• Sümerlerde yaratılış:
    "Ey annem! Adını vereceğin yaratık oldu.
    Onun üzerine Tanrıların görüntüsünü koy,
    Dipsiz suyun çamurunu karıştır, Kol ve bacakları meydana getir. Ey annem! Yeni doğanın kaderini söyle! İşte o bir insan!"

    Kur'an'da insanın yaratılışı çeşitli surelerde değişik tarzda geçiyor:
    Mü'minûn Suresi, ayet 12:
    "İnsanı süzme çamurdan yarattık."
    Rahman Suresi, ayet 14:
    "Allah insanı pişmiş çamura benzeyen balçıktan yarattı."
    Âli İmrân Suresi, ayet 19:
    "Allah'ın nezdinde İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı."
    Secde Suresi, ayet 7:
    "O ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır."
  • 563 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    İnsanlık, doğuşundan bu yana, kesintisiz bir oluşumu yaşamıştır. Kendisini, geçmişte olduğu gibi, her adımda aşarak, sonsuz, ama daha güzel bir geleceğe doğru akıp gidecek olan bir oluşumdur bu.
    Tarih, işte bu oluşumun öyküsüdür.
    Dünü anlatan, bugünü açıklayan ve yarına ışık tutan bir öykü; ve bir bilimdir tarih.
    Server Tanilli

    Bu kitap Australopitek'i (1 milyon yıl önce Afrika'da yaşamış ve yok olmuş insana benzer bir yaratık) insanın atası olduğu düşüncesiyle başlıyor. Düşünce olarak yazdım çünkü kanıtlanmış bir şey değil ve reddedilecek bir şey de değil.
    Kitap yerlesik hayata geçişin hâlâ tarım olduğu düşüncesinin olduğu dönemde yazılmış olduğu için bu kitapta o düşüncede başlıyor. Günümüzde Göbeklitepe yıkmış olsa da bu görüşü ileride Göbeklitepe'nin getirdiği ibadethaneler ile insanın yerleşik hayata geçtiği bir görüşü yıkacak bir buluntu olup olmayacağını bilemeyiz. Tarih bize bulunan fosillerin arkeologların yorumlaması olarak gelir. Farklı bir yorum değiştirir.

