• Bir KADIN nasıl sevilmeye başlanır?
    Bir KADINI sevmek için belirli bir sebep aramamak gerekir.
    Sayarsak işin içinden çıkamayız. Sadece önemli noktalara değinirsek, bir KADIN yarım kalan çocukluk yanından sevilmeye başlanır. Avuç içi çizgilerini bildiği tek adamın, yani babasının bıraktığı yaralardan sevilmeye başlanır. Yaz ya da kış hiç fark etmez, acıları yüzünden elmacık kemiklerine yağan yağmurdan sevilmeye başlanır.
    Duygularını korktuğu için rafa kaldıran o ürkek yanından sevilmeye başlanır. Saçlarından sevilmeye başlanır. Sevmek istediği adama güvenmek istediği noktadan sevilmeye başlanır. Bir KADIN acılarından sevilmeye başlanır. Daha sonra merhametinden sevilmeye başlanır. Merhameti olmayan KADININ, güzelliği hiçbir kalpte bir değere sahip olmaz. Bir KADIN sevdiği adamla ileriye dönük kurduğu hayallerinden başlanılır sevilmeye. Sonra yüreğinden sevmeye başlanılır. Endişe ile bakan gözlerinden sevilmeye başlanılır. Bir KADINI her ne olursa olsun, yarım kaldığı ne varsa tam o noktadan tamamlanıp sevilmeye başlanmalıdır. Bir KADIN korkularından ve endişelerinden sevilmeye başlanır. Hayat karşısında güçsüzdür çoğu KADIN. Bir KADIN güçsüzlüğünden başlanır sevilmeye. Bir KADINI konuşmak yerine, en çok onu anlamaya çalışarak başlanır sevilmeye.
    Bir KADININ sevilebileceği bu kadar çok nokta varken, kalbini kullanamayıp bunların hepsini ıskalayan erkeğe adam sıfatı giydirenlere de buradan selamlar.

    Ben bir KADINI ilk olarak babasının eksik bıraktığı yerden sevmeye başlarım. Çünkü bu benim hayatta en büyük acım. Sonrası mı? İcap ederse bu ömrü ona adar, kalbimdeki aşkı onunla paylaşırım...
  • Beni çağırıyor, yarım kalan ne varsa
    İbrahim Tenekeci
    Sayfa 10 - Profil Yayıncılık, 9. Baskı
  • 94 syf.
    Çığlık Ferit Edgü'den okuduğum ikinci kitap. Yazar Hakkari'de Bir Mevsim ile gönlümde taht kurmuştu. Bu hikaye kitabı ile bir kez daha gösterdi ki bu adam okunur.

    Hele kitabın ilk hikayesi Üç Düş/Üş fevkalade bir empati hikayesi. Üç farklı düş ve üçünde de ayrı bir kahramanın yerinde, sırayla Kuş-Avcı-Köpek oluyor. Aşırı etkiledi beni ya nasıl anlatacağım da bilmiyorum. En iyisi alın siz de okuyun zaten 4 sayfa. Okuyun da üstüne konuşalım.

    https://i.hizliresim.com/zjna4j.jpg
    https://i.hizliresim.com/6amrnv.jpg


    Sonra Papağan hikayesi var. Uzun uzun cümlelerin ne kadar anlamsız olduğunu görüyoruz burada da biraz. Kısa ve öz konuşmanın önemi de diyelim. Bir papağanın sorulara verdiği kısa ve net cevaplar ile anlıyoruz. Aslında o kadar da uzun uzun anlatmaya gerek yok bazı şeyleri bunu da gösteriyor bize. Tabii anlayana. Bazen öyle çok konuşmak isteriz ki, anlatırız da anlatırız ama bilmeyiz ki sussak daha çok şey anlatacağız.

    Kedi İle Fare hikayesi de baya etkiliydi. İnsanların kedileri sevmesi, farelerden nefret etmesi durumu. Aynı şekilde kedilerin de farelerden nefret etmesi durumu ele alınmış. İlginç olan ise en ufak farenin bile ilk defa gördüğü bir kediden kaçması. Kedi bunu fareye sorduğunda fare sadece korku olarak tanımlıyor bu durumu. Korku duygusu insana da hayvana da aynı şekilde her türlü durumu yaptırabilecek kadar güçlü bir duygu. Kediler ile insanların ortak yönlerini de ele almış.

