Pizza siparişi
-Gordon Pizza mı?
-Hayır efendim Google Pizza!
-Yanlış numaraymış
-Hayır efendim numara doğru, Google Pizza! Gordon Pizza’yı satın aldık
-sipariş verebilir miyim?
-Her zamankinden mi efendim?
-ne sipariş edeceğimi biliyor musunuz?
-Elbette efendim. Son 5 keredir mantarlı, sosisli, sucuklu, kalın hamur istemişsiniz.
-aynen öyle olsun!
-Size onun yerine kuru domatesli, biberli sebzeli pizza göndersek?
-Neden ki?
-Bakıyorum da kolestrolünüz 300’ün üzerinde, üreniz de yüksek.
-Nereden biliyorsunuz ki?
-Son check-up’ınız 15 gün önceymiş
-Ama ben yine kendi siparişimi istiyorum. İlaçlarımı alıyorum zaten.
-Özür dilerim efendim, ilaçlarınızı da pek almıyorsunuz. 30 tabletlik kolestrol ilacınızı alalı 90 günü geçmiş.
-Sonra tekrar aldım,
-Sonra tekrar almamışsınız efendim, kredi kartı harcamalarınıza baktım.
-Yahu nakit aldım. Onun kaydı yoktur.
-Nakit te almış olamazsınız 45 gündür bankadan nakit çekmemişsiniz.
-Belki bir başka nakit kaynağım var, nereden bileceksiniz?
-O zaman vergi kaçırıyorsunuz demektir. Gelir vergisi beyanınızda başka bir nakit gelir görünmüyor.
-Biliyor musun? Artık gına geldi. Çekecem gidicem dünyanın ücra köşesine, ne internet, ne Google kafamı dinleyeceğim. Yeter be!
-Biraz zor efendim.
-O niye ki
-Pasaportunuzun süresi dolmuş.
Yakında herşeyimizi bilecekler körolasıcalar”

Hüseyin, Postmodernliğin Durumu'yu inceledi.
03 May 10:43 · Kitabı okudu · 32 günde · Puan vermedi

Üzerinde sıkça gezindiğimiz, gelişigüzel kullanmaktan geri durmadığımız ve büyük olasılıkla da neye karşılık geldiği konusunda buzlu camdan hallice olduğumuz postmodernizm hakkında bu kitaptan daha niteliklileri elbette vardır. Ne var ki Harvey kavramın durumunu inceleme konusunda pek maharetli duruyor. Bilhassa Mekânın Üretimi kitabını okumaya yeltenip Lefebvre'nin hayretimucip anlatım tarzına maruz kaldıysanız, David Harvey kaçacak delik mahiyetindedir.

Kitabın temel tezi, 1972'den bu yana zaman ve mekânı algılayışımızda yeni hâkim biçimlerin ortaya çıkması üzerine. Tarihin seyri içerisinde bir şeyler oluyor ve bu olan şeyler ya dönemlerinin popüler ürünü olarak geçiciliklerini ilan ediyor ya da uzunca bir süre kalıp bütün parametrelere sirayet etmeye yeminli gibi duruyor. Postmodernizm, ikinci gruba girenlerden... Diğer -izm'ler gibi gelip bir süre de öylece oyalayıp gider derken, toplumsal ve politik olan her şeye alenen sinerek bizlerin zaman-mekân sıkışmasındaki her tavrımızı etkiler oldu. Peki ne zaman başladı? Bunun keskin bir tarihi yok. Kaldı ki net bir tarifi de yok. Fakat dünya savaşı sonrasında "yaratıcı yıkım" diyerek tahrip olmuş kentleri yeniden inşa etme furyası ve sonraki uzunca süreçte hem “kentin” nasıl tanımlanacağı, hem de kent üzerindeki yaşamın sınıfsal parsellerde ayrılmış olması noktasında yeni formların neleri kapsayacağı üzerine uzun vadeli söylemler, basılı ve yazılı beyanlar yükselmeye başladı. 1970 ve sonrasına geldiğimizde bu anlatıların giderek hakim olmaya başladığı, kent üzerinde belirginliğini iyice hissettirmeye azmettiği de aşikârdı. Özellikle Raban’ın “Yumuşak Kent” tasarısı -ki ona göre kentler hiyerarşi duygusunun çözüldüğü mekânlardır-, artçı sarsıntılar olarak “soylulaştırma” ve “yuppie” tartışmaları, Jacobs’un kenti imgeler ve göstergeler alanı olarak idealize eden yaklaşımı derken artık modernizmin ve modernist anlatıların karşısında kudretli bir postmodernist anlatıdan söz etmek kaçınılmazdı. Charles Jencks, modernizmin sonu-postmodernizmin başlangıcı olrak 15 Temmuz 1972, saat 15:32’de St. Louis’deki Pruit-Igoe toplu konularının “dar gelirlilerin içeride yaşayamaz oldukları” gerekçesiyle dinamitlerle havaya uçurulmasını gösterir. Böylece Terry Eagleton için postmodernizmi nispeten tanımlama imkânı doğar: postmodernizm, şakacıdır Kendi ürünleriyle dalga geçer.