    Kitaba dönecek olursak Uygarlık Sumerde başlar(daha eski tablet ve bu tabletlerin aktardığı kültür bulunmadıkça) bu yüzden yazarda Mezopotamya'dan giriyor uygarlık tarihine.
    Iki Büyük Destan
    Gılgamış ve Enuma Elis
    Enuma Elis'in konusu Tanrı Marduk'un iktidara gelişi ve Insan yaratılışı
    Gılgamış Destanı: Gılgamış'in ölümsüzlüğü bulmak için yolculugunu anlatıyor.
    Sumer ve Akkad ile giriyor.
    Başlarda, çok sayıda küçük devletler kuruldu: Erudu, Ur, Şuruppak, Umma, Lagaş, Kiş, Mari, vb. III. bin yıllarında halkı da benzeşmez idi bunların. Sümer’in kuzeyinde, Fırat’ın orta kesimi boyunca yer alan Akkad’a, Sumerlilerden, tip olarak da dil olarak da farklı kabileler yerleştiler. Sami kökenli bir dil (Akkadça) konuşuyorlardı ve Mezopotamya’nın batısındaki ovalarda oturan kabilelerce de hısımlıkları vardı. Akkad’ın Samileri batıdan geldiler kuşkusuz.
    Öyle de olsa, IV bin yılın başlarındaki Sumerliler ile Akkadlılar, iktisadî gelişme bakımından birbirlerinden farklı değillerdi; ilk aşamasında bulunan köleci devletlerdi her ikisi de.
    Bu şekilde giriş yapıyor yazar.
    BABİL İMPARATORLUĞU
    III. Ur hanedanının düşüşünden sonra, Amorritler, Aşağı Mezopotamya’ya yerleştiler: Başkentleri İsin ve Larsa olan iki krallık kuruldu orada; biraz daha kuzeyde, Mari ve Asnunnak krallıkları bulunuyordu. Bütün bu devletler, Aşağı ve Orta Mezopotamya’da hegemonya elde etmek için savaşıyorlardı aralarında. Ancak, hiç biri başarıya ulaşamadı bu konuda: Ülkenin büyük bir bölümünü birleştiren, Babil’deki küçük krallığın hükümdarları oldu.
    Babil'in iki büyük hediyesi kaldı bu dunyaya
    Istar Kapisi, Hamburabi'nin kanunlari, asma bahceleri ve Kuleleri
    Kanunlar sonraki hazırlanan bütün kanunları etkilemiştir.
    ESKİ MISIR
    Afrika, İlk Çağ uygarlıkları içinde özel bir yer tutmadığı halde, kuzeyindeki Mısır, bağlı olduğu kıtadan apayrı bir gelişim göstermiştir. Gerçekten Mısır, eski Doğu toplumlarının yarattığı üç büyük uygarlık alanından biridir; Akdeniz kültür çevresini onsuz anlamak olanaksız; eski Yunan uygarlığının ona çok şey borçlu olduğu ise tartışma dışı.
    Not: Mısır Nildir hayat nile bağlı çin sarı nehre bağlı olduğu gibi.
    Mısırı dönemleri
    1)ESKİ IMPARATORLUK VE ÖNCESI
    2)ORTA İMPARATORLUK
    (MISIR’IN BİRLEŞTİRİLMESİ)
    3)YENİ İMPARATORLUK
    (HİKSOSLARIN KOVULMASI VE MISIR’IN BİRLEŞTİRİLMESİ)
    ANADOLU
    Anadolu, çok eski zamanlardan başlayarak girer tarihe. Başlarda Kanış, Zalpa, Pruşhanda ve Hattuş krallıkları gibi birtakım kent devletlerinden sonra, Hititler, Urartular, Frigler, Lidyalılar, İyonya siteleri, arkadan Helenistik krallıklar ve Roma istilâsı; Orta Çağ’da Bizans, arkadan Selçuklular ve Osmanlılar. Tarihsel serüveni bu denli zengin başka hiçbir coğrafya parçası yoktur. Daha İlk Çağ’dan başlayarak da, Doğu’yla Batı arasında sürgit bir köprü olmuştur Anadolu.
    1)HİTİTLER:
    Hititlerde kültür büyük bir çeşitlilik gösterdi. İmparatorluğun çeşitli halklarından, o halkların da birbirinden farklı dilleri konuşmasından ileri gelmiştir bu. Bunun gibi, iki yazı sistemi kullandı Hititler:
    Samîlerden alınan çivi yazısı ile hiyeroglif.
    2) URARTULAR
    Urartu kültürü. Asur’a bağımlı bir kültür.
    Gerçekten Urartular, çivi yazısını, Asurlulardan aldılar, biraz daha yalınlaştırıp, az buçuk da geliştirerek kullandılar.
    Aynı şey, görsel sanatlar içinde de söylenebilir.
    3) FRİKYA VE LİDYA
    Lidya, Batı Anadolu’da kuzeyde Mysia, güneyde Karya, doğuda Frigya ve batıda İyonya ile sınırlıydı. Adı, Maionia olarak geçer Homeros’ta.

    FENİKE VE FİLİSTİN
    Fenikeliler denince aklıma bugünkü Isviçre(Kartaca hariç) geliyor.

    Suriye’nin Akdeniz’e bakan yüzü ile güneyi, Samî kökenli halkların yarattığı uygarlıklara tanık oldu: Samî kökenli Fenikeliler, İlk Çağ’da denizlerin ilk fatihleridir; İbranîler ise tanrı anlayışında yaptıkları büyük değişiklikle önemli rol oynadılar. İbranilerin rolü, yalnız İlk Çağ’la sınırlı kalmadı, sonraki yüzyılları da etkilediler onlar.
    1) FENIKELILER
    Ugarit’teki buluntular ve Gebal kazılarının pek güzel gösterdikleri gibi, Fenikeliler, din, yazı, edebiyat, sanat olmak üzere, her alanda özgün bir uygarlık yarattılar.
    2) İSRAEL VE JUDA (Yeryüzünde bu uygarlıktan etkilenmeyen çok az millet var)
    İsrael halkının yarattığı kültür, daha sonra Avrupa uygarlığı üzerinde büyük etkide bulundu. Avrupa’da en yaygın din olan Hıristiyanlık, Juda dininin etkisi altında doğdu; Kutsal Kitap’taki kişiler ve konular, yığınla şaire, yazara ve sanatçıya esin verdi.
    İsrael diniyle Juda dini, Fenike dinlerinin doğduğu aynı sosyal yapının ürünleri oldular; ortak birçok noktaları var ikisinin de.

