• Aklın kaleminden kırk kurallı aşk
    — "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare''i!" (s. 38)
    Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.

    Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak''ın Aşk''ını okumaya devam ettim.

    Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...

    Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.

    Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.

    Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu (''hain'' edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.

    O hâlde nedir sorun?

    Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.

    BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

    Elif Şafak''ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî''ye yüklerken hiç mi sızlamamış?

    — Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.

    (Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)

    Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63)

    Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon''ın veya John Locke''un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?

    Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: "Bu Allah''tan rol çalmak olur!" (s. 120)

    Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78)

    Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî''nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200)

    O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi!

    * * *
    Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!

    Türkçe Hz. Mevlâna''nın mürşidi Seyyid Burhaneddin''e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:

    — "... ve Kur''an-ı Kerim''de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır." (s. 98

    Oysa Kur''an''da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât''ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih''inde bu hadîsi şerh ediyorlar.

    Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsik?" diyen Sakallı Celâl''in kulakları çınlasın!

    * * *
    Hakikaten Aşk''ın en büyük eksikliği ciddiyet!

    Meselâ Mevlâna''nın mübarek oğlu Sultan Veled''in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:

    — "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258)

    Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.

    * * *
    Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems''in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.

    Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:

    — "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha''yı suçlayabilir ki?"

    (s. 381)

    Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur''an''ın sahibi!

    Kur''anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz''in karısının/Züleyha''nın(!) Hz. Yusuf''la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin ''aşk'' kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; ''nefs-i emmare'' itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...

    Bütün dinler ''yasak aşk'' (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.

    Elif Hanım''a tavsiyem, Issız Adam''ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur''an''ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati vermeleri...

    Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

    ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

    — "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik."

    (s. 243)

    Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur''an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.

    Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü "Kur''an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...

    Geçelim.

    Genç kız Mevlâna''nın yerinde Şems-i Tebrizî''yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:

    — "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor."

    Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?

    Şöyle:

    — "Öyle mi, bak sen!" (s. 244)

    Kimya''nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:

    — "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?".

    — "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda ''uzaklaş ya da uzaklaştır'' diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?"

    Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems''ten sirayet etti!)

    İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:

    — "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?" (s. 245)

    "Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems''in bütün ciddiyetini takınarak, Kur''an''ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...

    Böylece Elif Şafak''ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur''an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi"ni Şems''ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)

    ELİF ŞAFAK - YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ELELE

    Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!

    * * *
    Şems''in, Kimya''ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır''ın Meal''inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya''mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk''ün çevirisinden.

    Roman''ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)

    Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur''an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî''nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur''an''ın batınî yorumu bahanesiyle!

    Değil öyle 13. yüzyıla, 1980''lere bile geri çe-kilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.

    Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur''an''ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî''nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.

    Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna''ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?

    * * *
    Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.

    Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!

    Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!

    Ne büyük zavallılık!

    Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

    * * *
    Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı''ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.

    Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide''in DAR KAPI''sını hatırlamamak mümkün mü?

    Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.

    Kim demiş ki Tanrı''ya âşık olmak için O''na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...

    Tanrı''ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı''nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!

    Şükür ki Şems''in ''Hırka''sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı''dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)
  • Bir Roma gezisinde Michelangelo'nun Musa heykelini görmek istemiştim. Ustanın elinden çıkan heykel gerçekten de yürüyecekmiş gibiydi ama dikaktimi çeken tuhaf bir özelliğe sahipti. Michelangelo, peygamberin başına iki boynuz yerleştirmişti. Boynuzun şeytana ait bir simge olduğu bilindiğinden, Musa'nın başındaki boynuzlara anlam verememiş ve işin aslını öğrenmeye çalışarak İtalya'daki dostlarıma bunun sebebini sormuştum. Doğru dürüst bir cevap almam uzun sürdü. Hem de aradığımı Roma'da değil, İstanbul'da buldum. İbranice bilen bir ahbabım bana işin aslını anlattı.
    Meğer Tevrat'ı İbraniceden Latinceye ilk kez çeviren adam, bir kelimede büyük bir yanlışlık yapmış. İbranicede "güneş ışını" ile "boynuz" kelimeleri birbirine çok benzermiş. Çevirmen iki kelimeyi karıştırarak "başında güneş ışınıyla yürüyen Musa" yerine, "başında boynuzlarla yürüyen Musa" demiş. Zavallı heykelci de bu çeviri yanlışlığına kurban gitmiş mi demeli, yoksa koskoca peygambere yapılan muameleye mi üzülmeli, bilemiyorum.
  • Ben Bayağıyım Ama Yazdıklarım Öyle Değil!!!

