Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 7
Yazar: Mithril / Danny
Hikaye Adı : Kayıp Rüyalar
Link: #29379649

Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

Kayip Ruyalar
Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

SIDIKA ÇERKEZ, Papatya Kokulu Hikayeler'i inceledi.
21 Şub 16:27 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Hiç kimsenin yanınızdan mutsuz ve kötü ayrılmasına izin vermeyin. Bulunduğunuz konumda mutlu olmaya bakın.Çiçek büyütün, kitap okuyun hayatı yarım bırakmayın.

“Belki “ Ya doğru insanla birlikte değilsem ne olacak?” diye düşünüyorsunuz. Bu çok önemli bir soru. Doğru insan seçmeniz elbette gerekli. Peki, doğru kadın veya erkek kimdir? Sizinle aynı yöne gitmek isteyen, duygusal, bedensel, parasal ve ruhsal açılardan görüş ve değerlerinizle uyum içinde olan kişidir doğru insan. Benim size söyleyebileceğim, size uygun kadının olduğu gibi sevdiğiniz, değiştirmeye hiç gerek duymayacağınız kadın olduğudur. Bu kadın sizin için doğru seçimdir. Sizin varlığınızın da onun için doğru seçim olacağı doğru kadını bulmuşsanız talihlisinizdir. Sizi olduğu gibi seviyor, değiştirmek istemiyorsa onun için doğru erkeksiniz demektir.”

Yıllar sonra bir arkadaşıma vermek içim elime aldığım Ustaca Sevmek 'in içinden zamanında kuruttuğum iki tane çiçek çıktı. Tam da geleceği gösterir gibi yukarıda altını çizmiş olduğum sayfada.. Sarı ve mor kasımpatları. Ne kasımlar geçirdim , öfke patlamaları ve kim bilir ne acılar içinde.

Dün gibi değil ; ama niye dün yaşanmış gibi hatırlıyorum ki. Yarım saat rötarlı bir yolculuk sonrası, seni beklediğim havaalanında elinde ''papatya seversin aslında ama bunlar da papatyaya benziyor diye aldım'' dediğin bir demet kasımpatı vardı. Sarılı ve morlu. İçimin bütün keşmekeşini yaşatmıştı o çiçekler. Yola çıkıyorum diyene kadar geleceğinden haberim yoktu, yine uykusuz bir gece sonrası, kafam karışıktı ve senin elinde kasımpatları vardı. Gülümsedim, kucaklaştık. Seninle ve içimde yeniden tomurcuklanan tüm umutlarla.
Bir de bunları okumamışsındır dediğin üç beş kitap. Hangileri bilmiyorum. Kişisel gelişim kitaplarını pek sevmesem de Ustaca Sevmek 'e özel bir anlam yüklediğimden mi, iddialı bulduğumdan mı ismini, onun içine koymuşum çiçekleri..

Kitapları, çiçekleri, beklemeleri, özlemleri severim. Daha başka sevdiğim şeyler de vardı tabi. Sen gibi şeyler. ''Hatalıydım, son bu son'' dedikten sonra gönderdiğin özür dileyen çiçekler, bana gelişlerinde aldığın sevgi taçlandıran çiçekler, yolda çiçekçi kadına gülümsediğimde ''Hadi alalım” dediğin çiçekler gibi şeyler.
Şimdi çok iyi anlıyorum ki dediklerinde çok haklıydın , “çok anlamsız şeyleri” sevmişim Sen gibi, hem de çok acemice..
Kitabı yıllar sonra bir kez daha okudum; ilişkilerimi, kalıplara sokmaya çalışarak özgür bırakmaktansa kaybedeceğim endişesi ile hissettiklerimin korku mu sevgi mi olduğunu bile anlamadan bağımlılık haline nasıl ustaca getirdiğimi. Sadece dostlarımı değil, annemi babamı hatta çocuklarımı da. Siz yapmayın; Korkmayın kaybetmekten, acımayın merhamet beslemeyin, koşulsuz sevin, şartsız bağımsız, özgürce..sevebilirseniz eğer işte budur sevmek hatta ustaca sevmek..
Arkadaşıma vereyim Ustaca Sevmek'i. İçinde kurutulmuş umudumun çiçeklerini de birlikte .
Merak edip okur musunuz bilemem ama alın ve sevdiklerinize hediye edin.. Sevmekten Usanmayın...Keyifli okumalar...
https://www.youtube.com/watch?v=PtEZqwnfRsE

