• Bir daha ekmek çal...
    Harap mabetlerinde tütsü yakanlar
    Tanrı ayaklarıyla düşsün peşine
    Beddualar sıralasın düşkün düşlerine
    Yatalak tanrılara körpe can adayanlar
    Şimdi...
    Kırağı Şafaklarda anız yaksınlar
    Ruhlarından hasadı çalınmış anızları
  • Datça’da bademler toplanır, Yozgat’ta henüz çiçek değildir ve ‘mavi gökyüzü’ kurşun rengindedir…
    “Dudağında yarım bir sevdanın hüznü”, Bahtiyar ölür!..

    “Zeytin ağaçları söğüt gölgesi, Bende çıkar güneş aydınlığına” diyen Sezai doğar Diyarbakır’da 1933 ve Geyve’de Mona Roza, İstanbul’da Muazzez banka reklamında ölür 2013!..

    Şehzadebaşı’nda bir mahalle ve ‘Huzur’da Mümtaz yaşar; Ahmet Hamdi beş parasız ölür!..

    Şehzade Mehmet Manisa’da çiçekten…

    Ve Sinan mabet yapar, Süleymaniye’de; Süleyman ölür!..

    Süleymaniye kalır; “Giçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan” ölür!..

    Dersim’de Seyit Rıza… Diyarbakır’da Şeyh Said; Ali Saib’e; “Seninle mahşer günü mahkeme olacağız!.. Boynuzsuz keçinin ahını, boynuzludan alırlar…” diyerek, koyar postasını, pervasız gider darağacına… Arkadaşları da ölür!..

    Hart’ta Şeyh Eşref topa tutulur ve kale düşer… Gelini de ölür!..

    ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ uydurma bir bahanedir… Atıf Hoca’nın celladı ipi çeker!.. Kızı Melahat ölür!..

    Zamanında yaşayanlarca; “Raşid halifeler ve Ömer Bin Abdülaziz hariç, Nureddin’den daha temiz hayat yaşayan, ondan daha ahlâklı hayat süren adaletli bir sultana rastlamadım” denilen; Kudüs ve Kostantiniyye’nin fethi için yanıp tutuşan “Melik-ül-adil” Nureddin Mahmut Zengi ölür!..

    Söğüt’te imparatorluk doğar; Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye İstanbul olur…

    Gebze Hünkâr Çayırı’nda Fatih ölür!..

    Balıklı Göl’e bakar mancınıklar… İbrahim atılır ateşe, Ayn Zeliha’nın gözyaşı, göl olur… Sivrisinekten Nemrut ölür!..

    Bir çocuk düşer ana rahmine, Çeçenya’da Cevher Dudayev ölür!..

    Karl Marks, ‘Sterlin’sizdir… Çocukları yoksulluktan ölür; ikisi intihardan!.. Das Katipal’ın telifi, yazarken içtiği tütüne yetmez… Jenny von Westphalen ölür!..

    Gorbaçov gelir, komünizm çöker!.. Mihail gider, Gorbaçov kalır ve komünizm ölür!..

    “Muhallebicinin Oğlu”nda Suat, yaşarken ölür!..

    “Son Ders”te, Ferhan; Saffet Ercan olur ve Hakan Aymaz ölür!..

    Hasan El Benna ölür… İhvanü’l-Müslimin zindana gider ve Seyyid Kutup asılır!..

    Kavalalı ülkesinin diktatörü düşer…
    ‘Arap Baharı’ olur… Binler ölür!..

    ‘Amerika’nın 44. başkanı siyah olacak… Onun gelmesinden kısa süre sonra ülke büyük ekonomik krize girecek’ diyen kahin Baba Vanga; Obama’yı görmeden ölür!..

    ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ bulunur; sürgün ince bir hastalıktır; Ahmet Kaya ölür!.. Muhiddin Arabi, Malatya’yı terk eder…

    Şam’da Sultan Selim Cami’sinde mezar kazılır…
    Sultan Vahdettin, San Remo sürgününde ölür!..
    Ve İmamı Azam zindanda...
    Yıldırım Beyazıt, Ulu Cami’nin temellerini attırır; Çubuk’tan sonra kim bilir; belki de kahrından ölür!..

    “İsrafil surudur hücum borusu
    Şehit olanların yoktur sorusu
    Diri bekliyorduk işin doğrusu
    Kopmuş güller gibi soldun mu yahu” der Haşim baba ve Çanakkale’de oğlu Muhammed Ali ölür!..

    Kan emiciler ve işbirlikçileri kalır!.. Gazze’de kız ve oğlan çocukları ölür!..

