• Zihnimiz kendini belli bir yaratma çarkına kaptırdığında,bu çarktan kurtulmak için ona karşı çıkacak eşit bir güç gerekir ve ancak böyle bir güçle zihnin o tekdüze, kendini tekrar eden ürünleri yerine yepyeni tadı olan,denenmemiş bir aşının ürünleri verilebilir.
    Cesare Pavese
  • Birey esastır, ama bireyin sürebilmesi için beden haline gelmesi gerekir. Leviathan, bireyin bedenselleşmiş biçimidir. Ama bu aynı Leviathan, yapay bir bedendir. Zaten toplumun bizzat kendi de, bireyin mal ve hizmet mübadelesinde bulunabileceği ortamı yaratmak için varolan, yapay bir bedendir. (Sayfa 12)

    Kendi fikrimce kitabın içeriği ana hatlarıyla 3 bölüme ayrılabilinir.

    İlk bölüm "DOĞAL İNSAN"ın kendisine dair varoluşundan kaynaklanan fiziki ve psikolojik özelliklerinin tanımından yola çıkarak eksi ve artı taraflarının değerlendirilmesi ve yorumlanması; kısaca doğasının analizi geniş bir biçimde ele alınıyor.

    İkinci bölüm, kitaba adına veren kavram "LEVIATHAN"I yani DEVLETİ karşılıklı belli başlı özgürlüklerden ve bireysel çıkarlardan feragat ederek; kendi güvenliğimiz ve yaşamı idame ettirebilme gücümüzü arttırmak için yasalarla, sözleşmelerle bedene getirmemizin gerekliliğinin sebebleri üzerine analizler yer alıyor. Bu bölümde devleti ayakta tutan kurumların, insan bedenini oluşturan organlarla ilişkilendirilmesi zekice bir mantık düzeniyle işlenmiş. Sağlıklı bir beden için organların sağlıklı çalışması ne ise devlet içinde kurumların düzenli işlemesinin önemi vurgulanmakta.

    Ve son bölüm "İNANÇ."

    Hristiyanlık ( Özellikle Papalık kurumunun evrensel monarşi yaratma hırsı kaynaklı dünyavi iktidar peşinden koşmasının sakıncaları, ayinlerindeki pagan kökenler, halklar ve hükümdarlar üzerinde Tanrı'dan aldıklarını iddia ettikleri haklarla yaptıkları baskılar)

    Yahudilik( Hz. Musa'nın emirleri, ondan sonraki kralların usulleri, Yeni Ahit ile benzerlikleri vb. )

    İle ilgili çarpıcı tespitler, eleştiriler, bilgiler iyi bir altyapı oluşturabilir.

    İyi okumalar.
  • İlişki sevgililer gününde çiçek göndermek doğum gunlerimizde birbirimize hediyeler almak tanisma yildonumlerinde pahali publarda bulusmak iliski haftada bes kez sex yapmak da degildir. İliski, iki farkli kişinin bilerek isteyerek birlikte yeni bir yaşam yaratma arzusudur.
  • En sonunda bitirebildim Peyami Safa’nın bu güzel romanını. Karakterler çok etkileyici ve bir sürü de alıntı yapmak istiyorum ama fazlasıyla alıntı yaparsam kitabı yorumlayamamış olmaktan korkuyorum. Safa’nın bu romanı uzun zamandır okumadığım güzel bir Türkçe ile yazılmış olduğundan beni dil anlamında; edebiyat, kurgu ve Türk romanı çerçevesinde bir hayli düşündürdü. Fakat kitapta bir sorun vardı ki kafamdan atamadım. Peyami Safa’nın kadın karakterleri… Zayıf, histerik, batıya özenen, ailesini dinlemeyen, bir yandan da “o kadın karakterleri olmazsa roman da olmaz” dedirten kadınlar. Batı ve Doğu tartışması neredeyse sadece kadınların hayatlarının nasıl olması gerektiği üzerinden yürüyor…

