“Belki “ Ya doğru insanla birlikte değilsem ne olacak?” diye düşünüyorsunuz. Bu çok önemli bir soru. Doğru insan seçmeniz elbette gerekli. Peki, doğru kadın veya erkek kimdir? Sizinle aynı yöne gitmek isteyen, duygusal, bedensel, parasal ve ruhsal açılardan görüş ve değerlerinizle uyum içinde olan kişidir doğru insan. Benim size söyleyebileceğim, size uygun kadının olduğu gibi sevdiğiniz, değiştirmeye hiç gerek duymayacağınız kadın olduğudur. Bu kadın sizin için doğru seçimdir. Sizin varlığınızın da onun için doğru seçim olacağı doğru kadını bulmuşsanız talihlisinizdir. Sizi olduğu gibi seviyor, değiştirmek istemiyorsa onun için doğru erkeksiniz demektir.”

Yıllar sonra bir arkadaşıma vermek içim elime aldığım Ustaca Sevmek 'in içinden zamanında kuruttuğum iki tane çiçek çıktı. Tam da geleceği gösterir gibi yukarıda altını çizmiş olduğum sayfada.. Sarı ve mor kasımpatları. Ne kasımlar geçirdim , öfke patlamaları ve kim bilir ne acılar içinde.

Dün gibi değil ; ama niye dün yaşanmış gibi hatırlıyorum ki. Yarım saat rötarlı bir yolculuk sonrası, seni beklediğim havaalanında elinde ''papatya seversin aslında ama bunlar da papatyaya benziyor diye aldım'' dediğin bir demet kasımpatı vardı. Sarılı ve morlu. İçimin bütün keşmekeşini yaşatmıştı o çiçekler. Yola çıkıyorum diyene kadar geleceğinden haberim yoktu, yine uykusuz bir gece sonrası, kafam karışıktı ve senin elinde kasımpatları vardı. Gülümsedim, kucaklaştık. Seninle ve içimde yeniden tomurcuklanan tüm umutlarla.
Bir de bunları okumamışsındır dediğin üç beş kitap. Hangileri bilmiyorum. Kişisel gelişim kitaplarını pek sevmesem de Ustaca Sevmek 'e özel bir anlam yüklediğimden mi, iddialı bulduğumdan mı ismini, onun içine koymuşum çiçekleri..

Kitapları, çiçekleri, beklemeleri, özlemleri severim. Daha başka sevdiğim şeyler de vardı tabi. Sen gibi şeyler. ''Hatalıydım, son bu son'' dedikten sonra gönderdiğin özür dileyen çiçekler, bana gelişlerinde aldığın sevgi taçlandıran çiçekler, yolda çiçekçi kadına gülümsediğimde ''Hadi alalım” dediğin çiçekler gibi şeyler.
Şimdi çok iyi anlıyorum ki dediklerinde çok haklıydın , “çok anlamsız şeyleri” sevmişim Sen gibi, hem de çok acemice..
Kitabı yıllar sonra bir kez daha okudum; ilişkilerimi, kalıplara sokmaya çalışarak özgür bırakmaktansa kaybedeceğim endişesi ile hissettiklerimin korku mu sevgi mi olduğunu bile anlamadan bağımlılık haline nasıl ustaca getirdiğimi. Sadece dostlarımı değil, annemi babamı hatta çocuklarımı da. Siz yapmayın; Korkmayın kaybetmekten, acımayın merhamet beslemeyin, koşulsuz sevin, şartsız bağımsız, özgürce..sevebilirseniz eğer işte budur sevmek hatta ustaca sevmek..
Arkadaşıma vereyim Ustaca Sevmek'i. İçinde kurutulmuş umudumun çiçeklerini de birlikte .
Merak edip okur musunuz bilemem ama alın ve sevdiklerinize hediye edin.. Sevmekten Usanmayın...Keyifli okumalar...
https://www.youtube.com/watch?v=PtEZqwnfRsE