Yazdığım Bişi
Yasemin çilekeşti. Nedenleri de bunlardı:
-5 yaşındayken babası ölmüştü.
-Okuyamadı, durumları el vermiyordu.
-Çocukluğu göç ile geçti, yaşıtlarıyla arkadaş olamadı.
-Annesi yüzünden eroin bağımlısı doğdu. Bağımlılığını atlatırken birçok kez havale geçirdi.
-Yasemin'in gözleri doğuştan bozuktu.
-Bir beşik kertmesi vardı, Yasemin'le işi pişirip askere gitti. Yasemin avunamadı, doğuda oturuyorlardı, ailesi uzun süre devlet terörüne maruz kalmıştı. Yasemin'in dağdaki amca oğlu beşik kertmesini öldürdü. Bebekle kaldılar.
-Parası yoktu, annesi sana bakamam dedi ve evden kovdu.
-Şehre geldi, iş bulamadı, yanlış insanlara bulaştı.
-Hayat kadını oldu. Yasemin bakamaz şimdi dediler ve çocuğunu elinden aldılar. Kısaca Yasemin artık iyice olmuştu. Silah alayım diyordu. Sokağa çıkıp onu bunu vurayım da stres atayım diyordu.
-
Yasemin'in bir arkadaşı vardı. Yasemin'in arkadaşının bir evi vardı. Yasemin o evde kalıyordu. Yasemin'in arkadaşının adı Rukiye'ydi. Rukiye eve geldiğinde Yasemin hemen yakasına yapıştı ve ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaya başladı. Rukiye gülümsedi. Yasemin gülme lan şıllık diyerekten alınsa da Rukiye işini biliyordu. Rukiye su kaynattı.
Rukiye Yasemin'e papatya çayı verdi. İyice misin dedi. Yasemin iyice değildi. Rukiye Yasemin'e bir papatya çayı daha verdi. Yasemin biraz iyiceydi. Rukiye melisa çayı verdi, kediotu çayı verdi. Yasemin'in başı dönüyordu. Rukiye nane çayı verdi, lavanta kaynattı onu verdi. Yasemin gülüyordu.
Birden sabah oldu. Yasemin uyuduğunu hatırlamıyordu. Şehre gelip de tutunamadığını hatırlıyordu. Annesinin onu evden kovuşunu hatırlıyordu. Rukiye'yi kaldırdı ve çay yaptılar. Bu sefer çarkıfelek çayıydı.
-
Rukiye bu çayları yapıyordu, bir saat iyi hissediyorlardı, sonra tekrar canları sıkılıyordu. Bu yüzden günde 10-15 bardak çay içer oldular. Rukiye her seferinde "bir çaylık dert mi olur" gibi şeyler diyordu ve Yasemin'in moralini bozuyordu. Bir gece otururlarken Rukiye aslında yasemin çayı da var dedi. Yasemin güldü, tam ver diyecekti, Rukiye "aslında tam yasemin çayı değil yeşil çay, yaseminle aroma katıyorlar" diye açıklamaya girişince birden arkadaşından tiksiniverdi.
-
Gece soğuktu, rüzgardan camlar titriyordu. Saat bozuktu ama etrafın karanlığından ve Rukiye'nin horlayışından geç olduğu anlaşılıyordu. Yasemin onca çaya rağmen uyuyamıyordu. İçi içini yiyordu. Aniden kalktı ve bulduğu bir Şok poşetine ne kadar çay varsa doldurarak kendini sokağa attı. aroma veriyormuş, en azından aroma veriyor kepaze kadın, rukiye diye çay mı var yok tabimnsnhn diye mırıldanarak yokuş yukarı ana yola yürümeye başladı. Titreyerek bir köşede sabahı bekledi ve açılan ilk A-101'e girerek ustaca kendine bir kettle çaldı. Bağımsızlığını kazanmış gibiydi. Bir vapura bindi ve lavaboya istiflendi. Musluktan doldurduğu suyu çeşitli prizlerde ısıtıp ısıtıp çay yapabiliyordu. Günlerini o şekilde geçirmeye başladı. Mutlu olmasa da kayıtsızdı. Bu ona yeter de artardı.
