• Plotinos, özgür yaratma eylemine olduğu kadar, panteist bir Tanrı anlayışına da karşı çıkar. Tanrının varolan şeyleri hiçten özgür bir şekilde yaratmasına, bunun Tanrıda bir değişmeye yol açacağı, Tanrının sükûnetini ve kendi kendine yeterliliğini bozacağı gerekçesiyle karşı çıkan Plotinos, Tanrının kendisini bölerek, bireysel yaratıklara aktarmasını da kabul etmez. Emanasyon ya da türüm metaforuyla anlatılmak istenen, teist görüşle panteist görüş arasında tutulan söz konusu orta yoldur. Plotinos, buradan da anlaşılacağı üzere, türüm anlayışıyla, Tanrının, İlk İlkenin mutlak gücünü ve mutlak bağımsızlığını korumak ister. Bu anlayışta, Neden ya da İlk İlke, panteist bir anlayışta olduğu gibi, esere içkin değildir, sonuç ya da üründe kaybolmaz. Sonuç, yani var olanlar nedeni sınırlamadığı için Tanrı'nın mutlak bağımsızlığı ve yetkinliğine zarar gelmez. Eserin Tanrı için hiçbir önemi ya da değeri yoktur; tinsel bir güç olarak Tanrının maddi varlık alanına bağımlılığı yoktur fakat maddi varlık alanı, varoluşunu Tanrıya borçlu olduğu için O'na zorunlu olarak bağımlıdır. Buna göre, yetkin olan yetkin olan yetkin olmayandan tümüyle bağımsızdır ama yetkin olmayan, kendisinden türediği yetkin güce tabidir.
    Ahmet Cevizci
    Sayfa 164 - HELENİSTİK FELSEFE, Yeni-Platonculuk
  • Burada bahsettiğim hiçlik ne mi? Kendi nevrozumu aşmam
    tabii, tamamlanmamış bir bireyleşmeyi; karşılaşması, yüzleşmesi eksik kalmış bir yaratıcılığı; ilerleme ve gerilemenin orta noktasını, ölmemek için yaşamamayı; usdışına karşı (toplumsal) usumu, usuma karşı usdışımı, gerçekleşmemiş bir mücadeleyi, biçimlenmemiş bir kaosu, sevilemeyen bir kaderi, kabullenilemeyen bir farklılığı aşmam.
    Rollo May
    Sayfa 25 - Metis/IV.
  • "Hepimiz farklıyız, standart ya da aynı tornadan çıkmış insan diye bir şey yok ama hepimiz aynı insan ruhunu paylaşıyoruz. Önemli olan yaratma becerisine sahip olmamız. Yaratıcılık, fiziksel başarıdan teorik fiziğe kadar pek çok biçim alabilir. Ancak hayat ne kadar zor görünse de, her zaman yapabileceğimiz ve başarabileceğimiz bir şey vardır." -Stephen Hawking
    Daniel Smith
    Sayfa 86 - Pegasus Yayınları
  • Schopenhauer Arthur; Çev. Sümer Erenyılmaz, İrade Felsefesi, Düşünen Adam Yayınları, İstanbul 1993.

    Schopenhauer içimizde olduğu gibi herşeyde iradenin tek sebep olduğunu söylüyor. Çekme ve itme, birleşme ve ayrılma, mıknatıs ve elektiriğin iradeden ibaret olduğunu sevişenleri ve yıldızları çeken kuvvetin aynı kuvvet olduğunu ileri sürüyor. Üreme iradesini anlatırken kadın ve erkeği yaklaştıran sebebin üreme iradesi olduğunu söyler.

