• Bir doğruyu bilimsel ve toplumsal anlamda ispat etmek için onu söylemek yetmez, o doğrunun vücut bulması için eyleme geçmek ve arkasında durmak gerekir.
  • Hiçbir insan kötü olarak doğmaz. Onu bu yola sevk eden ve kötü bir ruhta ikamet etmesini sağlayan yine insanlardır. Hiçbir insan iyi olarak da doğmaz, çünkü böyle bir bilincin varlığı ancak belli bir yaşta ortaya çıkar. Bir insan dünyaya geldiğinde, iyi ya da kötü kavramlarının olmadığı o tenha coğrafyada yer alır. Bu kavramları bilmez ve bilmesi de uzun zaman alır. O döneme gelene dek de yaşadıkları ve kendisine öğretilenler farkında bile olmadan kişiyi bir yöne doğru yönlendirir.

    Ve hassas bir durumda ortaya çıkan tavır, o kişinin hayat karmaşasındaki yerini de gösterir; iyi ya da kötü biri olarak karşımıza çıkar. Bu tamamen bir tercih meselesidir. Ciddi sonuçlar doğurabilecek bir eylemle somut anlamda karşılaşıldığında o andaki her tavır , o kişinin gerçek anlamda karakterini ve kişiliğini de ele verir bir anlamda. İşte tam da böyle durumlarda bir insanın iyiliği yada kötülüğü konuşulur. İnsanın içinde iyi şeylerde kötü şeylerde o zaman ortaya çıkar. Bu temel durum çoğu insan için geçerlidir.
  • İnsanlara ilham veren şey cesaret, azim ve zekadan çok bunların kullanılmasıdır. Kullanılmadığı takdirde hepsi birer kelimeden ibarettir.
  • Filozoflar, çağını aşan insanlardı. Onlar, geçmişi ve geleceği aynı anda görebilen ve geçmişten aldıkları deneyimle geleceğe ışık tutan ve bu doğrultuda insanlara yol gösteren kişilerdir. Onları herkesten ayıran en önemli şey, çoğunluğun aksine, düşündüklerini korkmadan söylemeleridir. Medeniyet tarihi boyunca insanlara yol gösteren ve onların bu yollardan rahatça yürümelerini sağlayanlar da yine bu insanlar olmuş ve kendilerini düşüncelere adamaları, aslında insanlığa adamaları olarak görülmüştür.
  • - Batının maddeci toplum düzeni, erkek-kadın ilişkilerinde bir eşitlik hastalığına tutularak, en sonunda erkek denen varlığın bütün özelliklerini yok etmiştir. Dolayısıyla Batı kadına özgürlük savaşı veriyorum derken, hem erkeğinden olmuş, hem de, kadın sadece cinsi ihtiyaçları karşılayan bir seks aracına dönmüştür.
    Bu sebeple Batı kadınlarının dramı korkunçtur. Çünkü her hususta eşitlik istemesi, kadınlık özelliklerinin tümünü yitirmesine yol açmış; erkekten beklediği şefkat, sevgi ve saygıyı artık bulamaz hale gelmiştir. Oysa kadın ruhu doğal olarak, bu üç faktöre de şiddetle muhtaçtır.
    Gerçi kadının toplum hayatında erkeğinin yanında yer alması, hayat mücadelesini muhakkak ki daha güçlü kılar. Zaten bu mücadeleye ortak olmak, kadının hem hakkı, hem de görevidir. Üstelik, çağdaş hukuk anlayışı içinde kadının hak ve özgürlüğünün hiç bir şekilde kısıtlanmaması düşünce ve görüşüne, her uygar insanın canı gönülden katılacağı gibi, bu soylu düşüncenin karşısında herkes saygıyla eğilir.