Eagleton aceleci davranmış olabilir fakat postmodernizmi şizofrenik bir form olarak övmesi kaale alınacak gibidir. En azından Pruit-Igoe’nun havaya uçurulmasının ardından başta Le Corbuseir ve diğer modernist havariler için yeni bir mottosu vardı postmodernizmin: “büyük anlatılar ve tarihsellik dışında da öğrenilecek çok şeyler var.” Böylelikle postmodernizm kendisini “çoğulcu ve organik” olarak tanımlayarak 1972’den itibaren kentlerde her türlü işlev dışı unsuru, süsü, gösterişi dışlayan modernizmin yerine süslü, yüksek katlı ve işlevsel olmak zorunda olmayan -hatta açıkça sipariş üzerine yapılan- konutları yerleştirmeye başladı. Böylece kendisini her türlü üst anlatının (burada Freud ve Marksistlerin kulakları çınlasın) karşısında duran ve bütüncül bir tarihsellik inancının da muhalifi gören postmodernizm edebiyata, felsefeye hatta görsel sanatlar dahil her alana yerleştirmekten geri durmayacaktı. O, açıkça bütün farklı mekânları birleştiren bir kolaj olacaktı.

Bu tatminkar olma çabasındaki yeni formu açıkça modernizmin karşısında yeni bir güç olarak yerleştirmek oldukça zor. Kaldı ki onu modernizmin metalarının piyasaya entegrasyonu üzerinde kolaylık sağlayan bir yol olduğu konusunda da fikir birliği sağlamak zor iken postmodernizmin durumunu tamamıyla tanımlamak hâlâ oldukça zor. Fakat en azından edebiyata farklı birçok perspektifin birbirine değebildiği ve birbirine geçebildiği -modernist romanın böyle bir özelliği yoktur-. En azından artık postmodernizm için “zamansız ve mekânsız- demeye ruhsatımız vardır. Felsefede postmodern izleri görmek daha yüksek ihtimallidir çünkü temel tezini Aydınlanmanın yol göstericiliğinde bulan modernizmin Antik Yunan temelli salt akıl ve rasyonalist inancı Tanrısızlığı idealize ettiği noktalar postmodernizm tarafından yapıbozumuna uğrar. Postmodernizm, her türlü üst anlatıya muhaliftir ve yalnızca aklın üst anlatı olacağı bir yerde onun itici gücü olan ahlâki amaç ve ruhu devre dışı kalacağını iddia eder. Böylelikle, onun şiarı, aklın kudretini hiçe saymaksızın Tanrının da bir hakikat olabileceği yeni kolajlar üretmek üzerine olacaktı. Bu karşı duruş, bir yerde de Aristoteles’e karşı çıkıştı ve açıkça “Heyhat! Sahici hayat Aristoteles’in çizdiği gibi değil!” demekti. Haksız da sayılmazdı bu reddiye, zira Aydınlanmanın “sapere aude”si, matematik, bilim, akıl dışında hiçbir şeyi kaale almaz ve her türlü önermede mutlaka 1 ya da 0, doğru ya da yanlış, siyah ya da beyaz mantığıyla hareket eder. Ancak başlarda da söylendiği üzere postmodernizm üst anlatıları elinin tersiyle iter, “kriz” olarak nitelediği bu algıyı lağveder. Baktığımız zaman gerçek hayat ne salt siyah ne de beyazdır. Gri de vardır ve hayat kırçıldır. Henüz atmosferi dünyadan ayıran sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini bilemeyen, parmağımızdaki molekül sayılarının kaçının bize ait olduğunu kaçının havada kaybolduğunu tespit edemeyen ve “ölümün” ne olduğu üzerinde net bir yargı sunamayan bilimin mutlak doğru ve mutlak yanlış inadı, böylece direkten döner. Meseleyi Bernard Russel’ın sorduğu soruyla kapatmak yerinde olacaktır:
“Giritli bir yalancı bütün Giritlilerin yalancı olduklarını söylediğinde yalan söylemiş olur mu?”

Son olarak postmodernizmin durumun anlık olan, farklılıkları birleştiren ve tarihe bağlı kalmamak şartıyla ondan da çok şey yağmalayan bir anlatı olduğunu tekrar ederek onun akışkan bir değişim furyasında yüzüp gittiğini tekrarlamak gerekir. Böylelikle hiçbir zaman yaşam üzerinde veya gelecek ile ilgili bir plan, hayal ve beklenti içerisinde olmayı düşünmemek onun tavsiyesi olur. Bu yüzden postmodernizm kenti “planlamaz”, “tasarlar.” Geleneklere, anlık motiflere, tekrar etmek gerekirse sipariş usulüyle yapılacak ürünlere açıktır. Bir noktada onun bu keyfiyetçi tutumunu hazzı ve derinliği yok ettiği ve yüzeysel olana bağlandığı konusunda eleştirmek haklılık içerir ancak öyle görünüyor ki postmodernizm bundan etkilenmek bir yana, giderek artacak şekilde gündelik hayata müdahalesine devam edecektir. Öyle ki bir türlü net bir mesaj alamadığımız, konusunda bağımsız reklamvari içerikleri gördüğünüz, işlevselliği ve işe yararlığı konusunda muammada kaldığımız her şeyde postmodern izleri gördüğümüzü bilmek durumundayız. Günümüzdeki mimari anlayışa da eklektik, kurgusallık, kargaşa ve geçicilik hakimdir. Bu, Harvey’in kitabı boyunca titizlikle işlediği filmin yalnızca fragmanıydı.