-
Aylar geçti. Çaylar bitmemişti. Rukiye bu kadar çay aldıysa o da iyi manyak olsa gerekti. O vapurdan bir kere olsun inmedi. Denizin tuzlu havası cildine teneffüs etmişti, kokmuyordu. Koksa da göze çarpmıyordu. Bütün çalışanlar Yasemin'in vapurda yaşadığını biliyorlardı ama ses çıkarmıyorlardı. Yasemin onlarla flört ediyordu ve vapur çalışanlarının uzun yolculuklarda çalışan deniz adamları gibi nutukları tutuluyordu. Bu biraz vapur çalışanlarının hayvanlığından, biraz ülkemizdekilerinden hep aranıyor oluşundan, biraz da Yasemin'in hayat kadını geçmişi ile flörtten anlamasından kaynaklanıyordu. İyi ki uzun yolculuk değildi bunlar da başına bir iş gelmiyordu.
-
Vapurda kimlerin neler unuttuğunu bilemezsiniz. Bir mor kaşkolu, üç hırkası vardı. Son vapur yolculuklarından birinde gözüne tam uyan gözlükler bulmuştu. Özellikle vapura binen çoğu kişi ilk seferlerde Kürk Mantolu Madonna kitabını unutuyordu. Yasemin unutulan kitapları da okuyordu. Vapurun etrafına stratejik olarak sakladığı bir kütüphanesi vardı. Sadece akşam seferlerinde bulduğu Paulo Coelho kitaplarını okumuyordu. Yasemin gıda ihtiyacını vapurun üst katından atılıp aşağı kata düşen simit parçalarıyla gideriyordu, problemlerinin kendini sevmeyişinden kaynaklandığını düşünmüyordu. Her anlamıyla ortamını kurmuştu, hem kültürleniyordu, hem ilginç insanlarla tanışıyordu, hem de bütün gün açık havada vakit geçiriyordu.
-
Her şey yolunda giderken günün birinde vapurun kaptanı değişti. İlk başta Yasemin bu kaptanla pek anlaşamadı, çünkü diğer çalışanlar gibi flört ile büyülenmiyordu. Yasemin sudan çıkmış balığa dönmüştü. Elinde başka kozu yoktu. Bir gün kaptan mesai sonrası onu etrafta oyalanırken gördü ve yanına geldi. Sakince "ben sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yeri kendiniz gibi seviyesizleştirirsiniz" dedi. Yasemin ne diyeceğini bilmiyordu, kaptanın koluna girse hiç olmazdı, hiçbir şey söylemeden inmeyi düşündü ama tanımadığı bir güç onu cevap vermeye itti. Cevap verme kararı aldığında içgüdüsel bir şekilde söyleyeceği şeyi hiç eğip tartmadan "ben de sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yerde seviye ararsınız, bulamadığınız an kendiniz seviyesizleşirsiniz" dedi. Kaptan bunu beklemiyordu, şaşırdığını bir anlığına bütün barizliğiyle belli etti ardından da arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Yasemin bunu hangi kitaptan okuduğunu merak etmişti.