    Ancak, hak, hukuk ve hürriyet derken, kadının dişilik ve eşlik yeteneğinden büsbütün vazgeçmeye zorlamak, tek kelimeyle cinayettir. Kadının hayat mücadelesinde erkeğinin yanında yer alması, ona hiç bir zaman dişiliğini unutturmamalıdır. İster ev hanımı olsun, ister çalışsın, her toplumda kadından istenen görev; erkeğine kadınca davranmak, gereken saygıyı esirgememektir. Oysa, Batı eşitlik konusunda öylesine aşırı gitmiştir ki , bir kadın erkeğine hizmet ederken; şahsının uşak yerine konduğu hastalığına ve kuruntusuna kapılmaktadır. Evet Batı kadını bu saçma inanca kapılmış, daha doğrusu zorlanmış ve sonunda gerçek hayatın kutsal duygularından yoksun kalmıştır. Kadının erkek gibi giyinmesi, erkekçe tavırları, karşı cinsi hiç de memnun bırakmamış, erkekte özellikle tiksinti yaratmıştır. Batılı erkek, günümüzün kadınını sadece seksi açıdan değerlendirmekte ve ancak hayvani duygularını doyurmak için ona sokulmaktadır. Konunun gerçek yanı budur ve bu durum Batılı kadını, doğulu erkeklere itmektedi . Gerçi Batı'nın bu maddeci ruhu, Doğu ülkelerini de az çok etkilemektedir. Ancak şu var ki, Doğu erkeği kısmende olsa üstünlük vasıflarını henüz korumaktadır.
    Zira, Doğulu kadın zarafet ve inceliğini koruyarak, kadınlık özelliklerinin gerçek değerini bilmektedir. Bu sebeple Doğulu erkeğin şövalyelik ruhunun devamında onun büyük ölçüde katkısı olmaktadır. Erkek evinde ve sokakta geleneksel üstünlüğünü sürdürebilmektedir.
    Batılı kadın erkekte şu üç özelliği arar: Heyecanlı bir ruh yapısı, cömertlik ve eşine değer verip onu kıskanmak. Bu özellikler Doğulu erkekte fazlasıyla vardır. Dolayısıyla Doğulu erkekler, Batılı kadınlar tarafından büyük bir ilgi görmektedir. Ancak şu noktayı da belirtmekte yarar vardır ki, Doğu erkeği özellikle bu hususa dikkat etmelidir. Batı kadını maddeci bir zihniyetle kadınlık özelliklerini yitirmiş ve korkunç bir ruhi bunalım içindedir. O öyle bir hale gelmiştir ki; dişi bir örümceğin erkeğini en zevkli anında öldürmesi gibi, erkeğini yiyen bir yaratık durumundadır. Doğu kadının romantizmini, sevgisini, kutsi bağlılığını, Batılı kadınlarda aramak çılgınlık olur. Doğu erkeği Batılı kadının ruhsuz kişiliğinde hayvani hisleri dışında hiç bir şey bulamaz. Şu halde, Doğu'nun manevi anlamdaki geleneksel aile terbiyesinin değer ve hikmetini çok iyi bilmek ve onu Batı'nın maddeci ruhundan her an uzak tutmak gereklidir. Unutulmamalıdır ki, en büyük öğretmen doğadır. Doğulu insan ise, doğa yasasına önemle saygı duyar. Erkek-kadın ilişkilerini bu yasaya göre düzenlemiş olan Doğu insanı bu hususta pek yeteneklidir ve maddeci bir ruh yapısının toplumlar için nasıl bir tehlike olduğunu çok iyi bilir. Uzak Doğu'da ise,bu mesleği en iyi şekilde kavramış olanlar Japonlar'dır. Onlar; erkek neslinin kendine özgü özelliklerini yitirdiği an, halkın nasıl bir uçuruma doğru sürüklendiğini en iyi şekilde bilmektedirler.