Yazdığım Bişi
Yasemin çilekeşti. Nedenleri de bunlardı:
-5 yaşındayken babası ölmüştü.
-Okuyamadı, durumları el vermiyordu.
-Çocukluğu göç ile geçti, yaşıtlarıyla arkadaş olamadı.
-Annesi yüzünden eroin bağımlısı doğdu. Bağımlılığını atlatırken birçok kez havale geçirdi.
-Yasemin'in gözleri doğuştan bozuktu.
-Bir beşik kertmesi vardı, Yasemin'le işi pişirip askere gitti. Yasemin avunamadı, doğuda oturuyorlardı, ailesi uzun süre devlet terörüne maruz kalmıştı. Yasemin'in dağdaki amca oğlu beşik kertmesini öldürdü. Bebekle kaldılar.
-Parası yoktu, annesi sana bakamam dedi ve evden kovdu.
-Şehre geldi, iş bulamadı, yanlış insanlara bulaştı.
-Hayat kadını oldu. Yasemin bakamaz şimdi dediler ve çocuğunu elinden aldılar. Kısaca Yasemin artık iyice olmuştu. Silah alayım diyordu. Sokağa çıkıp onu bunu vurayım da stres atayım diyordu.
-
Yasemin'in bir arkadaşı vardı. Yasemin'in arkadaşının bir evi vardı. Yasemin o evde kalıyordu. Yasemin'in arkadaşının adı Rukiye'ydi. Rukiye eve geldiğinde Yasemin hemen yakasına yapıştı ve ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaya başladı. Rukiye gülümsedi. Yasemin gülme lan şıllık diyerekten alınsa da Rukiye işini biliyordu. Rukiye su kaynattı.
Rukiye Yasemin'e papatya çayı verdi. İyice misin dedi. Yasemin iyice değildi. Rukiye Yasemin'e bir papatya çayı daha verdi. Yasemin biraz iyiceydi. Rukiye melisa çayı verdi, kediotu çayı verdi. Yasemin'in başı dönüyordu. Rukiye nane çayı verdi, lavanta kaynattı onu verdi. Yasemin gülüyordu.
Birden sabah oldu. Yasemin uyuduğunu hatırlamıyordu. Şehre gelip de tutunamadığını hatırlıyordu. Annesinin onu evden kovuşunu hatırlıyordu. Rukiye'yi kaldırdı ve çay yaptılar. Bu sefer çarkıfelek çayıydı.
-
Rukiye bu çayları yapıyordu, bir saat iyi hissediyorlardı, sonra tekrar canları sıkılıyordu. Bu yüzden günde 10-15 bardak çay içer oldular. Rukiye her seferinde "bir çaylık dert mi olur" gibi şeyler diyordu ve Yasemin'in moralini bozuyordu. Bir gece otururlarken Rukiye aslında yasemin çayı da var dedi. Yasemin güldü, tam ver diyecekti, Rukiye "aslında tam yasemin çayı değil yeşil çay, yaseminle aroma katıyorlar" diye açıklamaya girişince birden arkadaşından tiksiniverdi.
-
Gece soğuktu, rüzgardan camlar titriyordu. Saat bozuktu ama etrafın karanlığından ve Rukiye'nin horlayışından geç olduğu anlaşılıyordu. Yasemin onca çaya rağmen uyuyamıyordu. İçi içini yiyordu. Aniden kalktı ve bulduğu bir Şok poşetine ne kadar çay varsa doldurarak kendini sokağa attı. aroma veriyormuş, en azından aroma veriyor kepaze kadın, rukiye diye çay mı var yok tabimnsnhn diye mırıldanarak yokuş yukarı ana yola yürümeye başladı. Titreyerek bir köşede sabahı bekledi ve açılan ilk A-101'e girerek ustaca kendine bir kettle çaldı. Bağımsızlığını kazanmış gibiydi. Bir vapura bindi ve lavaboya istiflendi. Musluktan doldurduğu suyu çeşitli prizlerde ısıtıp ısıtıp çay yapabiliyordu. Günlerini o şekilde geçirmeye başladı. Mutlu olmasa da kayıtsızdı. Bu ona yeter de artardı.
-