    Kör ve Oğlu hikayesi de yüreğe dokunan hikayelerdendi. Gözleri açıkken çoğu şeyin farkında olmayan bir baba gözleri kör olduktan sonra her şeyin farkına varıyor. Kendinin farkına varıyor, insanların sahteliğinin ve körken yazmaya başlıyor. Tabii ki kendi değil oğlu yazıyor. Oğlu ile okuma yazma üzerine sohbetleri de ayrı bir keyifti. Ferit Edgü bu hikayenin hikayesini de, yaşamının sonlarına doğru gözleri görmeyen Borges'in hikayelerini seksenini aşmış annesine yazdırmasını öğrenmesi olarak açıklıyor.

    Sahaf hikayesi ise beni Hakkari'de Bir Mevsim'e götürdü. Okuyanlar bilir orada Süryani bir sahaf vardı. İşte o sahaf bu kitapta İsveç'de karşımıza çıkıyor. Demir Özlü ile beraber ve çok ilginç bir kurgu ile. Gerçekten etkilenmemek mümkün değil. Kitabın sonunda ise hikayenin açıklaması var. Okuyunca görürsünüz. Ben hikayeyi okurken vayy bee falan dedim. Sonunu okuyunca ise abi hadi yaa falan oluyorsunuz. :)

    Sonrasında parçalar bölümü var. Yazar bu bölümü, daha sonra öyküleştirmek için kaleme aldığı ancak yarım kalan yazılar olarak açıklıyor. Dileyen bunları tamamlayabilir diye de not düşmüş :) Aslında çok da güzel olur. Etkinlik falan düzenlense. Daha önce hikaye tamamlama etkinliği oluyordu. Burada ise bir yazarın yarım bırakılmış metinlerini hikayeleşirme durumu olacak. Gerçekten çok farklı bir şey olabilir. Var mı gönüllü acaba? Hikaye yazacak olanlar varsa ben bölümleri tek tek fotoğraflayıp atayım oradan okuyup devamını getirin.

    10.01.2019
  • Mükemmel bir eseri perişan etmenin örneği: İslam Ansiklopedisi!
    Murat Bardakçı
    “Cumhuriyet döneminde İslâmiyet, itikad, tarih, edebiyat, sanat ve şarkiyat gibi bahisleri toplu şekilde ele alan en mükemmel yayın hangisidir?” diye sorulacak olsa, cevabım “Diyanet’in çıkarttığı ve internete de ücretsiz olarak koyduğu 45 cildlik İslam Ansiklopedisi’dir” olur…

    Ama artık “olur” değil, “olurdu” demem lâzım; zira otuz sene boyunca ve büyük emeklerle hazırlanmış olan bu muazzam eserden internet vasıtası ile istifade imkânı, bizzat yayıncıları tarafından ortadan kaldırıldı!

    Şarkiyat âlimleri, İslâmiyet ile alâkalı bahislerde profesyonellere hitap eden bir ansiklopedi yayınlamaya 1910’lardan itibaren heves etmişler, Hollanda’da İngilizce olarak seneler boyunca çıkan ve yeni baskıları yapılan İslâm Ansiklopedisi, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bazı maddeleri düzeltilip bazıları da zamanın âlimlerine yeniden yazdırılarak 1940 ile 1987 arasında Türkçe’ye tercüme edilmişti.

    Neredeyse yarım asır süren yayın sırasında maddeleri teşkil eden bahislerde önemli değişiklikler meydana geldiği için yeni bir ansiklopediye ihtiyaç duyuldu ve bu işi Diyanet Vakfı üstlendi. Vakfın bünyesinde kurulan İslâm Araştırmaları Merkezi’nde 1983’te başlayan çalışmaların neticesinde yeni ansiklopedinin ilk cildi 1988’de çıktı ve faaliyet 2013’te 44. cildin yayını ile son buldu.

    Böyle bir ansiklopedinin yayınına daha başka Müslüman memleketler de teşebbüs etmişler ama başladıkları işi bir türlü bitirememişlerdi ve kısmet Türkiye’nindi!

    2016’da iki ek cild çıkartıldı ama son cilddeki “Kürtler” maddesinde PKK’dan “terörist” değil de “siyasî örgüt” diye bahsedildiğini farkedip yazmam üzerine bu cild daha piyasaya verilmeden ortadan kaldırıldı, tashih edilmiş yeni baskısı da hâlâ çıkmadı!