Tuco Herrera, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim'i inceledi.
 19 Nis 15:46 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

ÖLÜME MEKTUP YAZAN "ADAM"... ("KuP KuP BoY" is paying his TRIBUTE... )

Ekrana bakıyorum şimdi ..Ne yazsam , nasıl bir giriş yapsam diye ..O' nun ölüm haberini aldığım gün , tvlerde vakıf bahcesinin içindeki dozerler falan geliyor gözümün önüne .. Dozerlerin eksozlarından çıkan kara ,kapkara dumanlar .. Nasıl rahatsız oluyorum o an o dumanlardan anlatamam ..Cd lerimi , plaklarımı bardak altlığı yapsalar o dakika gözümde yok hiçbiri.. "Çocuklar koştursun üzerimde" mısraları geliyor aklıma .. Hiç görmediğiniz , hiç tanımadığınız , bir kez dahi konuşma fırsatınız olmamış bir adam bu.. Öyle yakın ki size , bir imza gününe gitseniz , kimin adına imzalayayım kitabı dese darılırsınız beni nasıl tanımadın diye .. Sanki senelerdir tanıyorum ben kendisini .. Pekçok arkadaşımın ölüm haberini aldım , akrabalarım falan .. O dozer sesleri ..O anki hissiyat bir garip .. Acı , hüzün , fiziki mücadeleyi kaybediş ama zihinsel savaşla gelen zafer mukayese dahi edilemez benimkilerle .. Hem de katıksız saf inkar edilemez bir zafer .. Öyle ki , düşmanları bile adını saygıyla anmak zorunda kalmışlar sonrasında.. Sanki bir gladyatörü izliyorum ölürken ..Yüzlerce hasmını yere sermiş ve o serdiği adamlardan oluşan ceset dağlarının üzerinde oturmuş , az sonra son nefesini verecek olan.. Hem üzülüyorum , hem de bir garip gurur var içimde.. Ölüme son kazığını da attın gittin diye seviniyorum içimden ..

Ertesi gün kalktım .. Ertesi gün daha da bir garip!!! Nasıl anlatayım size bunu bilemiyorum ki..Sanki hiç sahip olmadığınız , ama uzun süredir kullandığınızı düşündüğünüz bir eşyanızı kaybetmişsiniz .. Hayat daha ekşi , kekremsi ,acı ve ardındaki hava daha buhranlı .. Hiç içmemiş olanlar için şekersiz çayın ilk yudumu gibi .. Cardiodan çıkıp pastaneye koşup ,fındıksız fıstıksız ,safi gülsulu (IYYY!!!) güllaç almak zorunda kalmak gibi .. Yemek sepetine sipariş verdiğin , çilingir sofrasına katık yapacağın 3 porsiyon acılı adananın yerine bir karışıklık sonucu ,plastik bir kap içinde kısırı gömüp eline bıraktıkları anda yaşadığın haklı cinnet gibi.. Kolajlayıp zerk etmişler beynine o an .. 3' ü 5' i bir arada .. Kimi zaman ayrı ayrı saldırıyorlar falan .. Olguların , duyguların , şahısların şimdiki zamandan - dili ,-mişli geçmiş zamana geçişleri yaşanan o an bir bakıma .. Normalde yaşı ilerlemiş olanların aksine bu yaştaki insanlar için ölüm olgusu daha farklıdır ..

Ölmüştür karşındaki ..
Üzülürsün ..
Özlem vardır içinde ..
Göremeyecek olmaktır seni o an üzen ..
Çünkü KARŞINDAKİDİR ölen ..
Kendini koymazsın o kefeye ..
Hiç aklına gelmez ..
Birgün seni de koyarlar o kefeye..
İşte o an kendimi de düşündüm bir nebze..
Yaşım ve aklım elverdiğince..

- KuP KuP BoY - (hep goygoy yapmayalım dedik..)

Aziz Nesin devam etsin az da ..

"...İnsan nice ölüm gerçeğini , bu gerçeklerin en gerçeğini benimsese bile , yine de kendisinin öleceğine bütün gerçekliğiyle inanamıyor! İnanmıyor çünkü insanın bir şeye , bir olaya ,bir olguya tam inanabilmesi için , onu bikaç kez yaşaması , tekrar etmesi gerekir. Oysa biz ölümü kendimizde değil , BAŞKALARINDA yaşarız.Ölüm , bizim yaşayamayacağımız , kendimizde tekrarlayamayacağımız bir olay olduğu için de, birtürlü kendi öleceğimize bütün gerçekliğiyle inanamayız.Elbet ölecegeğiz deriz, öleceğimizi biliriz ama - bunu başkalarında görüp bildiğimizden - tam bilgi değildir.Yani biz ölmeyeceğimizi sanırız.Kendimizi ölmeyeceğiz sanınca , dostlarımızda bizimle birlikte var olacaklarından ve biz de onlarla birlikte var olacağımızdan , kendimiz olan dostlarımızın da öleceğine inanmayız ..."

Ve ölüm öyle bir olgu ki , safi o şahsı değil , onunla birlikte anıları da , bambaşka dünyaları da alıp götürüyor .. Ardında bilinmezlik.. Hiç kalkmayan bir sis bulutu .. Hep toz duman .. Bilinmeyenlerle başbaşa kalıyor kişi.. Aziz Nesin 1915 doğumlu..Vakti zamanında Birlikte Yaşadıklarım ve Birlikte Öldüklerim diye 2 ayrı klasör açmış.. Tek bir kitapta toplamakmış amacı tüm sevdikleri ve sevmediklerini.. Ömrü vefa etmemiş maalesef..O dosyaları ,Nesin Vakfı eski yazıdan günümüz türkçesine çevirip aranje ederek yayınlamış..600 küsür sayfalık bu kitabı ben üçüncüye okudum ..Diyebilirim ki , tamamlanıp yayınlansaydı çok ses getiren bir eser olacağı kesin .. Sevdiklerini sevmediği yönleriyle , sevmediklerini ise hakkını vererek takdir ettiği taraflarıyla aktarmış notlarına ..Safi notlardan da oluşmuyor pek tabii bu kitap.. İçinde çeşit çeşit dergiye gönderilen yazılardan tutun da , yazarlar arasındaki mektuplaşmalara ve yaşanılan anılara , gazete haberlerine varıncaya kadar pek çok doküman var .. Türk Edebiyatının kulis arkası desem hiç yanlış olmaz.. Kimler var diye sorma .. Bir bu kadar daha isim yazmam gerekir ..Ama şunu söyliyeyim ki cidden apayrı bir lezzet bu kitap.. Hani herkes diyor gülüyorsun Aziz Nesin okurken .. Evet cidden çok güldüğüm yer oldu bu kitabı okurken .. Bir o kadar da sinirden parmağımı, tırnağımı kemirdiğim an da cabası ..