-
İlerleyen günlerde ne zaman karşılaşsalar kaptan gözlerini kaçırıyordu. Yasemin aldırmıyor, çaylarını içiyor, kitaplarını okuyor, kökenlerini unutmamak adına da yerde bulduğu sigara izmaritlerini sömürüyordu. Gemiye bineli bir, belki iki sene olmuştu. Bu bir tahmindi. Yasemin günleri takip edemiyordu. Bu aymazlığı bir KPSS kitabı bulana kadar sürdü. Yasemin uzun süre çalıştı, daha sonra ilkokul mezunlarının KPSS'ye giremediğini öğrendi. Çay içti, ve derdini yedi. İskelede bulduğu kitapları satarak vapurdan açık lise okudu, vapurdan açık üniversite okudu, vapurda tez yazdı.
-
Yapması gereken tek şey KPSS'ye girmekti şimdi. Fakat kitapları alacak parası yoktu. Elinde ne varsa gitmişti. Bu çok canını sıkıyordu, çünkü hem çayları hem de hevesi bitiyordu artık. Bir gece yine uyuyamamıştı, üst katta uzanıyor ve yıldızları izliyordu, düşünmemeye çalışıyordu ki aşağıdan bir ses duydu. Birileri bir şey düşürmüştü. Ama sabaha karşı, bu saatte kim vardı ki vapurda? Kim ne düşürüyor olabilirdi? Aşağı indi ve lavabosunun önünde etrafa saçılmış ders kitaplarını gördü. Sendeleyen ayak sesleri makine dairesinin içine doğru yankılanıyordu. Kapının önüne oturdu ve içeri girmedi. Sırıtıyordu. Kaptanın beyaz şapkası yerdeydi. Belli ki jest yapmak istemişti. İlk başta soğuk gelen sonradan yumuşayan babacan bir adamdı demek kaptan. Gelip insanlara değersiz falan diyordu, sonra da ısınıyordu. Tutarsız soytarı, hahaha, belli ki, Yasemin'in hazır deniz ortamındayken vay amk diye düşüncelere dalmasını ve insanlara yaklaşımını bir kez daha sorgulamasını istemişti. Ama düşmüştü gerizekalı. Şimdi de aşağıda ses çıkarmamaya çalışıyordu fakat ister istemez boğazını falan temizliyordu. Sabah olunca makine dairesinden çıktı, Yasemin'e bakmadan ve şapkasını görmezden gelerek hızla ilk seferi yapmaya gitti. Yarım saat sonra şapkasını almaya geldi, gözleriyle etrafı kolluyordu. Yasemin'in şapka elinde onu beklediğini görünce geriye dönecek gibi oldu, Yasemin aniden kendisine sarılınca dengesini kaybedip tekrar düştü. Yasemin gülüyordu. Kurtaracak bir karizmasının kalmadığını fark edince o da gülmeye başladı.
-
Nice seferler yapıldı sonra. Yasemin alanında saygın bir akademisyendi artık. TV programlarına çıkıyor, seminerlerde konuşuyor, kitaplar yazıyor hatta ara sıra hükümet tarafından susturulduğu bile oluyordu. Çok ilerleme kaydetmişti çok. Artık bitki çayı da içmiyor, reçeteli ilaçlar kullanıyordu. Çaylara bağışıklık kazanmıştı. Sigortası olduğundan, saygı gördüğünden, öğretmen olduğundan kimse bu ilaçları alışını sorgulamıyordu. Bugünlerde derdi ilaçlara da kazandığı bağışıklıktı. Kendini işine vermek istiyordu ama yeni fikirler üretemiyordu. Nasıl olduysa vücudu yıllanınca değerleri de yıllanmıştı.