    Bu kitaba dair değinmek istediğim tek nokta bu değil. Safa’nın felsefi bir bakış altında karakterleri incelemesi, psikolojik yönden karakterlerin sorunlarına eğilmesi kitabı bence çok ilginç ve değerli kılan bir nokta… Hatta, karakterleri ve söyledikleri birbirleriyle çok tutarlı olduğundan gözümde canlandırabildim o insanları. Ve düşünüp biraz da bugüne uyarladım. Ne erkek karakterleri ne de kadınları bugüne tam anlamıyla oturtabildim. Çünkü o geleneksellik ve kadına bakış açısı şu an çok sorunlu bir bakış açısı olarak algılanabilir. Ama genel anlamda bahsettiği anlayış ve felsefeleri fazlasıyla gündemdeki meselelere benzettim (Mesela bir memleketin Cumhurbaşkanı’nın ‘onlar bizim kültürümüzden değil’ demesi…). Hatta Peyami Safa felsefi sorulara da yanıt aradığı için bir yandan aslında sorduğu sorular sonsuz, tam bir cevap bulmak da imkânsız.

    Besim, Samim ve Mefharet üç kardeştir. Yeşilköy’de bir konakta otururlar, Arnavut kökenlidirler. Mefharet’in iki çocuğu vardır Aydın ve Selmin. Kitap Mefharet’in kızının çeşitli huysuzluklarla aileyi huzursuz etmesi ve gayrimeşru bir çocuk doğuracağı haberiyle başlar. Besim ve Samim o zaman için İstanbul beyefendileri olarak, okumuş görmüş insanlardır. Namus abidesi yaratma çabası olmayan erkekler ve dayılardır. Tabii o zaman için bu çok sıradışı bir durum, belki de birkaç aileye mahsus bir durum. Bir yandan da bir Paris esintisi vardır diğer karakterlerin özendiği ve gitmek istediği. Şaşırtıcı olmayan şey ise bu özentiliğin daha çok kadınlar arasında yaygın olması ve bunun toplum – ve ‘toplumun ana düşünce damarlarını oluşturan erkekler tarafından’ – hoş karşılanmayışıdır. Ailesinin baskılarından bıkmış olan Meral (ki kendisi en önemli karakterlerden biridir kitaptaki) Paris’e gitmek, ne pahasına olursa olsun kaçmak ve özgürleşmek istemektedir. Bunun için kendisinden çok yaşlı birisiyle evlenmeyi dahi göze almıştır. Bunu öğrenen babası ve ağabeyi Samim ile Besim’in Selmin’e vermediği tepkileri verirler, ona daha baskıcı davranırlar. Samim ise Meral’den çok daha büyük olmasına rağmen aslında Meral’e aşıktır, ama Meral ile bir gelecek kurma imkânları neredeyse yok gibidir. Çünkü Samim felsefeyi, Meral ise Paris’i sever. Meral uçmak ister, Samim’in ise ayakları hep yere basar. Aralarındaki bu gerilim kitabın büyük bir kısmına yansırken, Samim’in düşünce biçimi ve zekası, her konuda bilgi sahibi olması bizi büyüler. Fakat Kerem Gün’ün 2002 yılında Yalnızız üzerine yazdığı lisansüstü tezine göre Samim aslında Doğulu erkek tipini temsil eder (s. 32).

    Samim, kardeşi Besim’e göre daha ruhani ve daha derinliklidir. Besim hayattan kâm almanın hayatın anlamı olduğuna karar vermiştir. Fakat kitap ilerlerken görürüz ki Samim’in bilgeliği de bazı tecrübelere dayanmaktadır.  Buna rağmen iki kardeşin yapısı birbirinden çok farklıdır. Samim Simeranya adında ütopik bir memlekete inanmıştır. Ne zaman bir sorun çıksa ona sorarlar, Simeranya’da olsak işler nasıl yürürdü, gibisinden. Samim de buna benzer cevaplar verir:
    Simeranya’da yalan tamamıyle lüzumsuz hale gelmiştir; anlaşılmıştır ki bu, tabiatın ve hayatın içindeki zıtlıkları barıştırmayan insanın bir görünüş ahengi yaratmak için kutuplardan birini örtme ihtiyacıdır. Bu zıtlıklar ortadan kalkar ve uzaklaşırsa yalana gerek kalmaz. (s.61)

