• Büyük Ozan Neşet Ertaş'ı saygı ve sevgi özlemle anıyorum... 🌹🌹🌹💖💖💖

    Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım./Neşet Ertaş,

    Neşet Ertaş, kimdir?

    Neşet Ertaş, (doğum 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ölüm. 25 Eylül 2012, İzmir)
    Türk ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

    Neşet ErtaşSesi ve sazı ile babası Muharrem Ertaş'ın yolunu sürdüren Neşat Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Tırtıllar köyünde dünyaya geldi. Keman ve saz çalmasını öğrendi. Ankarada TRT radyo evine girdi. Güçlü derlemeleri olan ozanın kendisine ait çok sayıda güfte ve besteleri vardır.

    Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile adeta Anadoludaki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen-Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağlamıştır.

    25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir.

    Albümleri
    1957 - Neden Garip Garip Ötersin Bülbül
    1960 - Gitme Leylam
    1979 - Türküler Yolcu
    1985 - Sazlı Oyun Havaları
    1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
    1988 - Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
    1988 - Kendim Ettim Kendim Buldum
    1988 - Kibar Kız
    1989 - Hapishanelere Güneş Doğmuyor
    1989 - Sazlı Sözlü Oyun Havaları
    1990 - Gel Gayri Gel
    1992 - Türküler Yolcu
    1992 - Gitme Leylam
    1993 - Kova Kova İndirdiler Yazıya
    1995 - Seçmeler 2
    1995 - Seçmeler 3
    1995 - Seher Vakti
    1995 - Altın Ezgiler 3
    1996 - Polis Lojmanları
    1997 - Benim Yurdum
    1998 - Gönül Yarası
    1999 - Zülüf Dökülmüş Yüze
    1999 - Gönül Dağı
    1999 - Mühür Gözlüm
    1999 - Zahidem
    1999 - Neredesin Sen
    2000 - Garibin Dünyada Yüzü Gülemez (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Niye Çattın Kaşlarını (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Çiçekdağı (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Ayaş Yolları
    2000 - Sevsem Öldürürler (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Ağla Sazım (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Hata Benim
    2001 - Dostlara Selam
    2001 - Sabreyle Gönül
    2002 - Yar Gönlünü Bilenlere
    2002 - Vay Vay Dünya
    2003 - Yolcu
    2003 - Gurban Olduğum
    2008 - Neşet Ertaş 2008
    KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ

    bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
    kırtıllar köyünde geldin dediler
    babama muharrem, anama döne
    dediysen atayı bildin dediler

    dizinde sızıydı anamın derdi
    tokacı saz yaptı elime verdi
    yeni bitirmiştim üç ile dördü
    baban gibi sazcı oldun dediler

    o zaman babamdan öğrendim sazı
    engin gönül ile hakk'a niyazı
    o yaşımda yaktı bir ahu gözü
    mecnun gibi çölde kaldın dediler

    zalım kader devranını dönderdi
    tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
    babam saz çalarken bana zil verdi
    oynadım meydanda köçek dediler

    anam döne ibikli'de ölünce
    tam beş tane öksüz yetim kalınca
    beşimiz de perişan olunca
    babamgile burdan göçek dediler

    yürüdü göçümüz tefleğe doğru
    bu hali görenin yanıyor bağrı
    üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    bunlara bir ana bulun dediler

    yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
    bize ana yok mu diyerek sorduk
    adı arzu dediler bir ana bulduk
    işte bu anadır buldun dediler

    en küçük kardaşı kayıp eyledik
    onun için gizli gizli ağladık
    üstelik babamı asker eyledik
    yine öksüz yetim kaldın dediler

    zalım kader tebdilimi şaşırttı
    heybe verdi dalımıza devşirtti
    yardım etti yerköy'üne göçürttü
    biraz da burada kalın dediler

    yerköy'den kırıkkale'ye geldik
    babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    kırşehir'e varınca kemanı çaldık
    aferin arkadaş çaldın dediler

    yarin aşkı ile arttı hep derdim
    babamı bir yere dünür gönderdim
    başlık çok istemişler haberin aldım
    istemiyor yarin seni dediler

    kırşehir'de yedi sene kalınca
    düğün düzgün hepsi bize gelince
    burada herkese yer daralınca
    ankara'ya gider yolun dediler

    ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
    epeyce eğleştim, evinde kaldım
    yüz lirayı verip bir yatak aldım
    etti isen böyle buldun dediler

    bir ev kiraladım münasip yerde
    kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
    bu aşk hançerini vurdu derinde
    çaresini bulmazsan öldün dediler

    yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    arada içerdim yarin aşkına
    canan acımaz mı garip dostuna
    bunu da içeriye alın dediler

    İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR

    İki büyük nimetim var
    Biri anam biri yarim
    İkisine de hörmetim var
    Biri anam biri yarim

    Ana deyip de geçilmez
    O yar anadan seçilmez
    İkisine de kıymet biçilmez
    Biri anam biri yarim

    Birisi var etti beni
    Birisi yar etti beni
    İkisinin de birdir yari
    Biri anam biri yarim
    AYVA TURUNÇ NARIM VAR

    Ayva turunç narım var
    Benim ah ü zarım var
    Hep derdinden ağlarım
    Bir vefasız yarim var

    Al almayı ver narı
    Ağlarım zarı zarı
    Tez günlerde gönderin
    O ahu gözlü yari

    Ayva turunç nar bende
    Aldı aklım yar bende
    Hiç melhem kar eyleme
    Yar yarası var bende

    Ayva turunç neyleyim
    Halimi arz eyleyim
    Zaten bende talih yok
    Ta küçükten böyleyim
    GÖNÜL DAĞI

    Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
    Akar can özümde sel gizli gizli
    Bir tenhada can cananı bulunca
    Sinemi yaralar dil gizli gizli

    Dost elinden gel olmazsa varılmaz
    Rızasız bahçanın gülü derilmez
    Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
    Gönülden gönüle yol gizli gizli

    Seher vakti garip garip bülbül öterken
    Kirpiklerin oku cana batarken
    Cümle alem uykusunda uyurken
    Kimseler görmeden gel gizli gizli

    YARE GİDEM

    Yare gidem yare gidem
    Yareliyim nere gidem
    Bu derdimin dermanını
    Almaya ben yare gidem

    Saçlarını ben öreyim
    Buna dayanmaz yüreğim
    Seni vermem Ezraile
    Ben öleyim ben öleyim

    Yar elinde yar elinden
    Yareliyim yar elinden
    Dermansız bir derde düştüm
    Dermanı var yar elinden
    DOYULUR MU?

    Tatlı dile güler yüze
    Doyulur mu doyulur mu
    Aşkınan bakışan göze
    Doyulur mu doyulur mu

    Doyulur mu doyulur mu
    Canana kıyılır mı
    Cananına kıyanlar
    Hakkın kulu sayılır mı

    Zülüflerin dökse yüze
    Yar badeyi sunsa bize
    Lebleri meyime meze
    Doyulur mu doyulur mu

    Hem bahara hemi yaza
    Yarın ettikleri naza
    Yar aşkına çalan saza
    Doyulur mu doyulur mu

    Garibim geldik gitmeze
    Muhabbetimiz bitmeye
    Yar île sohbet etmeye
    Doyulur mu doyulur mu

    DELİ BORAN

    uzak yoldan geldim hasretim için
    hani nerde babam muharrem nerde
    yaralı bülbülüm ses vermez niçin
    yüreği yanığım o kerem nerde

    o garip gönüllüm,dertli bakışlım
    feleğin elinde sinesi taşlım
    yüreği yaralım,gözleri yaşlım
    gönül evi yıkık,viranım nerde

    fetholurdu feryadını dinleyen
    feryadı içinde derdin anlayan
    kuşlar gibi viranede inleyen
    ecinnice deli boranım nerde

    okula gidemedim bu dert benimdi
    hemi benim derdim,hem babamındı
    hemi babam,hemi öğretmenimdi
    geribim dersimi verenim nerde

    ANAM AĞLAR

    Anam ağlar başucumda oturur
    Derdim elli iken yüze yetirir
    Bu dert beni yiye yiye bitirir

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    Anama babama yüzüm kalmadı
    Bir su ver demeye yüzüm kalmadı
    Doktora tabibe lüzum kalmadı

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    EVVELİM SENSİN

    Cahildim dünyanın rengine kandım
    Hayale aldandım boşuna yandım
    Seni ilelebet benimsin sandım
    Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Sözüm yok şu benden kırıldığına
    idip başka dala sarıldığıma
    Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
    Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Garibim can yıkıp gönül kırmadım
    Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
    Daha bir gönüle ikrar vermedim
    Batınım sen oldun zahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin

    HAPİSANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR

    Hapisanelere güneş doğmuyor
    Geçiyo bu ömrüm de günüm dolmuyor
    Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan
    Birer birer yoklamayı yaparlar
    Akşam olur kapıları kaparlar
    Bitmiyo geceler, olmaz sabahlar
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    Anamdan doğalı garip kalmışım
    Acı hapisane aha genç yaşım
    Benim zındanlarda neydi işim
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    KÜSTÜRDÜM GÖNLÜMÜ

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarimi balduramadım
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    Şu fani dünyada murad almadan
    Eller gibi şad olup da gülmeden
    Ellerin bağında gülü solmadan
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    MÜHÜR GÖZLÜM

    Mühür gözlüm, seni elden,
    Sakinirim kıskanırım
    Uçan kustan esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Yagan kardan, esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Havadaki turnalardan,
    Su içtigim kurnalardan,
    Giyindigim urbalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    Besikte yatan kuzudan,
    Hem oglundan hem gözünden,
    Ben seni, senin gözünden,
    Sakınırım kıskanırım..

    Al izzet'i oncalardan,
    Elindeki goncalardan,
    Yerdeki karıncalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    YOLCU

    Bir anadan dünyaya gelen yolcu
    Görünce dünyayı gönül verdin mi
    Kimi büyük kimi böcek kimi kurt
    Merak edip hiç birini sordun mu

    İnsan ölür ama uruhu ölmez
    Bunca mahlukat var hiç biri gülmez
    Cehennem azabı zordur çekilmez
    Azap çeken hayvanları gördün mü

    İnsandan doğanlar insan olurlar
    Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
    Hepisi de bu dünyaya gelirler
    Ana haktır sen bu sırra erdin mi

    Vade tekmil olup ömür dolmadan
    Emanetçi emanetin almadan
    Ömrünün bağının gülü solmadan
    Varıp bir canana ikrar verdin mi

    Garip bülbül gibi feryad ederiz
    Cehalet elinde küsmü kederiz
    Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
    Dünya senin vatanın mı yurdun mu

    AHU GÖZLERİNİ SEVDİĞİM
    Ahu gözlerini sevdiğim dilber
    Sana bir sözüm var diyemiyorum
    Sırrımı ellere veremiyorum
    Derdimi ellere diyemiyorum

    Helal olsun al yanaktan aldığım
    El uzatıp gonca gülün derdiğim
    İnce belini tatlı dilini sevdiğim
    Kırılsın kollarım duramıyorum

    Al yanaktan aldıracağım azıktır
    Tarama zülfünü gönlüm bozuktur
    Öksüzüm garibim bana yazıktır
    Destursuz yanına varamıyorum
    ACEM KIZI

    Çırpınıp da şan ovaya çıkınca
    Eylen şan ovada kal Acem Kızı
    Uğrun uğrun kaş altında bakarken
    Can telef ediyor gül Acem Kızı

    Seni saran oğlan neylesin mal
    Yumdukça gözünden döker mercanı
    Burnu fındık ağız kahve fincanı
    Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı
    NEREDESİN SEN
    Şu garip halimden bilen işveli nazlı
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
    Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
    Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo
    Boynu bükük bir Garibim yüzüm gülmüyo
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    NE GÜZEL YARATMIŞ

    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Esmesin sevdiğim yeller incidir
    Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
    Uzanmasın sana yar yar eller incidir

    Kipriklerin oktur kaşın yay kimi
    Gözlerin aklımı etti zay gimi
    Cemalin güneşe benzer yüzün ay gimi
    Değmesin zülüfler yar yar teller incidir
    BİLEMEDİM KIYMETİNİ KADRİNİ

    bilemedim kıymatını kadrini
    hata benim günah benim suç benim
    eliminen içtim derdin zehrini
    hata benim günah benim suç benim

    bir günden bir güne sormadım seni
    körümüş gözlerim görmedim seni
    boşa mecnun eylemişim ben beni
    hata benim günah benim suç benim

    bilirim suçluyum gendi özümde
    gel desem gelirdin benim izimden
    her ne çekti isen benim yüzümden
    hata benim günah benim suç benim

    sana karşı benim bir sözüm yoktur
    haklısın sevdiğim kararın haktır
    garibim derdimin dermanı yoktur
    hata benim günah benim suç benim

    NEYLEDİN DÜNYA

    aydost deyince yeri göğü inleten
    muharrem usta'ydı bunu dinleten
    gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    insan velisini neyledin dünya

    sazını çalarken kendinden geçen
    gönülden gönüle kapılar açan
    aşkın dolusunu nefessiz içen
    gönül delisini neyledin dünya

    garibim babamdı muharrem usta
    bilirim aşıktı sevdiği dosta
    "sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    sazın ulusunu neyledin dünya

    AŞKIN BENİ DELİ EYLEDİ

    Aşkın beni deleyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi
    El alemi kul eyledi
    Yar beni beni...