Aylar geçti. Çaylar bitmemişti. Rukiye bu kadar çay aldıysa o da iyi manyak olsa gerekti. O vapurdan bir kere olsun inmedi. Denizin tuzlu havası cildine teneffüs etmişti, kokmuyordu. Koksa da göze çarpmıyordu. Bütün çalışanlar Yasemin'in vapurda yaşadığını biliyorlardı ama ses çıkarmıyorlardı. Yasemin onlarla flört ediyordu ve vapur çalışanlarının uzun yolculuklarda çalışan deniz adamları gibi nutukları tutuluyordu. Bu biraz vapur çalışanlarının hayvanlığından, biraz ülkemizdekilerinden hep aranıyor oluşundan, biraz da Yasemin'in hayat kadını geçmişi ile flörtten anlamasından kaynaklanıyordu. İyi ki uzun yolculuk değildi bunlar da başına bir iş gelmiyordu.
-
Vapurda kimlerin neler unuttuğunu bilemezsiniz. Bir mor kaşkolu, üç hırkası vardı. Son vapur yolculuklarından birinde gözüne tam uyan gözlükler bulmuştu. Özellikle vapura binen çoğu kişi ilk seferlerde Kürk Mantolu Madonna kitabını unutuyordu. Yasemin unutulan kitapları da okuyordu. Vapurun etrafına stratejik olarak sakladığı bir kütüphanesi vardı. Sadece akşam seferlerinde bulduğu Paulo Coelho kitaplarını okumuyordu. Yasemin gıda ihtiyacını vapurun üst katından atılıp aşağı kata düşen simit parçalarıyla gideriyordu, problemlerinin kendini sevmeyişinden kaynaklandığını düşünmüyordu. Her anlamıyla ortamını kurmuştu, hem kültürleniyordu, hem ilginç insanlarla tanışıyordu, hem de bütün gün açık havada vakit geçiriyordu.
-
Her şey yolunda giderken günün birinde vapurun kaptanı değişti. İlk başta Yasemin bu kaptanla pek anlaşamadı, çünkü diğer çalışanlar gibi flört ile büyülenmiyordu. Yasemin sudan çıkmış balığa dönmüştü. Elinde başka kozu yoktu. Bir gün kaptan mesai sonrası onu etrafta oyalanırken gördü ve yanına geldi. Sakince "ben sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yeri kendiniz gibi seviyesizleştirirsiniz" dedi. Yasemin ne diyeceğini bilmiyordu, kaptanın koluna girse hiç olmazdı, hiçbir şey söylemeden inmeyi düşündü ama tanımadığı bir güç onu cevap vermeye itti. Cevap verme kararı aldığında içgüdüsel bir şekilde söyleyeceği şeyi hiç eğip tartmadan "ben de sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yerde seviye ararsınız, bulamadığınız an kendiniz seviyesizleşirsiniz" dedi. Kaptan bunu beklemiyordu, şaşırdığını bir anlığına bütün barizliğiyle belli etti ardından da arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Yasemin bunu hangi kitaptan okuduğunu merak etmişti.
-
İlerleyen günlerde ne zaman karşılaşsalar kaptan gözlerini kaçırıyordu. Yasemin aldırmıyor, çaylarını içiyor, kitaplarını okuyor, kökenlerini unutmamak adına da yerde bulduğu sigara izmaritlerini sömürüyordu. Gemiye bineli bir, belki iki sene olmuştu. Bu bir tahmindi. Yasemin günleri takip edemiyordu. Bu aymazlığı bir KPSS kitabı bulana kadar sürdü. Yasemin uzun süre çalıştı, daha sonra ilkokul mezunlarının KPSS'ye giremediğini öğrendi. Çay içti, ve derdini yedi. İskelede bulduğu kitapları satarak vapurdan açık lise okudu, vapurdan açık üniversite okudu, vapurda tez yazdı.
-
Yapması gereken tek şey KPSS'ye girmekti şimdi. Fakat kitapları alacak parası yoktu. Elinde ne varsa gitmişti. Bu çok canını sıkıyordu, çünkü hem çayları hem de hevesi bitiyordu artık. Bir gece yine uyuyamamıştı, üst katta uzanıyor ve yıldızları izliyordu, düşünmemeye çalışıyordu ki aşağıdan bir ses duydu. Birileri bir şey düşürmüştü. Ama sabaha karşı, bu saatte kim vardı ki vapurda? Kim ne düşürüyor olabilirdi? Aşağı indi ve lavabosunun önünde etrafa saçılmış ders kitaplarını gördü. Sendeleyen ayak sesleri makine dairesinin içine doğru yankılanıyordu. Kapının