Bir kaç örnek vereyim size ..

Bir gece vakti Sait Faik' le beraber onu yakan , sürüm süründüren eski aşkını aramak için İstanbul' un karanlık sokaklarına daldığınızı , o kadının evine gittiğinizi hayal edin Aziz Nesin ile.. Onu bir başkası ile gören Sait Faik' i avutmak için bir meyhanede soluğu aldığınızı ..

Yaşar Kemal ile beraber İlya Ehrenburg ' un evine girişte Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir ile selamlaşmak, tanışmak isteyen çıkmaz mı aranızda ? Bu karşılaşma sonrası Ilya Ehrenburg ile sohbet sırasında yaşananları size anlatamam .. Yaşar Kemal' in duvarda asılı bir goblen halının üzerinde gördüğü desenler üzerine , halıyı Türk halısı sanması sebebiyle dönen muhabbet .. Tarif edemiyorum .. Aziz Nesin halının goblen olduğunu biliyor ama uyaramıyor falan .. Rezilliğin daniskası tabii =)) Bu kızgınlığını öyle bir yazmış ki kitapta belki 30 40 kez okudum .. Her okuduğumda yerlere yuvarlandım =)) LEZZET TARİF EDİLEMEZ ..AKTARAMIYORUM .. 404 : NOT FOUND!

Ya Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası mahkemelerde sorgulara katılmak isteyeniniz ? Onun son eşyalarını , yeşil yazan dolma kalemini görmek isteyeniniz ? O yeşil yazan dolma kalem ile Jack London ' ın Demir Ökçe'sini almancaya çevirişinin ve ardından gelenlerin öyküsünü okumak isteyeniniz ?

Kemal Tahir ile bir polis arabasına tıkılıp ,gözaltına alınıp , mahkum olup Sultanahmet Cezaevi' nde aynı hücrede ayakuçlu başuçlu yatarken sarf edilen sözler .. Akıllardan geçenler .. Kemal Tahir ' in 13 senelik mahpusluğu..

Zar tutan Tahsin Saraç' la Cem Kitabevinde tavla atıp , adını hep duyduğunuz ama pekçoğunuzun bir kez dahi açıp okumadığı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile tanışmak istemez misiniz ?

Rıfat Ilgaz ve yaz kış sırtından çıkarmadığı paltosunun öyküsünü bilmek isteyeniniz?

Cengiz Aytmatov ile kısa bir sohbet edip , Yılmaz Güney'e mektup yazalım , Hasan Hüseyin Korkmazgil' den mektup alalım diyenler?

Attila İlhan' ın şairliğe ilk başladığı dönemler .. Nazım Hikmet ve yıktırılan Tan gazetesi ..6 7 Eylül olayları dönemleri?

Uzun ama gayet zevkli bir yolculuk bu .. Yüzlerce isimle tanışmakta cabası..

Çok uzattım farkındayım ama bunu yazmazsam cidden olmayacak .. Sabah tesadüf eseri hem kendi , hem de dedemin dergi ve mecmualarını karıştırırken rast geldim .. Sapsarı bir Varlık Dergisi ..75 yılı..Bu yazıyı oturdum , üşenmeyip yazdım tekrar .. Biraz aceleye geldi ama olsun .. Niçin yazdığımı da açıklayayım .. Marcel Proust bir daha kalkmamak üzere yatağa düşmüş.İmamın kayığına binmesi an meselesi.. Gözlerini bir anda aralayıp , "bana" demiş , "hemen son yazdıklarımı getirin! O son ölüm sahnesini baştan aşşağı yanlış yazmışım ve bunu ancak şimdi anlıyorum." Aziz Nesin de geçirdiği bir kalp krizi sonrası o an aklından geçenleri anılarında yazar.. Daha doğrusu ölümü yazamadan ölecek olmasına üzülüyordur yazdıklarında..Hatta sevgili https://1000kitap.com/nishtiman , Sizin Memlekette Eşek Yok Mu incelemesinde buna da değinmiş ( #17989992 ) . Hal böyleyken , Aziz Nesin ölümünü yazamadı hiçbir zaman .. AMA ÖLÜME BİR MEKTUP YAZDI .. Buyrun okuyun ..

Canalıcıma ;

" Uykumdayken , kancıkcasına baskın verme ! Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!! Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış , canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni , varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel! Sana olan saygımı yitirtme bana.Gürrültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil , bir de ben bileyim yeter. Gelişin , herkesleri ayağa kaldırmasın.Tam bana göre , bana uyan bir davranışla gel.Sessiz sessiz , sürdürdüğüm bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun , susuk gel! Çünkü benim için geleceksin , beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil.Uykumda birden bastırma ki , bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın.Saygıyla ayağa kalkıp seni buyur edeyim.Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup , bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım ,sevinçlerimi el 'le bölüştüm.Sonum da böyle olsun isterim.Bilirim, güçlüsün..KİMSELERE EĞİLMEMİŞ BAŞIM, senin önünde eğilebilir ; ama bana bunu yaptırtma! Bana yaşamamı yadsıtıp ,sonunda beni kendimden utandırtma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güleryüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

DİMDİK YAŞADIM , sen de beni dimdik kucakla , al götür.Pusu kurma , arkadan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim.Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var , şimdi yok olalım.Bekletme beni.Elini çabuk tut.Herşey birden bire olup bitsin.