    Mecnunum sahra içinde
    Yunusum derya içinde
    Eyübüm yara içinde
    Sar beni beni...

    Aslı'yısan Kerim'i bul
    Derde derman vereni bul
    Garip gibi viranı bul
    Sar beni beni...

    ÇİÇEK DAĞI

    Çiçekdağı derler de, var mı sana zararım
    Yâr yitirdim uğrun uğrun ararım
    Üç güneydi benim kavli kararım
    Beş gün oldu nazlı yârim gelmedi
    Derdime bir derman ver Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Hana vardım han değil
    Penceresi cam değil
    Bugün ben yâri gördüm
    Ölürsem de gam değil

    Çiçekdağı derler garibin yurdu
    Hep orada arttı efkârı derdi
    Zâlim felek beni yârden ayırdı
    Yârden ayrılması zor Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Nakarat

    Çiçekdağı derler methini etmek
    Kolaymıdır seni terkedip gitmek of!
    Hele şu gurbetin kahrını çekmek
    Gel onu da bana sor Çiçekdağı
    Şâhım hey, yine mi ben yandım

    GEL SEVELİM

    Gel sevelim sevileni seveni
    Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
    Nice gördüm dizlerini döveni
    Giden ömür geri gelmiyor canım

    Özü gülmeyenin yüzü güler mi
    Sevgisiz muhabbet Hakk'a değer mi
    Seven insan kaşlarını eğer mi
    Zorunan güzellik olmuyor canım

    Sevgi haktır seven alır bu hakkı
    İçi güler dıştan görünür farkı
    Sevmeyene akmaz sevginin arkı
    Boş lafla oluklar dolmuyor canım

    Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin
    O anda dünyayı nasıl görmüştün
    Sanki cennetin bağına girmiştin
    Çokları bu hakkı bilmiyor canım

    Aşkın ateşine yandım alıştım
    Bu ateş içinde aşkla tanıştım
    Doğru mu yanlış mı deyi danıştım
    Sevgisiz hakka kul olmuyor canım

    Sevenin içinde yanar ışıklar
    Kaybolur karanlık tüm dolaşıklar
    Garibim sevenler bunca aşıklar
    Boş hayale boşa yelmiyor cenım

    KARANFİL SUYU NEYLER

    Karanfil suyu neyler (gülüm)
    Güzel kokuyu neyler (gülüm)
    İki baş bir yastıkta (gülüm)
    O göz uykuyu neyler (gülüm)

    Le le le le Leylam yar
    Hergün akşam böyle yar
    Kötü isem söyle yar

    Karanfil deste gider
    Kokusu dosta gider
    Sevipte alamayan
    Gurbete hasta gider

    NİYE ÇATTIN KAŞLARINI

    Niye çattın kaşlarını
    Bilmiyom yar suçlarımı
    Ben ölürsem saçlarını
    Yolma gayrı yolma leyli leyli yar

    Ben yandım aşkın narına
    Meyletmem dünya malına
    Ben ölürsem mezarıma
    Gelme gayrı gelme leyli leyli yar

    Bir garibim düştüm dile
    Gerçeklerde olmaz hile
    Zalimler elinden bile
    Alma gayrı alma leyli leyli yar

    YANARIM SENİN AŞKINA

    Yanarım senin aşkına
    Gel kaçma gel gel
    Derdinden döndüm şaşkına
    Gel kaçma gel gel

    Mecnun'um bu çöllerde
    Bülbülüm şu güllerde
    Kaldım gurbet ellerde
    Gel kaçma gel gel

    Hasretin dağlar beni
    Gel kaçma gel gel
    Zülfüne bağlar beni
    Gel kaçma gel gel

    ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE

    Zülüf dökülmüş yüze
    Kaşlar yakışmış göze
    Usandım bu candan
    Dert ile geze geze

    Gün doğdu aştı böyle
    Gönlümüz coştu böyle
    Sen orada ben burda
    Ömrümüz geçti böyle

    Bu ellerde gez gayri
    Katip ol da yaz gayri
    Bir kazma al bir kürek
    Mezarımı kaz gayri