    Bir yandan Samim’in Simeranya’sı ütopik olarak Thomas Moore’un Ütopya‘sını andıran bu kitapta herkes olmak istediğini olur, yeteneğine göre. Her şey iyidir, güzeldir, düzenlidir bu ülkede ama yine de çözülemeyen sorunlar vardır. Bu ülkenin insanları ölüm gibi konuları sükunetle karşılarlar mesela. Bu noktada yazar Peyami Safa bir yandan dini bir inanış sebebiyle mi bu sükûnet ve kabullenme hali insanlarda vuku buluyor bunu açıklamıyor tam olarak. Dolayısıyla kitapta dinin yeri ve inanç tartışılır. Daha çok akılcı ve mantıkçı yollar izlemiş karakterleri aracılığıyla Safa. Bu sebeplerle Simeranya ülkesi daha sosyalist bir ülke midir yoksa herkesin huzura başka türlü erdiği bir ülke midir, bu soru işareti olarak kafamızda bir yerlerde kalıyor. Fakat önceden de belirttiğim gibi Samim karakteri incelenince, aslında Simeranya akla, felsefeye ve bilime daha çok dayanan ve bunlara dayanılarak birçok sorunun ortadan kalktığı bir ülke izlenimi veriyor.

    Samim ana karakter olarak herkesi bilinçlendirme görevini üstlenmiştir sanki. Tüm kitap boyunca okuyucu onun bilgisine, aklına ve yorumlarına sırtını yaslar. Sâfi mantıktır bu Samim. Samim Selmin’e şöyle der: Sen şimdi aşk mücadelesi değil mücadele aşkı içindesin. Bundan ne anladığımı söyleyeceğim. Evvela annene karşı bir bağımsızlık savaşı açtın. Bu, senin vesayetten kurtulmak isteyen ve tam gelişmesinin şartını hürriyette bulan şahsiyetin uzun yıllardan beri gördüğü rüyadır. Annene kendi arzunu kabul ettirdikten sonra Ferhat ile baş başa kalacaksın. Onunla mücadelen kendi kendinle mücadelendir. Buna aşk denemez. Çünkü aşkın muzaffer olduğu mücadelelerde artık mücadele yoktur (s. 125)...

    Kitap çok sürükleyici ve yoğun bir roman. Merak uyandıran bir şekilde ilerliyor ve karakterler hafızada yer ettiği için de günler sonra kitaba döndüğünüzde bile sanki önceden tanışmış olduğunuz ve karakterini az çok bildiğiniz kişilerle yeniden konuşuyor gibi olursunuz. Karakterlerin birbirlerine verdikleri haberler merakımızı körüklerken Peyami Safa bize bir sürpriz yapıyor kitabın sonunda...

    Galiba artık bitirmem gerek... Keyifli okumalar...
  • Esasen Homo sapiens, gezegeni ele geçirmesini her şeyden önce insanlara özel bir kurmaca yaratma ve yayma yeteneğine borçludur.
  • Herakleitos "çelişki her şeyin hem kralı, hem de babasıdır." der
    Rollo May
    Sayfa 127 - Metis yayınları
  • Kıyamete kadar bu doğuş-batış, oluş-bozuluş temposunun süreceğini, yaratma ritminin bütün coskusuyla akacağını, ancak kiyametle bütün herkesin bir araya toplanacagini dusunmezler. Bunun böyle olduğunun birçok insan farkında değildir. Kendi parlak döneminde ve kutsal geçmişinde donarak tarihi donduracagini sanır. Her kim Musa'ya tapiyorsa bilsin ki Musa ölmüştür, her kim Isa'ya tapiyorsa bilsin ki İsa ölmüştür ve her kim Muhammed'e tapiyorsa bilsin ki Muhammed (sav) ölmüştür ve her kim Allah'a tapiyorsa bilsin ki Allah dipdiri yaşam kaynağıdır ve ölümsüz olan yalnızca O'dur.