    “Her canlı olgunluk çağına varınca kendisini üreme hizmetine kurban etmeye koşar. Örümcek dişisi az evvel tohumunu aldığı erkeği yer. Birçok hayvanlar hiç görmeyecekleri torunları için gıda toplarlar. Nihayet insan, çocuklarını beslemek, giydirmek ve yetiştirmek için hemen hemen helak olur. Üreme her canlı organizmanın son gayesi ve en kuvvetli içgüdüsüdür. Çünkü ölümü bu yoldan yenebilir. Ve ölümü yenebilmek için üreme iradesi idrak ve tefekkürün hüküm sürdüğü sahaların tamamen dışında kalır. Bazı filozofların bile çocukları vardır. Bu konuda irade hemen hemen idrakten bağımsızdır. Buna göre tenasül uzuvları iradenin asıl odaklarıdır. Ve böylece dimağın ve idrakin zıd kutuplarıdır. Bu sebepten tenasül uzvu Yunanlılarda Fallus, Hintlilerde Lingam ismiyle Tanrılaştırılmıştır. Heziot ve Parmenides demişlerdir ki «Eros, herşeyin başı ve herşeyin yaratıcısıdır».

    Cinsiyet, harbin sebebi, barışın gayesi, ciddiliğin temeli, istihzanın hedefi ve bütün gizli işaretlerin sembolüdür. Cinsiyet, kainatın hakiki ve irsen intikal eden hakimidir. Ve oturduğu yüksek tahttan kendisini bağlamak isteyen teşebbüslere küçümseyerek bakar.

    Cinsi aşkın metafiziği, esas itibariyle babanın anneye, ebeveynin çocuğa, ferdin türe kul olmasından ibarettir. İki kişi arasındaki cinsi cazibe gayri meş’ur olsa da karşılıklı üreme arzusunun bir neticesidir.

    Nihayet çeşitli organlar kendi kusurlarının tamamlayıcısını ararlar. Ta ki bu kusurlar gelecek nesillere intikal etmesin. Bir erkek adele bakımından ne derece çelimsiz ise o derece güçlü kuvvetli kadın arar. Herkes başka şahısta kendi nefsinde eksik hissettiği yönü arar. Ve bunu güzel bulur. İki kişinin vücut yapıları öyle olabilir ki türün devamı bakımından biri diğerini bütünleyici olur. İkisi arasındaki cazibe buradan ileri gelir. Kadının vücudunu inceleyişteki titizliğimiz ve hoşumuza gitmeye başlayan kadını pervasızca ve kritik bir tarzda araştırışımız, bütün bunlar, türün bekası emrinde, farkında olmadan, yaptığımız hareketlerdir. Üreme ve gebe kalmaya elverişli devirden uzaklaştıkça ferdi cazibe azalır. Güzel olmayan bir genç hâlâ bir cazibe tesiri yapabilir. Genç olmayan bir güzelse yapamaz. Aşık olanlar sadece muayyen vasıfta bir ferdi yaratma insiyakı ile hareket ederler. Bu sebepten erkek kadında mukabil aşk aramaktan ziyade ona sahip olmayı ister.

    Buna rağmen bu çeşit aşk izdivaçları kadar kötü hiçbir şey olamaz. Çünkü izdivacın gayesi, ferdî zevk olma değil, türün bekasıdır. «Aşk yüzünden evlenen ıstırap çekmeye mecburdur» Bu bir İspanyol atasözüdür. İzdivaç problemi ile uğraşan kitapların çok defa gülünç olması şundandır ki evlenmeyi insanlığın devamına yarayan bir müessese olarak değil bir zevk alma işi olarak kabul eder. Tabiat, ana babanın «ebediyen mesut» veya sadece cinsi birleşme günü mutlu olup olmadıklarına bakmaz. Ana babanın aracılığı ile olan evlenmeler çok defa aşk izdivaçlarından daha mesuttur. Buna rağmen ana babasının öğütlerine rağmen aşk yüzünden evlenen kızları bir dereceye kadar «takdir etmek» lâzımdır. Çünkü o daha mühim olan bir şeyi tercih etmiş ve tabiatın emrine uygun hareket etmiştir. Halbuki ana, baba egoizm tavsiyesinde bulunurlar. Aşk, en iyi Eugenique’tir.