    İki Büyük Nimetim Var
  • Mehmet Emin Yurdakul
    Hadi yavrum ben seni bugün için doğurdum
    Hamurumu yiğitlik duygusuyla yoğurdum
    Türk evladı odurki yurdu olan toprağı 
    Ana ırzı bilerek yad ayağı bastırtmaz
    Bir yabancı bayrağı ezan sesi duyulan
    Hiçbir yere astırtmaz

    Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım 
    Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım
    Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

    Hadi yavrum köyüne, nişanlına veda et
    Sabanını tarlanı herşeyini feda et
    O silaha sarıl ki böyle günde bir erkek
    Bir dualı demirden başka birşey kullanmaz
    Bunu tutan bir bilek köleliğin 
    Uğursuz zincirine uzanmaz

    Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım
    Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım
    Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

    Hadi yavrum kendine sende yiğit er dedir
    Büyüdüğün gaziler ocağına can getir
    O cenkleri kazan ki senin büyük Türk adın
    Yedi iklim dört bucak içersine ün salsın
    Beş yüz yıllık ecdadın kabirlerde titreyen 
    Kemikleri öç alsın

    Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım
    Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım 
    Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

    Hadi yavrum bugünde dertli ninen ağlasın
    Ayrılığın oduyla yüreğini dağlasın
    O yaşları saçsın ki senin aslan göğsünde
    Benim kanlı gözyaşım düşman için kin olsun
    Kara yerin yüzünde ayağının bastığı 
    Dağlar beller leş olsun
  • Kimseye bağımlı olmak istemiyordum. Seni yüz üstü bırakırlarsa çok acıtıyordu sonra. Beni benim kadar kimsenin önemsemeyeceğini öğrenecek kadar başarısız olmuştum.
  • Sık sık olduğu gibi, eğer aynı mahallede iki taşmektep varsa bunlar mutlaka kavgalı olurdu. Her iki tarafın da hocalarını, kalfalarını ve talebelerini kapsayan bu düşmanlık en azından yüz yıldır sürdüğü için kavganın hangi sebeple başladığı da bilinmezdi. Nesilden nesile geçen bu husumet gittikçe bilenir, hocalar ve kalfalar yeni gelen çocuklara düşman mektepteki meslekdaşlarının, sümüklü, yaralı bereli, cerahatli insanlar olduğunu, bir dua edip yüz kat küçülerek geceleri masum çocukların kalplerini yediklerini, sonunda kurbanlarının da onlar gibi ecinni taifesine karıştığını sır veriyormuşcasına anlatırlardı.
  • Bazen bir filmin film olma hikâyesi, filmin içindeki hikâyeden daha yakıcıdır. Ve bu, filmin içindeki hikâyenin yakıcılığıyla birleştiğinde bir sarsılmaya ve artık dünyaya farklı bir veçheden bakmaya sebep olacak bir ruhi dönüşüme sebep olur. Elbette burada her yönüyle kurgu, prodüksiyon işi, ezilenlerin ve kahramanların hikâyesinin anlatıldığı gişe trajedilerinden ucuz dramlardan bahsetmiyorum. Gerçeğin içinde yol alan, izleyeni o gerçekliğin içine çeken ve filmden sonra o gerçekliğin izleyende bir bıçak yarası gibi iz bıraktığı hakiki filmlerden bahsediyorum. Bu manada izlediğim en sarsıcı filmlerden biri,  Bahman Ghobadi’nin 2004 yapımı, savaş ve çocukları anlatan Kaplumbağalar da Uçar filmiydi. Bu filmle aşağı yukarı aynı konuya odaklanan ve o denli tesirli başka bir film izlememiştim diyebilirim. Tâ ki uzun zamandır merakla beklenen Bırakma Beni’yi izleyene kadar. Bosnalı yönetmen Aida Begic’in Beşir Derneği himayesinde ve ortaklığıyla çektiği bu film, anlattığı hikâye kadar çekilme hikâyesiyle de başka bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyenin sebebi olan Suriye savaşının toplumsal vahametini yıllar ve rakamlar acı bir şekilde ortaya koyuyor.
    Aida Begic’in hayatı göz önünde bulundurulduğunda, bir yetim filmi yönetmenliği için en doğru isimlerden biridir demek mümkün. Bosna savaşı yıllarında Aida Begic de Bırakma Beni filminin başrolü İsa Demlakhi gibi 15 yaşında olduğunu söylüyor. Daha önce yaptığı iki film de savaş mağduru kadınlar ve yetim çocuklarla ilgili. Savaş mağdurlarının filmini yapmak konusunda ise durmamız gereken yeri şöyle ifade ediyor Aida Begic; “Biz Bosna’da savaşı yaşarken, bazı sanatçıların ve insanların gelip bizim hayatımızı araştırmasını, o yaşananlardan bir şeyler çıkarmasını sevmezdik, bunun bize faydasını olacağını bildiğimiz halde. Bizim hüznümüzden para kazandıklarını, kendi ünlerini arttırdıklarını düşünürdük. Bu yüzden onları samimi bulmazdık. Şu an anlıyorum ki, bu yapılanlar gerçekten çok faydalıydı.” Bununla birlikte baştaki ‘kamera silahlar karşısında ne yapabilir’ sorusuna “Sinemanın savaşları durdurabileceğini düşünmüyorum. Ama filmler, bazı konular hakkında insanların bakış açılarını değiştirebilir” cevabını veriyor Begic. Bırakma Beni filmi de bu anlamda ciddi bir adım. Çünkü Suriye savaşının başından itibaren uluslararası toplumun gerek yardım anlamında gerek de savaş ile ilgili farkındalık edinme/oluşturma hususunda hiçbir gayreti olmadı. Begic bu durumu “Bosna savaşına sanatçı ve entelektüellerin az da olsa ilgileri vardı, yapılan sanat faaliyetleri ülkedeki savaşa dikkat çekti. Aynı ilgi Suriye’de olanlara karşı gösterilmiyor. Uluslararası toplum ve Batılılar yeterli alakayı göstermiyor, orada ne olduğu kimsenin umurunda değil”  diyerek özetliyor.