    Tekrar Mezopotamya Uygarlığı
    Bu sefer dümende Asurlar var.
    Sonra Iran
    Iran iki asabiyyenin çatışmasıdır
    1) Medler (Mo 9.6 Y.y devletleri)
    2) Ahamenisler (Mo 6.3. Y.y dönemi)
    Bu iki soy hâlâ devam etmektir. Avrupa'da Capet ve Köre'deki Go hanedanı gibi.
    Ahamenisler Pers Uygarlığı
    Sonra özgün bir kultur Hint
    HİNT
    İlk Çağ uygarlığının ve kültürünün en büyük merkezlerinden biri de Hint oldu. Onun özgünlüğü şurada ki, katkısını yaptıktan sonra sönüp gitmedi; aradan yüzlerce yıl geçmiş de olsa, bugün de koruyor özgünlüğünü.
    ÇİN
    Batı’yla ilişkileri olan Hint’in aksine, «Çin uygarlığı, sırtını Akdeniz dünyasına çevirerek gelişti» (Henri Maspero); Batı’yla ancak İskit-Sibirya halklarının aracılığıyla, böylece dolaylı olarak bağlantısını kurabilen Çin, yüzünü Büyük Okyanus’a, Batı’daki kültür gelişmesini belirleyen dünyadan bütünüyle farklı bir dünyaya çevirdi.
    Ve Yunanlilar
    Çok sey yazılır Yunanlılar icin bugün bile Avrupa'nin şımarık çocuğudur Yunanlılar
    ....
    Kitap en geniş alani Roma imparatorluğuna verilmiştir.
    Roma hukukundan, takvimine yasayan bir uygarlık.
    Son bolumde ise Roma'nin içerisinde doğan Hıristiyanlığa yer vermiş.
    Elestiri: Yazar kitabı yazarken objektif olamamış. Roma'yi anlatırken gerek diğer uygarlıkları anlatırken subjektif yorumlar yapmıştır. Bu yuzden faydalı bilgi açısından olsa da taraflı olması gölge düşürmüştür kitaba. Hatta bir ifade var: Hristiyanlık zırvaları(Bir şeye inanmaya bilirsin fakat böyle bir ifâde ne kadar doğru)
  • Hafsa Acar
    Hafsa Acar Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar'ı inceledi.
    50 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Üstadın Yine çok güzel bir eseriyle beraberiz.Yusuf Kaplan’ın şu ifadesini hatırlıyorum : “Hakikati hakkıyla mesele edinemediğimiz için İsmet Özel’i anlayamıyoruz.”Bu sözden de anlaşılacağı üzere, bu kıymetli ince ama derin eser, İsmet Özel’i hakkıyla anlamaya teşebbüs ediyor.İsmet Özel’in hem dünyevî hesaplaşmalarını içeren, hem de otobiyografik özellikler taşıyan protest nitelikli “Cellâdıma Gülümserken"kitabi mutlaka okunmalı efendim.Siirden yola çıkararak incelemem olacak.Bu şiiri aynı zamanda, Üstad özel’in çekirdeği içerisinde saklıdır diyebilirim. Şiirde hayatının kısa bir özetini geçmiş; farklı kesimlerdeki insanların onun hakkında ne düşündüğünün farkında olduğunu hissettirmiştir.

    **Cellat nesnesinin ne olduğunu kavramamız gerekir ilkin. belli ki şair, bir nesneyle doğru orantılı olmak koşuluyla çok daha kapsamlı, düz yazıda kitaplık çapta basit bir şeyi anlatmak istiyor. gülümsenen cellat, fotoğraf makinesi. şairi katlediyor, dondurup tespit ederek ondan bir ölü, bir maktul ortaya çıkarıyor. ve bu cellada gülümseniyor. şiirin bahanesi'nde söylediğim gibi, şiirin nesnesi de aslında açık, anlaşılır. gördüğünüz gibi şair, apaçık, gidip fotoğraf çektirdiğini, arkasına iki sözcük yazdığını söylüyor..."

    ŞİİRİ DİNLEMEK IÇIN;

    https://youtu.be/3rzrbGcbBac

    1) Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.

    ***Burda dikkatimi çeken 40 yaşının doğum olarak kabul edilmesi aslında yani Kalu beladan bahsediliyor bir başlangıçtan.ve 40 yaş aslında bir nevi peygamber efendimiz sav nebilik kazandığı yaşı da temsil ediyor. yani peygamber efendimizin nebiliği ve peygamber olacağı yaşın 40 olduğunu anlatmaya çalışmış **

    2) Herşey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar

    ***Burda kainatın yaratılisı ve düzenin kuruluşu esnasında vücut olarak şahit değilsek bile ruhen öte tarafta manen bu olaya şahitlik ettiğidir.**

    3) Ben yaşarken koptu tufan 
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat

    ***ruhumuzun yaratılması ve bir vücuda ihtiyaç duyması sebebiyle kainatın yaratılışının elzem olduğu ve bundan dolayı aslında bir kainatın yaratıldığı anlatılmış ..**

    4) Her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi

    ***Ruhun her şeyi bildiğini ama bir vücuda ıhtiyaç duyduğunu anlatıyor daha sonra Allah cc tarafından Hz.Adem yaratılıyor yani ilk insan **

    5) Linç edilmem için artık bütün deliller elde

    ***hz Adem yaratıldıktan sonra şeytanın özellikle hz Ademe  as secde etmesi emri çiğnemesi kendisinin daha üstün olduğunu söylemesi gerçeğin o olmadığı hz Adem yani insan oğlunun diğer bütün varlıklardan daha üstün olduğunu Üstadın şiirinde bulunan eşrefi mahlukat olduğu gerçeğini söylemesidir. Bu sebepledir ki cinler ve seytan tarafından bir linç girişimi olduğudur.**

    6) Kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.

    ***şeytan başlangıçta tek başına idi hz Adem as secde etmemek konusunda ve cennetten kovuldugunda ama bir süre sonra yine aynı düşüncede olan cinler de eklendi bunlara. yani kirlenmiş olan şeytan temiz olan cinleri de yanına almıştır malesef**

    7) Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim

    ***Hz adem as cennette hz Havva annemizle yaşarken şeytanın bir oyununa gelip yasaklı meyve yemesinden sonra cennetten kovulur daha doğrusu bir ceza veya imtihan olarak dünyaya ruhani alemden beşeri aleme gönderilir Allah ‏cc tarafından. ve bu cennetten çıkarılma dolayısı ile Allah ‏‘ın mağfiret etmediği kimsenin cennete giden sırat köprüsünden geçmesinin imkansız olduğunu ifade etmiştir. peygamber efendimiz sav bir hadisini de hatırlar isek (Ya Fatma kalk namaz kıl. Sakın babam Peygamber diye ihmal etme. Allah’ın rahmeti olmadan ben de bir şey yapamam) ateş bir sembolü ifade etse de aslında cehennem azabını anlatmıştır, belki de şeytanı ? ikisinden de korunabilecek düzeyde değildir insanoğlu Allah ‏ın yardimi olmadan. Allah dilerse insanı şeytandan da korur cehennemden de uzak tutar.**

    8) Kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına

    ***dünyaya intikal etmiş iki çaresiz zayıf beşer vardır artık.  cennetin sonsuz nimetinden mahrum kalmışlardır. kılıç bir bakıma savunmayı anlatır bu nedenle Kılıçsız kaldıklarını da teşbihle anlatmıştir.**
    hz Adem dünyaya iniş yaptıktan sonra hiçbir mesleği yoktu yiyecek hiçbir şeyi yoktu. savunmasız güçsüz zayıf idi. yaratılış itibariyle zayıftır. Allah ‏‏cebrail aleyhisselama dünyaya gidip O’na buğday dikmeyi buğdayı hasat etmeyi ve buğdayı ogutmesini ve un ile ekmek yapmasını öğretmiştir.

    9) Uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi

    *** uçmak bir eylemdir koşmak gibi yatmak gibi şair burda uçuş kelimesini neden kullanmış bilinmez ama radardan kasıt aslında omuzlarimizdaki meleklerdir yani munker ve nekir. bu iki melek insanoğlunun tüm hareketlerini ve konuşmalarını bir kitaba yazarlar ve kıyamet günü bu kitaptaki iyilik ve kötülük sayısına adedine göre cennet veya cehenneme gönderilecektir.**

    10) Gayret ettim ve sövdüm 
    bu da geçti polis kayıtlarına.

    ***hz adem cennetten kovulması sebebiyle kendine çok kızmıştir çünkü şeytanın oyununa gelmiştir ve sonsuz nimetlerden mahrum kalmıştır. sövmek de aslında olanın dışında bir şeye kızgınlığı ifade etmiştir ve söylediği sözlerin yine omuzlarimizdaki melekler tarafından doldurulan amel defterini polis kayıtları ile anlatmıştır.**

    11) Yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.

    ( şiirin son kısmı olan bu mısralar anlatılanların aslında yumuşatmaya bilen ateş ile Hz İbrahimin Nemrudun ateşe atılması sonucu Allah ‏‏ateşe verdiği emir ile Peygamberini yakmamasini söylemiştir. yani ateşi yumuşatan toprağa yani insana cenneti hak etmesi yada ruhumuzun asıl yeri olan cennete gitmemiz için Allah ‏‏ bize öğüt veriyor ve kılıç yine geçerek cenneti kazandığımız zaman savunmasız aciz durumdan kurtulacağımızi anlatmıştır.  özellikle nahl süresi 90. ayetinde (Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.) bu durum çok nettir. ve bir çok ayette öğüt verildiğini insanlara görebiliriz. 