Hiç evlenmemişti üstelik, yalnızlığa alışmıştı. İlk evini tuttuğunda ev sahibi Rukiye'nin eski ev sahibi çıkmıştı. Sabahları karşılaştıklarında da imalı imalı hocammm diyordu. Hayat kadınlığı yaptığı yıllar değil de bu adam soğutmuştu onu karşı cinsten, hiç aklına bile gelmemişti evlenmek. Modern yaşıyordu, modern düşünüyor ve modern seviyordu. Dolayısıyla bütün bu yaptıklarını yarım yamalak yapıyordu. Bu yüzden ortalama bir yaşamı vardı. Kettle'ı sadece hazır çorba için açan bir insanın yaşamıydı bu. Çay vakit kaybıydı sadece.
-
O adamın yanından çıktığında yeni evini karşıdan tutmuştu ve işe her sabah vapurla gidiyordu. Evinde bir sürü Kürk Mantolu Madonna vardı. Ara sıra sabah vapurunda oturduğu yerin yanına koyar, inerken de kasten unuturdu. Böyle bir gündü yine. Bugünün tek farkı uzun süredir düzenli kullanmaya çalıştığı ilaçlarının sayılarında bayramı unutmasıyla bir aksama yaşanmış olması, bu aksamayı unutmasıyla da bu sabah ilaçsız kalmasıydı. Dolayısıyla kendi de aksiydi. İstemediği şeyleri hissediyordu, bu hisler de istemediği şeyleri düşünmesine sebep oluyordu ve kim bundan hoşlanabilirdi sanki?
İnme vakti geldiğinde Madonna'yı sert bir şekilde yanına koydu ve hızla çıkışa yürümeye başladı. İnsanları itiyordu ama bunun farkında değildi ve kendisinin itildiği yanılsamasına kapılıyordu. Bunca zorluğa rağmen bir yerlere gelebilmişti, kendisi ile gurur duyması gerekirdi. Yetmez, başkalarının da onunla gurur duyması gerekirdi, böyle vapurda itmeleri hiç yakışık almıyordu. Martılar ne kadar da çirkin ötüyorlardı be. Sabahın köründe de ne bok yemeye kalkmıştı sanki? Eroin bağımlısı doğmuştu ve akademisyen olmuştu. Sanki daha fazlasını hak ediyordu. Daha fazlasını hak etmiyor olsa bile en azından şimdiye yetinmeyi öğrenmiş olması gerekirdi. Önündeki adam hart hurt boğazını temizliyordu ve ensesi kocamandı. Neden ölmüyordu bu adam? Ne için uğraşıyorum ben dedi, maaşımın yarısını neden Kürk Mantolu Madonna'ya harcıyorum? Gitti kitabı geri alıp çantasına attı ve yine önüne geleni ite ite vapurdan indi.
-
