• 182 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bağırmayan Anne Baba Olmak |4/5|

    Çocukken en büyük dileklerimden biriydi ebeveynlerimin bana bağırmaması. Bir noktadan sonra bu dilek yalnızca kendimi kapsamayı bırakıp arkadaşlarımı da kapsar bir hale gelmişti çünkü neredeyse tüm arkadaşlarımın ebeveyni, ortalama bir bar müzisyeninden daha çok sesini yükseltiyordu bir hafta içerisinde. Neden? Çünkü bize çoğu zaman çocukları “Dizginlemek” için bağırmak gerektiği aşılanmış durumda, bağırmanın yetmediği noktalarda da dövmek, ceza vermek ve de istismar etmeye kadar giden bir kataloğumuz var bu konuda.

    Bağırmayan Anne Baba Olmak önemli bir konuya değiniyor. Kitabın ismini okuduğunuzda, kitap içerisinde çocuğu hizaya getirmek ve de dolayısıyla bağırmayan bir ebeveyn olmak yolu anlatılıyor gibi görünebilir ama aslında kendinizi, ebeveynleri dizginlemek konusunu anlatıyor kitap.

    Kitabın anlatısı bizim duyduklarımız ve öğrendiklerimize ters olabilir, yazarın da dediği gibi. Ancak bu nedenle hemen yazarı düşman bellememek lazım. Altını çizdiği ve benim de görünce gülümsediğim bazı değindiği noktalar var. Bir çocuğa bağırdığınızda bazı şeyleri çocuğa farkında olmadan anlatıyor oluyorsunuz. Bunlardan birincisi, çocuğa, sizin duygularınız üzerinde kontrol sahibi olduğunu kanıtlıyorsunuz ikincisi de, sessiz bir yardım çağrısı gönderiyorsunuz “Beni sakinleştir,” diye.

    Bu arada şunu da belirtmem gerekli ki, ebeveynlerin yüzde yüz derecesinde kusursuz olmasını beklemek bence de ütopik. Bir yandan dünya ile boğuşurken çocuk bakmak, aynı anda iki dünya üzerinde yaşamak gibi bir şey bu aslında ve oldukça zor. Bu yüzden de çocuğa bağırmak buradaki asıl nokta değil, asıl nokta çocuğa ne kadar sık aralıklarla bağırıldığı ve ceza verildiği. Bir gün gelmiştir ve onca farklı üstünüze gelen unsurun arasında çocukla aranızda çıkan bir krizden dolayı ansızın bağırmışsınızdır, gibi olağanüstü durum senaryoları ebeveynlik hayatında tabi ki görülebilecek şeyler. Bir kere bağırınca, bağırmayan ebeveyn statüsünden def olmuyorsunuz.

    Ama… böyle durumları kendinize bir fırsat olarak görüp ve bu fırsatı değerlendirip çocukla ilgilenince, dünyayı bir süreliğine daha iyi hale getiriyorsunuz.

    Kendinizle ilgilenme metoduna gelince, günlük hayatta aslında ufak senaryolar dahilinde karşınıza sıkça karşı çıkan bir durumu önünüze koyuyor kitap. Kendinize yardım etmeden başkasına yardım edemezsiniz. Kitap da aslında, kendinize bir ebeveyn olarak yardım etmeniz konusunda bir anlatı sunuyor.

    Ben kitabı beğendim ve ebeveynlik hakkında kitap okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap. Bir ebeveyn değilim ve çocuğum yok o yüzden “Denendi onaylandı,” gibisinden bir kaşem yok ama bir çocuk olarak, ailem bu kitabı okusaydı ve yazılanları dikkate alsaydı başka bir çocukluk geçirmiş olabilirdim diye düşünüyorum.

    Tabi ki tüm kitap sakin kalmaktan bahsetmiyor. Çocukla iletişim hakkında aslında birçok ebeveynin düşünmediği kısımları da gösteriyor kitap. Yüzeysel olarak burada anlatmam gerekirse, benim de sebep açtığı problemleri gözlemlediğim ‘etiket’ sorunu. Çocuk hakkında söylenenlerin, çocuğa karşı söylenenlerden daha önemli ve etkili olduğunu söylüyor kitap.