    #Bu güzel eseri yazan Üstada teşekkür etmeyi borç bilirim.Bu arada yararlandığım kaynak ;
    http://www.emresururi.com/...rkasindaki-satirlar/

    BU KIYMETLI ESERI OKUYUN OKUTUN KÜTÜPHANENİZE ALIN. INCE OLDUĞU IÇIN OKUMAYA DOYAMAYACAKSINIZ
    ..iyi okumalar:)
  • Asrımızda bilimsel anlamda önemli gelişmelerin yaşandığı bir gerçektir. Pek çok fen dalında çok ciddi uzmanlaşma deneyimleri gerçekleşmiş, pek çok bilimsel keşif ve buluş gün yüzüne çıkarılmıştır.

    Özellikle son birkaç yüzyılda bu alandaki gelişmelerin öncülüğünü Batı medeniyetinin yaptığı da inkâr edilemez. Okyanus diplerinden, fezaya; sinek kanadından balinalara kadar araştırmalarını her seviyede sürdüren Batılılar, ellerindeki bilgiyi marifete dönüştürmede sıkıntıları olmakla birlikte, yaratılışı gelişmiş bilimsel âlet ve araçların yardımıyla çok net biçimde gözlemişlerdir. Ne var ki, geçen ay kendisiyle yaptığımız röportajda Ümit Şimşek'in dile getirdiği gibi, Batı dünyasında hâlâ kemik bir zümre, “gördükleri hâlde iman etmemeyi sürdürüyor.” Öte yandan, hatırı sayılır oranda Müslüman da, ne yazık ki, iman ettiği halde görmemekte diretiyor.



    Sanırım, ‘Kurân ve bilim' konusunda kabaca böyle bir denklemle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Müslümanlar kâinatı çalışmakta, özellikle son çağlarda tembellik gösterirken, Batılılar ise kâinatın ilâhî bağlarını epey bir süre ihmal ettiler, ediyorlar.

    Biz şimdi Batılıları bir kenara bırakalım ve Müslümanların durumuna bir göz atalım. Kurân-ı Kerîm, Müslümanlardan bilim ve fenler konusunda nasıl bir tavır almalarını bekler? Belki bu sorudan önce sorulması gereken soru, “Kurân-ı Kerîm'de bilime ne kadar yer var, bilimden bahsediliyor mu?” sorusudur.

    Hiç kuşkusuz, “yaş ve kuru ne varsa içinde” olan Kurân-ı Kerîm'in bilimden, bilimsel gelişmelerden bahsetmemesi düşünülemez. Ancak bu bahis, ahirzaman şartlarında zihni şekillenmiş olanların beklediği gibi ve beklediği ölçüde somut ve net bir bahis değildir. Bu da çok doğaldır. Çünkü tüm zamanları ve tüm mekânları (kâinat bütününü) kuşatan Kurân-ı Kerîm, elbette her şeye kendi kıymeti ölçüsünde değer verir ve ancak o ölçüde mevzu bahis eder. Bediüzzamannin işaret ettiği gibi, “Kurân'da neden uçaktan bahsedilmiyor?” sorusu, uzay denizinde uçan sayısız semavî gezegen ve yıldız nazara alındığında, soruyu soranı utandırır. Elbette Kurân öncelikle ve somut olarak yıldızlardan bahsedecek ve eğer lüzum hissediyorsa ve makamı geldiyse uçağa (uçmaya) da işaret edecektir. Onun adilane belagatine de, doğrusu bu yakışır.

    Aslında Müslümanların bilim ve fenler konusunda nasıl bir tavır alması gerektiği, Kurân'da bu meselenin ele alınış biçimi incelendiğinde ortaya çıkar. Elbette Kurân bir ‘bilim kitabı' olmadığı için, onun âyetlerinde sırf bilimsel bir konuya hasredilmiş (o konuyla sınırlı) olan bir bölüm bulamayız. Zaten Kurân'ın henüz pek çok bilimsel gerçeğin üzeri örtülü olduğu miladî yedinci yüzyılda indiği nazara alınırsa, bunda yadırganacak bir taraf da yoktur. Asıl mucizevî olan şey, o dönemde inmiş olmasına rağmen Kurân-ı Kerîm'in bugünkü bilimsel keşiflere çarpıcı bir şekilde işaret ediyor olmasıdır.

