitap sayfaları içinden bakabiliyoruz. Liyakatli insanların siyasilerin baskısı yüzünden yerlerinden edilmesini hem kendi yaşamış hem de çeşitli dönemlerde beraber çalıştığı kişilerin sektörün dışına itilmesini ve küstürülmesini görmüş.

    Zaman içinde ithal çayların artma sebepleri çayın kalitesinin düşmesi, çay üreticisinin mağdur edilmesini de okuyoruz.
    Yıllar içinde nereden nereye gelindiği konusunda bize oldukça iyi fikir veriyor.

    Çayın toplamasından başlayan hataların zincirini yurtdışından edindiği bilgilerle kıyaslayıp anlatmaya çalışıyor. Denetim olmadığı için çok mahsul satmak için çay bitkisine yaptıklarını okudukça, devlet - millet bilinçlenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğini bir kez daha görülür. Kısaca burada da eğitim şart.

    Dünyada çay dikim alanlarından coğrafi olarak kısaca bahsediliyor. Afrika, Asya, bölgelerinde özellikle çay tarımıın yapıldığı bölgelerin yağmur, nem, sıcaklık, ekvator
    mesafesi, gece - gündüz, tepelik durumları da bilgi vermek ve karşılaştırma yapmak anlamında okuyucuya bir fikir verebiliyor.

    Devletin çaya verdiği değer yapılan toplantılar, görüşler, bildiriler bir 'oy' yüzünden bir an da nasıl değişebildiği ve istenmeyen durumların ortaya çıktığından da bahseder.

    Örneğin, çay toplamanın esası 'elle' toplamadır. Makas ya da buna benzer mekanik bir araçla yapılacak toplama 'giyotin' gibi alttan gelen daha körpe filizleri bile yok ettiğinden ve ayrıca kesilen dallar güneş altında uçların kurumasıyla çay bitkisinin kendi doğal olarak yenilenmesine zarar verdiği için, bu da ilerki aşamada çay bahçelerinde verimin düşmesine neden olmaktadır diyor.


    Keşke daha önce okusaydım dediğim kitaplardan biri oldu. Ah keşke! Ama, maalesef keşkelerle iş yürümüyor ama bazen bazı şeyler insanın içinde ukde kalabiliyor.

    Kitabı okurken bolca çay içtim. Zaten çayı severim ama bu sayede daha da artırdım. içimi kolay ve arkadaş olabiliyor sizinle. Ayrıca iyi demlenmiş bir çay çoğu zaman
    muhabbetlerin daha da uzamasına yol açabiliyor.

    Çay Türkiye'de günlük en fazla tüketilen içecek türünden biri sayılır. Sadece sabah da değil, günün her vakti tüketilen bir içecek. Çayı seviyoruz, içiyoruz da acaba tarihsel olarak çay ülkemize nereden gelmiş ve kimler bu işle uğraşmış diye de düşündüğümüzde ortaya bu kitap çıkıyor ve Türkiye'de çayın serüvenine anılar eşliğinde ortak oluyoruz.

    Bire bir, internet tabanlı ya da anket yapılsa ve çayın anavatanı neresi diye sorulsa çoğu kişi Türkiye ve Rize diyebilir. Artık kanıksamışız Rize'yi ve oradan görmeye başlıyoruz dünyayı.

    Kitabın dili (bazı teknik kelimeler hariç) kolay bir şekilde okunmaya ve anlaşılmaya sağlayacak kadar yalın bir niteliğe sahip. 1.hamur kağıda ve içine konulan çeşitli çay ve çay bahçeleri fotoğraflarıyla görsel olarak süslenmiş. 'Bir Yeşilin Peşinde' yeşili sevmenin, özümsemenin, değer vermenin ve kısaca gönül vermenin peşinde bir ömür tüketmenin mücadelesini/hikayesini okuyacağız.

    Cumhuriyet öncesinden bugünlere (kitabın yazıldığı dönem) yapılan çalışmaları, ilgi ve ilgisizlikleri, emek, gayret, mücadele, öğrenme, öğrenileni aktarma ile geçen zamanın kısa tarihine tanıklık edeceğiz.

    Sadece Asım Zihnioğlu'da yok. Emeği geçen çok sayıda kişinin adı da anılmadan geçilmemiş. Ben de emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.


    Notlar:
    + Okuduğum kitap 5. basım Haziran 2003 tarihli. Yıllar önce almıştım ama sıra yeni geldi ve okudum.

    + Tavsiye ederim, bilgilenmek için güzel bir kaynak.

    + Türkiye'de ve özelde Rize'de çay ve çayın tarihini birinci el kaynaktan okumanın yanında çay üzerinden yapılan siyaset de görülebiliyor.

    + Ayrıca sadece Türkiye'de değil, yurt dışında da çay konusunda Türkiye'yi temsil etme onuruna sahip olmuş bu değerli uzmanın görüşleri, yeni ufuklara yelken açmak için
    kullanım kılavuzu olabilir.