    Daha önemli mi bilemem ama öneminin göz ardı edildiğini biliyorum. Mesela; çocuk hakkında “Bizim çocuk da çok çalışkan,” diye başkalarına anlatmak onu farkında olmadan dipsiz bir rekabet kuyusuna atmak demek. Üstüne yapışan ‘Çalışkan’ etiketi onu sürekli çalışmaya zorlayacak ve bu da bir noktadan sonra onu yıpratacak. Bu etiket sorunu sadece çocuklar da değil genel insanlar arası etkileşimde bir problem tabi ama o da başka bir kitabın konusu.

    Çocukların aileye bir çocuk olarak değil geleceğe bir birey olarak yetişeceği güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
    "Çocuklar dünyaya, biz ebeveynlerini değerli, sevilen, saygı duyulan ve takdir edilen insanlar olarak hissettirmek göreviyle gelmedi. Buraya kendileri olmak ve kendi kendine yeten yetişkinler olmak için geldiler."
  • ''Dün akşam olağan yürüyüşümü yaparken gördüğüm zavallı şeyler bende acı uyandırdı. Bir dönem güngörmüş olduğu anlaşılan biçimde giyinmiş yaşlı bir adam, ağır ağır adımlayarak bir sokak lambasının altında durdu. Gözlerini gelip geçenlere dikmişti; gözleri yaşlarla doluydu. Elinde bir mendil vardı. Tek kelime söyleyemiyordu. Sözcükleri değil ama iç çekişleri yardım çağrısı ile doluydu. Biraz ileride, on dördüncü caddede düzenli bir ses vardı; gölgelerden yayılan dini bir ağıt. Kaldırımın kenarına çökmüş yoksul bir kadın, mezarını arıyorcasına, ölmekte olan eliyle omuzlarında güçlükle taşıdığı orgun kolunu çeviriyordu. Medison Meydanına doğru yürüdüm. Yüz kadar sağlıklı adam gördüm; yoksulluğun sızısı içindeydiler. Zihinlerindekini, acı veren düşüncelerini örtmek istercesine davranıyorlardı. Ya çimenlerde yatıyorlar ya da sıralarda oturuyorlardı. Yiyeceksiz, ayakkabısız; harap şapkalarının altında gizlemeye çalıştıkları kaygıları ile.
    *
    José Martí, The Hour (New York), 21 Ekim 1880
  • Bu karmaşanın içinde bir yerlerden, acı acı bağırarak yardım isteyen bir kadın sesi geldi. Ona da yardım etmedim. Onca yardım çağrısı duyunca, insanın kalbi böyle sahneler karşısında taşlaşıyordu.
  • Gözleri sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verebilecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı. Belki de bu yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğa giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen" e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.
  • 200 syf.
    Yazar alışık olmadığım biçimde argoyu çok kullandığı için dili beni rahatsız etti ama vermek istediği mesajları beğendim.

    Argodan rahatsız olmuyorsanız okuyabilirsiniz.
    İçeriğinden bahsedecek olursak;
    Kendini geliştirme ve başarı çoğu zaman birlikte gelir. Günümüzde takıntılı bir şekilde daha mutlu olmaya, daha başarılı olmaya ve herkesten daha iyi olmaya odaklanmış durumdayız. Sürekli duyduğumuz o tüm pozitif kişisel gelişim tavsiyeleri en nihayetinde sende olmayanı söyler. Dünya devamlı olarak daha iyi bir yolda olmanı sağlayacak şeyin daha fazla satın almak olduğunu belirtir. Dünya devamlı olarak herşeyi umursamamız konusunda mesajlar veriyor. Ne marka ayakkabı giydiğimizi umursamalıyız örneğin. Neden peki böyle bir algı oluşturuluyor?
    Çünkü herşeyi umursamamız ekonomi için yararlı. Bunun ekonomi için yararlı olmasında sakınca yok fakat zihinsel sağlığımız için bu tamamen zararlı bir durum. Çünkü bu durum bizi aşırı bir şekilde gerçek olmayan şeylere duyarlı hale getirerek hayatımızı mutluluk ve tatmin için harcamamıza neden oluyor.

