1000Kitap Logosu

Yarim Haziran

Fotoğrafın Hikayesi
Haziran ayının on beşiymiş fotoğrafı çektiğim zaman. O günü birilerine anlatsam mayısın ilk haftalarıydı diye cümleye başlayacağımdan şüphem yok. Uzun yağmurlardan sonra hava yeni yeni ısınmaya başlamıştı… Balıkçılarla selamlaşmış o küçük koyun yanındaki patikadan tepeye çıkmıştım. Sırtımı irice bir kayaya yaslamış ayaklarımı öne doğru uzatmıştım. ‘Düşünüyordum’ yazdım sildim sonra düşünmekten daha başka bir haldi sanki? Tatil nasıl geçti diye soranlara laf uzamasın diye kafa dinledik dersiniz ya, onun gibi de değil. Kendimi dinliyordum belki? Belki kendi içimde bir şey arıyordum. Kıyıda, köşede kalmış, üzeri tozlanmış, ne olduğunu bile bilmediğim eksik, kayıp bir şey! Beyaz bulutlar alçaktı, önce hafif bir rüzgar çıkacak ardından tıpır tıpır yağmur başlayacaktı. Limandan pancar motorlu bir balıkçı teknesi çıkmıştı, gözden kaybolana, motorun sesi duyulmaz olana kadar tekneyi izlemiştim. El ele tepeyi tırmanan bir çiftle selamlaşmıştık, o sırada fark etmiştim gözümün önünde duran iki gelinciği. “Gelin değil ama cik işte…” Daha önce başka bir gelinciği anlatırken böyle yazmıştım “gelin değil ama cik işte...” Hüzünlü bir tarafı var gelinciklerin! Narin olmalarından mı? Ömürlerinin kısa olmasından mı? Baharın geldiğini haber verirken, baharın da bir sonu olduğunu düşündürdüklerinden mi? Kokularını içimize çektiğimiz zaman çocuksu bir iyimserliğe kapılmamıza sebep oldukları ve bunun geçici bir durum olduğunu idrak ettiğimizden mi? Ağlamaklı bir şeyler işte! Buğday tarlalarının içinde, yol kenarlarında, uçsuz bucaksız yemyeşil çayırlarda nefes almaları gerekirken kaderin garip cilvesiyle kel bir tepede kayaların arasında bitivermiş iki yalnız gelincik! Kısa da olsa bir öyküsü olsun istedim bu iki gelinciğin. Not defterim yanımdaydı, bir şeyler karaladığımı anımsıyorum. Kısa sürmüş sonu iyi bitmeyen bir aşk hikayesi. Defter aşağıda kilerde karton bir kutunun içinde duruyor, ne yazdığıma alıp bakabilirim fakat her şey gibi duygular da değişiyor. Şimdi fotoğrafa bakınca iki aşık değil de yalnızlıklarını paylaşmak zorunda kalan, hayatlarının sonuna kadar yan yana duracak iki kadim dost görüyorum. İkisi de çoktan öldüler halbuki! Aynı yerde tekrar doğarlar mı? Görmek için önümüzdeki bahara kadar beklemem gerekecek. Gelincikleri konuşturabilir, hayata dair bir şeyler anlattırabilirim! Öğreten gelincikle öğrenen gelinciğin masalı. “Bir gün iki yalnız gelincik gözlerini deniz gören bir tepede açmışlar. Gökyüzü masmaviymiş o gün. Tepede ağaçlar, çiçekler ve kuşlar yokmuş ama gelincikler, ağaçları, çiçekleri ve kuşları bilmiyorlarmış ki. Bilmedikleri için de bütün dünyayı etrafları gibi kayalık zannediyorlarmış. “Dünyanın en güzel gelincikleri biziz” demiş uzun boylu olanı “haklısın” demiş diğeri, “bizden başka gelincik yok ki!” O zaman çok şanslı olduklarına karar vermişler…” Gece olmuş sonra ve hava soğuyuvermiiiş. “Üşüyorum öğreten gelincik.” “Ben de üşüyorum öğrenen gelincik.” Sıkıldım! Uzun süredir her fırsatta hayat dersi vermeye çalışan, her şeyi bilen, bilge geçinen gelinciklerden hazzetmiyorum! Gelincik olduklarının farkında bile değiller üstelik. Kendini güneşin yerine koyanlar da var. O horoz gibi ben ötmezsem sabah olmaz diyenler de. Pancar motorlu balıkçı teknesi limana dönene kadar beklemiştim tepede. El ele tutuşan çift çok önce geçmişlerdi yanımdan, selam vermemişlerdi bu defa. Gün bitmiş, hava kararmıştı, yağmur başlayınca balıkçılar birer birer kaybolmuştu. Yaz yağmuru kısa sürmüş arkasında ıslak çakıl taşları bırakmış, küçük koy bana kalmıştı. Köfteci geldi oturdu yanıma! Sitemkar, küsmüş bir hali vardı. “Gelincikleri yazdın ama benim hikayeyi bağlayamadın” dedi. Kasabanın cenazelerinin kalktığı caminin önünde kırk yıldır üç tekerlekli arabasıyla köfte ekmek satan bir adamdı. Kasabanın yerlisiydi, ölenleri de tanıyordu, gömenleri de. Şairdi, çok okur, çok düşünür az konuşurdu… Bir defa aşık olmuş, iki defa nişanlanmış hiç evlenmemişti. Hayatı olduğu gibi kabullenmiş, sebeplerini de uzun uzun anlatmıştı. Anladın mı diye sormuştu her defasında, “anlamazsam hikayeni yazamam ki” demiştim ben de. İki haftadır her gece beraberdik! Bitiremedim, yaşadıklarını köfte harcına benzeten köftecinin öyküsünü. “Bağlayamadım” dedim utanarak, hem senin de şadırvanda söylediğin gibi; “bazı hikayelerin yarım kalması gerekiyordur belki de? Hani güllerin rengine takılmayacaktık? Hani başımıza ne gelirse gelsin sorgulamaktan vazgeçmiştik?” Güldü. “Kendine kızınca acısını benden çıkarttın, hikayem yarım kalmadı ki benim, sildin! Hiç yaşamadım sayende, kimsenin haberi yok ne benden ne şiirlerimden…” Hayali karakterle tartışacak havamda değilim der gibi bakınca, o da ne halin varsa gör der gibi baktı. O mu gerçekti, ben mi gerçektim? Ayran ekşiyince ziyan olmasın diye plastik bardaklarla içtiğimiz, birine yardım ediyor olmanın kibirli bir hazzı var mı diye tartıştığımız geceler geldi aklıma. Gelincikleri koparıp defterin arasında kurutmak geçti içimden, elim gitmedi… 15 Ocak 2022 Ali Gülcü
168 syf.
Yazarın henüz genç yaşında, 37 yaşında, yayımladığı eser. Kitap yazarın yayımladığı birçok yazıdan oluşuyor. Genelde hepsi de özel hayatından kesintiler sunuyor okura. 1998'de yayımlananan bu eser yazarın öne çıkan siyasi kimliği ve gazeteci kimliğinden çok bir birey olarak kendi özel dünyasını sermiş gözler önüne. Kitaptaki yazılar aşırı şiirsel bir dille anlatılmış. Gerçekler basit cümlelere sığdırılmış olsa da yazarın bu duygu dünyası bu gerçekleri arka planın da arka planına atmayı başarıyor kanımca. Bugünkü siyasi ahlak anlayışının temsilcilerinin kendisini düşman bellediği bu değerli yazarın en hassas noktası kanımca Mustafa Kemal sevgisi. O bir demokrat olmaktan ziyade ayrıca bir aydın ve şuan yurt dışında sürgünde olması ise bu ülkenin utancıdır. Gazetecilikte ve sinemada büyük atılımlar yapan yazarın, özellikle yazarlık konusundaki başarısı, diğer başarılarını adeta süslemiş vaziyette. Bu kadar cesur gazetecilerin 90'lı dönemlerde öldürüldüğü bir dönemde yazarın pek ortalıkta görülmemesi bugünün nesli için önemli bir artı. Çünkü bu yazar bu ülkenin vicdanının ve bu ülkeyi yöneten zihniyetin aklının kirliliğinden kaçıp kurtulması, bence değerli bir sosyolojik konu.
Yârim Haziran
7.6/10
· 896 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
Oysa tarih, söylentiler, efsaneler ve boş inançlar üzerine kurulmuş sır dolu yaşlı bir tapınak gibi yorgun bugün... Hangi kapsını aralarsanız, yaşamının her sayfasında ayrı gizler barındıran yaşlı bir kadının gizli günlüğünü okur gibi oluyorsunuz. Hem cazip hem korkutucu bir serüven... Çünkü her aralanan kapıda yaşlı tapınak biraz daha sallanıyor ve asırlardır üzerine oturduğu zemin altından kayıp sarsılıyor. Tarih, can çekişiyor...
Can Dündar
Sayfa 142 - Can Yayınları
1
Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını alt üst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur. Nietzsche
Can Dündar
Sayfa 120 - Can Yayınları