    Diyanet’in bünyesinde bulunan ve kısaca “İSAM” denen İslâm Araştırmaları Merkezi, İslâm Ansiklopedisi’ni yayınlamasının yanısıra İslâmî alanlarda yapılan ciddî araştırmalara destek sağlamış, çok sayıda başka kitap da çıkarmış ve İstanbul’da gayet zengin bir kütüphane kurmuştu. Bu kütüphane emsalleri arasında şimdi çok önemli mevkide bulunuyor ve alanında Türkiye’nin en mükemmel müesseselerinden biri olarak faaliyet gösteriyor.

    İSAM, bütün bu ilmî işlerine devam ederken bir başka önemli iş daha yaptı, yayını 2014 Ocak’ında tamamlanan İslam Ansiklopedisi’nin tamamını PDF olarak internete koydu. Araştırmacılar ansiklopediden ücretsiz olarak istifade edebiliyorlardı ve neyi nerede araması gerektiğini bilmeyenler için bilgi çöplüğünden ibaret kalan internette böyle bir kaynağın yeralması hem profesyonel ve ciddî araştırmacılara, hem de kırk küsur cildi alıp da evine koyma imkânını bulamayanlara büyük kolaylık teşkil ediyordu.

    Arama motorlarından birine okumak istediğiniz maddenin başlığını ve hemen yanına da “İslam ansiklopedisi” ibaresini yazdığınızda maddenin ansiklopedideki bağlantısı çıkıyor ve tıklayıp istifade ediyordunuz…

    BULABİLMEK NE MÜMKÜN?

    Ama, birkaç hafta öncesine kadar! Zira böyle bir mükemmellik, kolaylık ve ilmî faaliyet İSAM’a her nedense fazla lüks geldi; bu güzelim sistemi yerle bir edip “Bende ne ciciler var!” havasında turistik kartpostal misâli rengârenk resimlerle dolu bir açılış sayfası yaptılar, aradığınız konu ile alâkası olmayan ne varsa sayfaya tıkış tıkış doldurdular ve bu sefalete “yeni yüz” dediler…

    Bu yazıyı yazarken başıma nelerin geleceğini ve canımın nasıl sıkılacağını bile bile ansiklopedide bir madde arayayım dedim, aklıma “İstanbul” geldi, arama motoruna “İstanbul” ve “İslam ansiklopedisi” kelimelerini yanyana yazdım, dünya kadar madde geldi, birini tıkladım ve ekranda üzerinde “Mekke” yazan bir çizimin bulunduğu rengârenk bir sayfa açıldı!

    Sonra ardarda gelen “İstanbul Şehremâneti Mecmuası”, “İstanbul Kadılığı”, “İstanbul Ağası” vesaire maddelerini de tıkladım ama ne mutlu bana! İslâm Ansiklopedisi, Mekke’den başka bir yere gitmeme müsaade etmiyordu!

    Ama o da ne? Birkaç saniye sonra Mekke birdenbire kayboldu ve mübarek şehrin yerini mübarek bir zât, Mevlânâ aldı! Derken o da gitti, sırasıyla “Mescid-i Aksa”, “Kuşevi”, “Bakara Suresi”, “Semerkand”, ve “Fatih Sultan Mehmed” göründü; Artık üzerinde “Tıklayın, okuyun” yazan rengârenk bir çizimler ve fotoğraflar resmigeçidi vardı! Alt kısımda yeralan “Hac”, “Mescid-i Nebevî, “Kurban”, “Arap Dili ve Edebiyatı”, “Kelâm”, “Coğrafya”, “Musiki” vesaire gibi kutular da işin cabası!

    İyi, güzel de ben İstanbul’a arıyordum ama payitahta ulaşabilmek ne mümkün?

    Sonra, sayfanın sağ üst tarafında “TDV İslâm Ansiklopedisi’nde ara…” diyen bir kutunun mevcudiyetini farkettim, oraya “İstanbul” yazdım, yine rengârek bir sayfa, yan tarafında Mihrimah Sultan Külliyesi’nden Şehremini’ye kadar dünya kadar aramadığım bahis ile neredeyse İstanbul’un sınır boyu uzunluğunda bir madde geldi ama alıştığımız o rahat PDF hâlâ ortalıkta yoktu!

