• Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba? Ve daha kaç gemi var içinde olmak isterken ardından el sallayacagımız?
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Gece Müziği
    Link: #30861404

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘Olamaz’ diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden çıkan şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir ‘’çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, kanal sahibinin eski arabası.’’ Candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içermez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde ince belli çay bardaklarda taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Edem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.
  • Gıdaları taze olarak saklamaktan çok dönüştürerek saklamak yaygındı. Bugün bizim keyifle yediğimiz kavurma olsun, turşu olsun, hatta peynirler, reçeller ve şerbetler tüm bu gıdalar aslında yaşadığımız coğrafyada insanların gıdayı saklamak üzere geliştirdiği tekniklerin sonuçları.Kurut, yufka, pastırma, sucuk, hatta kavurma gıdayı saklama ihtiyacı sonucunda ortaya çıkmış yiyecekler. Özellikle et... Eskiden koyun, kuzu gibi küçükbaş hayvan hanelere yarım gövde eve alınır, daha sonra işlenerek kavurma, sucuk, pastırma gibi ürünlere dönüştürülürdü. Meyveler sebzeler kurutulurdu. Bütün bunlann ötesinde soğutma meselesi bir lüks eskiden. Yapılmıyor mu, evet kar ve buz ile yapılıyor. Uludağ'dan, ya da o zaman ki adıyla Keşiş Dağı'ndan kar geliyor saraya. Keçe veya samanla sanlıyor kar ve buz. Kayıklarla geliyor. Karcı esnafı var bu işle meşgul olan ve İstanbul'un çeşitli yerlerinde açılmış kar kuyuları var. Kar ve buz buralarda saklanıyor. Ama bu bir lüks tüketim aracı. Sarayın özel bir kar kuyusu var. Kime ne kadar verileceği de belgelenmiş. Buzcubası defterleri bile var.
    Kolektif
    Sayfa 40 - doğan burda dergi
  • Yarım kalan geceden, yarına kalamayan tebessümler ile kapatıyorum gözlerimi. Umut neredeyse değmişken tenime, unutulmak nasip olmuş hep yüreğime. Ne olmayan sesin yetişiyor ardımdan ne de sessiz çığlığın. Belki bir adın vardı, Leyla bildiğim. 27 yaşındaki Leyla malesef 34 yıldır kayıp !!!

    Tayfun
    16 Haziran 2018 Cunda
  • Yazar: Melike
    Hikaye Adı : Çarpma Şiddeti
    Link: #30435257

    I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.
    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.
    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını duyuyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik hem de kimse bizim farkımıza varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.
    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.
    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…
  • "Seçkin bir kimse değilim, ismimin baş harflerinde kimliğim. Bağışlamanı dilerim..." diyerek dünyadaki acziyetini itiraf ediyordu Zarifoğlu. "Gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çabuk kirlenir" diyecek kadar da gökyüzü aşığıydı. Zaten pilot olma isteğini başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki. Ama hayat onun kanatlarını kırmış ve seyahatlerine otostop ile dünyanın bir kısmını gezerek devam etmenin doğruluğuna inanmış ve başarmıştır da. Seyahate sadece bedeni değil ruhu ile de çıkan Zarif Adam ara sıra kendine seslenmiştir: "İçim, ey içim bu yolculuk nereye? Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin". Ve bir diğer sözleri kendi içine sorduklarını cevaplar niteliktedir "Bu dünya soğuk, Rüzgar genelde ters yöne eser. Limon ağaçları kurur. Bahaneler hep hazır. Güzel günler çabuk geçer. İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi..." Hep gitmeye hazırdır sanki Zarifoğlu. Hep bir anı, zamanını beklemektedir aklından hiç çıkarmadan. Der ki: "Burası benim için bir gün içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık..." Dünya adlı bu mezarlığı ziyareti kısa olur onun. Bir selam verip geçmiştir adeta. "Biliyor musunuz ben bu çağdan nefret ederim, etimle kemiğimle hücrelerimle nefret ederim..." diyecek kadar da sevememiştir yaşadığı çağı. Çünkü onun yaşadığı çağ da gençler kafasında olması gerekenlere uymamaktadır. İnancı, davası ve aşkı olan bir kalem savaşçısıdır o. "Ve giderek bütün gençleri saran bir gırgır furyası, bir gevezelik, malayanilik, bir seviyesizlik..." durum onu ziyadesiyle rahatsız eder. Savunmaya geçenlere de iki çift lafı vardır muhakak: "Yani kişi,
    İslamiyetin işine geldiği kadarını yaşayamaz." der. Nasıl da haklıdır... Daha nice nice şeyler yazmıştır. Fakat nihayetinde "kuşlara takılıp gidiyor aklım" diyen Zarif bir adamdır. Ve birgün ruhu da takılıp gider kuşlara... 7 Haziran 1987 yılında çekip gitmiştir nefret ettiği çağı ve sevdiği gökyüzünü ardında bırakarak. Gidişine bir sözü vardır. Bu sözünü dostu Erdem Bayazıt işitir: "kırlarda çiçekler artık bensiz açacak..." Kırlar onsuz kalmıştı ve bizim için "bitti o şiir, başka mısra gerekmez" deme zamanıdır. Türk şiirinin Zarif adamı, "bak şairin yarım, şiirin köle kaldı."