önüne oturdu ve içeri girmedi. Sırıtıyordu. Kaptanın beyaz şapkası yerdeydi. Belli ki jest yapmak istemişti. İlk başta soğuk gelen sonradan yumuşayan babacan bir adamdı demek kaptan. Gelip insanlara değersiz falan diyordu, sonra da ısınıyordu. Tutarsız soytarı, hahaha, belli ki, Yasemin'in hazır deniz ortamındayken vay amk diye düşüncelere dalmasını ve insanlara yaklaşımını bir kez daha sorgulamasını istemişti. Ama düşmüştü gerizekalı. Şimdi de aşağıda ses çıkarmamaya çalışıyordu fakat ister istemez boğazını falan temizliyordu. Sabah olunca makine dairesinden çıktı, Yasemin'e bakmadan ve şapkasını görmezden gelerek hızla ilk seferi yapmaya gitti. Yarım saat sonra şapkasını almaya geldi, gözleriyle etrafı kolluyordu. Yasemin'in şapka elinde onu beklediğini görünce geriye dönecek gibi oldu, Yasemin aniden kendisine sarılınca dengesini kaybedip tekrar düştü. Yasemin gülüyordu. Kurtaracak bir karizmasının kalmadığını fark edince o da gülmeye başladı.
-
Nice seferler yapıldı sonra. Yasemin alanında saygın bir akademisyendi artık. TV programlarına çıkıyor, seminerlerde konuşuyor, kitaplar yazıyor hatta ara sıra hükümet tarafından susturulduğu bile oluyordu. Çok ilerleme kaydetmişti çok. Artık bitki çayı da içmiyor, reçeteli ilaçlar kullanıyordu. Çaylara bağışıklık kazanmıştı. Sigortası olduğundan, saygı gördüğünden, öğretmen olduğundan kimse bu ilaçları alışını sorgulamıyordu. Bugünlerde derdi ilaçlara da kazandığı bağışıklıktı. Kendini işine vermek istiyordu ama yeni fikirler üretemiyordu. Nasıl olduysa vücudu yıllanınca değerleri de yıllanmıştı.
Hiç evlenmemişti üstelik, yalnızlığa alışmıştı. İlk evini tuttuğunda ev sahibi Rukiye'nin eski ev sahibi çıkmıştı. Sabahları karşılaştıklarında da imalı imalı hocammm diyordu. Hayat kadınlığı yaptığı yıllar değil de bu adam soğutmuştu onu karşı cinsten, hiç aklına bile gelmemişti evlenmek. Modern yaşıyordu, modern düşünüyor ve modern seviyordu. Dolayısıyla bütün bu yaptıklarını yarım yamalak yapıyordu. Bu yüzden ortalama bir yaşamı vardı. Kettle'ı sadece hazır çorba için açan bir insanın yaşamıydı bu. Çay vakit kaybıydı sadece.
-
O adamın yanından çıktığında yeni evini karşıdan tutmuştu ve işe her sabah vapurla gidiyordu. Evinde bir sürü Kürk Mantolu Madonna vardı. Ara sıra sabah vapurunda oturduğu yerin yanına koyar, inerken de kasten unuturdu. Böyle bir gündü yine. Bugünün tek farkı uzun süredir düzenli kullanmaya çalıştığı ilaçlarının sayılarında bayramı unutmasıyla bir aksama yaşanmış olması, bu aksamayı unutmasıyla da bu sabah ilaçsız kalmasıydı. Dolayısıyla kendi de aksiydi. İstemediği şeyleri hissediyordu, bu hisler de istemediği şeyleri düşünmesine sebep oluyordu ve kim bundan hoşlanabilirdi sanki?
İnme vakti geldiğinde Madonna'yı sert bir şekilde yanına koydu ve hızla çıkışa yürümeye başladı. İnsanları itiyordu ama bunun farkında değildi ve kendisinin itildiği yanılsamasına kapılıyordu. Bunca zorluğa rağmen bir yerlere gelebilmişti, kendisi ile gurur duyması gerekirdi. Yetmez, başkalarının da onunla gurur duyması gerekirdi, böyle vapurda itmeleri hiç yakışık almıyordu. Martılar ne kadar da çirkin ötüyorlardı be. Sabahın köründe de ne bok yemeye kalkmıştı sanki? Eroin bağımlısı doğmuştu ve akademisyen olmuştu. Sanki daha fazlasını hak ediyordu. Daha fazlasını hak etmiyor olsa bile en azından şimdiye yetinmeyi öğrenmiş olması gerekirdi. Önündeki adam hart hurt boğazını temizliyordu ve ensesi kocamandı. Neden ölmüyordu bu adam? Ne için uğraşıyorum ben dedi, maaşımın yarısını neden Kürk Mantolu Madonna'ya harcıyorum? Gitti kitabı geri alıp çantasına attı ve yine önüne geleni ite ite vapurdan indi.