    Aşk, tabiatın bir aldatma vasıtası ve izdivaç aşkın tedrici yıpranmasından ibaret olduğundan izdivaç müessesesi hayal kırıklığı vermeye mahkûmdur. İzdivaçta ancak filozoflar mesut olabilirdi. Ne çare ki filozoflar da evlenmezler!

    Aşk ihtirası cinsiyetin emrinde bir çılgınlıktan ibaret olduğundan birleşme vuku bulduktan sonra bunalım biter. Ve fert anlar ki «cinsi iradesi» tarafından aldatılmıştır. Eğer Petrark’ın aşk arzusu tatmin edilmiş olmasaydı şarkı söyleyemez olurdu.

    Ferdin, türün emrinde ve türün devamı için bir aletten ibaret oluşu şununla da sabittir ki vitalitesi, cinsel organının durumuna bağlıdır. s.50”
  • Platon’un Şölen adıyla çevrilmiş olan Symposion’u (Symposium) gerçekten tam bir sevgi ve aşk şölenidir. Platon Şölen’de sevgi ve aşk üstüne konuşturur kahramanlarını. Pausanias sözü alıyor: “Ne yaparsak yapalım, yaptığımız iş kendiliğinden ne güzeldir, ne de çirkin... Güzellik bunların yapılış yolundan doğar. Bunları güzel, doğru dürüst yaparsak, güzel olur, yapmazsak, çirkin olur. Sevmekte de öyle: Güzel olan, övülmeye değen her sevgi değil, bizi Sevginin güzeline yönelten Sevgidir... Düşkün dediğimiz, orta malı Sevgiye düşen, candan çok bedeni seven adamdır. Bu Sevgi uzun sürmez, çünkü sevilen şey sürekli değildir. Asıl sevdiği şey, sevgilinin bedeni bir çiçek gibi solar solmaz, sözler, antlarla birlikte Sevgi de uçar gider. Bir insanı, içi güzel diye, seven ise, ömür boyu sever, çünkü sürekli bir şeye bağlanmıştır. İşte bizim geleneğimizin istediği bu sevililerin birbirini en iyi, en güzel biçimde denemesi, kötü arzulardan kaçıp, iyi arzulara uymalarıdır. Onun için kimine koş, kimine kaç der, bu yarışmada sevenin de, sevilenin de iyi cinsten mi, kötü cinsten mi olduklarına bakarız. Yine bunun içindir ki, çabuk ele geçirmeyi ayıp sayar, aradan bir zaman geçmesini isteriz, çünkü çoğu kez, denemeye en iyi fırsat veren budur... Seven bir insanın her türlü köleliğe katlanması, onu küçük düşürmez, ayıp sayılmaz demiştik ya, bu gönüllü köleliğin de gerçekten utanılmayacak biricik şekli erdem uğrna köleliktir. İnsan kendini birine kul köle ederken, onunla daha üstün bir bilgiye, daha üstün bir erdeme ulaşacağına inanıyorsa, hiçbir küçülme yoktur...”

    Aristophanes ise eskiden insan soyunun Androgynos denilen her iki cinsi de içine olan bir üçüncü çeşidi olduğunu, Zeus’un bunları ikiye bölmesi ve şekil vermesi ile şimdiki cinslerin ortaya çıktığını anlatır. “İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor... Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva oluyor... Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirlerinden ne istediklerini anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onları bu kadar çoşkunlukla birleştiren zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar... Bu neden böyledir? Dediğim gibi, biz aslında bir bütündük de ondan. Sevgi dediğimiz şey yaradışımızdaki bütünlüğü arzulamak, aramaktır.” Burada anlatılan kavramın karşılığı günümüzde ruhikizi'dir.