    Kafayı çeker biri, surlarda Sarai Sierra ölür!..

    Bir tarafta Menderes, bir tarafta Deniz ve ardından sonbahar olur…
    Polatkan, Zorlu, Yusuf ve Hüseyin yaprak gibi düşer!..
    12 Eylül olur; ilk giden Necdet’tir darağacına… Öbür yandan Mustafa!..
    Biri ‘Şafak Türküsü’ olur; diğeri mektuplarda nişan!..
    Saçlarındaki yıldız kopar, Berfo Ana ölür!..

    ‘Sen benim neler çektiğimi bilsen, bunu bilmekten ölürdün’ der Nalan’a ve ‘Ah ulan Rıza’nın peşinden baharda Yusuf ölür!..

    ‘Bir cuğara yakayım’ der Neşet Ertaş ve ‘yalan dünya’da Kırşehir ölür!..

    Ramazanda, açlıktan memesine süt gelmeyen anne, raylara atar kendini; üzerinden banliyö treni geçer ve bir zengin Müslümanın iftarı gazetelere haber olur aynı gün!..
    Memede bebek ve raylarda anne ölür!..

    “Sükut kıvrım kıvrım uzaklık uzar”, yeryüzü boşalır; zaman ölür!..

    “Görünmez bir mezarlıktır zaman
    şairler dolaşır saf saf
    tenhalarında şiir söyleyerek
    kim duysa/korkudan ölür
    -tahrip gücü yüksek-
    saatlı bir bombadır patlar
    an gelir
    Attilâ İlhan ölür.”

    “Karanfil sokağında bir camlı bahçe
    Camlı bahçe içre bir çini saksı
    Bir dal süzülür mavide.”
    Jack London ölür… Baudelaire ölür, Federico Garcia Lorca ölür, Ahmed Arif ölür!..

    Asma bahçeleri kalır ve Babil’de, Kral II. Nabukadnezar ölür!

    “Ah ne fayda, ah ne fayda, kefen beyaz ah ne fayda”; “Güvercin Gerdanlığı” dağılır, bir beyaz güvercin uçar ve Bensalem açığa çıkar; Simaranya’da Samim ölür!..

    Mümtaz Mahal ölür, Şah Cihan kalır ve Tac Mahal olur; Şah Cihan ölür!..

    Patrona Halil ayağa kalkar, laleler solar ve At Meydanı’nda, atların ardında, ‘Muşkara’lı Damat İbrahim, parça parça ölür!..

    Hak eden değil, itaat eden makam bulur her dönem… Ve bir dönem, dedesinden sonra en adil kabul edilen Ömer Bin Abdülaziz ölür!..

    Malazgirt kalır; 1072’de Alparslan ölür!..

    Bir sayha kopar, ardından ‘Karye’de Habib-i Neccar ölür!..

    “Ah Hüseyin vah Hüseyin!..” Kıyarlar Hüseyin’e; Kerbela ölür!..

    “Allah, Ebu Zer’e merhamet etsin. O yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.” Gölde balık, çölde Ebu Zer ölür!..

    Ya sen bana gel, ya ben sana gideyim der gönlü yanık fakat ne gelebilir ne gidebilir. ‘Sen üzülme gül yüzlüm, sen üzülme selvi boylum, sen üzülme özüm’ der ve üzüntüden aşık ölür!..

    Leyla’nın mezarı aşka boyanır, Mecnun ölür!..

    ‘Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş’ diyen baba Müslüm Gürses bir ‘Veda’ bırakarak ölür!..

    Gece gündüze döner; ay, seneye… Uzun ince yol biter ve Veysel ölür; sazı kalır!..
    İstediğin kadar konuş; söz uçar, yazı kalır…
    Kaybolur rakam ve sene, kronolojik sıra çöker…
    16 yılda, 1000 yıl sürecek 28 Şubat ölür!..

    Anneler ölürse, çocuklar yaşar; çocuklar ölürse, anneler ölür…
    Ben ölürsem, annemde ölür!..