    Kalabalıklarla sanatçılar arasındaki o gerilimli alanda gezinen duygular, sanırım, kolayca tarif edilemeyecek kadar karmaşıktır; kalabalıklar hem hayranlık duyar hem küçümserler, hem sever hem kızarlar, hem beğenir hem kıskanırlar, hem çok akıllı bulur hem çok saf olduklarına inanırlar.

    Sanatçıların, taklit edemeyeceklerine inandıkları yaratıcı yeteneklerinden çok, onların toplumun kurallarıyla sık sık çatışan bağımsız kişilikleriyle ve davranışlarıyla ilgilenirler; onların vahşiliğe yaklaşan özgürlüklerini kısıtlamaya, onların her türlü sınırlamaya başkaldıran öfkelerini evcilleştirmeye uğraşırlar; onların eserleri kadar davranışları da tehlikelidir çünkü; bütün kuralları reddederek başarılı olan biri, kendi varoluşunu kurallara gösterdiği itaate bağlamış insanları kuşkuya düşürür.

    “Yaratıcılığın bize benzemiyor, ama hayatın bize benzesin” derler, bunu dediklerinin bile farkına varmadan.

    Yaptıkları bizim yaptıklarımızdan farklı olan birinin hayatı nasıl bizim hayatımız gibi olabilir sorusunu da sormazlar.

    Ve onlara hayali misyonlar yüklerler.

    “Siz topluma örnek olmalısınız” derler, “ahlaklı olmalısınız, dürüst olmalı, iyi kalpli olmalı, efendi olmalı, saygılı olmalı, mütevazı olmalısınız.”

    Bunlardan hiçbiri olmaz elbette.

    Sanatçılar düzenin değil, kaosun çocuklarıdır.

    Bir hortlak sürüsü gibi hem hayatı herkesten daha iyi görüp hem de hayata herkesten daha yabancı olarak dolaşırlar; birilerine iyilik olsun diye değil, doğuştan sahip oldukları hastalıkları, eksiklikleri, acıları tedavi edebilmek için yaratırlar.

    Katiller, hırsızlar, düzenbazlar, sahtekârlar, hainler, vefasızlar, dolandırıcılar, jurnalciler, casuslar, korkaklar, yalancılar, kokainmanlar, alkolikler, gösterişçiler vardır aralarında.

    En saygıdeğer olanlarından biri Victor Hugo’dur; onun da, özellikle yazarken azgınlaşan cinsel iştahını bastırabilmek için karısı, metresi, hizmetçisiyle art arda seviştiği söylenir; en saygıdeğerlerinin hayatı bile sizin kalıplarınıza sığmaz.

    Neredeyse bütün ışıklarını yarattıklarına yansıtmışlardır, hayatlarına yalnızca karanlıkları kalmıştır.

    Onları kendi ölçülerinizle sevemezsiniz.

    Onlara değebilmek için size benzer yanlarını ararsanız, bulamazsınız.

    Mozart’ın hayatını anlatan Amadeus piyesinde, Mozart cırtlak sesiyle sarayın içinde kızları kovalarken kralla karşılaşır, üstünü başını biraz düzelttikten sonra şöyle der kendisine şaşkınlıkla bakan krala:

    — Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.

    Mozart’ı, Beethoven’i, Wagner’i bir insan olarak sevmeye uğraşırsanız zorlanırsınız; onları ancak müzikleriyle sevmek mümkündür.

    Wagner’in hayatını anlatan bir belgeselde, müzik anlayışını temellerinden sarsan bu tuhaf dâhinin karısı Cosima’yla ilişkileri için sunucunun söylediği sözü unutmak pek kolay değildir:

    — Wagner’le Cosima çok iyi anlaşıyorlardı, Cosima, Wagner’i seviyordu, Wagner de Wagner’i seviyordu.