    Platon en son sözü, Sokrat ve Mantineia’lı yabancı kadın Diotima’ya vererek, Sevginin diğerlerinin söylediğini gibi ne güzel, zengin ne de bilge olmadığını söyletir. Arzulamak biz de olmayanı istemekse eğer ve biz güzel olanı, bilge olanı, iyi olanı seviyorsak Sevgi güzel de değildir, bilge de. İkisinin ortasında bir şeydir. “Bilgi ve bilgisizliğin de ortasındadır. Bakın niçin: Tanrıların hiçbiri bilgeyle uğraşmaz, bilgeliğe özenmez (çünkü, zaten bilgedir); bilgeliğe ermiş bir insan da artık bilgiyle uğraşmaz; bilgisizler de öyle, ne bilgiyle uğraşırlar, ne bilge olmaya özenirler. Bilgisizlik neden kötüdür? Cahil kişi güzellikten, iyilikten, akıldan yoksunken, hepsini kendisine toplamış sanır da ondan... En geniş anlamıyla sevgi, her iyi olanı ve bizi mutlu edeni arzulamaktır... Ben derim ki, sevmek, ne yarımı aramaktır, ne de bütünü, dostum, eğer bu yarım, bu bütün iyi şeyler değilse. İnsanlar kötü gördükleri yeri, kendi elleri ayakları da olsa, kesmeye razı olmuyorlar mı? Demek ki insan, mutlaka kendinden olan bir şeye bağlanmaz, ama her iyi olan şeyi kendi öz malımız, her kötü olanı da yabancımız sayarsak, o başka. Her ne olursa olsun, insanlar iyiden başkasını sevmezler... Yaratma gücüyle yüklü bir varlık, güzele yanaştı mı, ferahlar, genişler, sevinçten taşar, doğurur ve çoğalır... Sevgi senin sandığın gibi güzelin sevgisi değilmiş... Doğurmanın, güzel içinde yaratmanın sevgisi...