    Ve ilkbahar… Bademler çiçek açar… Çağla döker… Datça’da badem vakti olsa da şimdi…
    İlk önce kelebekler ve ardından her sene 1 Haziran; bahar ölür!..
  • Rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu
    Önümde. Granitle etten bir yığındı bu.
    Bağrına uğultusu sinmişti milyonların
    Endişeden kaskatı kesilen o duvarın.
    Loş oyuklarda vahşi gözler parıldıyordu,
    Yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu,
    Zaman zaman önümde açılıyordu duvar.
    Yeşimden somakiden ve altından saraylar:
    Uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,
    Cihangirlerin kandan, buhur’dan kudurduğu
    İnler görünüyordu, Seher yeliyle nasıl
    Ürperirse bir ağaç, o duvar da muttasıl
    Öyle ürperiyordu. Alınlarında burçlar,
    Alınlarında altın başaklardan sorguçlar,
    Muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır
    Gibi çöreklenmişti sur’a binlerce asır..
    Sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer
    Göğe yükseliyordu… Sanki binlerce asker
    Gecelerin fethine çıkan koca bir ordu
    Birden taş kesilmiş de orada uyuyordu
    Kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,
    O hem canlı bir yığın hem bir hisardı. Çamur
    Kanıyor, toz gözyaşı döküyordu. Mermerin
    Elinde bazen kral âsası, bazen keskin
    Bir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. Duvardan
    Taş değil de kelleydi sanki her yuvarlanan..
    İnsanlığı önüne katan o meçhul rüzgâr,
    Şekilden şekile giren Âdem, dalgalar kadar
    Oynak Havva, vahdette sonsuzlaşan insanlık,
    Ecelin eğirdiği esrarengiz karanlık
    yumak: alınyazısı, çırpınıyordu orda..
    Bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,
    Yüz milyonlarca çehre pırıldıyordu birden.
    Bizim hep dediğimiz o hiçlikti beliren:
    Tanrılar, tâcidarlar, kanun, şeref ve zafer,
    Çağların ırmağında akıp giden nesiller,
    Ufukları kuşatan karanlık bir silsile
    Misali, gözlerimin önünde binbir çile,
    Binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,
    İlim, tarih… uzayıp gidiyordu.
    Bu mahşer,
    Çöken bir kâinatın enkazıyla yoğrulan
    Bu duvar karanlıkta gittikçe daha yaman,
    Gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmum
    Yükseliyordu. Ama nerede? Bilmiyorum.

    Ne adetleri saran muamma, ne göklerin
    Sis perdeleri insanoğlunun sâkin, derin,
    İnatçı bakışına set çekebilir.. Demin
    Kaypak, karışık görünen; şekillerin
    Sinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,
    Gözlerimin heyulâ, serap, duman sandığı
    O duvara dikkatle bakıyorum… Bulanık
    Göz bebeklerim berraklaştıkça, o karanlık
    Tecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu

    Girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!
    Her hücresinde bir dev vardı. Uğursuz asır,
    Nankör asır, pis asır… Gerçeği kuşatan sır,
    Bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadar
    Açmıştı kapısını… Bu rüyada uluslar
    Zaman merdivenine yaslanmışlardı set set…
    Hayalden sütunlara dayanmıştı her mabed…
    Bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberler
    Ve Membre’ye gaipler âleminden haberler
    Fısıldayan Dodon, Teb, Raphidim, kutsalkaya,
    Arz-ı mevud, Musa’nın kolları semâya
    Kaldıran Harun’la Hur, cenkler ve Tih sahrası
    Amos’un kasırgasıyla çalkalanan arabası;
    Sonra bütün o yarı haydut yarı hükümdar
    Masal kahramanları, melekler, nim-ilâhlar
    Adları kâh sevgiyle, kâh kinle bayraklaşan,
    Efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşan
    İnsan avcıları: Hint, İskandinav elleri
    İspanya ve destanlar: hem de en güzelleri
    İradeleri çelik mızraklar gibi yalçın
    Yiğitler, hatırası karanlık asırların
    Sessizliği içinde eriyen kafileler..
    Talut, Davut, Delf şehri, Endor mağarası, her
    Akşam altın makasla kesilen mukaddes mum…
    Ölülerin arasında Nemrut’u görüyorum.
    Başaklara yan gelmiş Boaz. İşte Tiberler
    Tanrısal ve muhteşem başlarında efserler,
    Tasit’in kaleminde lâleleşen o parlak
    Gerdanlıkları dört bir yana ışık saçarak
    Capree, Forum, Ordugâh dolaşıyorlar. Tahtın
    Karanlık zindanlara kadar uzanan altın
    Zinciri… Dağlar kadar yalçındı bu garip sur.
    Bu tecelli her şeyi kucaklıyordu: çamur,
    Işık, madde, ruh bütün şehirler: Teb, Atina,
    Tir’in ve Kartaca’nın heybetli enkazına
    Dayanıp da yükselen Roma… Bütün nehirler,
    Sezarlığa özenen her zıpçıktıya: Yeter!
    Yeter! Vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!
    Diyen Rubikon, Esko, Ren, Nil ve Ar. Karanlık
    Bir iskelet misali göğe set çeken dağın
    Zirveleri sislerle örtülüydü. O kalın,
    O hayalet bulutlar Ay’ı aralarına
    Almış sürüklüyordu. Ve meçhul bir fırtına
    Hisarı zaman zaman ürpertiyordu. Işık
    Sisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,
    Çağdan çağa, taçlardan kalkanlara akseden
    Gölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. Derken
    Almanya oluyordu birdenbire Hindistan,
    Süleyman’ın nurundan bir parıltıydı Şarlman;
    Beşerin muzlim, garip, sonsuz mucizeleri;
    Hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi…
    Zümrüt yamaçlı Pindus; yanık yamaçlı Sîna
    Uzaklardan, Newton’u müjdeleyen Hiseta…
    Keşifler: Ummanları aydınlatan meşale!
    Fulton vapura binmiş Jason yelkenlisiyle.
    Hem Marseyyez, hem Eşil… Tayf da orda melek de..
    Elektr’in kapısında Capanee beklemekte,
    Ve Lodi köprüsünde Bonapart ayaktadır;
    Neron alkışlanmakta, Mesih kıvranmaktadır.
    İşte tahtın uğursuz, korkunç kasvetli yolu
    Terle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu..
    Sonra muzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan,
    Homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyan
    Şuursuz yığın.. Heyhat! Bu ne derin uçurum!
    Boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum:
    Sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançere
    Durmadan, dinlenmeden sızlanıyor, boş yere:
    Zaman zaman buğulu bir aynaya benziyen
    Bu garip, bu esrarlı manzaraya akseden
    Hem benim varlığımdı, hem bütün bir kâinat.
    Dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat.
    Şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,
    Ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de:
    İnsanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlar
    Geçiyordu önümden dalgalandıkça duvar.
    Ve sonra varlıkların karanlık mahşerinde
    Gözleri alev alev, dudakları hande,
    Muzlim, mağrur, müstehzi biri dolaşıyordu.
    Biraz dikkat edince tanıdım: Şeytandı bu.
    Tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan.