    Japon milleti, erkeğinin doğal olarak üstün meziyetleri olmasına rağmen, pek hassas bir ruh yapısına sahip olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bilirler ki; ilgi , saygı ve sevgi görmek, her erkeğin gururunu okşadığı gibi, aynı zamanda onu hayat mücadelesinde daha kuvvetli kılar ve her erkek için ruhi açıdan bu büyük bir ihtiyaçtır. Ne var ki, erkek ilgiyi doğrudan kadından bekler ve böyle bir kadına sahip olmayan erkek, sahip olan erkek kadar hayatta başarılı olamaz. İşte, toplum hayatında kadının önemi ve değeri bu noktada başlar.Şöyle ki; evli bir kadın, erkeğine sadece sadakat göstermekle onu doyurmuş sayılmaz. Daha önce de belirtildiği gibi, erkek, kadından sevgi, saygı ve ilgi bekler. Mesela; kadın erkeğinin her istediğini candan bir içtenlikle yapmalı ve kocasından memnun olduğunu hissettirmelidir. Erkeğin işine karşı ilgi duymalı ve az da olsa başarılarını içtenlikle övmelidir. Erkek akşam evine geldiği zaman yorgun bir kadınla değil, canlı neşeli bir kadınla karşılaşmalıdır. Her evli kadın, kocasına ve çocuklarına olan bağlılığı, bir görev olarak değil, hayatın bir parçası olarak kabullenmelidir. Sıraladığım bu dört maddeye daha birçokları eklenebilir. Ancak, bu dördü kurulacak olan her yuvanın temelidir ve bunlardan birinin eksikliği, kurulan yuvayı devamlı olarak huzursuz kılar. Şurası bir gerçektir ki; yasal olmayan bir hayat yaşayan birçok erkek, bu gibi eksiklikler yüzünden yuvasına sırtını dönerek sapık yollara sürüklenmiştir. Çünkü, eşinde aradığını bulamamanın bunalımı onu elinde olmayarak ikinci bir kadına sürükler. Sabır ve olgunluk ise, hemen her kula nasip olmayan pek değerli bir meziyettir. Batılı kadın, eşinden aşırı denecek kadar bir incelik bekler ve kendisine gayet kibar davranmasını arzular. İlk bakışta çok masum görülen bu istek, aslında devamlı olduğu zaman erkekten çok şey alıp götürür. Erkeğin arada bir sert çıkışlar yapması, kadın tarafından hoş karşılanmalıdır. Zira, üstünlük içgüdüsü, erkek neslinde doğaldır ve aşırı olmaması şartıyla arada bir Kazaklık gösterisinde bulunması erkeğin deşarj olmasını sağlar. Böyle bir davranışa hemen sert tepki gösteren kadın en yanlış hareketi yapmış olur. Çünkü böyle bir tepkiyle karşılaşan erkek, ya karısından büsbütün uzaklaşır veya zamanla işe yaramaz bir sünepeye döner. Eşi tarafından ruhen doğrulanmayan erkeklerin bir çoğu, ya pek kaba bir hale gelmiş veya bütünüyle pasif ve pısırık olmuştur ki, her iki halde de onu bu duruma düşüren tek kelimeyle maddeci düzenin meydana getirdiği ruhsuz kadın tipidir.
    Görülüyor ki, aile ocağının sağlam temeller üzerinde kurulması ve devamının sağlanmasında, kadın rolü hem ağır, hem de çok önemlidir. Dolayısıyla kadın bu kutsal görevi kusursuz olarak yerine getirebilmek için iyi bir eğitimden geçmelidir. Erkek üstünlüğünü özellikle esas almış olan Japonlar bu konuyu en ayrıntılı şekilde ele almış ve Japon kadını ona göre eğitilmiştir. Geyşalar ise, Japon toplum yapısının bu açıdan en enteresan ve en tipik örneğidir. Gerçi her kadından Geyşa olması beklenemez. Zaten Japonlara has bir meziyettir. Ancak kadınların sembolik bir örneği olan Geyşalar'dan pek güzel ilham alınabilir. Nitekim Japon kadını her işte çalışmasına ve Batılı hemcinslerinden geri kalmamasına rağmen, evlilik konusunda Geyşalar örnek alınır. Batı uygarlığının özgürlükçü (!) kadını, istediği kadar eşit haklar peşinde koşsun, şurası bir gerçektir ki; Batı erkeği artık onu beğenmemekte ve Doğulu kadınlara gıpta ile bakmaktadır.
    Geyşa, Japonca'da ''Sanat İnsanı'' anlamına gelir. Gerçekten Geyşalar sıfatlarına layık olarak, Japon toplumunun incelik ve neşe kaynağıdır. Geyşa yöntemi, Japonlara özgü bir yöntemdir. Dünyanın hiçbir ülkesinde onların benzerlerine dahi rastlanılmaz.
