• İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
  • Öğretim, bu kavganın en can alıcı noktası olduğu için de çok hassas bir kelime haline geliyor. Bu ise, öğretim kelimesinin son derece hassas bir konuma ulaşması, iki türlü abartmanın doğmasına yol açıyor. Birisi şu: Öğretim, bütün diğer reçeteleri geri plana iterek, tek kurtarıcı formül oluyor. İkincisi, zaman içinde de yıpranmaz bir önem kazanıyor. Öğretim, kendinden beklenecek ‘iyilikleri’ bonkörce karşılayabilecek bir düzeye ulaştığı zamanda bile, öğretim eksikliği ülkenin yaşadığı bütün bozuklukların nedeni olarak görülüyor ve gösteriliyor.
    Geçerken altı çizilmeli: Meşrutiyet entelijansiyasının eğitim tutkusu, Çalıkuşu Feride’nin öğretmenliği ile Cumhuriyet aydınının köylere kurtarıcı öğretmen yaratma sevdasının kökleri Nizam-ı Cedid’de yatıyor. Başka bir deyişle, entelijansiyanın çok zaman öğretmenle kurtarıcıyı özdeşleştirmesi bir Nizam-ı Cedid kalıntısıdır.
    Yalçın Küçük
    Sayfa 93 - Tekin Yayınları
  • Lütfen yaptığın şeye bir bak, ne saçmalıklar yapıyorsun. Önce bir sorun yaratıyorsun, sonra da çözüm arayışına giriyorsun. Sadece niçin sorunu yarattığını izle. Sorunu yaratıyorken, çözüm ta en başındadır; yaratma onu!
  • Kesinlikle çocukların çocuk olmadığını anlatan bir büyük kitabı.Karakter analizi olarak şöyle bir yorumum olacak. İzlediğim bir film ile çok bağdaştırdım.Film ile doğrudan bir benzeşim söz konusu değil fakat bana hissettirdiği budur. Başrolünü Jennifer Lawrence ve Javier Bardem' in üstlendiği Mother filminden bahsediyorum. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Bu film sembolik metaforlar içeriyordu. Tanrı, Doğa Ana, Evren, Kristal(koşulsuz saf sevgi-yasak elma),Adem ve Havva, Habil ile Kabil ve İsa. Oyuncular bu karakterleri bir hikaye içinde eriterek izleyiciye sunuyordu. Ben benzer bir tadı Sineklerin Tanrısında hissettim.
    Ralph- Tanrı
    Domuzcuk- Önce bir gözü sonra diğer gözü elinden alınan,körleştirilen ötekileştirilen isminin bile bilinmesine luzum duyulmayan bilgeliğin simgesi Doğa Ana.
    Jack Merridew- (Jack'in ava olan tutkusu) Hz.Adem
    Sam and Eric - Habil ile Kabil
    Simon- (simon'ın parçalanması)Hz.İsa
    Ada- Evren
    Deniz Kabuğu- Kristal
    Bu şekilde düşündüğümde daha anlaşılır gelmeye başlıyor, çocuklarında aslında bir insan olduğu ve bu minik insanların aslında gerçek dünyada yani adanın dışında savaş halinde olan büyük insanlardan çokta bir farkları olmadığını betimliyor.Okurken, küçük kardeşimi böyle bir adada hayal etmekten kendimi alamadım. Aslında bu korkutucu olduğu kadarda bir kaos. Ve kaostan düzeni yaratma işi kruvazöre yüklenmiş. Kruvazörün uygar dünyaya ulaşıp ulaşmadığı, işte bu da merak konusu.
  • Böylelikle Tahsin Yücel'le de tanışmış oldum. İçerisinde 5 nefis öykü bulunduran bir öykü kitabı Komşular. Öyle farklı, öyle gerçek, öyle kaliteliydi ki 5 öykünün her biri de, bir solukta ara vermeden, şu saate kadar bitirmeden bırakmak istemedim. Ben öyküleri zaten severek okuyor olsam da dediğim gibi şiirsel dili, olayları açıklama kabiliyeti, bir hikaye yaratma, bir yaşamı, bir kesiti anlatmayı öyle başarılı bir şekilde göstermiş ki Tahsin Yücel hayran kalmamak elde değil. Üstelik bu kitabını 1999 yılında çıkarmış olmasına rağmen biraz araştırdığınızda böylesi kıymetli bir yazarın, böylesi kıymetli öykülerinin bu kadar az ilgi gördüğünü görüp şaşmamak, üzülmemek elde değil gerçekten.