- BU CEZA BANA YETER! -

Sen öyle bir kesin gerçeksin ki , sana yalan da söylenmez.Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden...Yine bilirsin , yaptıklarımla da yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğim mühlet içinde , tasarladıklarımı yapamadımsa , evet , suç kimsenin değil, benim...Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için CEZALARIN EN AĞIRIDIR.

Herkes gibi ben de seninle ilk ve son olarak yalnız bikez karşılaşacağım.Bu karşılaşmamız, nerede , ne zaman , nasıl olsun diye, zaman zaman değişik istekler geçirdim içimden.Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu.Kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen , son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır.Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar.Savaşın , yaşam boyu sürdüğünü , yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öeyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp, " Merhaba!" diyebileyim. Bir zamanlar da uzun uzun yaşayıp bitkiselliğe dönüşmeyi , bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim.Şimdiyse , ne kahramanlık gösterisinde , ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen , en beklemediğimi sandığın zaman gel.Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın ,beynimde bir kıymık gibi ...Korkmadan bekliyorum gel!!!

- HİÇ KORKTUM MU? -

Nice yaşadımsa , seninle baş başa , diş dişe döğüştüm.Pekçok kez yendiğim de , yenildiğim de oldu.Canım ki , en kutsal olan herşeyim benim. Onu elbet bana yakıştığı gibi ayakta , saygıyla , yiğitçe vermek isterim ; TESLİM OLMADAN...Bir armağan gibi vermek canımı! Sen de , yeniğin kalemini - Kİ O KALEM HEP KILIÇTI - teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz , arı - duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim ,sen de kendine of dedirtme bana.Ne kahramanlıkta ,ne bitkisellikte , işte şimdi olduğum gibi bir sıra, ELİMDE KALEM ; önümde kağıtla daktilom , böyle bir zamanımda gel! İstersen gece , istersen gündüz, istersen yazın , istersen kışın gel ; kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki , kendi gözümde kendimiküçültme bana, kimseden su istetme, yardım diletme bana...Seninle yiğitçesine döğüşmedim mi? Bunları istemeyi hak etmedim mi? Bana ille de of dedirteceksen , hiç olmazsa bunu ikimizden başkası duymasın.Bunca yıl durmaksızın karşı karşıya savaşmış iki savaşçıyız.Üstelik benim savaşım , seninkinden çok daha yüceydi.Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben , sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum.Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı ? Bir an olsun korktum mu , ya da kaçmayı düşündüm mü?

-ÖLÜMÜ HAK ETMEK İSTERİM -

Birazcık daha yaşayabilmek için , birazcık daha iyi yaşayabilmek için , bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi , ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya , ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım.Bir güzel ada , atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkımda atlasta görünemeyecek denli küçücük olsa da , var.Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi .Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.Saygıyla, gel bekliyorum. "

Yazılış tarihi 9 Haziran 1974 imiş.. Varlık dergisinde yayınlanış tarihi Eylül 1975

İŞBU SATIRLARIN YAZARINI ÖLÜM ,TESLİM ALIRKEN İKİ ELİYLE BAŞININ ÜSTÜNE SAYGIYLA KALDIRARAK ALDI.. İZMİR' DE BİR OTEL ODASINDA ÖLDÜĞÜNDE , ELİNDE KALEM-KAĞIT ,ÖNÜNDE DAKTİLOSU VARDI ...

Işıklar içinde uyu AZİZ "BABA" !!!

Ve pek tabii bonusumuz : https://www.youtube.com/watch?v=UHzWhCIP3qg

Bu da benim bonusum olsun : 3:46 ' ya alayım .. 2 yudum "MAZOT" , 2 adet DUZLU FISTIH..

https://www.youtube.com/watch?v=pcgFTZU9sew

serenita, Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski'yi inceledi.
29 Mar 19:18 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 8/10 puan

Açıkcası biyografi denilince "Şu zaman doğmuş, şu zaman ilk romanını yazmış." gibi bir yazı beklerim, ama diğer yandan da Zweig gibi kalemi güçlü bir yazardan sadece kronolojik biyografi beklemek yanlış olur diyordum ki haklıymışım. Tıpkı romanlarındaki akıcı dil ve zenginlik bu kitapta da vardı. Toplumun romanını yazan Balzac'ı, ailenin romanını yazan Dickens'ı ve bireyin romanını yazan Dostoyevski'yi okudum. Beni en çok etkileyen Dostoyevski bölümü oldu, zaten diğer yazarlardan daha uzun bir bölüm... Şu an hemen bir Dostoyevski kitabı sipariş edip o karakterlerin ruh halini bir de bu gözle incelemek istiyorum. Kitap resmen beni acıktırdı.

Sipariş ettiğim kitaplar yanlış adrese gitmiş. Üzüldüm tabi 1 hafta oldu hala gelemedi.

