• "Ne diyorsun sen?"
    "Savaş muhabiri olmak istediğimi söylüyorum."
    "Delisin sen. Bunu yapmana gerek yok. Şu anda da yapmak istediğin işi yapıyorsun. İyi para kazanıyorsun - yaşamını sürdürmek için o paraya gereksinimin yok. İyilik Bankası'nda ihtiyaç duyduğun kadar bağlantın var. Yeteneklisin ve iş arkadaşlarının saygısını kazandın."
    "Tamam öyleyse, sadece yalnız kalmaya ihtiyacım var diyelim."
    "Benim yüzümden mi?"
    "Yaşamlarımızı birlikte kurduk. Her ne kadar daima en sadık koca olmasa da erkeğimi seviyorum, o da beni seviyor."
    "Bugüne kadar bu konuda hiçbir şey söylemedin."
    "Çünkü benim için önemli değil. Yani, sadakat nedir ki? Zaten benim olmayan bir bedene ve ruha sahip olma duygusu mu? Birlikte olduğumuz onca yıl benim hiç kimseyle yatmadığımı mı düşünüyorsun?"
    "Beni ilgilendirmiyor ve bilmek istemiyorum."
    "İşte, ben de."
    "Öyleyse nedir bu dünyanım sefil bir köşesinde savaşla ilgili yazı yazma arzusu?"
    "Söylediğim gibi, ihtiyacım var."
    "İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
    "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
    "Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
    "Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
    "Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
    "Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
    "Bilmem."
    "Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu 'İyiyim. Her istediğime sahibim,' der. Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim - bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.
    "Hayır, aslında söyledikleri: Çocuklar büyüdüğünde, kocam -ya da karım- tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.
    "Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapmamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu. Yenüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
    "Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
    "Ne?"
    "Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
    "Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
    "Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
    "Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın elinde zamanı tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak: iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
    "Ya köşedeki dilenci?"
    "Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım. Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
    "Eksik olan ne?"
    "Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim? 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?' 'Fotoğrafta yanımdaki film yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim? Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
    Paulo Coelho
    Sayfa 50 - Can Yayınları
  • Nereye gidiyor bu gençlik? Sahi geleceğimiz kimlere emanet? Eyvah! Bu gidişat hiç hayra alamet değil! Vah vaah! Zamane gençleri de pek bozuldu… Sürekli duyduğumuz, zaman zaman da kullandığımız serzeniş ifadeleri değil mi bunlar? Peşin peşin söylemeliyim; ben bunların çoğuna katılmıyorum.

    Ama bu kitapta da genel olarak böyle bir eleştiri havası hakim, her ne kadar gençliğin bazı meziyetlerine de değinilse de durum böyle. Kitaptan paylaştığım 80 kadar alıntıda bu karanlık tablo hemen göze çarpmakta.

    Öncelikle kitabın etrafında döndüğü temel düşünceleri kısaca özetlemek, daha sonra bu düşünceler üzerine konuşmak daha iyi olacak. Hadi başlayalım öyleyse…