-
İskelenin etrafındaki bankların birine oturdu. Canı feci sıkkındı şimdi. Vapurdaki kalabalık onu içsel monologlara itmiş ve kendi tiradını beğenmeyerek daha bir aksileşmişti. Solundaki bankta akşamcının biri sızmış olduğunu gördü ve yanında bir siyah poşet duruyordu. İçinde belki alkol vardır diye poşeti karıştırdı ve gerçekten de bir bira buldu. Yıllardır içki içmemişti. Akşamcıya tiksintiyle baktı ve birasını alıp uzaklaştı. Orada o değersiz, seviyesiz herifle görülmek istememişti. Sahilde yürümeye başladı. Birayı bir çöpün başında kafasına dikti ve kutuyu yere çalıp bir de sigara yakarak yoluna devam etti. Uzunca yürüdü. Yorulunca bir banka oturdu, derken gözünün kenarında tanıdık birilerini fark etti. Kimdi bu? Kaptan değil miydi bu? Gerçekten de bir bank ötede kaptan oturuyordu. O kadar yaşlanmıştı ki, beyaz şapkası olmasa tanıyamayacaktı. Çaktırmadan adamı mercek altına almak istedi ama başını çevirip bir kaçamak gözlem yaptıktan sonra geri önüne bakma planı, kafasını çevirdiği an kaptanla göz göze gelmesi ile sona erdi. Kaptan pişmiş kelle gibi huzurlu huzurlu sırıtıyordu ve beklentili bakışları Yasemin'i adamın adını unuttuğuna pişman etti.
-
İsteksizce kaptanın yanına oturdu ve "çok yaşlanmışsın" dedi. Kaptanın gözleri gülüyordu. Gülen gözlerini en rahatsız edici biçimde onun gözlerine dikerek "Nereye kayboldun sen yaaa" dedi, "insan ziyarete falan gelir". Yasemin bu aksi adamın yaşlanınca böyle ermiş gibi işi çözmüş gibi durmasından çok rahatsız oldu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi, "okudum, adam oldum" dedi. Kaptan yine güldü, bok mu vardı, neden bu kadar çok gülüyordu bu adam? Kaptanın elindeki çaya baktı, "papatya mı o" diye sordu.
"Kuşburnu, büfede papatya yokmuş".
"Hmm..."
Gerçekten ilgilenmiyordu. Soruyu sormuştu ama nedense cevabını duymak istememişti. Bir an önce akşam olsun, hemen yarın olsun, hafta bitsin, emekli olayım, ne olacaksa olsun diye hızlı hızlı düşünüyordu. Yerinde durmaktan rahatsız olduğu elinin kolunun sabit durmamasından belliydi, kaptan neden bunu görüp lafı kısa kesmiyordu ki?
-
Bir süre susup önlerindeki kayalığın ardında ufukları fethetmiş denizi izlediler. Olabildiğince yavaş bir şekilde birbirlerini kovalayan bulutları ve uzakların sisi içinde demir atmış gemilerin sükunetini seyrettiler. Görünüşe göre bunlar kaptana yetiyor da artıyordu. Aynı şey Yasemin için geçerli değildi. Kaptan bir sonraki cümlesini kurduğunda, o gitme kararını çoktan almıştı.
Yeni simit bitirdiği her halinden belli olan kaptan, sarı süveterindeki susamları ayıklamaya çalışıyordu, sonra duraksadı ve "hatırlıyor musun vapurdaydık beraber" gibi bir şeyler söyledi.
Yasemin de bunu bekliyordu işte, "hııı" diyerek ayağa kalktı ve tepki fırsatı bırakmadan hızla kaptanın omzunu sıkarak gideceğinin sinyalini verdi.
"Güzel vapurlardı onlar" dedi arkasını dönerken ve ekledi, "bu yeni vapurlar y.rrak gibi".

FATİME TURAN, Papatya Kokulu Hikayeler'i inceledi.
06 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Hiç kimsenin yanınızdan mutsuz ve kötü ayrılmasına izin vermeyin.
Bulunduğunuz konumda mutlu olmaya bakın.
Papatya sevin, kitap okuyun. Hayatı yarım bırakmayın!

FIRAT SATICI, bir alıntı ekledi.
 02 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Yarım Papatya
Kapına bir yarım papatya bıraktım.
Benden olduğunu bilme.
Utanırım ben.
Her tarafıma bulaşmış gönül mürekkebi,
her yanım şiir lekesi.

Tüm "sevmiyor" yaprakları koparılmış,
sadece sevgisi kalmış,
bir yarım papatya bırakıp kaçtım işte.

Ben kendi adına "sevmiyor" yapraklarına razı.
Avucumda onlar,
kendime sarındım, gidiyorum.
Sen zaten benden habersiz.
"Seviyor" yapraklarıyla dolu bir çiçekle berabersin.

Boş ver beni ve başla bakalım
koparmaya. Sevgiden yaprakları.
Her yaprakta farkına varacaksın,
ben de dahil, seni herkes,
Seviyor...
Seviyor...
Seviyor...

Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 40 - İnova Kitapları)Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 40 - İnova Kitapları)
Selim, bir alıntı ekledi.
12 Eyl 2017

Tutunamayanlar Üniversitesi
"Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Âşık olma oranı yüz binde kırk iki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran bin dokuz yüz seksende yüz binde seksen altı olacak. Gene yeterli değil. Planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üzerinde çok durmuyorlar. Beş yıllık planın uygulanmasına geçeli bizim sınıftan yalnız Güner âşık oldu: o da bir bar artistine.Cinsi aşk olduğu için sayılmadı. Aşkta geriyiz de başka şeylerde ileri miyiz sanki? Yalnız trafik kazalarında birinciyiz.Buyrun bakalım. Binde dört onda iki. Gururumuza dokunuyor. Selim kadar olamıyoruz. Ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. Milli gelirin dağılımı gibi. Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz onaltı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma(bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dörtyüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, ada-lar v.s.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Buna gizli aşkları da ekleyin (bültende Selim’inadına rastlanmadığı için, bunu gizli aşk olayları arasındadüşünebiliriz.) Gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarınagöre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor. Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlakolarak) yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme,kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört biniki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan âşık olma ve sadece (bu sayı kesin) sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. Bu arada, park bekçileri, seksen iki bin kadarçifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve âşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş. Tahmini zarar, yarım milyon lira civarında. Uzun sözün kısası, nefes alışın bile izleniyor Selim. Manastıra çekilmekten başka çare yok. Onun istatistiği henüz tutulmamış. Yalnız, geleneklerimize uygun görülmüyor. Medreseye çekilseydin, daha milli olurdu. Ne iyi olduğunu bilemezsiniz gelişinizin Günseli. Bu bilgileri, sizden başka kime verebilirdim? Yoktan neler yarattığımı görüyorsun. Bütün az gelişmişliğime rağmen, elimden geleni yapıyorum. Sen bir cümle söyle, ben ondan neler çıkarırım şa-şarsın. Selim de öyle söylerdi. Sen Selim’e bakma. Asıl şim-di görmeliydi beni. Selim baba, oğlunla iftihar ediyor musun? Derslerine iyi çalışmış mı? Ezberini iyi söylüyor mu?Babasının sözleri hep kulağında çınlarmış. Ders çalışmıyor bu çocuk, diye durmadan homurdanırmış Numan Bey. Bu çocuk kitap yüzü açmıyor. Ben de açmıyorum canım Selim.Gene de tutunamayanlar üniversitesinden mezun olmayı hayal ediyorum."

Tutunamayanlar, Oğuz AtayTutunamayanlar, Oğuz Atay

Mehmet Babacan
Ben mi erkenciyim, sen mi geç kaldın?
Bu istasyon bana yabancı gülüm.
Yorgun yüreğime zamansız geldin,
Korkarım öldürür bu sancı gülüm.

Serap mı, hayal mi, düş mü gördüğüm;
Özlem gergefinde tel tel ördüğüm?
Ayrı dünyalarda umut kördüğüm,
O yüzden yüreğim isyancı gülüm.

Sarmaldır arzular, giz saçak saçak,
Düş olmuş umutlar, tutulmaz kaçak;
Kim derdi şarkılar yarım kalacak,
Neyi çalsın şimdi kemancı gülüm?

Mevsimler geçiyor, şimdi sonbahar,
Yıllar sicim sicim saçlarımda kar;
Seviyor dese de beyaz yapraklar
Papatya çiçeği yalancı gülüm.

Dora Baysan, Yarım Kalan Öyküler'i inceledi.
 29 Haz 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok güzel. Öykülerin hepsi birbirinden güzel. Öykü sonlarındaki siyah motiflerle süslenmiş sözlere de ayrıca bayıldım. Bazı öyküler özellikle sanki yaşadıklarımı anlatmış. Mendilin arasında kurutulmuş papatya öyküsü ile unutulmuş sevgili öyküsünü çok çok beğendim.

Duyduğum en güzel aşk hikayesi
Bu zamana kadar duyduğum en güzel aşk hikâyesi Orta Karadeniz’deki bir Çerkes köyünde geçiyor. Bana bunu anlatan arkadaşım o köydendi.

Çerkeslerin, bir kısmı hayli katı olan gelenekleri varmış. Buna göre mesela Çerkeslerde akraba evliliği yasakmış. Hoş karşılanmazmış. Üstelik öyle çok yakın akraba olunması bile şart değilmiş. Arkadaşımın ‘geçen yıl vefat etti’ dediği İlyas Dedesinin öyküsü de bu geleneğin yansımasıymış.

Altmışlı yıllardır; İlyas ile Aysel bu köyde yaşayan iki gençtir. Birbirlerini severler. İlyas, kumral, dalgalı saçlı, bir Kafkas yiğidi. Başlığının önünden perçemleri sarkar, ela gözleri şimşek gibi çakar. Tüfeğinin fişeklerini çapraz bağlayıp ava gider; taşı sıksa suyunu çıkarır. Yalan bilmez, sırtı yere gelmez bir dağ aslanıdır. Aysel, belik belik ördüğü saçlarını çemberinden aşağı salıverir. Yeni açmış bahar çiçekleri gibi güzel, zarif, ince, narin bir kızdır. Yeşil gözleri İlyas’ın yüreğinin yağlı kurşunudur. Öyle mahcup öyle derinden severler ki, bugünün aşklarında bu sevdanın bir emsali yoktur. Suskunluğun sarmaladığı, suskunluğun konuştuğu bir sevdadır bu. Bir kaçamak bakışın, bir utangaç tebessümün binlerce karşılığı vardır yüreklerinde. Seni seviyorum diyemeden onu sevmektir. İlyas askere giderken, ‘bekle beni, geleceğim’ der. Aylar boyunca hasret çekerler ve İlyas döner. Aysel bekler onu. Ancak önlerinde büyük bir engel vardır. Akrabadırlar. Dinen nikâh düşse bile Çerkes geleneklerinde bu evlilik mümkün değildir. Ayıptır, yasaktır, günahtır. İlyas, ailesine bir iki açılır olur ama olurlar olmaza dönüktür. Gelenekler çiğnenemez; genç yürekler çiğnense de…

Ama gönle söz geçmez. Köyde herkes bilir onların birbirlerini sevdiklerini ama bir Allah’ın kulu çıkıp da seslendiremez. O yiğit İlyas inat eder –ki Çerkes erkeklerinin inadı meşhurdur, evlenmez. Daha ötesi o peri kızı Aysel de inat eder –ki Çerkes kadınlarının inadı da hiç aşağı değildir, evlenmez. Bir Çerkes ‘olmaz’ demişse yedi düvel bir araya gelse olmaz o iş. Madem gelenekler öyle demiştir, geleneği çiğnemeyiz ama sevmediğimiz biriyle de evlenmeyiz demişlerdir. Üstelik bu kararı konuşup almamışlardır bile. Yüreklerinin sesini dinlemişlerdir. Zaten köy yeridir, konuşmak, görüşmek pek mümkün değildir. Ancak bu işin tek istisnası vardır; köy düğünleri…

İşte bir Çerkes düğünü olunca İlyas da Aysel de koşa koşa gidermiş. Onları ilgilendiren esas şey ne evlenen çiftlerin mutluluğu ne düğünün neşesiymiş. Sadece ve sadece halkanın içinde ikisinin çıkıp karşılıklı oynadıkları o muhteşem Kafkas dansıymış. Başka kimseyle oynamazlarmış, sadece ikisi… Herkes onların bu sevdalarını bildiği ama asla dillendirmediği için düğünü yöneten hatiyako da ikisinin dansına hep müsaade edermiş.

Akordeon çalmaya başlarmış evvela. Kafkas Dağlarından kaynağını alan ve dünyanın dört bir yanına dağılan o melodiler yayılırmış ortalığa. Kalkarlarmış karşılıklı. Gözleri gözlerine kilitlenir; başka hiçbir şeyi görmez olurlarmış. Asalet dolu, dik bir yürüyüşle süzülerek birbirlerine yaklaşırlarmış. İlyas dağ gibi delikanlı; Aysel onun omuz hizasında, boylu poslu bir Kafkas prensesi. Karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini selamlarlarmış. İlyas elini kalbine götürürmüş; Aysel boynunu bükermiş. İlyas’ın üstünde siyah, Aysel’de ise kırmızı bir kıyafet olurmuş çoğunlukla. Ve sonra gözleri hep gözlerinde, karşılıklı süzülerek başlarlarmış oynamaya. Ellerini, kollarını, ayaklarını öyle ustaca kullanırlarmış ki; müzik adeta onların ruhlarına dönüşüverirmiş. Herkes susar, onları seyredermiş. Gelinle damat bile başrolü onlara verirmiş. İki bedende bir can olurlarmış. Her figürün her salınışın bir manası varmış, yalnızca onların bildiği… Çoğu hasret kokan, sitem dolu sevdalı figürlermiş bunlar. Akordeondan çıkan her nağme, yüreklerinin atışı olurmuş. Karşılıklı durduklarında birkaç adım geri atsalar yürekleri yanarmış; bir nefes mesafesi yaklaştıklarında ise bir kuş kalbi gibi çarparmış kalpleri…