PİZZA SİPARİŞİ:
-Gordon Pizza mı?
-Hayır efendim Google Pizza!
-Yanlış numaraymış, kusura bakmayın.
-Hayır efendim numara doğru, Google Pizza! Google olarak Gordon Pizza’yı satın aldık.
-O zaman bir sipariş verebilir miyim?
-Her zamankinden mi efendim?
-Ne yani, ne sipariş edeceğimi biliyor musunuz?
-Elbette efendim. Son 5 keredir mantarlı, sosisli, sucuklu, kalın hamur istemişsiniz.
-Tamam o zaman, aynen öyle olsun!
-Size onun yerine kuru domatesli, biberli sebzeli pizza göndersek?
-Neden ki?
-Bakıyorum da kolestrolünüz 300’ün üzerinde, üreniz de yüksek.
-Nereden biliyorsunuz ki?
-Son check-up’ınız 15 gün önce imiş efendim, ona baktım.
-Tamam, anladık. Ama ben yine kendi siparişimi istiyorum. İlaçlarımı alıyorum zaten.
-Özür dilerim efendim, ilaçlarınızı da pek almıyorsunuz. 30 tabletlik kolestrol ilacınızı alalı 90 günü geçmiş.
-Sonra tekrar aldım, hem size ne?
-Sonra tekrar almamışsınız efendim, kredi kartı harcamalarınıza baktım.
-Yahu nakit aldım. Onun kaydı yoktur.
-Nakit te almış olamazsınız 45 gündür bankadan nakit çekmemişsiniz.
-Belki bir başka nakit kaynağım var, onu nereden bileceksiniz?
-Olamaz efendim. O zaman vergi kaçırıyorsunuz demektir. Gelir vergisi beyanınızda başka bir nakit gelir görünmüyor.
-Yuh be!
-Sadece size yardım etmek istiyoruz efendim, bir kötü niyet yok.
-Biliyor musun? Artık gına geldi. Çekecem gidicem dünyanın ücra bir köşesine, ne internet, ne Google kafamı dinleyeceğim. Yeter be!
-Biraz zor efendim.
-O niye ki?
-Pasaportunuzun süresi dolmuş.
ALINTIDIR

Kitabı okuyacak olanlar ya da şu an okumakta olanlar okumak istemeyebilir. Sürpriz bozan olmayacak yazımda ancak bazı hataları örneklendirirken hikâyeye dair parçalar kullanmak zorundayım. Bunları bilerek okumak istemeyebilirsiniz.

İskender Pala bundan önceki romanı Karun Ve Anarşist’ ten sonra beni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere baştan şunu belirteyim: Bu bir Hz. İbrahim romanı değil, alt başlığa aldanmayın. Bundan önceki alt başlıklar kitapların içeriğiyle uygundu; bir Yunus romanı, bir Barbaros romanı gibi. Bu kitabın Hz. İbrahim’le pek ilgisi yok. Sadece zemin oluşturmak için kullanılmış. Ekşi Sözlük’ te Hz İbrahim’ le ilgili daha çok bilgi vardır tahmin ediyorum. Hikâye günümüzde geçen bir casus romanı.

İskender Pala türü dışına çıktığından olsa gerek çok acemice yazmış. Baştan savma, savruk geldi bana. Böyle bir kitabı Ahmet Ümit’ in çok iyi yazacağını düşünüyorum. Bazı işler hiç olmayacak şekilde gerçekleşiyor. Örneğin bir CIA ajanı üzerine yerleştirilen dinleme cihazını fark etmiyor. CIA’ in üst düzey yöneticilerinden biri (Susan Stone) kendisinden bilgi almak istediği Ürdünlü bir Müslüman bilim adamını etkileyebilmek için kadınlığını bile kullanmaya çalışıyor. Hatta ona içki ikram ediyor. Tabiî adam içki içmediğini söylüyor. Bu bir Müslüman içki içmez demek için kurulmuş ancak olmamış. Bu seviyede bir ajan, bu kadar ciddi bir işi olduğu adamın içki içip içmediğini bilir. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok beceriksizce yazılmış. Bildik Hollywood klişeleri dolu bu sahneler ancak okurken zihnimde bir şey canlandıramadım. Tipik Indiana Jones sahneleri de bol bol var ama bunlar çok basitçe geçiştirilmiş. Örneğin Zara’ nın morgdan kaçış sahnesi. Çırılçıplak kadın görevlinin ceketini ve bulduğu bir hasta bakıcı önlüğünü giyip çıkıyor ve şehrin öbür ucuna bu halde, ayakkabısız gidiyor ve hiç dikkat çekmiyor. Tipik Battal Gazi filmi klişeleri çok. Düşman beldenin yiğit güzeli örneğin: Zara. Aslında Müslüman ve iyi biri, kaçırılıp kandırılmış ancak tıpkı Elonora gibi içinde doğruyu hissediyor ve taraf değiştiriyor. Hayret sonunda Selim’ le evlenmediler. Tabiî düşmanların hepsi hain, bizimkiler saf, kusursuz, adil, süper kahramanlar. Yer yer Türke Türk propagandası da hamasi bir şekilde yer bulmuş hikâyede. Kişiler bu şekilde kullanılınca hiç karakter de oluşturulamamış. Kişilerin hepsi basma kalıp tipler olarak kalmış.

Bazı teknik hatalar da gözüme çarptı. Bir iki örmek vereyim. Navigasyon/konum belirleme teknolojisi için GPS yerine GPRS demek. Şarjörlü silah boşken birden çok kez, silahı yeniden kurmadan, tetiği çekebilmek bunlardan bazıları. Sayfa 418’ de Noah kasayı tuşlara basarak (dijital şifre sistemi) açıp, kapatırken şifre halkasını çeviriyor (mekanik şifre sistemi). Sayfa 359 ve 399’ da kullanılan resimlerle, resimlerin yanındaki açıklamalar arasında tutarsızlık var. Bunlar bu tür hataların bazıları, emimin başkaları başka hatalar da görmüştür.