    Nasıl mı? Örneğin pek çok numune içinden bir örnek olarak Enâm suresinin 125. ayetine birlikte bakalım. Allah'ın hidayeti de sapıklığı da kendi dilediği kimselere vereceğinden bahseden bu âyetin meâli şöyledir: “Allah kime hidayet vermeyi dilerse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi saptırmayı dilerse, sanki gökyüzünde yükseliyormuşçasına onun göğsünü sıkar ve tıkar. İman etmeyenlerin üzerine pisliği Allah işte böyle çökertir.”

    Görüldüğü gibi, bu âyet, esas olarak, Allah'ın hidayeti ve sapıklığı kendi dilediği kimselere verdiğinden ve bunu nasıl yaptığından ve sonucun ne olduğundan/olacağından bahsediyor. Miladi yedinci yüzyıldaki bilgi düzeyiyle bu âyete muhatap olan insanın yanına hayalen gittiğimizde, o kişinin bu âyetin temel mesajını anlamakta bir sıkıntısının olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat âyette yer alan ve kâfirleri tasvir eden “sanki gökyüzüne yükseliyormuşçasına onun göğsünü sıkar” cümlesini, aynı kişinin, o dönemde (henüz gökyüzüne doğru yükseldikçe oksijen miktarının azaldığı ve bunun nefes almayı zorlaştırdığı bilinmediği için) layıkınca anlaması mümkün değildi. Bu ifadenin tam olarak anlaşılabilmesi, ancak çeşitli araçlarla yükseklere çıkılması ve orada atmosferi oluşturan gazlarının oranların ölçülmesiyle mümkündü ve öyle de olmuştur.



    Dolayısıyla bu ve bunun gibi ilmî gerçeklere işaret eden âyetlere, hem miladî yedinci yüzyıldaki insanın hem de günümüz insanının yanından bakılırsa sayısız hikmetle karşılaşılacağı muhakkaktır. Böyle bir bakışla baktığımızda görürüz ki, Kurân-ı Kerîm'in miladi yedinci yüzyılda çeşitli bilimsel gerçeklere sadece işaret etmesi, o dönemde Müslümanları o işaretlerin sarahete kavuşması için çaba göstermeye teşvik ederken, 20. ya da 21. yüzyıldaki insanı da, onu Kurân'daki modern bilimsel gerçeklere uygun ifadelerle yüz yüze getirerek, başka güzellikte bir mucizeyle karşı karşıya bırakmıştır. Açıkçası, Kurân-ı Kerîm'in tüm çağlara seslenen ‘ezelî bir hitab' oluşunun en güzel delillerinden birisidir bu.

    Eğer Müslümanlar ile Kurân-ı Kerîm'in bilime yaklaşımı arasında geçmişte ya da bugün birtakım sorunlar baş göstermişse, burada sorunun hiç kuşkusuz Müslümanlara ait olduğunu da ifade etmek zorundayız. Söz gelimi, miladî yedinci yüzyılda yukarıda bir örneğini verdiğimiz bilimsel gerçeklere işaret eden âyet bölümleri, o dönemde ve yaklaşık 14-15. yüzyıla kadar Müslümanları gayrete getirip bilimsel araştırmalara yönlendirmiştir. Astronomiden matematiğe, kimyadan tıbba. Pek çok fen dalında çok önemli mesafeler kat edilmiştir. Hatta bugünkü Batı biliminin temellerinin Müslüman bilim insanları tarafından atıldığı ve İspanya yoluyla Avrupa kıtasına taşındığı gerçeği, tanınmış Avrupalı fikir adamları tarafından dahi kabul edilmektedir. Ancak daha sonraki dönemde bu gayretler kesintiye uğramış ve yaratılmış bir eser olarak kâinatın incelenmesi, ‘fenler yoluyla' Allah'ın isimlerine ve marifetullaha ulaşılması çabaları, en hafif deyişle, yavaşlamıştır.



    Bunun sonucudur ki, günümüzde bilim ve fenler alanında hâkimiyet, Batı medeniyetine geçmiş bulunmaktadır. Onların da eksikleri, daha önce vurguladığımız gibi, kâinatın yaratılmış bir eser olduğu gibi en esaslı bir hakikati ıskalıyor oluşlarıdır. Fakat bu durum, yine de bilim ve fen konusunda günümüzde onların hükmünün geçerli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu gerçeğin Müslümanlar ile bilim arasındaki ilişkiye dönük ilginç yansımaları var.