    - Keşke içersine daha fazla resim konulabilirdi. Bir tarih oluşturduğuna göre o fabrikaların temeli, temel atma törenleri ve açılışlarla ilgili, ayrıca o yıllara ait Rize fotoğrafları eklenip görsel olarak süslenebilirdi diye düşünüyorum.
    - İçindekiler kısmı eklenebilirdi.
    - Kitapta dizin oluşturmakta önemli. Bazı isim ve kelimeleri o sayfa içinde kolaylıkla bulmak için bence gerekli.
    - Ana başlıklar daha vurgulu olabilirdi.

    + Bu kitabı 18-23 Mayıs 2018 tarihleri arasında okudum ve 29 Ekim 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim.
  • 352 syf.
    Birçok kadın, insan toplumu sınıflara ayrılmadan önce, toplumdaki saygın ve hatta zaman zaman üstün olduğu konumdan haberdar değildir. "Feminizm" başlığı altında konuşmalar ve tartışmalar yapılsa dâhi geçmişten günümüze kadarki kadının tarihi bilinmeden yeterli ve sağlıklı sonuçlara, ardından da çözümlere ulaşmak mümkün değildir. "Kadın sorunu" bir azınlık grubunun sorunu değildir; insanlığın yarısını ilgilendiren ve geri bırakan bir konuyu önemsememek/yok saymak/küçük görmek insanlığın geri kalan yarısını da zarara sokmadan teğet geçmeyecektir ve geçmiyor da. Atatürk'ün dediği gibi: "Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!"

    Sorunları derinlemesine ele alan ve inceleyen az sayıda insan olduğundan, kadın konusunu da derinlemesine ele alan kadın sayısı azdır. Hatta yine insanın yapısından kaynaklı olarak kadın haklarıyla ilgili de kişisel çıkar güdüldüğünü ve fikirlerin kılıf olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Fikirlerin insanlardaki tezahürü etkili olsa bile, fikri savunan insanlar ile fikir arasında ayrım yapmak gereklidir. Aksi halde her fikrin fanatiğini bulup altını oymamız ve içini boşaltmamız kaçınılmazdır. Bu şartlar altında da bir yere varamayız.

    Kadının tarihini kapsamlı bir şekilde ele almak isteyen bir insanın karşılaştığı ilk sorun, kadınların ve ailenin tarihsel geçmişi ile ilgili ayrıntılı bilginin bulunmamasıdır. Bu da kadınların kendileri hakkında yayılan mitlere boyun eğmelerine ve bu konuda cahil kalmalarına yardım etmektedir. Kadınlar üzerlerinde baskı hissetmekte ama nereden ve nasıl geldiğini bilmemektedirler. Oysaki bilmek değiştirme şansıdır. -İnsan canlısı geçirdiği evrimle beraber bilinç kazanmiş ve hayvan dünyasından "kendini bildiği/farkında olduğu" için ayrılabilmiştir.- Aynı şekilde kadınların geçmişini bilmeden geleceğini düzeltmek de mümkün olmayacaktır.

    Toplumumuzdaki en gözde masallardan biri, kadının doğal yapısı itibariyle aşağı cins olduğu ve bunun da çocuk doğurma işlevinden ileri geldiğidir. Bu masala göre, kadın çocuğuna bakması gerektiği için eve kapanmıştır; bu nedenle kadının yeri evidir. Böylece bir "ev kuşu" olarak kadın tabii ki, toplumsal anlamda bir "hiç", "ikinci cins" olurken, iktisadi, siyasi ve entellektüel yaşamın başını çeken erkek cinsi tabii ki üstün cins olacaktır. Peki o halde nasıl oluyor da insanlığın ilk dönemlerinde kadının doğurganlığı onu önder ve kutsal biri yapıyorken günümüzde ayak bağı olarak görülüp geri kalmasının müsebbibi olarak gösteriliyor? Demek ki iddia edildiği gibi kadının doguruyor olması onun ikinci konumu için yapay bir sebeptir.

    Erkeklerin tüm vakitlerini avcılığa ve savaşçılığa ayırdıkları dönemde, toplumsal ilerlemenin temelindeki başlıca alet, ustalık ve tekniklerin birçoğunu kadınlar geliştirmiştir. Yiyecek toplamaktan, önce basit bahçeciliğe, sonra da tarıma geçtiler. Çömlekçilik, dericilik, dokuma, ev yapımı vb. dahil yaptıkları çeşitli zanaatlardan botanik, kimya, tıp ve diğer bilimsel bilgi dallarının temellerini geliştirdiler. Böylece kadınlar yalnızca ilk çiftçiler ve sanayi işçileri olmakla kalmayıp aynı zamanda yaptıkları işlerin çeşitliliği sayesinde kafalarını ve zekalarını geliştirerek becerilerini ve kültür birikimlerini yeni üretici kuşaklara aktaran temel eğitimciler haline geldiler. Yine burada araya girerek denilebilir ki -kadının modern toplumda zekasının erkekten aşağı olduğu iddiası da biyolojik yapısından değil kültürün ürünü olmasından kaynaklıdır.-