    Öncelikle İ-Nesli ifadesi 1995 ve sonrasında dünyaya gelip internetli bir hayat yaşayan genç kuşağı niteleyen bir yakıştırma. Gerçi Amerika merkezli düşündüğümüzde 1995 sınırı geçerli. Başka bir ülke için 2000 veya başka bir alt sınır da belirlenebilir. Bu farklılıklar bir tarafa, yazarımız yaptığı araştırmalar sonucunda gençlerin artık daha yavaş büyüdüğü, gerçekte oldukları yaştan 4-5 yaş geriden gelen bir gelişim gösterdikleri sonucuna ulaşmış (#36807328). Bu duruma yol açan en önemli etken de yazara göre yetişkinlerin korumacı tutumları (#36958236). Netice olarak, son derece hassas ve dayanıksız zayıf bir gençlik çıkıyor karşımıza (#36958074). Öyle ki kar tanesi nesli, pısırıklar nesli gibi sert eleştirilere yer veriliyor kitapta (#36894419). Telefonlarına gömülmüş gençlere dikkat çekiliyor sonra (#36816510). Gençliğin internet ve sosyal medya ile imtihanı uzunca ele alınıyor. İnsanlarla iletişimlerinin zayıflamasından (#37170549) ve ileride insanların yüz ifadelerinden bile anlamayan bir kitle ile karşılaşabileceğimizden bahsediliyor (#36851051). Diğer sorumlulukların ihmal edilmesinden (#36806482), sanal beğenilerin ne kadar önemsendiğinden, internetteki sahte hesapların onlar için nasıl bir tehdit oluşturduğundan (#36845823), yalıtılmışlıklarından, yalnızlaşmalarından, sosyal medyanın gençlerde intihar eğilimini artırmasından (#36852522), teknoloji ve uyuşturucu bağımlılığından ve güvensizlik paranoyasından söz ediliyor sonra. Bu güvensizliğin gençleri farklı düşüncelerle yüzleşmekten bile korkar hale getirdiğinin altı çiziliyor önemle (#36919256). Bir grup üniversite öğrencisinin karşıt bir görüş karşısında düşüncesini savunmak yerine ağlamaya başlaması gibi komik ve aynı zamanda içler acısı bir örnek veriliyor bu konuda. Kaygılı bir nesilden dem vuruluyor sonrasında (#36852276).
    Buna rağmen gelecekleri, geçim sıkıntıları ve iş imkanları konusundaki kaygıları haklı görülüyor ve bu konudaki gerçekçilikleri övülüyor. Aynı zamanda bireyciliklerinin önemli olduğu öne çıkarılıyor. Dini fikirler, siyasi görüşler, cinsel yönelimler vs. gibi konularda insanlara saygının, insan haklarının gençler için ne kadar önemli olduğundan; modaya uymama çabalarından ve farklı olmaya çalışmalarından bahsediliyor… Bu örnekler çoğaltılabilir elbette ama genel bir fikir vermesi açısından bu kadarı yeterli bence.

    Yukarıda sıralanan genel içerik hakkında kendi düşüncelerime geçmeden önce şunları da eklemek istiyorum. Kitabın ABD merkezli araştırmalar sonucunda oluşturulduğunun gözden kaçırılmaması gerek. Çok sayıda tablo, grafik kullanılmış kitapta ama bunların Türkiye için ne kadar geçerli olduğu tartışılır. Her kitapta olduğu gibi bu kitabı okurken de cümle aralarına soru işaretleri serpiştirerek okumak önemli. ‘Acaba böyle midir? Bizim toplumumuz için ne kadar geçerlidir bunlar?’ gibi sorular eşlik etmeli okuduklarımıza. Genel olarak bu gibi konularda nisbeten derin bir bakış kazandıracağını söyleyebilirim bu kitabın. Tavsiye de ederim.

    Hadi gelelim meselemize. Gerçekten durum bu kadar mı vahim? Doğruluk payı olmakla birlikte yazılan, çizilen, söylenen kötümser ifadelerin tamamına katılmıyorum ben. Milattan önce de vardı böyle söylemler. Bundan bin sene sonra da olacak. Orhun kitabelerinde de gençlikten yakınılıyordu, dedelerimiz ninelerimiz de gençlikten dert yanıyor, yarın da böyle olacak... Bu değişmedi ama değişen bir şey var: Zaman. Onlarca yeni uyarıcıyla büyüyor yeni nesil. Teknolojik gelişmeler, onlarca büyüleyici uygulamalar, farklı tehlikeler… Biz sadece karanlık tarafı görme eğilimindeyiz. Pırıl pırıl gençler yokmuş gibi davranıyoruz hemen genellemelere giderek. Çeşitli spor dallarında başarılar elde eden, dergiler çıkaran, kitaplar yazan, robotlar geliştiren, yardım faaliyetlerine koşan, matematik şampiyonu olan, kodlamada dahi olan ya da tüm bu başarılar bir tarafa güzel kalpli, iyi yürekli, insan gibi insan niceleri… Demek ki gençlik bir yerlere de gitmiyormuş. Biraz anlaşılmaya, biraz iyi örneklere, biraz da desteğe ihtiyaç duyanları var…