İskelenin etrafındaki bankların birine oturdu. Canı feci sıkkındı şimdi. Vapurdaki kalabalık onu içsel monologlara itmiş ve kendi tiradını beğenmeyerek daha bir aksileşmişti. Solundaki bankta akşamcının biri sızmış olduğunu gördü ve yanında bir siyah poşet duruyordu. İçinde belki alkol vardır diye poşeti karıştırdı ve gerçekten de bir bira buldu. Yıllardır içki içmemişti. Akşamcıya tiksintiyle baktı ve birasını alıp uzaklaştı. Orada o değersiz, seviyesiz herifle görülmek istememişti. Sahilde yürümeye başladı. Birayı bir çöpün başında kafasına dikti ve kutuyu yere çalıp bir de sigara yakarak yoluna devam etti. Uzunca yürüdü. Yorulunca bir banka oturdu, derken gözünün kenarında tanıdık birilerini fark etti. Kimdi bu? Kaptan değil miydi bu? Gerçekten de bir bank ötede kaptan oturuyordu. O kadar yaşlanmıştı ki, beyaz şapkası olmasa tanıyamayacaktı. Çaktırmadan adamı mercek altına almak istedi ama başını çevirip bir kaçamak gözlem yaptıktan sonra geri önüne bakma planı, kafasını çevirdiği an kaptanla göz göze gelmesi ile sona erdi. Kaptan pişmiş kelle gibi huzurlu huzurlu sırıtıyordu ve beklentili bakışları Yasemin'i adamın adını unuttuğuna pişman etti.
-
İsteksizce kaptanın yanına oturdu ve "çok yaşlanmışsın" dedi. Kaptanın gözleri gülüyordu. Gülen gözlerini en rahatsız edici biçimde onun gözlerine dikerek "Nereye kayboldun sen yaaa" dedi, "insan ziyarete falan gelir". Yasemin bu aksi adamın yaşlanınca böyle ermiş gibi işi çözmüş gibi durmasından çok rahatsız oldu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi, "okudum, adam oldum" dedi. Kaptan yine güldü, bok mu vardı, neden bu kadar çok gülüyordu bu adam? Kaptanın elindeki çaya baktı, "papatya mı o" diye sordu.
"Kuşburnu, büfede papatya yokmuş".
"Hmm..."
Gerçekten ilgilenmiyordu. Soruyu sormuştu ama nedense cevabını duymak istememişti. Bir an önce akşam olsun, hemen yarın olsun, hafta bitsin, emekli olayım, ne olacaksa olsun diye hızlı hızlı düşünüyordu. Yerinde durmaktan rahatsız olduğu elinin kolunun sabit durmamasından belliydi, kaptan neden bunu görüp lafı kısa kesmiyordu ki?
-
Bir süre susup önlerindeki kayalığın ardında ufukları fethetmiş denizi izlediler. Olabildiğince yavaş bir şekilde birbirlerini kovalayan bulutları ve uzakların sisi içinde demir atmış gemilerin sükunetini seyrettiler. Görünüşe göre bunlar kaptana yetiyor da artıyordu. Aynı şey Yasemin için geçerli değildi. Kaptan bir sonraki cümlesini kurduğunda, o gitme kararını çoktan almıştı.
Yeni simit bitirdiği her halinden belli olan kaptan, sarı süveterindeki susamları ayıklamaya çalışıyordu, sonra duraksadı ve "hatırlıyor musun vapurdaydık beraber" gibi bir şeyler söyledi.
Yasemin de bunu bekliyordu işte, "hııı" diyerek ayağa kalktı ve tepki fırsatı bırakmadan hızla kaptanın omzunu sıkarak gideceğinin sinyalini verdi.
"Güzel vapurlardı onlar" dedi arkasını dönerken ve ekledi, "bu yeni vapurlar y.rrak gibi".

FATİME TURAN, Papatya Kokulu Hikayeler'i inceledi.
06 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Hiç kimsenin yanınızdan mutsuz ve kötü ayrılmasına izin vermeyin.
Bulunduğunuz konumda mutlu olmaya bakın.
Papatya sevin, kitap okuyun. Hayatı yarım bırakmayın!

FIRAT SATICI, bir alıntı ekledi.
 02 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Yarım Papatya
Kapına bir yarım papatya bıraktım.
Benden olduğunu bilme.
Utanırım ben.
Her tarafıma bulaşmış gönül mürekkebi,
her yanım şiir lekesi.

Tüm "sevmiyor" yaprakları koparılmış,
sadece sevgisi kalmış,
bir yarım papatya bırakıp kaçtım işte.

Ben kendi adına "sevmiyor" yapraklarına razı.
Avucumda onlar,
kendime sarındım, gidiyorum.
Sen zaten benden habersiz.
"Seviyor" yapraklarıyla dolu bir çiçekle berabersin.

Boş ver beni ve başla bakalım
koparmaya. Sevgiden yaprakları.
Her yaprakta farkına varacaksın,
ben de dahil, seni herkes,
Seviyor...
Seviyor...
Seviyor...

Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 40 - İnova Kitapları)Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 40 - İnova Kitapları)
Selim, bir alıntı ekledi.
12 Eyl 2017

Tutunamayanlar Üniversitesi
"Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Âşık olma oranı yüz binde kırk iki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran bin dokuz yüz seksende yüz binde seksen altı olacak. Gene yeterli değil. Planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üzerinde çok durmuyorlar. Beş yıllık planın uygulanmasına geçeli bizim sınıftan yalnız Güner âşık oldu: o da bir bar artistine.Cinsi aşk olduğu için sayılmadı. Aşkta geriyiz de başka şeylerde ileri miyiz sanki? Yalnız trafik kazalarında birinciyiz.Buyrun bakalım. Binde dört onda iki. Gururumuza dokunuyor. Selim kadar olamıyoruz. Ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. Milli gelirin dağılımı gibi. Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz onaltı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma(bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dörtyüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, ada-lar v.s.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Buna gizli aşkları da ekleyin (bültende Selim’inadına rastlanmadığı için, bunu gizli aşk olayları arasındadüşünebiliriz.) Gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarınagöre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor. Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlakolarak) yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme,kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört biniki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan âşık olma ve sadece (bu sayı kesin) sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. Bu arada, park bekçileri, seksen iki bin kadarçifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve âşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş. Tahmini zarar, yarım milyon lira civarında. Uzun sözün kısası, nefes alışın bile izleniyor Selim. Manastıra çekilmekten başka çare yok. Onun istatistiği henüz tutulmamış. Yalnız, geleneklerimize uygun görülmüyor. Medreseye çekilseydin, daha milli olurdu. Ne iyi olduğunu bilemezsiniz gelişinizin Günseli. Bu bilgileri, sizden başka kime verebilirdim? Yoktan neler yarattığımı görüyorsun. Bütün az gelişmişliğime rağmen, elimden geleni yapıyorum. Sen bir cümle söyle, ben ondan neler çıkarırım şa-şarsın. Selim de öyle söylerdi. Sen Selim’e bakma. Asıl şim-di görmeliydi beni. Selim baba, oğlunla iftihar ediyor musun? Derslerine iyi çalışmış mı? Ezberini iyi söylüyor mu?Babasının sözleri hep kulağında çınlarmış. Ders çalışmıyor bu çocuk, diye durmadan homurdanırmış Numan Bey. Bu çocuk kitap yüzü açmıyor. Ben de açmıyorum canım Selim.Gene de tutunamayanlar üniversitesinden mezun olmayı hayal ediyorum."

Tutunamayanlar, Oğuz AtayTutunamayanlar, Oğuz Atay

Mehmet Babacan
Ben mi erkenciyim, sen mi geç kaldın?
Bu istasyon bana yabancı gülüm.
Yorgun yüreğime zamansız geldin,
Korkarım öldürür bu sancı gülüm.

Serap mı, hayal mi, düş mü gördüğüm;
Özlem gergefinde tel tel ördüğüm?
Ayrı dünyalarda umut kördüğüm,
O yüzden yüreğim isyancı gülüm.

Sarmaldır arzular, giz saçak saçak,
Düş olmuş umutlar, tutulmaz kaçak;
Kim derdi şarkılar yarım kalacak,
Neyi çalsın şimdi kemancı gülüm?

Mevsimler geçiyor, şimdi sonbahar,
Yıllar sicim sicim saçlarımda kar;
Seviyor dese de beyaz yapraklar
Papatya çiçeği yalancı gülüm.

Dora Baysan, Yarım Kalan Öyküler'i inceledi.
 29 Haz 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok güzel. Öykülerin hepsi birbirinden güzel. Öykü sonlarındaki siyah motiflerle süslenmiş sözlere de ayrıca bayıldım. Bazı öyküler özellikle sanki yaşadıklarımı anlatmış. Mendilin arasında kurutulmuş papatya öyküsü ile unutulmuş sevgili öyküsünü çok çok beğendim.