• Aynı anda hem soğuk soğuk terler dökmek hem de yanmak mümkün mü?
  • Bir gün bir belgesel filmi için benimle söyleşi yaptıklarında yapımcı , ''hocam bülbül nedir?'' diye sorulduğunda 'kalitesiz aşık' demiştim.
    Çocuk şaşırmıştı .
    'Acemi âşık ?' ' Hayır hayır , kelimenin tam anlamıyla kalitesiz aşık .Henüz yola girmemiş ,aşık olsam mı olmasam mı diye kararsız.'Sâlik değil yani?'Değil' '......? 'Evet , henüz yanmamış , yanmak nedir bilmeyen.'Pervane?' 'Pervaneyi görmeyen...'Göz önünde duranı görmek kolay mı hocam?' 'Mesele de bu zaten, yanmak istemekle başlıyor yolculuk.'
  • Yolcu Ateşte Yanmak İle Yol Yanmaz
  • Gazali diyor ki:
    “Evet ölüme mahkûm olduğu için her şey boştur. Bu cihanın kâşanesi kum üstüne yapılmıştır.”
    “ Mazi ve İstikbal taraf taraf uçurumdur.”
    “Hararet ve su benim yatağım ve yastığımdır: Yanmak ve boğulmak İşte benim ayinim!”
    Peyami Safa
    Sayfa 127 - Ötüken Neşriyat
  • Mum olmak kolay değil, ışık saçmak için önce yanmak gerekir.
  • "Devir değişti" dedi. "Osmanlılık bu devrin ihtiyaçlarına cevap veremez. Ok yaydan çıktı bir kere enişte. Artık geri dönüş yok bunun."
    Halil safaya göre devlet-i Aliye'nin unsurlarının yol ayrımında o kadar ileri gidilmişti ki artık geri dönmek için vakit çok geçti. "Ermeni Ermeniliğini, Rum Rumluğunu fark ederken Türk de Türklüğünü fark etti. Bundan sonra tek çare bu yol üzerinde yürümek. Türk artık ne gazellerdeki güzelin sıfatıne de idraksizliğin zamiri. Bu yangından artık Osmanlılar olarak çıkamayız. Çıkarsak ancak Türkler olarak çıkacağız.

    Hacıbey alçak hasır sandalyesinde doğruldu. Sağlam bacağı sancımıştı. "Bu devlet" dedi, devlet derken içinden derin bir saygı geçti "Türk'ü, Kürd'ü, Ermeni'si, Rum'u, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si daha bilmem kimiyle, yetmiş iki milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak dillerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıkların da bir anlamı kalmazdı. Bu devlet Rum ile Ermeni arasında bir fark gözetmez, onları Türk'ten ayırmayı da aklına getirmezdi. O zamanlar Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetçe kim olduklarının önemi yoktu. İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için gerekli şart değildi. Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan liyakatli kullar olmak menzile varmak için birlikte yola çıkanların gerekli tek azığıydı. Ermeni de, Yahudi de, Rum da şansı kabiliyeti ama en fazla aklı yaver giderse paşa olabilir, elçi olarak Osmanlı Devleti'ni temsil edebilir, nazır olabilirdi. Ama ne zaman ki Rum'un Rumluğu, Ermeni'nin Ermeniliğini, Yunan'ın Yunanlılığı Osmanlı olmanın önüne geçti o zaman bütün dengeler bozuldu."

    Gözleri Rum'un Türk'ün Ermeni'nin aynı toprak üzerinde aynı değerlerle yaşadığı o saadet günlerinin rüyası ile dolu" Geçti o devirler" diye mırıldandı Hacıbey. Belli ki hayat artık eski hacıbeylerin anlamayacağı kadar değişmişti. Devir, şimdi başka bir devirdi. İskeleti tutan bağların kopmasıyla bütün kemikler dağılmış, bünyeyi birbirine bağlayan kimya uçmuş, binayı ayakta tutan çimento ermişti. Her şey diğerinden ayrılıp başkalaşmış, alfabenin harfleri dağılınca ortada anlamlı bir cümle kalmamıştı. Alacalı resmin ahengindeki koca dünyada artık her renk diğerinden ayrılmak istiyordu. Bunun için zemin korkunç sarsıntılarla yerinden oynuyor, her şeyi birbirinden kopuyordu.

