• Kuralların çoğulluğu (ki biz çoğulluk çağında yaşıyoruz), ahlâki seçimlerin (ve bu seçimlerin dümen suyunda bırakılan ahlâki vicdanın) içkin ve onarılamaz bir şekilde müphem görünmesine neden olur. İçinde bulunduğumuz çağ, ahlâki müphemliğin güçlü bir şekilde hissedildiği bir çağdır. Bu çağ bize daha önce hiç sahip olmadığımız bir seçim özgürlüğü sunar, ama öte yandan bizi daha önce hiç bu kadar ıstıraplı olmayan bir tereddüt durumuna sokar. Seçimlerimize ilişkin olarak bizi sürekli tedirgin eden sorumluluğun bir kısmının omuzlarımızdan kaldırılabilmesi için, güvencbileceğimiz ve bel bağlayacağımız bir yol göstericiliği özleriz. Ama güvenebileceğimiz otoritelerin hepsine karşı itirazlar vardır ve hiçbiri aradığımız garantiyi verecek kadar güçlü görünmez. Sonunda, hiçbir otoriteye güvenmeyiz, en azından hiçbirine tamamen ve uzun süre güvenmeyiz:Her yanılmazlık iddiasına kuşkuyla yaklaşmadan edemeyiz. Yerinde bir deyişle "postmodern ahlaki kriz" olarak adlandırılan krizin en ağır ve en belirgin pratik yönü budur.
  • (...) Habil'i öldürmemi önleyebilecekken öldürmeme izin vermekte senin özgür olduğun gibi, bütün diğer tanrılarda olduğu gibi sende de olan o yanılmazlık gururunu bir an terk etmen yeterli olurdu,
    José Saramago
    Kabil'den Efendi'ye
  • Onu öldürdün, Doğru, ama ilk suçlu sensin, sen benim yaşamımı mahvetmeseydin onun yaşaması için kendi canımı verirdim, Seni sınamak istemiştim, Sen kimsin ki kendi yarattıklarını sınıyorsun, Ben her şeyin egemen sahibiyim, Bütün varlıkların da diyebilirsin, ama ne benim ne de özgürlüğümün sahibisin, Öldürme özgürlüğünün mü, Tıpkı Habil'i öldürmemi önleyebilecekken öldürmeme izin vermekte senin de özgür olduğun gibi, bütün diğer tanrılarda olduğu gibi sende de olan o yanılmazlık gururunu bir an terk etmen yeterli olurdu, bir an için gerçekten bağışlayıcı olman, alçak gönüllülük gösterip benim sunduğumu kabul etmen yeterli olurdu,
  • "Olmasaydın olmazdık." şiarında kimi özne yapıyorsak onun kuluyuz. Başka bir açıklaması yok. Hakikatin bizim algılarımız dışında da edindiği yer öyle ihtişamlı ki... Hiç kimsenin gücü kendisinden doğmaz. Hiç kimsenin bilgisi istifadeye açık olmaz. O olmadıkça! Ne Fatih ne Abdülhamid ne Atatürk ne de bir başkası. Hepsi bizimdir. Doğrularıyla da yanlışlarıyla da... Hepsine rahmet dilemenin ve onları takdir etmenin karşılığı hiçbir zaman bu cümle olamaz. Hiçbirini sevmemenin, onlardan nefretin karşılığı da "Keşke olmasaydı." demek olamayacağı gibi.

    Velhasıl hodbinliğin şahikası, algılarımızdaki o yenilmezlik ve yanılmazlık virüsü iliklerimizde kol geziyor. Vesileyiz, aciziz. Birbirimize haksızlığın âlâsını yapıyoruz. Hem de öngörüsüz!
  • -Kardeşine ne yaptın diye sordu ve Kabil ona başka bir soruyla cevap verdi, - kardeşimin bekçisimiyim ben, -onu öldürdün, -doğru, ama ilk suçlu sensin, sen benim yaşamımı mahvetmeseydin onun yaşaması için kendi canımı verirdim, - Seni sınamak istemiştim, - Sen kimsin ki kendi yarattıklarını sınıyorsun, - Ben her şeyin egemen sahibiyim, Bütün varlıklarında diyebilirsin, - Ama ne benim ne de özgürlüğümün sahibisin, -Öldürme özgürlüğünün mü, -Tıpkı Habil’i öldürmemi önleyebilecekken öldürmeme izin vermekte senin de özgürlüğün olduğu gibi, bütün diğer tanrılarda olduğu gibi sende de olan o yanılmazlık gururunu bir an terk etmen yeterli olurdu, bir an gerçekten bağışlayıcı olman, alçakgönüllülük gösterip benim sunduğumu kabul etmen yeterli olurdu, çünkü omu reddetmemeliydin, tanrıların, ve tüm diğerler gibi senin de, yarattığınızı söyledikleriniz karşısında görevleriniz var, - isyankar konuşuyorsun, öyle olabilir, ama seni temin ederim ki eğer ben tanrı olsaydım, başkaldırıyı seçenlere şükürler olsun çünkü yeryüzünün krallığı onların olacaktır, derdim...
  • Önce Irving Janis, sonra da George Orwell, bağları kuvvetli olan gruplardaki aşırılaşma eğilimini “grup düşüncesi” (group-think) terimiyle adlandırmıştır. Janis’e göre böyle gruplar, aşırı iyimserliğe eşlik eden biri yanılmazlık illüzyonu geliştirirler. Kendilerini rahatsız edecek olan bazı gerçekleri görmezden gelirler, kendi ahlaklarının doğruluğundan o kadar emindirler ki, kendi amaçlarına uygun düşen ahlaksızlıkları mubah görürler, rakip ya da düşman gruplar için kalıplaşmış önyargılara sahip olup onları aciz ya da şeytani olarak nitelerler. Farklı düşünenleri sustururlar ve üyeler de kendi kuşkularını, gruba uymak adına bastırırlar. Böylece grupta gerçekte bir görüş birliği varmışçasına bir illüzyon yaratılırken, grubun görüşlerine uymayan bilgiler grup üyelerinden özenle saklanır. Şu iki husus da anılmaya değer. İlk olarak, liderler bir danışma kurulu oluşturulurken kendisinden çok farklı fikirlere sahip olan veyahut kendisinden daha zeki ya da tartışma konusunda kendisinden daha başarılı olan üyeleri tercih etmezler. Böyle olacağı kesin olarak kanatlanamaz ama liderler öz saygılarını muhafaza etmek için çevrelerine yandaşlarını toplamak durumundadırlar ve bu da daha evvel bahsettiğimiz aşırılaşma eğilimine destek olur. İkinci olarak, bir kurulun lideri varsa de üyelerin de bu lider aracılığıyla elde ettikleri menfaatler varsa, üyeler liderlerini memnun etmek isterler. Zararsız gibi görünse de arzu edilir olmayan bu durum yüzünden lideri benimseyen üye sayısı arttıkça, liderin aşırılaşmış görüşleri üyelerde daha aşırılaşmış olarak yansıma bulacaktır. Bu tipik bir kısır döngüden başkası değildir.
    Stuart Sutherland
    Sayfa 61 - Domingo
  • İnsanda yanılmazlık sıfatı yoktur. İnsan yanılır, insan hata yapar.