    Hepsini birbirinde çok sevmiş olsam da, sondaki Oğuzlama adlı öykü gerçekten bambaşkaydı. Bir Meryem sevdasıyla başlayan Kurban Ağa adlı bir ozanın destansı hikayesi, bir suya bakıp da en güzel nağmelerini tek seferliğine söyleyen, anı yaşayan, yaşatan bu insanın yaşlılığına uzanan süreçteki gizeminin, yine başka bir yaşlı ozan tarafından yıllar öncesini anılarıyla anlatmaya çalışması, o zamanlar göremediği, anlayamadığı ayrıntıları bir bir ortaya dökme çabasını anlatılıyor.
    Yine ilk öykü Komşular'da ise hayatı boyunca kavgadan uzak kalmış, dinginliği önemsemiş bir adamın tatil için gittiği otel odasının hemen alt katında olan bir ailenin her gün kavga içinde geçen hayatlarına rast gelmesi anlatılıyor. Ne kadar çaba gösterse de uzak kalamıyor ve her gün bu kavgaları kaçırmamak için erkenden balkona çıkıp dinliyor alt katta yok yere çocuklarının önünde kavga eden karı kocayı. Hatta yeri geliyor içinden karşı cevaplar bile veriyor sanki kavganın içindeymiş gibi o kadının yerine.
    Aramak adlı öyküde güzellik kavramını Medet adında bir postacının ikinci bir eş alma düşüncesiyle çok güzel bir biçimde işliyor. İnsanların geçmişte yaşadıkları, gördükleri bir çok etken üzerinden, kendi görünüşü ne olursa olsun, güzellik düşüncesini kafasında yarattığı mesajını veriyor.
    Mektuplar adlı öyküde ise bir mahkumun idam edilme emrinin verilme sürecini, ve bu mahkuma annesi tarafından gönderilen mektuplar üzerinden (mahkum okuma yazma bilmiyor) anlatıyor.
    Ve son olarak Yapıt adlı öyküde ise bir yazarın ilginç hikayesi, bir gazeteci üzerinden diğer hikayelerde de olduğu gibi çok güzel ayrıntılar ve sihirli kelimelerle okuyucuya veriliyor.

    Öykü okumayı seviyorsanız, kaliteli öykü okumak istiyorsanız mutlaka ama mutlaka Tahsin Yücel'le tanışın.
    Bu arada kendisini rahmetle anıyorum...
  • Bunun anlamı: Allah Teâlâ'nın yegâne Rab olduğuna, O'nun ortağı ve
    yardımcısının olmadığına îmân etmektir.

    Rab: Yaratma, mülk ve emir gibi şeylerin yegâne sahibi demektir. Allah
    Teâlâ'dan başka yaratıcı ve O'ndan başka mülk sahibi yoktur. Emretmek de
    yalnızca O'na âittir.
    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Biliniz ki yaratmak da, emretmek de O’na âittir. Âlemlerin Rabbi olan
    Allah, (tüm noksanlıklardan) münezzehtir."

    Başka bir âyette şöyle buyurmuştur:

    "İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’na âittir. O’nu
    bırakıp da kendilerine ibâdet ettikleriniz ise, bir çekirdek zarına bile sahip
    değillerdir."

    Söylediklerine kendisi bile inanmayıp kibirlenen kimsenin dışında, (tarih
    boyunca) insanlar arasında Allah Teâlâ'nın yegâne Rab oluşunu
    (Rubûbiyetini) inkâr eden hiç kimse bilinmemiştir.
    Bu ise, Firavun'un kavmine şöyle demesinden kaynaklanmıştır:
    َ
    "(Firavun, halkına seslenerek:) Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi."

    "Firavun dedi ki: Ey ileri gelenler! Ben, sizin için benden başka (ibâdeti
    hak eden) bir ilâh bilmiyorum."

    Fakat Firavun'un böyle söylemesi,kendisinin ilah olduğuna
    inanmasından dolayı değildi.
    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
    "Kendileri de bunlara kalpten inandıkları halde, zulûm ve kibirlerinden
    onları inkâr ettiler. (Ey Nebi! Allah'ın âyetlerini inkâr ederek yeryüzünde)
    bozgunculuk yapanların sonlarının nice olduğuna bir bak!"

    Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Musa -aleyhisselâm-'ın Firavun'a şöyle
    dediğini haber vermektedir:

    ِ "(Musa, Firavun'a) dedi ki: Sen de kesin olarak biliyorsun ki bunları
    (elçiliğimin doğruluğuna şâhitlik eden dokuz mucizeyi) birer ibret olmak üzere,
    ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin helâk
    olacağından kesinlikle eminim (hiç şüphem yoktur)."
  • Tabiat bilgini George Irel Davis şöyle diyor:

    “Bizim kabul edebileceğimiz mantık ve kesinlikle şüphesi bulunmayan husus şudur: Kendi kendisini yaratma gücüne sahip maddî hiçbir şeyin varlığı söz konusu değildir.”