    "Geçti o devirler" diye tekrarladı Halil Sefa. İlk kez aynı fikirde birleşmişlerdi. "Siz" dedi Hacıbey. "İnsanları Türk, Kürt, Ermeni, Sırp, Yunan, Rum... Nasıl birbirinden ayırıyorsunuz? Takvaca üstün olanın en hayırlı olduğunu, Yaradan nezdinde Arap'ın Arnavut'a Türk'ün Acem'e üstünlüğü olmadığını bilmiyor musunuz?

    Zannınca artık bu soruya da verecek bir cevabı olamaz da Halil Sefa'nın. Ama yanılmıştı. "Semavi bir dinin mensuplarıyız biz elhamdülillah" diye başladı genç adam, "Alemleri yaratan Allah'a hamd olsun. O bir kavmin değil alemlerin Rabbidir elbet. Hiçbir kavmin diğerine bir üstünlüğü olmadığını da biliriz. Ama insanlık ağacının değerli bir dalı olmakla da onurlanırız. Ve işe önce kendi bahçemizi süpürmekten başlarız."

    Hacıbey sustu, içinden bir tebessüm, hatta bir ümit geçti. Haklı mıydı acaba? Bu yol eğer böyle giderse. Fena değildi bile. Üstelemedi. Ama şu ittihatçıların aymazlıkları var ya. İşte onlara güvenmiyordu ve Osmanlılardan Türkler olarak bir ağaç yeşertecek kumandan henüz görünürlerde yoktu.

    O günkü meşveret gazetesinin Balkanlar'daki kaynaşmayı haber veren manşetini gösterdi, Hacıbey. Böyle giderse Savaş alacaktı.

    "Olsun" dedi Halil Safa heyecanla, "Olsun"
    Derin bir Bir sessizlik oldu. İçi sıkıldı Hacı beyin; bu toy çocuklar savaşın, hele de hazırlıksız yakalanılmış bir savaşın ne demek olduğunu bilmiyorlardı galiba. Her konuda bugünün gençlerine açık bir kapı, onların fikirlerine bir haklılık payı bırakabilir, eskilerin eskide kaldığını hesaba katabilirdi ama savaş var ya, işte bunu hiç kimse Hacıbey'den daha iyi bilemezdi ve bu konuda sonuna kadar diretebilirdi. Şunun şurasında Rumeli'de yeni terhis edilmiş bir ordu nasıl toparlanacaktı? Hele de alaylısı, mekteplisi, nizamisi redifi, zadeganıı kurmayı ile birbirine düşmüş; ittihatçısı itilafçısı ile boğazına kadar siyasete bulaşmış, siyaseti vatanından daha büyük bir ülküye dönüştürmüş, savaş mitinglerini bile ayrı ayrı tertip eden subayların sevk ettiği bir ordu ile bu savaş nasıl kazanılırdı. Ölmeyi bayılmak zannediyordu şimdiki ateşli gençler ve resimdeki yangına bakarak yanmayı yanmak zannediyorlardı . Şairin hülyaları hakikate dayanacaktı ha! Ah bu çocuk şarkıları.

    Bu plansızlığın bu hazırlıksızlığın bu toyluğun ve macera tutkusunun neye mal olacağını adı gibi biliyordu Hacıbey. Çok çok kötü günler bekliyordu bu ülkeyi. Ağzından yel alsın da ama aha şu Yoroz'un arkasında bekleyen Fırtınalar bile yanında hiç kalacaktı.
    Hacıbey'in sağlam bacağı bir daha sancıdı. Sıcak bir rüzgar esti. Güneş ufkun arkasına henüz inmişti ki müezzinin sesi duyuldu. Bu her türlü emrin üzerindeydi. İçeri geçtiler Sultan Hamid'i de çil yavrusu gibi dört bir yana dağılan unsurları da onların arasında kendi kimliğini kuşanmaya çalışan asli unsuru da şimdilik bir kenara bıraktılar. Zaman çok şeye gebeydi ve bu doğumdan herkesin beklediği farklı bir şeydi.