    Sonsuz karanlıkların bağrına hangi Titan
    Çizmişti bu tabloyu? Bu kâbuslu rüyayı
    Hangi heykeltıraştı işleyen? Bu binayı
    Kuran kimdi? Hangi el sefaleti, dehşeti,
    Mâtemi gözyaşını ve binbir cinayeti
    Kanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,
    Hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?
    Titriyordum. Bu rüya insanlıkla hilkatın
    Muzlim kaynaşmasıydı. Sütunlarından enîn
    Fışkırıyordu. Surdan göğe yükselen kollar
    Yumruklaşmıştı hınçtan! Vücutlar bir canavar,
    Vücutlar Gomore’ydi. Ruhlar Sahyun kadar saf,
    Dünle bugün yan yana dizilmişlerdi saf saf:
    Orda hayvanla insan tek varlık gibiydiler,
    Burası cennet miydi, cehennemde miydiler,
    Bilmiyorum. Günahlar korkunç gölgeleriyle
    Yerde sürünüyordu. Orda çirkinlik bile
    Devâsâ nakışların korkunç azametiyle
    Hemâhenkti. Derinden süzdükçe bu duvarı
    Apaçık görüyordum hayal olan çağları.
    Nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler,
    Orda da öylesine kaynaşmıştı hayır, şer.
    Mezar karanlığından bir yığındı o duvar,
    Dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu.
    Gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlar
    Işıltılı bir fecrin koynunda eriyordu.
    Yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,
    Bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydi
    Günün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydi
    Alnında o duvarın.

    İçin için ürperen, dalgalanan, kaynaşan
    Bu tayflar dünyasını seyrederken, fezadan
    Bir uğultu boşandı, ezeli sessizliğin
    Bağrından kopup gelen iki korkunç ve derin
    Çığlık duydum. Gök kubbe sanki aralanmıştı
    İlk sayha tan yerinden kopup kanatlanmıştı,
    Oresti’nin ruhuydu sisleri delip geçen.
    Aynı ânda gecenin karanlık sinesinden
    Apokalips uçtu. Bir küsuftan fırlayan
    Kara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditkârdı.
    Yaklaşan o iki ruh gölgeden iki şar’dı
    Bir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,
    Çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka.
    Titriyordum.