    Bedenlerinde bereket taşıyanlar daha çok kadınlardan yana gider; onların sevme yolu, çocuk üreterek ölümsüzlüğü sağlamaktır. Adlarını yaşatarak, gelecek bütün zamanlar boyunca mutluluğa ereceklerini sanırlar. Ama canlarında bereket olanlara gelince; -çünkü böyleleri de var- onlar, bedenden çok daha bol verirler can ürünlerini. Nedir canın ürünleri? Düşünce ve daha ne varsa. İşte bütün yaratıcı şairler ve sanatlarına yenilik getiren işçiler bu canı bereketli insanlardır. Düşüncenin en güzel, en üstün şekli küçük, büyük insan topluluklarının düzenini kuran düşüncelerdir: Ona da ölçü ve doğruluk derler. Bu insanlardan biri ta genç yaşından beri içinde bu değerlerin tohumunu bir tanrı gibi taşıyorsa, olgunluk çağında canı doğurmak, yaratmak arzusuyla yanar. İşte asıl o zaman bence sağa sola başvurup, hangi güzellik içinde doğuracağını araştırır. Çirkinlik içinde doğuramaz hiçbir zaman. Bu arzuyla yüklü oldukça, çirkin bedenlerden çok, güzel bedenlere yönelir, onlar arasında güzel, cömert, soylu bir cana da rastladı mı, bu iki güzelliğe birden vurulur, böyle bir varlık karşısında dili çözülüp, ona erdemi, iyi insanın nasıl olacağını, neler yapacağını anlatır, kısacası onu geliştirmeye çalışır. Güzelle düşüp kalkma, ona çoktan beri canında taşıdığı tohumu geliştirmek, filizlendirmek olanağını verir; yanında, uzağında hep onu düşünür, aralarında doğan birlik, baba ile çocukları arasındaki bağdan, sevgiden çok daha üstün, çok daha güçlüdür, çünkü o ikisi, daha güzel, daha ölmez varlıklar yaratmak üzere birleşmişlerdir.... Dinle beni şimdi: Sırlara yolunca ermek isteyenin daha genç yaşında güzel bedenleri araması gerek. Onu yola koyan, doğru yola koymuşsa, ilkin bir tek insanı sever ve ona söyleyecek güzel sözler bulur. Sonra anlar ki, şu bedende gördüğü güzellik her bedeninkinin eşi, kardeşidir; görüş güzelliğini arayan için bütün bedenlerdeki güzelliği bir tek şey saymamak delilik olur. Bunu iyice anladı mı, bütün güzel bedenleri sever, bir tekine olan düşkünlüğü küçümser, hiçe sayar. Bundan sonra yapacağı şey, can güzelliğini beden güzelliğinden üstün görmektir. Değerli bir can, bedendeki pırıltısı sönük de olsa, sevgisini coşturmaya yetmeli; ona kendini verip, gençlerin yükselmesi için söylenecek en güzel düşünceleri aramalı, bulmalıdır. Böylece güzelliği ister istemez yaşayış, davranış yollarında görecek, hepsindeki güzelliğin aslında hep aynı güzellik olduğunu gfark edecek ve böylece beden güzeliğine fazlaca kapılmamayı öğrenecek. Davranış, yaşayış yollarından bilimlerre geçip, onlardaki güzelliği de görecek. Gözleri böylece daha geniş bir güzele erdiği zaman, artık bir tek varlığa bağlanmayacak, bir delikanlının kim olursa olsun herhangi adamın, şu ya da bu davranışın kulu kölesi olup, incir çekirdeği doldurmaz laflar etmeyecek.... Bu dünyanın güzelliklerinden başlayacaksın, hiç durmadan basamak basamak yüce güzelliğe yükseleceksin, bir güzel bedenden ikisine, ikisinden bütün güzel bedenlere, sonra güzel bedenlerden güzel işlere, güzel işlerden güzel bilgilere, güzel bilgilerden de sonunda bir tek bilgiye varacaksın. Bu bilgi de o tek başına var olan salt güzelliğe varmaktan, asıl güzelin özünü tanımaktan başka bir şey değildir. İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği an yok mu, sevgili Sokrates, işte yalnız o an için insan hayatı yaşanmaya değer!... Düşün ne olur, bir görebilirse insan güzelliğin kendini her şeyden soyunmuş, arınmış, katıksız! İnsanın tenine, bedenine, rengine daha bir sürü ıvır zıvırına bulanmış güzelliği değil, bir tek görünüşüyle tanrı güzelliğini! Böyle bir güzelliğe gözlerini kaldırıp bakmanın, onunla kaynaşmanın yolunu bulanın hayatını küçümseyebilr misin? Ancak orada güzeli yalnız güzeli gözecek gözle bakan erdem taslakları değil, gerçek erdemler yaratabilir: Çünkü taslaklara değil, gerçeğin ta kendisine bağlanmıştır. Yalnız gerçek erdemi yaratan ve besleyen tanrının sevdiği bir insan olabilir, yalnız o insanlar arasında bir insanın erebileceği ölümsüzlüğe erer.” Alkibiades Sokrat’ı övücü şeyler söyler onu göklere çıkarır. Bunun üzerine Sokrat şöyle der: “Sevgili Alkibiades, benim için söylediklerin doğru ise, gerçekten seni daha iyi etme gücü varsa bende, giriştiğin işte yaya kalmayacağa benzersin. Anlaşılan, senin beden güzelliğinin çok üstünde, yaman bir güzellik görüyorsun bende. Bundan ötürü benimle alışverişe girmek, güzellik verip güzellik almak istiyorsun, bu işte senin kazancın benimkinden çok fazla olacak diye düşünüyorsun. Güzelliğin görünüşünü verip, kendini almakla altına karşı bakır vermiş olacaksın. Ama, iki gözüm, biraz daha iyi düşün, benim hiçliğimi bir değer sanmış olabilirsin. Düşüncenin gözü ne zaman iyi görmeye başlar: Gözlerimiz keskinliğini yitirince. Senin o hale gelmene daha çok var.”
  • "Tanrı yarattı" önermesi bilimsel bir teori değil, bir inanç ilkesidir. Dolayısıyla bu önerme bize doğayı açıklamaz, ancak bize herşeyi Tanrı'nın yarattığını haber verir. "Yaratılış teorisi" kötü bir safsatadan ibarettir, inanıyorsan zaten yaratılmadan başka bir varolma yoktur. İnanç ile bilimin metod ve kapsamlarını tam olarak ayırt edemesek şayet, hakikat yolculuğu bir çileye dönüşür. Sancılar eksik olmaz.

    |@salihsarikamis
  • Ve aleykümselam ve rahmetullah
    Gayet hassas bir konu üzerinde mütalaa yapıyoruz. Bir yandan İSLAM’ı, tekliği ve tamamlanmışlığı ile kabul etme çizgimiz var, diğer yandan da Kur’an’ımızın, Allah’ın yaratma tarzı olarak önümüze koyduğu “ırk” çizgisi var. Biz gayet açık bir dille şunu beyan etmeliyiz: Irkları kökten yok saymak tam anlamı ile bir cahilliktir. Bir ırkı, diğerlerinin aleyhine olacak şekilde öne çıkarmak da tam bir cahilliktir. Hiçbir insan, erkek veya kadın olarak yaratılmasını seçemediği gibi yaratıldığı ırkı da seçememiştir. İnsanın seçimine bağlı olmaksızın kendisine verilen bir özellikle övünmesi veya yerinmesi akıllık değildir. Bu birinci meselemizdir.
    İkinci meselemiz ise şudur:
    Eğer dinimiz İSLAM, kıyamete kadar Allah’ın din olarak kabul ettiği tek din ise ki öyledir, hiçbir kelime, kaynağı ne olursa olsun İSLAM’ın alt veya üst başlığı olamaz. İSLAM kelimesinin başında veya sonunda onunla resmi bitişik bir anlam ifade edemez. Böyle bir iddia, İSLAM’ın giderilebilir eksikliklerinin bulunduğu vehmini doğurur ki, maâzallah bu bir iman zaafiyetidir en hafif ifadeyle. İSLAM, Allah’ın dinidir. Sahibi Allah olan bir dini, Allah’ın yarattığı kullarından bazılarının daha da güzel hâle getirebileceğini nasıl söyleyebiliriz? Bu hem gereksiz hem de tehlikelidir. İSLAM’ı kendi hâline bırakmalı, O’na iyi niyetle iyi gördüklerimizi bile yama yapmamalıyız. İmanımız bunu gerektirir. Yahudilerin, Allah’ın dinini bir aile dini hâline getirdikleri maceralarını unutamayız. Bu hususta ırkların adı önemli değildir; adı ne olursa olsun bütün ırklar ve yapılar İSLAM kelimesinin başında veya sonunda yer alamazlar. Zira ırklar insanı, İSLAM ise Allah’ı temsil ediyor. Bu çizgi gayet nazik bir çizgi olarak önümüzde durmalıdır. Bazı mümin kardeşlerimizin, şurada veya burada kendi ırkî yapılarını meziyetli/ayrıcalıklı görmeleri, imanî idraklerini etkileyecek çapta öne çıkıyorsa, onlarla aynı noktada durmamız mümkün olmaz artık. Fakat mesela, Osmanlı’nın ve Selçukluların İSLAM dairesindeki hizmetleri sebebiyle imanî bir idrak içinde bulunuyorlarsa bu bir noktada, iyiliğe karşı vefa duygusudur. Bu da takdirle anılmalıdır. Asırlarca İSLAM diye sancak taşımış bir milleti küçümsemek bir kenara hayır ve minnetle anmamak bile abes olur. Bu noktada haklıdırlar.Haklı olmakta geri kalacakları noktalar da yok değildir. Bu sebeple mesela Osmanlı sevgisini, dinle eşleşebilecek düzeye taşımayı abes ve itikat açısından tehlikeli buluruz. Çünkü:
    – Eğer insanlar, İSLAM kelimesinin başına getirilebilecek bir Türk veya Osmanlı kelimesi ile övünebileceklerse bu durum, İSLAM dininin yapısında bulunan bir şeyi iddia etmek demek olur. O takdirde de, o ilave isimden önceki Müslüman insanların yoksun oldukları bu ilave ismin açığını nasıl kapatacağımızı sorgularız. Emeviler de böyle bir isim önceliği yaptılar, şimdi onları neden zulümle itham ediyoruz o zaman? Abbasileri ne ile itham edebiliriz? Bu soruların cevapları uzar durur. Birbirimizle nizaya girmeden de şeytan bizi oturtmaz.
    – Osmanlı, İSLAM’ın bütünü değildi. Osmanlı’nın kendisi ve o zamanki İSLAM âlemi, başka ırkları da ihtiva ediyordu. Osmanlı’nınki bir liderlik konumudur. Eğer sadece beş asır liderlik koltuğunda oturduğu için bir ırkın İSLAM ismi ile anılması mümkün olacaksa o zaman, İSLAM’ı en baştan KUREYŞ İSLAM’ı olarak anmamız gerekmez mi? İlk Müslümanlar, ilk emek sahipleri ağırlıklı olarak Kureyş’tendi. Bu noktada da derin bir uçurum oluşmaktadır.
    – İSLAM’ın bugünkü tarihine kadar hizmet eden aileler arasında (Râşid halifeler bölümünü çıkarırsak), hizmet edip de giderken bedel ödetmeyen bir aile de yoktur. Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Selçuklular, Osmanlılar, Eyyubiler… her biri hizmetleri ile beraber asırlarca bedelleri ümmet tarafından ödenen faturalar da bırakıp gittiler. Güzel işleri nedeniyle bu ailelerden birini İSLAM’ın ismi ile beraber anmayı düşünürken, bıraktıkları faturalara bakarak onları İSLAM’ın yakınına bile yaklaştırmamayı da düşünsek hak olmaz mı bu mantıkla bakıldığında?. Elbette bu bir yanlış olur. Doğru, yanlış olur ama bu işin esasında bir yanlışlık var; Allah için yapılmış amellerin, cihatların karşılığını bu dünyada levhalaştırırken zaten yanlış başlamıştı.
    Buradan gelinen nokta şu olmalıdır:
    Hiçbir ırkın, ailenin adı İSLAM ile yan yana zikredilmesin. İSLAM, en üst ve denksiz bir isim olarak kalmalı. Irklar ve ailelere ait isimler de insanî ilişkilerde bilinmeli ve takdir edilmeli. Bu çizgide de iki önemli hususun unutulmama kaydı bulunmalıdır.
    Birincisi şudur: İSLAM’ı en üstün gördüğümüz, söz ve tavırlarımızdan belli olmalıdır. İSLAM üstündür derken, onun hükümlerinden birinin yok sayıldığı ya da kamufle edildiği bir tavır nifak demektir.
    İkincisi de şudur: Evet, ırklarımız var, ailelerimiz var ama Adem’in çocuklarıyız. Adem de topraktandır. Bu kadar.
    Size şunu söylemek zorundayım: Bu ve benzeri konuların tartışılmasından hayır beklemek, uzak ufuklarda yanan mumdan ışık beklemek gibidir. Tartışmamanızı, sadece bildiğinizi aktarıp kenara çekilmenizi tavsiye ederim size. Müminlerin tartışmaya mecalleri kalmamıştır. Allah’a emanet ederim sizi. Alakanıza teşekkür ederim. Duanızı beklerim.
    Selamünaleyküm
    Nureddin YILDIZ |Fetva Meclisi|