    Kibirli, küstah, saldırgan, bencildirler genellikle.

    Ama birkaç defa adam vuran Villon’u katil diye, Genet’yi hırsız diye, Defoe’yu sahtekâr diye, Dostoyevski’yi kumarbaz diye, Balzac’ı dolandırıcı diye, Pound’u hain diye, Baudelaire’i kokainman diye, Poe’yu alkolik diye, Marlow’u jurnalci diye, Ehrenburg’u casus diye, Michelangelo’yu bencil diye, Hamsun’u faşist diye sanat dünyasından dışlayıp onları tarihin paryaları diye lanetleme-ye kalkışırsanız, onların değil sizin hayatınız eksilir.

    Onların kişilikleri saygıdeğer değildir belki, ama insanlık onların eserleri sayesinde saygıdeğer olmuştur.

    Onlar sizden biri değil.

    Sizin bilmediğiniz bir karanlığın çocukları onlar, sizin bilmediğiniz bir acıyı çektiklerinden öfkeli ve isyankârlar, hayatın çeperlerine sığmayan kanatlarıyla ne bu hayatı bırakıp gidebiliyorlar ne de bu hayatın içinde yaşayabiliyorlar; gerçek yüzleriyle sevilmeyeceklerini bildiklerinden, çalışma odalarında, atölyelerinde, stüdyolarında sürekli yeni yüzler yaratıp duruyorlar size göstermek için, ama insafsızsınız; yarattıkları bütün yüzleri bir yana itip en arkadakini, saklananı, gösterilmeyeni görmek istiyorsunuz.

    İstediğiniz, sizden başka türlü yaratılmış olanların zaaflarını bulmak, kanatlarının arasına yerleştirilmiş kamburları saymak, sonra da sanki kanatları yokmuş gibi onların yalnızca kamburlarını söylemek: “Bak işte kamburları var.”

    Var. Çok kamburları var.

    Onların hepsini sizden önce saydı onlar.

    Henry Miller karısını satmıştı.

    Siz karınızı satmazsınız, sanmam.

    Ama onun gibi de yazamazsınız.

    Peki, asla cevap vermeyeceğiniz şu soruya ne dersiniz:

    — Onun gibi yazabilmek için neyi satardınız?

    Hiçbir şeyi satmazdınız, onun gibi yazmak umurunuzda bile değil, namuslu, dürüst olmak istiyorsunuz, ‘pezevenk’ olmak istemiyorsunuz.

    Olmayın.

    Miller de yeteneksiz olmak istemiyordu.

    Sanatçıların gerçek yüzlerini sevmezdiniz, onlar da biliyor bunu, size yeni yüzler yapıyorlar işte, onları sevin diye müzikler, kitaplar, resimler, heykeller yaratıyorlar, bir çocuk gibi getirip gösteriyorlar, biraz alkış, biraz sevgi istiyorlar.

    Amadeus’ta. Mozart’ın dediği gibi:

    — Ben bayağıyım, diyorlar, ama yazdıklarım öyle değildir.

    Bugün, kendinize ait olduğunu sanarak tekrarladığınız birçok kelimenin, cümlenin, anlatımın altında onların imzası; yaralı bir canavar, çirkin bir ucube gibi saklandıkları odalarında yarattıkları eserlerin esintileri bulunuyor.

    O adamları öldürmek, onları yok etmek mi istiyorsunuz?

    Yok edin isterseniz onları, öldürün, parçalayın.

    Ama o zaman dilinizi, sözcüklerinizi, cümlelerinizi kaybedeceksiniz.

    Onlar saygıdeğer de değillerdi ve hâlâ değiller. Ama onların yaşamadığı, var olmadığı, gizli odalarında acı çekmediği bir hayat da saygıdeğer olamıyor.

    Onlar karanlıkların çocukları.

    Ve onları yok ettiğinizde, ne garip, hayatın ışıkları kayboluyor.

    AHMET ALTAN