    Filmin yapım sürecindeki en çarpıcı özelliklerden biri uluslararası kolektif bir çalışmayla vücuda gelmesi. Bu da Begic’in “Suriye’de olanlara dünyanın dikkatini çekme” isteğinin bariz bir göstergesi. Filmde on üç ülkeden gelen yaklaşık yüz kişi çalışmış ve set ortamında Arapça, Türkçe, Boşnakça ve İngilizce konuşulmuş. Filmin bu ortamı ile ilgili “Bırakma Beni, Türkiye’deki Suriyeliler hakkında, Bosnalı yönetmen tarafından çekilen, 13 ülkeden insanın çalıştığı bir film projesi. Proje tipik bir Türk, Arap ya da Bosna filmi değil.” diyor Begic. Önceki filmlerinde olduğu gibi savaş mağduru yetimlerle ilgili bir film yapmak istediğini ve bunun yapabileceği tek yerin Türkiye olduğunu söyleyen Begic ikisi de savaş mağduru bir Boşnak ve bir Arap’ın film çekmek için Türkiye’de olmasını çok anlamlı bulduğunu söylüyor. Türkiye’nin 3 milyondan fazla Suriyeli mültecinin hayatını kurtararak muhteşem bir iş başardığını söyleyen Begic, “Türkiye’ye gelen insanların yardımlar sayesinde hayatta kalması paha biçilemez bir durum. Diğer komşu ülkelere nazaran Türkiye, Suriyeli göçmenlere çok daha iyi davranıyor” diyor.
    Bırakma Beni filmi iki yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü. Suriye’de olanlarla ilgili, onların kültürleri ile ilgili kendisinin de önceden çok fazla bilgisi olmadığını söyleyen Begic, Suriyelilerle tanışıp onlarla zaman geçirdikçe birçok ortak nokta bulduğunu, daha önce hiç görüşmediği akrabalarıyla buluşmuş gibi hissettiğini söylüyor. Aynı zamanda Bosna savaşından sonra ilk defa savaş psikolojisini tekrar yaşadığını söylüyor. Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay ve Akçakale’de yetimlerle bir yıl boyunca atölye çalışmaları yapıyor Begic. Bu atölyeler hem çocuklar için bir rehabilitasyon oluyor hem de Begic 350 kadar savaş mağduru çocuk içerisinden yetenekli olanlarını film için eğitiyor. Seçtiği çocukların hayatlarına ve gezdiği mülteci kamplarından edindiği bilgilere ve izlenimlere dayanarak bir senaryo yazıyor. Yani filmdeki çocukların hikâyeleri, onların gerçek hayat hikâyeleri aynı zamanda. Bu süreçte “bir süre sonra gerçek ile kurgu iç içe geçiyor” diyen Begic filmin etkisi ile ilgili de ipucu veriyor. Çünkü film bu manada kurgusal durmuyor. Şanlıurfa sokaklarında yaşam mücadelesi veren bir grup yetim Suriyelinin gerçek yaşamlarını bir kamera ile takip etmek gibi. Onlar orada yaşıyor, şu an bile hâlâ orada yaşıyorlar, onlar ve onlar gibi binlerce yetim çocuk. Film bu hissiyatı sürekli diri tutuyor. Suriyeli mülteciler ve yetimler ile ilgili bakışınızı kökten değiştiriyor -varsa- önyargılarınızı yıkıyor. Film bittikten sonra biri ne zaman yetim dese, Suriyeli mülteci dese, o çocukların yaşadıkları gözünüzün önüne geliyor. Filmin bu yönüyle başta bahsettiğim Kaplumbağalar da Uçarfilminden ayrılan yani her an yaşaması. Kaplumbağalar da Uçar filmi de savaş ve çocuklar konusunu daha sert daha acı bir şekilde ve karamsar bir bakış açısıyla ele alırken Bırakma Beni acıları göze sokmadan, şiddet göstermeden, umudu yeşerterek meramını anlatıyor. Filmi tamamen çocukların hayatları üzerinde kurmasının sebebini de şöyle açıklıyor Begic; “Bu film diğer filmlerimden farklı olarak çocukların dünyası üzerine kurulu. Sadece onların dünyasını ve bakış açılarını yansıtıyor. Bu nedenle film sadece dram değil, her durumda umut ve sevginin de çocuklar tarafından nasıl yeşertildiğinin bir yansıması.”