    Fiziksel üstünlük konusu da kadının ikincil konumu için sebep olarak sunulmuştur ancak bunun da günümüzden geçmişe bakılarak yorumladığını görüyor ve bir hata yapıldığını fark edebiliyoruz. Savaşmak ve avlanmak erkek işidir ve kas gücünü gelistirir evet; ancak bu esnada ilkel kadının mağarada çocuklarıyla oturup çaresizce yemek beklediğini tahayyül etmek doğal sistemde mantıksızdır. Erkeğin avlanması her zaman garanti değildir, bu yüzden topluluk var olmaya devam edebilmek için kadının toplayıcılığına, üretimine ve düzenlemesine muhtaçtır. Zaten doğada kendi kendilerine bakacak hale gelene dek çocukları besleyen ve onlara bakan annedir. Sonra bu "ana ailesi" de parçalanır ve herkes kendi yoluna gider. Kendisine ve yavrularına bakacak kapasitede olan dişilerin zayıf tür olduğunu düşünmek akıl dışıdır ve ögretilmiştir. Ailenin "babaya" muhtaç olduğu dönem, insan tarihinde çok yeni, birkaç bin yıllıktır.

    İlkel kadınların sağladığı üstünlük silah gücüyle elde edilmiş bir üstünlük değildi. Çünkü silahlı olan cins erkek cinsiydi. Kadınlar, ilkel toplumda yarattıkları şeylerin kadınlara olduğu kadar erkeklere de yani bütün topluluğa yararlı olması nedeniyle en çok saygı gören cinsti. Bu, şimdi de böyledir. Topluma katkı ne kadar çoksa saygı da o kadar çoktur.

    Günümüzde yapılan tartışmalarda kadının cinselliği üzerine atıp tutmak yaygın bir davranış şeklidir. Toplum, kadını kadından iyi tanıyan erkeklerden geçilmezdir. Kadınlar da kültürün dayattığını sorgulayacak şekilde yetişmediklerinden tabiri caizse zokayı yutmaları kolaydır. Ancak sadece cinsellik değil kadının zekası bile baskı altındadır. Bazı konulara kafasının pek basmayacağı ve bunun doğal/biyolojik olduğu yanılgısı, sözde-bilimsel verilerle desteklenerek sunulur. Tam bir "kuşun kanadını kesip uçmasını bekleme" durumudur. Kadını yetersiz hissettiren toplum sonra da yetersizliginden şikayet eder. "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç hem davacıdırlar."

    Konu "kadın" ise, toplumsal cinsiyetin dayattığını sorgulayan erkekler için bir sindirme politikası güdülür: "düşüyor mu böyle, gay misin, top musun..." yok eğer kadın haklarını soruşturan bir kadınsa o zaman da "feminist" olduğu için objektif düşünemiyordur. Görüldüğü gibi iki cinsiyet de elendi. Peki kadınlarla ilgili kim konuşacak ve biz işin doğrusunu nereden öğreneceğiz? Bizleri ciddiye almayan erkekler belki Simon de Beauvoir'u ciddiye alırlar. Diyor ki "Soyut tartışmalar sırasında , birtakım erkeklerin: "Kadın olduğunuz için öyle düşünüyorsunuz" demesi zaman zaman canımı müthiş sıkmıştır; bu gibi durumlarda , öznelliğimi yok sayarak: "Doğru olduğu için böyle düşünüyorum" demekten başka çıkar yol bulunmadığını biliyordum; "Siz de erkek olduğunuz için öbür türlü düşünüyorsunuz" diyemezdim; çünkü erkek olmak bir gariplik, başkalık değildir."

    Erkeği "doğal ortamında" savunurken kadını yarattığı "kültür ortamında" sınırlama hatasını yapan toplum iki cinsiyet arasındaki yapay gerilimlerle ıstırap çekmeye devam ediyor. "Biyolojik yönden gerçek şudur: Kadın ve erkek hiçbir zaman birbirinin kurbanı değildir, yalnızca her ikisi de insanlığın kurbanıdır." Bu bir rekabet, yarışma; kaybetme ya da kazanma; başarı öyküsü değildir. Kendisine dayatılanı sorgulamayanlar gerçeğe ulaşma şanslarını kaybederler ve özgürlüklerini kazanamazlar. Kadın konusu da bu sorgulamaların içinde bir duraktır. Yaşam amacı değildir, üstün cins olma veya ayrıcalık elde etme savaşımı değildir. Doğan Cüceloglu diyor ki "anlamanın olduğu yerde öfke gelişmez". Kadın ve erkek önce kendilerini sonra birbirilerini anlamalı ki öfke son bulsun ve enerjimizi başka konulara yönlendirebilelim. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi: çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır.