• "Güneş doğar ama sokak lambası yanmaya devam eder ya hani... Bilmez neden yandığını ve faydası bitmiştir artık çünkü yoktur ortada bir karanlık. Ben o sokak lambasıyım işte. Seviyorum seni ama bilmiyorum ne işe yaradığını. İhtiyacın olsa da olmasa da seviyorum. Niyetim karanlığın aydınlansın değil, bir karanlığın var mı onu da bilmiyorum. Niyetim bir yerlerde senin için yanmak işte..."
    Ahmet Batman
    Sayfa 144 - Destek Yayınları
  • Bitiş çizgisini geçtikten sonra son bir gayretle kendini yere atmış, soluk soluğa nefesini düzeltmeye çalışan sporcuları andırıyordu tekneler.
    İrili ufaklı, rengarenk.
    Yazı bekliyorlardı, sahiplerini, güneşli günleri, en çok çocukları belki de?
    Akşamüstlerini, gün doğumlarını, salkım salkım istavritleri, yıldızlı gecelerde yapılan sohbetleri. İnsanların kendi kendine konuşmalarını, nasıl olsa kimse duyamaz diyerek patlattıkları türküleri, iç geçirmelerini, motorun gücüyle maviliği köpük köpük bölmelerini.
    İnsanlar gidiyordu kış aylarında, okulların açılması diye bir şey vardı.
    Okullar açılınca insanların aklına sorumlulukları geliyordu.
    Yaz geçince hayal kurmak da bitiyordu. Gerçekler başlıyordu, karanlıkta kalkılan sabahlar, ayak üstü kahvaltılar, soğuk duraklar, tıkış tıkış servisler, toplu taşıma araçları. Tüm çekilenler, karanlık kış geceleri, kurulan saatler, gecenin kör vakitleri acaba sabah mı oldu diye uyanmalar… İki saat daha varmış memnuniyeti, yorganın altına tekrar saklanış, eller bacakların arasında büzülüş, soğuk ev, soğuk gün, soğuk hafta, soğuk aylar.
    Öğle molalarında kapıların önünde soluklanış, ellerde çay bardakları, kahve fincanları.
    Çalınmasın diye motoru sökülmüş sırt üstü yatan bu renkli teknelerden farkımız yok!
    Her gün bir yarış.
    Her gün bir tükeniş.
    Her ev bir liman yerinde.
    Sırt üstü yatmış televizyon izlerken izlerken öyle içi geçmesin de ne yapsın insanlar?
    Atletle balkonda düşünen adam, bulaşıkları yıkadıktan sonra ellerini önlüğüne silen kadın, fal baktıran genç kız, her falda yol gören, kısmet gören falcı, hayata tutunmaya çalışan delikanlı.
    Sığınmak, kaçmak…İşte o yüzden kısmetler, yollar çıkıyor kahve fincanlarında. Yıldızlar kayarken, doğum günlerinde mumlar üflenirken dilekler tutuluyor.
    Tutmayacağı bile bile.
    Kibirli mi, çaresiz mi insanlar?
    Akıllı mı, kurnaz mı?
    Eli ayağı tutmayan ruhların, güçlü gördükleri birilerinin gölgesine sığınmaları normal değil mi?
    Zayıflıktır söylenen her yalana inanışın nedeni!
    Çaresizdir her vaadin peşinden giden, kendi de bilir, kendine bile dillendiremez işte.
    Kış aylarının çaresizliğini, yalnızlığını, uzunluğunu teknelerin bildiği gibi herkesin sadece kendi bildiği bir derdi vardır.
    Dertsiz insan olur mu?
    Kimi yedi düvele anlatır ballandıra ballandıra.
    Kimi yanar içine ata ata.
    Anlatmak mı lazım, yanmak mı lazım meselesi tartışılır durur.

    Güzel şeyler olmaz mı hiç?
    Olur elbet, hiç ummadığınız anda.
    Çam ağaçları ile kaplı bir tepeye kurmuşsunuzdur çadırı. Yalnızsınızdır.
    Sabah olur, kızarmış ekmek kokusu gelir burnunuza.
    Çocuk sesleri, bir annenin ninnisi. Çadırın fermuarını açar gelen gidenle, olan bitenle ilgilenmeden denize girersiniz. Azıcık da bozulursunuz yeni komşularınıza, azıcık da kıskanırsınız yeni komşularınızın neşesini. Duşunuzu alır hiç o tarafa bakmadan tekrar girerseniz çadırın zardan duvarlarının arasına.
    Bir ses gelir dışarıdan
    “Ağbi…Ağbiii”
    Üzerinize alınmazsınız önce, kırılgan, çekingen mırıltı halinde olan ses cesaretlenir “ağbi…Ağbii” anlarsınız ki size sesleniyorlar. Fermuarı açarsınız, utangaç bacak kadar bir kız çocuğu duruyordur karşınızda. Bir tepsi vardır elinde. Üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek, ince belli de dumanı tüten sıcacık çay.
    Kız çocuğu elinize tutuşturur tepsiyi.
    “Babam gönderdi, ağabeyine götür kokmuştur” dedi!