    Çocuklarla yaptığı atölyelerde ve film çekimleri boyunca onlarla bir aile gibi olduklarını söyleyen Begic, filmi bitirdikten sonra onlardan ayrılıp Bosna’ya dönmenin zor olduğunu söylüyor. Filmine derinlemesine ilgiyle ve iyi niyetle yaklaşan, anlattığı hikâyenin içinde yaşamaya çalışan, bir film yapmak derdiyle değil o çocukların hikâyelerini dünyaya duyurmak niyetinde olan bir yönetmen Begic. Filmde bu çabanın ve iyi niyetin etkisiyle izleyeni de o yaşantıya ve çabaya dâhil ediyor. “Günün sonunda nasıl bir politik gündem, nasıl bir tarihi arka plan olursa olsun, arkada kalan şeyler çocukların acısı oluyor”diyen Begic, haberlerde en fazla birkaç dakikalığına gördüğümüz, bir fotoğraf karesinde görüp yazıklanıp geçtiğimiz binlerce Suriyeli çocuğun aslında kim olduklarını, ne hissettiklerini, aslında neler yaşadıklarını sarih ve samimi bir şekilde anlatıyor filmiyle. İsa’nın gördüğü rüyalar, Ahmet’in gerçekle iç içe geçen hayal dünyası, M’utez’in ettiği dualar, Tukka’nın güvercin sevdası Suriyeli yetimlerin psikolojisine dair önemli ipuçları. Suriyeli çocukların ruh sağlığına dair hazırlanan bir raporda travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle çocukların giderek yataklarını daha fazla ıslattıkları, yüzde 48’inin konuşma yeteneklerini kaybettikleri ya da savaşın başlamasının ardından konuşma güçlüğü çektikleri belirtiliyor. Görüşme yapılan çocukların ya daima acı çektiklerini veya büyük üzüntü duyduklarını söyledikleri belirtiliyor. Buradan bakınca film sadece bir hikâye anlatmıyor, o çocukların ruh dünyalarına girmemizi ve ruh dünyalarını perdesiz bir biçimde görmemizi sağlayarak onlara dair bizim gözümüzdeki kara perdeleri kaldırıyor. Tüm bunlara rağmen filmde çocukların çocuk olmaları itibariyle bir umut aşısı taşıdıklarının altını çizen Begic, “Her ne kadar travma atlatmış ve yürekleri yaralı olsa da bu çocuklar hayatı, insanları ve birbirlerini yeniden sevmek için yeterli gücü ve güzelliği kendi içlerinde bulacaklardır” diyor.
    Savaştan kaçıp sınırın öte tarafına geçip yeni bir savaşın, yaşama savaşının içinde kendilerini bulan çocukların ikilemleri, çaresizlikleri, her ne kadar devlet tarafından sahiplenilseler de halkın bir kesiminin onlara kötü davranması gibi bir çocuk için çok zor olan durumlar sonucunda birden büyüyen, aniden olgunlaşan çocuklar bunlar. Fakat içlerinde o çocuksu hayaller, istekler hep diri. Ahmet’in babasına duyduğu hasretle gördüğü hayaller yanında muzipliği, İsa’nın daha 15 yaşındayken bir yetişkin gibi davranmak zorunda olup para ile okumak arasında bir tercihe mecbur olması ama yine de hep arkadaşlarına omuz vermesi, Mu’tez’in Yetenek Yarışması’nda birinci olma hayali, Tukka’nın parasızlığına rağmen bitmek bilmeyen güvercin sevdası. Filmde Yeni Suriye’nin Geleceği olarak görülen bu çocukların hepsi acıyla harmanlanmış bir umudu büyütüyor, Suriye için.
    Filme dair daha birçok detay ve anlatılması gereken mesele var elbette. Filme dair daha fazla detay vermemek ve merakınızı celbetmek adına bu kadarı sanırım yeterli. Böylesi filmlerin yazılmaktan çok izlenmesi ve izletilmesi gerektiğini izlediğinizde açıkça görebilirsiniz. Savaştan kaçıp gelmiş, ailelerini yitirmiş, yaralı ruhları ve geleceğe dair azalan umutlarına rağmen kamera karşısında bir oyuncu olarak tabiri caizse “döktüren” bu çocuklar hâlâ Beşir Derneği’nin himayesinde ve film ekibinden çoğu kişi hâlâ onlarla görüşüyor.
    Bu film vesilesiyle umulur ki yetimlerin bize değil bizim onlara ihtiyacımız olduğu gerçeği yüreklerimize bir nakış gibi işlenir ve hiç sönmeyen bir kor gibi her daim yanar.
     