    Diğer bir konu da şu: Ortada bir tehlike olduğu doğru ama sadece gençler için mi? Sanki yetişkinlerimiz, yaşlılarımız çok farklı. Yetişkinler arasında, gelişen teknolojiyle, akıllı telefonlarla ve yeni uygulamalarla aldatmalar, ahlak zafiyetleri, insan ilişkilerinde kopukluklar yaygınlaşmadı mı? Otobüslerde, metroda elinden telefon düşmeyen, başını Facebook’tan, İnstagram’dan kaldırmayan dedeleri, teyzeleri görmeye başladık mesela. Biri okeye dönerken heyecanla, diğeri şekerleri patlatıyor şevkle. Öyle ki yanında oturan ve inmek için yol vermesini bekleyen genci fark edemiyorlar bile. Bu yetişkinler nereye gidiyor, ne olacak bizim halimiz diye düşünenimiz ne kadar az…

    Yanlış giden bir şeyler olduğu aşikar. Ama biz bu sorunun neresindeyiz? Belki de sorunun bir parçasıyız. Ya da çözüm için neler yapıyoruz? Mesela örnek olabiliyor muyuz telefonuyla bütünleşen çocuğumuza. Kendini yetiştirmeyen, okumayan, ömründe eline bir kitap alıp iki satır okumamış ebeveynlerin suçu yok mu? Ya da insanlara pencereler açması gereken ama bundan çok uzak kalan eğitim sistemimizin..?

    Sorulacak o kadar çok soru, düşünülecek o kadar çok mevzu, aranacak o kadar çok çözüm var ki…

    Ben sizi bu sorularla başbaşa bırakıyorum. Bu konuyla ilgili fikrinizi yorum olarak paylaşırsanız diyalog şeklinde daha çeşitli açılardan bu konulara yaklaşma imkanı bulabiliriz.

    Son olarak okuyup değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
    Hayırlı, mutlu günler dilerim...
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894
  • Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • Hikaye, bir Alman otelindeki bir süitte yaşayan Rus bir aile için öğretmen olarak çalışan Aleksey İvanovich'in bakış açısıyla anlatılıyor. İlginç, dengesiz, para düşkünü olan bir topluluk. Aleksey, Generalin üvey kızı Polina'ya aşıktır. Ona olan tutkusu ve her isteğini yapma dürtüsü ile, Polinan'nın ricası üzerine rulet masasına oturur. Sonra ne mi olur? Kumar bağımlısı ve hayatı tepe taklak olur. Ayrıca aşkını da kaybeder.
    Dostoyevski'nin hayatından alıntı olduğu ve hatta kumarı bırakmak için bir kaç yıl çaba harcadığı söylenir.Ne kadar doğru bilemem tabi ama rulet hakkında çok derin bilgilere sahip olduğu kesin.
    Aleksey'in durumu acı verici tabi.Üç dil bilen başarılı bir öğretmen.Kumar illeti ne hale getiriyor.En kötüsü de Aleksey'in para kaybı ve onun bir hayat kurmanın alternatif yollarını bulmadaki yetersizliğiyle takip eden acıydı. Kitabın sonunda da Aleksey'in "yarın, yarın her şey bitecek!" düşüncesiyle bunu ispatlar nitelikte.Yarın oluyor ama ne bir çözüm ne bir plan.Sonu yine rulet masası.
    Etkileyici bir klasik. Arka kapakta yazdığı gibi "tutkulu bir aşkla kumar tutkusunun bir arada anlatırken insan ruhunun derinliklerini büyük bir güçle sergilemiş." Mutlaka okumalısınız.