Zaman dururmuş… Dünya onları seyre dalarmış… Söylenmemiş her şey dile gelirmiş…

Sonra akordeon içli içli inlerken İlyas bir dizini yere koyarmış. Çökermiş yere, sanki sevdasının ağırlığından. O yerde öylece durup havaya kaldırdığı kollarıyla alkış yaparken Aysel bir kuğu gibi süzülürmüş etrafında. Zarif figürler eşliğinde sevdasını tavaf edermiş tabiri caizse. Sonra kalkarmış İlyas ve karşılıklı danslarına son verirlermiş.

Bu herkesin bildiği ritüel yıllarca devam etmiş. İlyas, İlyas’lıktan İlyas Dedeliğe kadar gelmiş; keza Aysel de Aysel Nine olmuş. Ama yan yana bir fotoğrafları bile olmamış. Bir gün bile seni seviyorum diyememişler; sadece bir defasında İlyas ana dillerinde ‘se ş'ü wuselheğu’ yazan bir notu, bir papatya demetine sarıp da tütün dizerken yanlarında bulunan sepetinin içine bırakıvermiş. Aysel ise ona o zamanlar küçük bir çocuk olan arkadaşım aracılığıyla ikisinin baş harfleri ile bir kalp işlenmiş olan bir mendil göndermiş. O kadar…

Gençlik gidip, yaşlar kemale ermeye başlayınca her ikisi de ebeveynlerini kaybetmiş. Kardeşleri birer birer evlenip çoluk çocuğa karıştıkça baba evleri onlara kalmış. Evleri birbirine yakın sayılırmış. Gerçekten de inatlarını sürdürmüşler ve hiç evlenmemişler. İlyas yaşlanınca köy camiine sürekli gider olmuş. Ve her öğle namazına giderken Aysel’in camına tıklayıp, ‘bir isteğin, eksiğin var mı?’ diye sorarmış. Her öğle namazında, istisnasız. Sadece bu; ‘bir isteğin, eksiğin var mı?’ Cevap ekseriyetle ‘teşekkür ederim’ olurmuş. Olur da bir öğle namazı öncesinde İlyas gelmezse ya da Aysel camdan bakmazsa ikisinin de felaketi olurmuş. Yetmişli yaşlarında iki insan ve yarım kalan bir aşk hikâyesi…

Onlar da bu hayatı yaşamışlar mı? Yaşamışlar işte. Evet, Kimine göre eksik yaşamışlar belki ama eksiksiz sevmişler…

Önce Aysel vefat etmiş; İlyas günlerce ağlamış ardından. Çerkesçe ağıtlar yakmış. Köyün gençleri anlamamış neler dediğini ama tahmin etmişler elbette. Sonra, kısa bir süre sonra da İlyas vefat etmiş. Allah, onları cennette kavuşturacak bence. Çünkü kişi sevdiğiyle beraberdir.


Arkadaşım bana bunları anlatınca çok etkilendim. Gencecik iki aşığın o muhteşem Kafkas düğünlerindeki dansları canlandı gözümün önünde ve sonra da başında Çerkes kalpağı olan bir ihtiyarın, bir köy evinin camının tıklatması. Sadece şunu sordum; ‘madem hiç evlenmediler neden İlyas Dedem diye bahsediyorsun ondan?’ Meğer aslında dedesinin kardeşiymiş ve Çerkesler büyük amcalara dahi dede derlermiş.

Bir ömür sevmek bu olsa gerek…

Mehmet Y. - Üstünde çalışılan bir roman denemesinden...

Hiç kimsenin yanınızdan mutsuz ve kötü ayrılmasına izin vermeyin. Bulunduğunuz konumda mutlu olmaya bakın. Çiçek büyütün, kitap okuyun. Hayatı yarım bırakmayın!

Okurken içinizi huzurla dolduracak, yüreğinizi ısıtacak, iyilik, sevgi, dostluk ve mutluluğu dile getiren birbirinden güzel 53 adet hikâyeden derlenen bu kitapla hayata keyifli bir mola verip kargaşadan sıkıntılardan uzaklaşacaksınız.A.