Birkaç söz de kitabın dili ve üslubu üzerine edelim. Hiç Pala’ nın edebî dil ve üslubunu beklemeyin. Okuma zevki vermiyor. Belki türüyle uyumlu ancak yazar adına sadeden aşağı, basite kaçan bir üslup ve dil var. Bazıları basım hatası olabilir ancak Pala’ nın, bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün uğraşsa yapamayacağı dil yanlışları var. Neredeyse sosyal medyanın anlaşılmaz dili. Paylaşmak kelimesini sosyal medyada kullanılan tüm saçma ve yanlış anlamlarda kullanmış. Zaten kitapta genel bir dağınıklık var. Birbirini takip eden cümleler yeni bir şey söylemiyor, sadece yazıyı uzatıyor. İçerik de çok şişirilmiş. Gereksiz yere ansiklopedi gibi bilgiye boğmuş. Gerçi bunu yaparken hiç ipin ucunu kaçırmamış. Dağınıklıkta mantık hatasına, kurguda ve akışta kusura rastlamadım. Yer yer kitabı İskender Pala’ nın yazmadığını, bir ekip tarafından yazılıp onun adıyla yayımlandığını bile düşündüm. Kişilerin kendi kendilerine konuşmaları, zihinlerinden geçirmeleri şeklinde kendi düşüncelerini vermeye çalışmakta önceki kitaptaki gibi yine başarısız olmuş. Neredeyse tamamı dam üstünde saksağan tarzında ilgisiz ve yersiz olmuş.

Şimdi yazacaklarım belki öküz altında buzağı aramak türünden ancak önceki romanı Karun ve Anarşist’ i okumamış olsam bunları düşünmeyebilirdim. O kitap tamamen siyasi propaganda için sipariş üzerine yazılmış gibiydi. Onun kadar değil ama bu kitapta da benzer parçalar var. Bazı bölümler haber bülteni gibi. Hangi televizyonu açsanız aynı ses sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor zaten. Bunun bir Hz İbrahim romanı olmadığını söylemiştim; günümüzde Orta Doğu’ da yaşanan olaylara karşı bazı bakış açılarını empoze etme çabası gibi geldi bana. Bazı yerler de ayrıca çok saçma olmuş. Elin Amerikalısı, Yahudisi, ilk kez geldiği İstanbul’ da, kendi aralarında konuşurken, zihninden geçirirken, uzun uzun 15 Temmuz Şehitler Köprüsü diyor. Ne yol bilirler, ne yer ama bunu kendi kendilerine bile düşünebiliyorlar. Sanırım kitap bitmek üzereyken İBB sponsor falan olmuş. Bir de belediyenin reklâmı var. Japon komiser, o da hayatında ilk kez İstanbul’ a geliyor, Keiko’ nun ruhuyla (yani kendi kendine) konuşurken, İBB’ nin Beltur Cafe’ sinden, metro inşaatlarından ve yine 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ nden bahsedebiliyor.

Karun ve Anarşist’ te olduğu gibi yine işin ciddi yanı kültür ve tarih üzerine söylemeye çalıştıkları. Bu konuda ki görüşlerini yine destekliyorum. Ancak bunlar ayrıntıda kalıyor ve öykünün içine yedirememiş bu kitapta da. Ayırca Batı’ nın her şeyi kendilerinin saydığı, Doğu’ nun geçmişini kendine mal ettiği ya da yok saydığı bilgisinin doğru olmadığını düşünüyorum. Artık dünyanın her yerinde herkes bunu açıkça söylüyor. Bu kandırmaca eskide kaldı.

Beklediğimi bulamadım ancak İskender Pala okumaya devam edeceğim kendi tarzına döneceği umuduyla. Son iki kitabı hariç her eserini baş yapıt saydığım ve hayranı olduğum bir yazardan bu tür sıradan işler okumak beni hayal kırıklığına uğratıyor. Daha mı kolay acaba bunları yazmak ya da daha mı çok para kazandırıyor? Yoksa sipariş üstüne yazmak zorunda mı kalıyor?

Hüseyin Doğan, Dirilt Kalbini'yi inceledi.
17 Oca 22:50 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Duanın restorandan sipariş etmek olmadığını, insanların yanlış bildiği birçok şeyi doğru şekilde öğrenmeyi sağlayan, herkesin kendine sorduğu ama cevap bulamadığı sorulardan en az bir tanesinin yanıtını buradan bulacaksınız diye umuyorum.