    Süleyman Salih
  • -KOCAKARI ILE ÖMER-

    Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..
    O sahabiyi dinleyin, şimdi:

    "Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
    İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
    Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
    Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
    Aradan geçmemişti çok da zaman,
    Az ilerden yavaşça oldu iyan,
    Zulmetin sînesinde ukde gibi,
    Ansızın bir müheykel a'râbî!
    Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
    Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
    Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
    Durmadan karşıdan selâmlaştık.
    Düşünürken selâm alan sesini,
    O heyûlâ uzandı tuttu beni:
    Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
    - Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
    - Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
    Gel beraber, benimle, üç beş adım.


    Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
    Duruyor her evin önünde Ömer,
    Dinliyor bî-haber içerdekiler
    Geçmedik en harâb bir yapıyı,
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine;
    Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


    Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
    "Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
    -Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
    Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
    Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
    -Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
    -Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
    -O halde, neden
    Biraz yemek komuyorsun?
    -Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
    Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
    Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
    -Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
    Tek erkeğin de mi yok?
    -Hepsi öldü... Kimsem yok.
    -Senin midir bu küçükler?
    -Torunlarım.
    -Ne de çok!
    Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
    Ah!
    Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
    Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
    -Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
    -Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
    Gelip de bir aramak yok mu?
    -Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
    -Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
    İşitme sen de civârında inleyen elemi
    Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
    Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!


    Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
    Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
    - Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
    Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
    O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
    "Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
    "Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
    Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
    Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
    Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
    Ömer vuruldu bu son sözle...
    - Haklısın, teyze!
    Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


    Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
    Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
    - Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    - Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
    - Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
    Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
    Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
    Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
    Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
    Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
    Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
    Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
    Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
    O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
    Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
    Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
    Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
    Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
    Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


    - Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
    İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
    Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
    Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
    Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
    Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
    Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
    Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
    Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!


    - Uzak mı yol? Daha çok var mı?
    - Ancak üç beş adım.
    Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
    - Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
    Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
    Hemen sönüp gidecek...
    - Teyze, yok mu hiç yakacak?
    Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
    Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!


    Ocak tutuştu, yemek pişti;
    - Var mı teyze kabın?
    Getir de indirelim...
    - Var büyükçe bir kap, alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
    Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
    Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
    Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
    Dedim:
    - Sabâh oluyor kalkalım...
    - Evet, haydi!
    Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
    Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


    Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
    Biz de çıktık vedâ edip artık
    Hiç görünmeksizin gelip geçene,
    Doğru indik Halife'nin evine.
    "Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
    Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
    Etti az sonra subh-i velveledar
    Uyuyan şehri kamilen bidar
    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    -Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
    İşte bağlanmak üzredir nafakan,
    Alacaksın her ay gelip buradan.
    Şimdi affeyledin değil mi beni?
    -Böyle göster fakat adaletini.