    Dakikalar sonra destanı andıran yazı bloğunun en altında “Matbu nüshayı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız” dendiğini gördüm, tıkladım, karşıma maddenin PDF görüntüsü geldi ama İstanbul’un tarihi, coğrafyası, vesairesi değil, sünnet düğünlerinin İstanbul folkloru içerisindeki yerini anlatan bir bahis!

    İSAM’ın bilgisayar allâmeleri koskoca İstanbul’u ortadan işte böyle kaldrıvermişlerdi!

    Artık güzelim ansiklopedinin enkaza çevrilmesine mi üzülürsünüz, harcadığınız vakte mi acırsınız, yoksa Türkiye’de internetten ulaşılan hemen her kütüphaneye sık sık musallat olan ve mükemmelen çalışan sistemleri bir anda darmadağın eden programcı terörüne İSAM’daki hocaların bir türlü mukavemet edememiş olmalarına mı şaşarsınız?

    Azâbun azîm!!!

    CELLÂD BİLE KISKANIR!

    İslâm Ansiklopedisi’nin internet yayınını perişan etme çabalarına birkaç ay önce başlandığı haber alınmış ve bazı akademisyenler İSAM’ın idarecilerini “Yapmayın, etmeyin, PDF’lere dokunmasınlar, sistemin canına okumalarına izin vermeyin” diye uyarmışlardı ama ne çâre!

    İSAM’daki hocalar yaklaşan taarruzu ve ardından gelecekleri bir türlü anlayamadıklarından olacak internet allâmelerinin teknolojik maskaralıkları galip geldi ve ilim dünyasının birkaç hafta öncesine kadar rahatça istifade ettikleri PDF’ler ulaşılamaz hâle getirildi. Neticede, elinin altında o anda İslâm Ansiklopedisi bulunmayan ciddî araştırmacıların her saniyesi kıymetli olan vakitleri çalındı, kırk küsur cildlik yayını maddî imkânsızlıklar yüzünden edinemeyenler de internetteki yalan-yanlış kaynakları kullanmaya mahkûm edildiler!

    İslâm Ansiklopedisi’nin “okunmaması” ve “hiçbir şekilde istifade edilmemesi” için tasarlanan bu yeni internet sayfasının altına “Otuz üç yıllık birikim, yeni yüz…” diye birşeyler yazmışlar…

    “Sevsinler sizin yeni yüzünüzü, kurban olsunlar!” diyeceğim ama ortada “yeni yüz” falan yok ki beyler! Yapılan iş otuz üç yıllık birikimin bir anda berhavâ edilmesidir ve aylar öncesinden hazırlanan, yani taammüden işlenen bu ilmî cinayet, Cemal Kaşıkçı’yı katleden Suudi cellâdları bile kıskandıracak mahiyettedir!
  • 373 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Behçet Bey'le başladı hikaye. Böyle olunca heyecanlandım, sandım ki, Mahur Beste'de yarım kalan hikayeyi tamamlayacağız. İsimleri gördükçe sevindim.
    "Aa! Atiye bizim Atiye mi?"
    "Mahur Beste! Gel, gel bak kimler var burda!"
    Başlangıçta ilk defa duyduğunuz olayları dedikodu dinler gibi okuyorsunuz.
    Üslup bildiğimiz Ahmet Hamdi. Cümleler, paragraflar, sayfalar nasıl birbiriyle bağlıysa, Ahmet Hamdi'nin kitapları da birbirine öyle bağlı. Hem birbirinden bağımsız hem birbiriyle iç içe.
    Atiye Hanımın teyzesinin torunu olan Cemal'in kendi ağzından anlattığı hikayesi Sahnenin Dışındakiler. Anadolu'daki asıl sahnenin dışında kalanlar.
    Kanarya binbir başlı kartalı taşımaya çalışırken; sancıyla, aşağıdan kanaryaya destek olmak için bağıranlar ve bir elinde sigara, diğer elinde şarapla dedikodu edenler.
    Vatanımızın, bir evladı ölünce diğer evladı için ayakta durmaya çalışan bir ana gibi, acısıyla kuvvetini doyurduğu zamanlar.
    Ve bir aşk hikayesi.. Uzaktan ağlamak için seven bir adamın aşk hikayesi. Romanda zaman zaman milli mücadeleden bahsediliyorken sonuna doğru bu konu bir kenara bir bırakılıp üstünde çok durulmayan aşk hikayesine dönülüyor ve aşktan, aşkın verdiği ıstıraptan bahsediliyor.
    -Keşke seni görmeseydim.-
    Ahmet Hamdi'nin genel olarak yaptığı nedir? Cansız ne varsa ona bir şahsiyet vermek. Bunu saatlerde, ağaçlarda ve bilumum cansız nesnelerde gördük. Burda neye can vermiş? Sıkı durun! Bir buruna. Evet, evet bir burun -burası çok dikkatimi çektiği için üzerinde duruyorum-. Buruna kötü davranıldığında nasıl huysuzluk ettiğini gösteriyor bize. Onu sevmediğimizde -sevmediğimiz birçok ieydr şahit olduğumuz gibi- nasıl dikkat çekip, çirkin göründüğünü açıkça anlatıyor. Burnun aklına, fikrine ve onu neden sevmemiz gerektiğine değiniyor. (Şimdilerde yaygınlaşan burun estetiği yaptırma çılgınlığı geldi aklıma. Sevmek yerine burnumuzu susturmak, köreltmek, hatta daha ilerisi öldürmek. Çevremizdeki herkese, beğenmediğimiz her şeye ve her fikre yaptığımız gibi.)

    Ahmet Hamdi'nin tarzı bambaşkadır. Okunmalı ve okutulmalı. Mutlaka tavsiyemdir, okuyunuz.
  • Eksik kalan dualarım için, bende yoksun olan duygularım, arşa el açıp yalvarışlarım,
    Fanilere bağlanışım, kördüğüm olup eksik gördüğüm yanlarımı tamamlamayışım,

    Ne varsa unutulan, kenarda köşede kalan şükür ve sabr’a varamayışım,
    Gidilmesi gereken gidemediğim ne kadar eksik varsa hep yarım kalmışım…

    Hep kendi içimde gittiğim bu yolculuğumda sessiz bir yolculuğa çıkmışım farkında olmadan.
    Sesimi sadece kendime duyurmuşum…
    Yaşamım boyunca hep MERHAMETİMİN arkasından yürümüşüm, sıcağı beklerken ayazda kalmış üşümüşüm…
    Buz kesmiş kelimelerim bile, sevginin sıcaklığına hasret olmuşum.
    Sevildiğimi sanıp fanilerin sözde sevgisini sevgi sanmışım.
    Rab’be adanmak gerekirken yalan dünyanın fani kullarına Aldanmışım…

    Beklentiler üzer dedim, kimseden bir şey beklemedim,
    İyisi de vardı, kötü diye tabir ettiklerimizde, imtihandı unutmuşum.
    Yaşadıklarımı yaşayamadıklarımı İÇİMDE sakladım, İNSANLIK bende kalsın dedim sustum.

    Hep vermek istedim, sorgulamadan, karşılığını alıp alamadığıma BAKMADAN,
    Ertelediklerim içinde ilk sırada ben vardım, kendimi hep ERTELEDİM.
    Çokların beni anlamadığını bildiğim halde hayatıma girenleri bana verilmiş bir vesile olarak gördüm.
    Birlikte Allah’a ulaşmak için bir yol bildim, sebep bildim,
    Herkesi mutlu etmek zorundayım zannettim, herkesin iyiliğini istedim.

    Benimde mutlu olmam gerektiğini unutmuşum.
    Görevim neyse en iyisini yapmalıydım ki VİCDANIM rahat etmeliydi.
    Birilerinin de bana karşı GÖREVLERİ olduğunu hiçe saymışım oysa...
    ViCDANIM sadece bana vicdansızmış oysa…

    Kusur görmek değildi niyetim, Kusur arayan bulurdu,
    Bulan değil, KUSUR örten olmaya çalışırken, kaybedilmiş bir sürü iyi niyeti görmezden gelmişim.
    İyi NİYET etmemiş insanlar arasında kalmışım, ve NE YAZIK Kİ; çırpındıkça benden gidenleri görmemişim.

    Kimsenin, hiçbir şeyin, beni ÜZMELERİNE bakmadan, karşılığında ne
    aldığıma ne hissettiğime aldırış etmeden hep benden gitmesine göz yumdum..
    Nasılda UNUTMUŞUM kendimi,unutturmuşlar aslında.

    Mantığımın önüne geçen sebepler vardı benim farkında olamadığım.
    Parçalanmış kalbime, doğruları söylemeye çalışan bir beynim vardı, TEBESSÜM etmekten vazgeçmedim, mutsuz yanima hep SUS dedim. Sen SUS.