    Bugün bazı Müslümanlar “Kurân, bilim kitabı değildir” diyerek Kurân'da bahsi geçen ilmî noktalara gereken önemi vermiyor. Bu davranışın altında tembelliğin yanı sıra, Batı dünyasına dönük reaksiyoner tepkinin, bilim ve bilimsel çalışmaları da içine alacak şekilde genişletilmiş olması yatıyor. Bu şekilde düşünen Müslümanlara şunun hatırlatılmasında fayda var: Evet, Kurân bir bilim kitabı değildir, ancak Kurân bilim karşıtı bir kitap da değildir. Ayrıca yaratılmış bir eser olarak kâinat, Batılı bilim insanlarından çok daha fazla bizim ilgimizi hak ediyor. Yaratış kâinatta tecelli ettiğine göre, onu çalışmak, her şeyden önce kendi imanımızı daha sağlam kılmamız ve marifetullahta mesafe alabilmemiz için anlamlı ve önemlidir.

    Bunu söyledikten sonra, hiç şüphesiz, Kurân'daki bilime yol gösteren âyetlere atıf yaparak, ‘ilâhî bağlarından koparılmış bir bilim' anlayışına meşruluk kazandırmanın da doğru bir yol olmayacağını eklemek durumundayız. Bilime yol gösteren âyetleri görmezden gelmek kadar, böylesi bir teşebbüs de gerçekten büyük bir cinayet olacaktır. Ne demek istediğimizi bir örnekle açıklayalım.



    Allah Nur suresi 40. âyette kafirlerin duygu, düşünce ve davranışlarından söz ediyor: “Yahut, (o kafirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir. Öyle bir deniz ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez.” (Nur, 40)

    Bu âyette esas olarak kafirlerin duygu, düşünce ve davranışları tasvir edilirken aynı zamanda bir bilimsel gerçeğe de (deniz altında ‘dip dalgalar'ın bulunduğuna) işaret ediliyor. Şimdi, bu âyete muhatap olan bir mü'min, Allah'ın asıl vermek istediği mesajı (kafirlerin ruh hâli) algılamayıp da, modern bilimin yirminci yüzyılda keşfettiği bir bilimsel gerçeği (dip dalgalar) öne çıkarıp sırf bunu anlasa ve buradan hareketle ‘ilâhî bağlarından kopuk bir bilim' anlayışına meşruluk kazandırsa, ne büyük bir cinayet işler, anlarsınız.

    Velhasıl, Kurân-ı Kerîm'in her meselesinde olduğu gibi, bu meselede de ‘dengeli bir yaklaşım' sergilemek esastır. İlerleyen sayfalarda sizler için hazırladığımız bilime yol gösteren âyetlerin modern bilim ve bilim insanları tarafından nasıl doğrulandığına ilişkin yazıları okurken, burada çizdiğimiz çerçevede dengeli bir bakış açısının sürekli hatırda tutulmasında büyük fayda vardır.

    Bu yazıları derlemekteki maksadımız, modern bilim bulgularının 1400 yıl önce nazil olmuş Kurân âyetleriyle nasıl uyum içinde olduğunu, hatta pek çok bilimsel keşfin ardında bilime yol gösteren bu âyetlerin bulunduğunu gözler önüne sermektir. Yoksa, bu yazılar Kurân-ı Kerîm'i modern bilime doğrulatmak üzere kaleme alınmamıştır. Dolayısıyla bu tarz bir okuma son derece yanlıştır. Doğru olan okuma, Kurân-ı Kerîm'de yer alan bilime yol gösteren âyetleri, modern bilimin de destekliyor oluşudur ve burada aslında kendisini doğrulatma ve eksiklerini görme makamında olan, hiç kuşku yok ki, modern bilimin kendisidir.
  • 372 syf.
    ·14 günde·10/10
    Giriş
    Kitap; Sokrates ve toplantıda bulunan kişilerin diyalogları şeklinde yazılmış, “iyilik” “eşitlik” “güçlülük” “doğruluk” gibi kavramları derinlemesine irdeleyerek önce insanın sonra da en iyi devletin nasıl olabileceği sorusuna cevap arayan bir başyapıttır.
    Kitabın dili çeviriyi yapan kişilerin kelime çevirisinden ziyade anlam çevirisine yönelik olduğu için anlaşılabilir şekildedir. Buna örnek olarak, orijinal metinde “adalet” “adil” şeklinde geçen kelimeler Türkçede kullanılan adalet kelimesinin anlamına uzak olduğu için “doğruluk” “doğru” şeklinde kullanılmıştır.
    Kitap; 10 alt bölümden oluşmuştur. Bölümlerin içinde de numaralandırma yapılarak kitabın sonunda bulunan ekte numaralandırmada geçen konu özet olarak yazılmıştır. Okuyucunun konulara göre bölümü rahatlıkla bulması amaçlanmıştır.