    Sabah atmışsınızdır oltaları, koskoca yirmi dört saat geçirmişsinizdir sahilde. Uykusuzluk bir taraftan, moral bozukluğu yanına. Bir tek balık gelmez mi? Bir tek vuruş olmaz mı?
    Önce nokta gibi sonra büyüyerek bir kayık yaklaşır, oltaları, takımları topluyorsunuzdur. Yaşlı kır bıyıklı kır saçlı bir adam seslenir.
    “Hemşerim balık var mı?”
    Olmadığını biliyor da inadına soruyor diye düşünürsünüz, sinirlenirsiniz.
    “Yok!”
    “Hiç mi yok?”
    Elli tane cevap geçer içinizden, elli kere söversiniz içinizden.
    “Vuruş yok ağbi!”
    “Dünden beri burada değil misin sen?”
    Görmüş demek.
    “Buradayım!”
    Yanındaki arkadaşı ile bir şeyler konuşur kır bıyıklı kır saçlı adam, yarı beline kadar suya girer, yanınıza gelir. İki tane kiloluk levreği kovaya atar.
    “Eve boş dönmek olmaz şimdi!”
    Cevap vermenizi beklemeden döner gider. Motor sesi uzaklaşır,uzaklaşır…
  • Güneş doğar ama sokak lambası yanmaya devam eder ya hani... Bilmez neden yandığını ve faydası bitmiştir artık çünkü yoktur ortada bir karanlık. Ben o sokak lambasıyım işte. Seviyorum seni ama bilmiyorum ne işe yaradığını. İhtiyacın olsada olmasada seviyorum. Niyetim karanlığın aydınlansın değil, bir karanlığın var mı onu da bilmiyorum. Niyetim bir yerlerde senin için yanmak işte...
  • Odun yanar kül olur ;

    İnsan yanar kul olur.
  • Özledim diyebiliyorum ya, yeter bana. Evet ÖZLEDİM SENİ. Hastalıklar, musibetler,
    uzak kalsınlar sana. Yerine, ne çekeceksen ben çekeyim. Yerine, ne belâ bulacaksa beni
    bulsun. Kadalar beni alsın. Kurban başan. Başan dönüm. Kadan alım. Cümle dünyalıkları
    senin ayağının dimağına kurban ede-rem. Bir havan, bir tutumun var ki âb-ı hayata bile
    değişmem. Yiğit, rahat, dobrasın. Beni hiç kırmadın. Umut, yaşama sebebi, zulme
    dayatma yetisi oldun bana. SENSİZ EDEMEM. Bunu bir eksiklik sayanlar olabilir. Takmam
    kimseyi. Sensiz edemiyorsam bu bana ancak yücelik, haysiyet verir. Dünyaya geldiğime
    pişman değilem! Seni tanıdım çünkü. İnsanların yarıdan çoğunun beyinleri, oraları
    çalınmışsa dünyamız -o güzelim aklımıza zarar- puştluklarla doluysa, koymaz bu bana.
    Çünkü sen varsın. Sen tek başına, cihanın Dütün haksız, canavarca düzenine karşı beni
    ayakta tutabiliyorsun. Benim soyumdan insanların yaşadığı müddetçe, Kenya’dan
    Kamçatka’ya sen yaşanacaksın. Bana senin adını ölmezleştirmek düşer. İşim bu benim.
    Sense ölmezliğe bile gülümseyecek kadar benzersiz ve yücesin. Canının her milimetre
    karesine varıncaya, bir canlı imgeni gökyüzlerinde gezdirmek geçer içimden. lUlan dünya
    insanları, ulan ibneler, bakın işte bu Ley-lâdır!) diye bağırırdım hem. Otuz yaşında böyle
    çocuksu düşler kurmamı yadırgama. Oğlunum ya! Sahi oğlun olsaydım bir düşün! Sözü
    hoş gelir sana ama beni doğurduğuna pişman olurdun o da başka! “İtlere köpeklere ana
    olaydım. Seni doğuracağıma bir batman taş doğuraydım da her gün sırtımda taşıyaydım”
    diye ilenir bizim buralığın anaları. Sen ne derdin kim bilir? Bir ayağı karakolda bir ayağı
    mapuslarda bir oğlan. Tembel hem de. Serseri hem de. İşi gücü sevmek, yanmak ve
    yanmak. Ama ben gene seni sevecektim, gene sana yanacaktım. Her ne hal ise neyin
    dersen oyum. Oğlum de, delim de, divanem de. “Höst oradan!” de, de oğlu de. İstersen
    bir de “yavaş gel oğlum, yasak bölge var!” de.