Mona'nın Lisa'sı, Dorian Gray'in Portresi'ni inceledi.
 13 Oca 13:21 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitapların adlarında başkarakter isimlerini görünce okuma isteğim artıyor.Saçma salak bir takıntı işte.İthaki Dünya Klasikleri serisine bakarken karşılaştığım bu kitap,kapağı,tasarımı bir yana konusuyla fazlasıyla albenisini konuşturmuştu diyebilirim."Kendisi yerine portresinin yaşlanmasını isteyen Dorian'ın hayatı bu dileğinin gerçekleşmesi üzerine değişir."İşte bu satırlar kitabı saniyesinde sipariş etmeme sebep oldu.Neden okumak istediğimi açıkladığıma göre gelelim bu şaheserin konusuna.Oscar Wilde'ı daha çok şair kişiliğiyle severim.Şuraya da Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden bulunmaz Hint kumaşı değerinde birkaç mısra bırakayım.
"Kimisi aşkını gençlikte öldürür
Yaşını başını almışken kimi
Biri şehvetin elleriyle boğazlar
Kiminin altındır elleri
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen."
İşte bu mısralar Dorian Gray'i ve o dönem için ahlak dışı tavırlarını açıklıyor.Oscar Wilde'ın yarattığı bu akıl almaz ve gizemli kişilik,sıklıkla ressam arkadaşı Basil'e poz vermek için uğruyor.Bu ziyaretlerden birinde de Basil'in görmüş geçirmiş,her şey hakkında bir fikri olan dostu Lord Henry ile tanışıyor.Basil'in tonlarca uyarılarına rağmen Lord,Dorian Gray'in şekillenmemiş bir kil yığınından ibaret olduğunu keşfeder ve güzelliğinden ve gençliğinden dolayı yanlış yollara sapacağını ve gerçeği bulmasına yardım etmek ister.Fakat yardımı daha çok Dorian'ın ruhunun şeytanlar tarafından sarılmasına neden olur.Onu kalıplaşmış bir heykele döndürme çabaları farklı amaçlara sapar.Dorian'ın kötüleşmeye başladığını fark eden Basil onu uyarmak ister,uyarır da fakat Gray bunu çok yanlış anlar ve artık portreler için mankenlik yapmayacağını Basil'e bildirir.Ressam nedenini kavrayamaz,Lord Henry'nin Gray'in kafasını soktuğu düşüncelerden dolayı Dorian'ın başka alanlara yöneldiğini zanneder ve bu kararı sineye çeker.Bu sırada Dorian da her gece farklı karakteri canlandıran,o zamanların köleler sınıfı da diyebiliriz,o sınıf için tiyatro oyunlarında rol alan bir kıza aşık olur.Bu kız Ophelia'dan Juliet'e kadar tüm trajedi karakterlerini canlandırmıştır ve Dorian onun muhteşemliğini fark eder.Aşık olduğunu anlar,artık Sbyil Vane'i düşünmeden geçirdiği tek bir saniyesi bile yoktur.Bu aşk onu bir hataya sürükler ve başka ülkelere yelken açmasını sağlar,oradaki halk Gray'i pek iyi karşılamaz ama onun buna aldırdığı yoktur.Yazarın kitabın sonunda yaptığı o tek hamle beni ve benim gibi okurların çoğunu şah mat etti diyebilirim.Portrenin giderek lekelenmesi,Dorian'ın onu eski haline çevirmek için aldığı kararlar,hatalarını düzeltme isteğiyle yanıp tutuşması ve bu garip son,Oscar Wİlde işte bu yüzden benim için tarihin ilk modern insanıdır diyebilirim.Herkese keyifli okumalar dilerim.Paranızın ve vaktinizin boşa gitmeyeceğinin garantisini veriyorum.
NOT:Kitabı okurken nasıl bir psikolojideysem Wilde'ın o kadar tiksindirici ve aykırı yönleriyle tasvirlediği portreye aşık oldum.Bu arada bir puanı da nereden kırdığımı belirtmek isterim,kitapta en sevdiğim karakter Basil'e bu kadar az değer verilmesi ve büyük bir haksızlığa uğraması beni azıcık kitaptan soğuttu diyebilirim,azıcık ama.

french press'i alıp kapağını çıkardı. kahve yapacaktı. sonra gözüne kendinden başka içenin olmayacağı, üzerinde üçü bir arada yazan hazır kahveler ilişti. gerçekten kimse içmeyecekti. zaten o da yanlışlıkla sipariş vermişti. promosyon diye gönderileceğini düşündüğü kahve fincanını sipariş etmek isterken fincan yerine bir poşet dolusu bunlar gelmişti. yanlış sipariş verip vermediğine dahi bakmamıştı. zaten fincan hırsına düşmesi hataydı. ketılın fişini hemen yanı başındaki prize soktu. ketılda su var mı diye haznesini öylece süzdü. emin olamadı. ketılı kaldırdı. hafifti. düğmesine basarak kapağını açtı. boştu. musluğu açıp beşe kadar saydı. bu sürede dolan su kafiydi. acaba içme suyundan mı yapmalıydı? önemi yoktu. nasılsa kaynar suda mikroplar ölüyordu. gerçekten ölüyor muydu? en fazla ölmüyorlardı. onların ölmemesi onu öldürmezdi.

zor günler ha, diye söylendi kendi kendine. saldırganlığın ve kırılganlığın harmanlandığı, uçan kuşa bozuk atılan günlerdi. bir süredir sağlığı da iyi değildi. bir hafta iyi oluyor, sonraki hafta hasta. bir grip, bir farenjit. bir reflü, sonra yine farenjit. sonra herhangi bir şey ve sonra yine farenjit. gerçekten kötü müydü hayatı. taşıyamayacağı yükler mi üstlenmişti. hep böyle anlarda, saçma sapan, hayal meyal, gerçek olup olmadığını, daha doğrusu ne olup olmadığını dahi kestiremediği bir kare gelirdi aklına. tek göz bir odada, daha doğrusu bir viranede, ışıksız, akşama doğru bir vakitte eski püskü bir perdenin ardından bakan biri canlanırdı hafızasında. perdeye bakıp tekrar olduğu yere uzanan biri. ne çaldığı belirsiz bir radyo tıngırtısı eşliğinde, umutsuz gibi, ama sanki daha önce hiç umutlanmamış gibi biri. umudun ne olduğunu bile bilmeyen, sadece perdeye doğrulup sonra tekrar uzanan biri.

bu sahneyi hatırladığında, bunun aslında şu anki hayatından memnun olması için kalbine indirilen ruhani bir mesaj olduğunu düşünürdü. sonra, bunun saçmalık olduğunu, bir zamanlar kullandığı uyuşturucunun mirası olduğuna kanaat getirirdi. kimi zaman bu kanaat de kesmez kötü bir çocukluktan gelen zihinsel bir eyyam olarak ikna ederdi kendini. bir sonraki sefere kadar.

neyse.
zor günler ha?
zor günler.