    Analiz
    Kitabın ilk bölümünde toplantıya katılanların bir araya toplanmasını ve günlük meseleleri konuşurken “doğruluk” kavramının gündeme gelmesi ve tartışmaya başlanıldığını görüyoruz. Doğruluk kavramı önce günlük hayattan örnekler verilerek ve daha çok örneklendirme üzerinden anlamlandırmaya çalışılmıştır. Daha sonrasında doğruluk kavramını netleştirmenin zor olduğu bu yüzden de olumsuzu yani “eğrilik” kavramı üzerinden doğruluğu bulmaya çalışılmıştır. Eğrilik ve doğruluk kıyaslanarak hangisinin insan için daha iyi olduğu tartışılmıştır. “İnsanlar eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar.” Bu cümle bu bölümde en çok etkilendiğim cümlelerden biri oldu. Günümüz toplumlarının en büyük problemi “görülmek” olmasına karşın insanlar artık eğri olarak görülmekten çekinmiyorlar. Aksine eğriliklerini göstererek “Beni böyle görün, bakın ben eğriliğimle sizin doğruluğunuzdan farklıyım.” demek istiyorlar diye düşünüyorum.
    İkinci bölümde ise insanların doğru olması ve eğri olması üzerinden tartışılan kavramların aşamaları anlatılmıştır. “Eğriliğin son kertesi, doğru olmadan doğru görünmektir.” Kavram tartışmasının ilerleyen kısmında “iyilik” “kötülük” meselesinden yola çıkarak “düzenli ve iyi toplum” nasıl olmalı? sorusu konuşulmaya başlanmıştır.
    İkinci bölümden son bölüme kadar ise iyi bir toplumun nasıl olacağı en ince detayıyla sorgulanarak oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Kitapta geçen toplumun en önemli yapı taşını oluşturacak olan “koruyucu”ların eğitimi ve nasıl seçileceği kısmı günümüz devletlerine ve yönetim birimlerine uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Fakat aynı zamanda toplumun ana merkezi olabilmeleri için “insan” olmaktan uzaklaştırılmış bir eğitime, yaşam biçimine mi sahip olacaklar yoksa “doğru, iyi insan” zaten böyle mi olmalı buna tam emin olamıyorum.
    Koruyucuların nöbet tutacakları yer olarak “Müzik alanı” söylenmiştir. Bunun nedeni ise kitapta şöyle açıklanıyor: “Kanuna saygısızlık buradan başlayıp yavaş yavaş gelenek, göreneklerimize sızıyor, sonra daha da güçlenerek insanlar arasındaki davranışlara geçiyor, oradan da küstahça devletin anayasasına.” Müziğin bu denli kuvvetli olmasının sebebi insanın içine işleyecek en güçlü şeyin ritim ve düzen olmasıdır. Doğru insanın da en önemli özelliği içinde kendi düzenini kurup sonrasında kendi kendini yönetmesidir. Müzikteki tüm tonların uyumu gibi kendi içinde ölçülü olan insan ne yaparsa yapsın yapacağı her şey doğru ve güzel olacaktır. Toplumdaki kişilerin içinde denge kurması toplumun ölçülü olmasını sağlar. “Onun için de tek bir insana benzeyen devlet, en iyi yönetilen devlettir diyebiliriz.”
    Sonuç
    “Bir şehirde düzensizlikler, hastalıklar çoğaldı mı, bir sürü mahkemeler, hastaneler açılır.” Bu cümleye göre kamu yönetimi olarak yapılan uygulamaların toplumdaki düzensizlikler sonucu oluştuğunu düşünebiliriz. Toplumdaki düzensizlikleri başlatan neden ise toplumu oluşturan bireylerin içindeki uyumun bozulmasıdır. Bireyin iç uyumunun bozulması ise eğitimden kaynaklanır. Eğitimdeki problemlerin sebebi ise yönetimi oluşturan kişilerdeki ölçünün ve doğruluğun bozulmasıdır. “Kaç çeşit insan yaratılışı varsa o kadar da devlet şekli olacaktır elbet” cümlesi bunu destekler niteliktedir. Devletin, kamunun yönetimini sağlayan kişilerin insanlardan etkilenmemesi ise irade eğitimiyle olur.