    En büyük HAKsızlığı kendime ettim, kimseye etmediğim kadar.
    Rüyadan uyanırcasına bir halde, KENDİME geldiğimde ise YORGUN, yılgın, bitkin, gözyaşlarında boğulmak üzere olan bir çocuk olarak buldum kendimi.
    Yeniden büyümek istediğim bir hayatım vardı şimdi geride ama içimdeki irkilmeme sebep ses "GEÇTİ" dedi…Geçti..

    Sessizliğin içinde kendime sesleniyorum şimdi ‘Seni bu kadar hiçe saydığım için, insanların seni bu kadar incitmelerine, üzmelerine müsaade ettiğim için, üzerine bu kadar sorumluluk yüklediğim için, hakkın olan bütün duyguları sana yaşatamadığım, tattıramadığım için...
    Çok ÖZÜR diliyorum... !
    Galiba ben, aldanmış ve almadan vermenin ALLAH'a mahsus olduğunu
    UNUTMUŞUM...
  • İyi ki sevdin ve gittin!

    Eğer beni sevmeseydin, kendimden habersiz yaşayacaktım. Kalbimin vücudumun neresinde olduğunu bilmeyecektim. Gülmeyi hastalık sanacaktım.

    Ve sonra beni terk etmeseydin, ölümden habersiz yaşayacaktım. Mutsuzluğun Türkçe anlamını bilmeyecektim. Şiiri yabancı dil sanacaktım.

    Gittiğin yerden acıyorum şimdi. Gittiğin yerde acıyor musun bana? Acıma.
    Çünkü ben sevgisinden utanmayan, yaşadığından pişman olmayan ve hatırasını başının üstünde taşıyanlardanım. Beni yormaz senin hiçbir şey olmamış gibi gitmelerin. En fazla gitmiş olursun.

    Neyse, sen bakma benim böyle sitemli şeyler yazdığıma. Bana şair diyorlar. Eğer öyleysem, eğer şairsem ve eğer seni sevdiysem sana kızamam, kötüleyemem seni. Orada uzakta sana bir şey olsa, canını acıtsalar, canını en çok acıttığın benim canım acır burada.

    Şair olmak hiç kolay değil sevgilim. Sevdiği zaman büyük seviyor insan. Öyle sıradan, öyle herkes gibi sevemiyor. Onu tabiatın güzelliklerine, doğanın ihtişamlı tablosuna sığdıramıyor. Alfabeden büyük seviyor şair.

    Sen beni terk ettiğin zaman, takvimlere kızmadım. Kötü anmadım adını. Namusunu kirletmedim ağzımla. Sana dair ne kaldıysa, bir anıt gibi durdu şehrimin ortasında. Bana bırakmadığın her şeyini içimde sakladım.

    Sakın üstüne alınma, sana değil, yarım kalan hikayemize kırgınım. Yaşanan neyimiz varsa, pişman değilim hiçbirinden. Başa sarsa takvim, saatler geriye aksa kaldığım yerden severim seni.

    Birlikte aynı düğünün başrolü olamadığımıza, "evlilik aşkı öldürüyor" diyenlere ağzının payını veremediğimize, deniz kenarında bir karavanda uyuyamadığımıza ve sandalda şarkılar söylemediğimize üzülüyorum. Bizsiz yaşanan her şeye avaz avaz küfür ediyorum içimden.

    İşte böyle iki gözüm. Kalsan mumlar yakar, şaraplar içer, susarak konuşurduk. Gittin, başkasına şarkı, bana şiir oldun. Gittiğin yere mutluluğumu vücudunla beraber götürdün. Bana sensizliğin yalnızımsı tadı kaldı. Aşklıktan ölüyorum şimdi.

    Ama bilirsin;

    İşçi ekmeğini taştan çıkarır,
    Ben de seni sevmeye çalışan bir işçiyim.
    Elbet ekmeğimi kalbinden çıkarırım.

    Ve bilirsin;

    Şairler ölmez,
    Onlar hep ağır yaralıdır.
    Kolay değil, sen de bir şairi sevdin.
    Adressiz mektup gibi dolaşırım halk arasında.
    Ve gün olur bir şiir olur çıkarım karşına.
    Sana yazdıklarımı sen okumasan bile,
    Elbet çocuğun okur sevdiğine...

    Atakan Gülgar