    … Geçtiler … Bir sarsıntıdır koptu;
    Kader! diye haykırdı birinci ruh. Uğultu
    Cevap verdi ikinci ruhun ağzından: Tanrı!
    Bu iki vâveylâyı dehşetle tekrarlardı,
    Meş’um yankılarında karanlık ebediyet.
    Ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,
    Bu korkunç naralarla titredi sur.. Hükümdar
    Miğferine el attı, put tacına.. Ve duvar
    Bir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı,
    Karanlığa karıştı. O ne korkunç bir ândı!
    İki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,
    İki büyük kuş gibi.. Karanlık perde perde
    Aralandı ve duvar ayan oldu. Bölmeler
    Çatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yer
    Sütunları muhteşem, cidarları perişan
    Yıkık mabet gibi ulu yamaçlarından
    Girdap görünüyordu.

    Ruhlar geçtikten sonra
    Bir hayli değişmişti önümdeki manzara…
    Sur’u parçalamıştı iki kanat darbesi,
    Varlığı kucaklayan o hayal mucizesi
    O dört başı mamur sur, sinesinde kaderin
    Sonsuzla kaynaştığı; en eski devirlerin
    Çağımızla yan yana otağ kurdu bu duvar,
    Bağrında asırların, teftiş gören ordular
    Gibi hep bir ağızdan: “buradayız” dedikleri
    Tekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleri
    O hisar yoktur artık ortada. O kıtanın
    Yerinde adacıklar belirmiş, o cihanın
    Sinesinde mezarlar yükselmişti: sütunlar
    Hâlâ heybetliydiler, hâlâ ayaktaydılar,
    Ama üstleri boştu.. Asırlar darmadağınık,
    Asırlar parça parça uzanıyordu artık.
    Hepsi de yaralıydı, sakattı, perişandı..
    Gölgeler bir bataklık gölgeler bir ummandı,
    Yıkılan asırları kucaklamıştı gece
    Sislerle sarmaş dolaş, bulutlarla iç içe,
    Bir rüyanın perişan enkazıydı bu mahşer,
    Viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü… Kemerler
    Birer birer çökmüştü. Neredeyse uçuruma
    Karışacaktı.. Yahut muazzam bir donanma
    Bozguna uğramış da batıyordu.. Fırtına,
    Zirveleri dolaşan o kekeme boyuna
    Aynı söze başlar da bitiremez, bocalar;
    O kesik, o karanlık, o garip cümle kadar
    Müphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur.
    Yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmur
    Pırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçek
    Açılıyor, bulutlar arasından geçerek
    Bir yıldız gibi mağrur yükseliyordu, insan
    Yıldırım görmüyordu ama, o ihtişamdan
    Tanrının varlığını seziyordu.

    O kaypak,
    O loş pırıltıları yer yer ve yaprak yaprak
    Aksettiren; âtiyi, mâziyle aydınlatan
    Bu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,
    O canlı heyûlâdan doğdu.
    Fevzâ, kafamda mısra mısra billurlaşırken,
    Doğum sancılarıyla kıvranırken şuurum
    Başucumda bir hayal belirdi: vakur, mağmum,
    Tarihin hemşiresi efsaneydi bu… Sonra
    O gitti tarih geldi… İkisi de sırayla
    Bir şeyler karaladı, önümdeki deftere…
    Mâziden, uçurumdan, karanlıktan bir esere
    İntikal eden nedir? Soluk bir takım izler…
    Hak’ın iradesiyle fırtınalı denizler
    Gibi coşkun kabaran devrimlerin yankısı,
    Zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,
    İstikbalin bulanık fecriyle parıldayan
    Molozlar… İnsanların kırık dökük, perişan
    Yapıları.. Bağrında karanlıklar barınan
    Çağların harabesi.. Ve gökte zaman zaman
    Yıldızlaşan bir fikir.. Korkunç bir salhane bu,
    Ölümün barındığı uğursuz kâşane bu.
    Duvarlarını kader örmüş bu viranenin,
    Ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,
    Bazen de bir ışık var.. o kuşun adı: Ümit
    O yıldızın: HÜRRİYET… Ve sonra vakit vakit
    İğrenç taş yığınları arasında sürünen
    İfritler, ejderhalar ve sislere bürünen
    Hudutsuz, hâilevî bir enkaz silsilesi.
    Kadim Babil’in tüyler ürperten bakiyyesi…
    Perişan kulesidir bu kitap varlıkların,
    Hayrın, şerrin, mâtemin ve fedakarlıkların
    Hâzin abidesidir.. Ufuklara hükmeden
    O yalçın, o serâzat, o mağrur silsileden
    Bugün ne kaldı? Dağınık, kırık dökük, derbeder,
    Karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,
    Çirkin yığınlar, garip bir harabe azmanı;
    Beşerin yavuz, sonsuz, perişan dâsitânı.

    Victor Hugo

    Guernasay, Nisan 1857 Çeviri Cemil Meriç