  • - Yaşlanınca kadının yetişkin çocukları vardır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Kızlar, erken yaşta evlendiğinden kadın, birçok torun sahibidir. Yaşı genç de olsa, kırsalda, aşiretsel yapı içinde torunu olduğu için kadına yaşlı gözüyle bakılır. Kadın ister istemez oturaklı bir yapıya bürünür. Psikolojisi buna göre biçimlenir. Artık o, torun sahibi, olgun, yaşlı biridir. Torun sahibi olduğu için cinsellik ayıp sayılmamaktadır. Bu nedenle, cinsel anlamda da bir belirsizlik içindedir. Torunu olan kadın, kocası tarafından diğer kadınlara oranla daha özgür bırakılır. En ufak yanlış davranışında ''Sen artık torun sahibi bir kadınsın'' denilerek uyarılır. Komşu ziyaretlerinde gençliğin verdiği kıskançlık yoktur. Artık çoğu zaman kocasından izin almasına bile gerek bulunmamaktadır. Toplumsal baskı ve ekonomik sorunlarda giderek azaldığı için kadın bir yerde kendini daha özgür ve erkeklerle aynı seviyede görmektedir. Bu nedenle ileri yaşlarda sigaraya başlayabilmektedir. Sigara onun kendisini erkeklerle aynı seviyede görmesini sağlayan en önemli araçtır. Bir bakıma özgürlüğe adım atmanın ilk simgesidir. Sigara önceleri köşe bucak gizli içilirken, yaş ilerledikçe erkek cemaatlerinde de içilmeye başlanır. Kimse onu ayıplamaz, hatta ona sigara ikram ederler. Kadın özgürlüğünün ikinci, önemli göstergesi, erkek çocuk sahibi olmasıdır. Erkek çocuğu olan kadınlar toplum ve aşiret içinde kendilerini daha önemli hissederler. Güç, erkek çocuk sayısı ile doğru orantılıdır. Aşiret ve aile içinde ki ilişkilerinde de erkek çocuk sahibi olma durumu belirleyici rol oynar. Aşiretler arasında ki kan davalarında kavganın devamına karar verme ve ya sona erdirme kararlarını tavrıyla etkilerler. Örneğin kan davasını sürdürmekten yana olan kadınlar, kan davasında öldürülmüş aşiret bireylerinin kanlı elbiselerini yıllarca saklayarak, kendi çocuklarına, torunlarına zaman zaman gösterip ağıtlar yakarak onları etkilerler. Ayrıca intikamın bir an önce alınması için erkeklik gururlarını bazen rencide edip, bazen de okşayarak yeni cinayetlerin işlenmesine ön ayak olurlar. Bazen de bunun tersi davranışlarda bulunabilirler. Örneğin aşiret içinde intikam almak isteyen çocuklarına engel olmak için, olayların Allah'ın takdiri olduğunu, önemli olan yanlışın üstüne yanlışla gitmemek olduğunu vurgularlar. Aksi davranış içinde bulunan çocuklarına ''Sütünü helal etmeyeceğini'' üstüne basa basa söylerler. Böylece onların üzerinde caydırıcı rol oynarlar. Erkek çocuğu fazla olan kadın, aynı zamanda sözü en çok dinlenen kadındır. Çünkü erkek çocuk, yüzyıllardır bu topraklarda gücün simgesi olmuştur. Aşiretsel ve feodal yapı bu gerçeği yaratmıştır. Bu nedenle erkek çocuğa daha çok önem verilmektedir. Erkek çocuk doğuramayan kadınlar silik, ezik bir yaşam sürerler. Hatta ikinci bir eşe bile göz yummak zorunda kalırlar.
  • Düşünmekten korkan bir insanın esareti, dünyadaki en büyük esaretti Hypatia için. Kendini kendi korkuları içinde hapseden bir insanı kurtaracak hiçbir şey yoktu. Çünkü bunu kabul eden bir insanın kurtulma şansı olamazdı. Hayatı kendine zindan eden böyle bir insan, başkaları içinde hayatı zindan etmekten çekinmezdi.

    Bir toplulukta düşünce anlamında ne kadar çok esaret altında insan varsa, o toplum o kadar esaret altında olurdu. Toplumun esareti, bireylerin düşünce anlamında esaretten kurtulmasıyla mümkündü. Çünkü toplumdaki her birey, o toplumun birer duyu organıydı. Ve bir yerde haksızlık olduğunda, orta yada uzun vadede bu tüm topluma sirayet ederdi. Bu yüzden bireyin cesareti, aslında toplumun cesareti demekti. Aynı şey bireyin esareti için geçerliydi.