    Kitaba göre, kafaya demek farklı olmamak demek değil, farklı olmak konusunda bir probleminin olmaması demektir. Zorlulukları kafaya takmamak için kafaya takacak daha önemli bir şeyinizin olması gerekir. Biz farketmesek de aslında neyi kafaya takıp takmayacağımıza biz karar veriyoruz. Olgunlaşmak gerçekten kafaya takmaya değecek şeyleri öğrendiğimizde gerçekleşen bir şeydir. Bu kitabın hayatta gerçekten neleri umursamamız gerektiği konusunda bize biraz da olsa yardımcı olabileceğini düşünüyorum.

    Bahsedilen konulardan biri de mutlu olmaya ne kadar çok saplantılı olduğumuz noktasıdır. Gerçek mutluluk sahip olduğunuz problemlerle barışık olduğumuzda ve bu problemleri çözmeye çalıştığımızda ortaya çıkar. Fakat biz daha çok maddiyatta mutluluğu arama eğilimindeyiz. Her zaman sahip olduklarımızın daha fazlasını isteyerek mutlu olacağımız fikrini nedense kanıksamış durumdayız. Aslında yapılan araştırmalar gösteriyor ki, temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar maddiyata sahip olduktan sonra elde edeceğimiz fazladan maddiyatın mutluluk üzerinde direkt bir etkisi bulunmuyor.
    Insanlar genelde karşılaştıkları problemler için başkalarını suçlamayı seçer. Çünkü bu problemleri çözmek zorken başkalarını suçlamak gayet kolay ve rahatlatıcıdır. Fakat duyduğunuz olumsuz hisleri bir yardım çağrısı olarak düşünmeliyiz ve bu yardım çağrıları sayesinde problemin kökenine inmeliyiz. Ancak bu şekilde çözüme ulaşabiliriz. Negatif duygular bir yardım çağrısı niteliğinde olduğu gibi, pozitif duygular da doğru aksiyonların sonucunda aldığımız ödüldür. Duygular hayatımızın bir parçası olmakla birlikte, hayatımızın tamamı değildir. Dolayısıyla her zaman duygularımıza güvenemeyiz. Bir şeyin bizi iyi hissettirmesi her zaman iyi olduğu anlamına gelmediği gibi, bizi kötü hissettiren bir şey de her zaman kötü değildir. Eğer olumsuz duygularımızı görmezden gelirsek, yardım çağrılarını da bastırmış oluyoruz. Olumsuz duygularımızın üzerine gitmek ve onları çözmeye çalışmak yerine üzerini örtersek de, esas mutluluğu elde etme şansımızı kaybederiz. Mutluluğun öylece bize ulaşmasını bekleyemeyiz, bu mutluluğu haketmek için öncelikle kendimizi gerçekleştirmemiz gerekir. Hayatta ne kadar sınırlı vaktimiz olduğu gerçeğiyle yüzleşerek önceliklerimizi netleştirmemiz ve odağımızı gerçekten önemli olan şeylere yönlendirmemiz aslında temel noktadır.
  • 360 syf.
    ·3 günde·10/10
    Selamlar! Gelin birlikte bu müthiş kitaptan bahsedelim.

    Öncelikle kitaba başladığımda ee evet yani tamam gibi ilerliyordu ama olaylar öyle bir yere geliyor ki nasıl ya? Oluyorsunuz. Her sayfasını ayrı bir keyifle okudum. Kitabın sonu da yerinde geldi. 2.kitap çıkmadı sanırım. Bir bilgim yok ama bakarım.( Baktım ve 2. Kitabın yazılmış olduğunu fakat henüz çevirilmediğini gördüm. İngilizce okumayı düşünenler varsa şömizi kesinlikle daha kaliteli duruyor. Fiyatı ise 9 dolar diye hatırlıyorum.)

    Konusundan da kısaca bahsetmek gerekirse:
    Bir gezegene öncesinde bir araştırma ekibi gönderiliyor. Gönderilen araç ile bağlantı kuramıyorlar ve ekranlarına o araca ait yardım çağrısı düşüyor. 6 kişi gönderiliyor. Sorumsuz bir komutan insanların canı ile adeta kumar oynuyor. Düşüncesizliklerinin sonucunu yazarımız 7 saati 350 sayfaya sığdırmış. Ben çok beğendim. Okunmaya değer.
  • Gözleri, sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verebilecek, yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğa giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen"e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.