• Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim görevlisi olan Prof. DR. Muharrem KILIÇ hocanın öğrencileriyle paylaştığı film listesi:

    Admission (2013, Paul Weitz)

    3 İdiots (2009, Rajkumar Hirani) - Eğitim Sistemi, Bilime Bakış

    Klass(Ilmar Raag) Eğitim Felsefesi, Çocuk Hakları, Çocuk İstismarı

    Another Earth Alternatif Evren, Mağara Alegorisi, Bilim Kurgu

    Brazil (1985 - Terry Gilliam) Fütürizm

    Gülün Adı - The Name of the Rose (1986) Kanonik Hukuk, Hobbesyen Bakış, İnsan Doğası, Prolog Anlatım

    Venedik Taciri (2004, Michael Radford) Yargıçlık Ödevi

    Sineklerin Tanrısı (1990 - Harry Hook) Demokrasi, Post-Apokaliptik Hikaye

    Kurdun Günü (2003 - Michael Haneke) Burjuva ve Güven Algısı, Weber-Prüten Birey, Durkheim-Organik Dayanışmalı
    Toplum

    Ölümcül Oyunlar (1997 - Michael Haneke) Burjuva ve Güven Algısı, Weber-Prüten Birey, Durkheim-Organik Dayanışmalı
    Toplum

    Körlük (2008 - Fernando Meirelles) Jose Saramago Anlatısı, Distopya, Postapokaliptik Düzen

    1984 (1984 - Michael Radford) Distopya, Otorite-Güç, Özel Hayatın Gizliliği

    12 Kızgın Adam (1957 - Sidney Lumet) Amerikan Realizmi, Şüpheden Sanık Yararlanır, Otokinetik

    Güneşli Pazartesiler (2002 - Fernando León de Aranoa)

    Asılacak Kadın (1986 - Başar Sabuncu) Toplumda Kadının Yeri, Hukuk Öznesinin İnsani Özellikleri, Adalet-Kültür İlişkisi

    Pelikan Dosyası (1993 - Alan Pakula) Gazetecilik, İfade Özgürlüğü

    Deney (2001 - Oliver Hirschbiegel) Güç İstenci Kavramı, İnfaz Kavramı

    İlk Korku (1996 - Gregory Hoblit) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    Şeytanın Avukatı (1997 - Taylor Hackford) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Kavramlarının Sorgulaması

    Baraka (1992 - Ron Fricke)

    Şeytan Çarpması (2005 - Scott Derrickson) Mahkeme Draması, İrade, Hukukun Kaynağı, Kanonik Bakış

    Pardon (2004 - Mert Baykal) Adil Yargılanma Hakkı, Türkiye’de İnfaz Koşulları

    Esaretin Bedeli (1994 - Frank Darabont) Adil Yargılanma Hakkı, İnfazın Niteliği, Islah ve Topluma Karışma

    Sefiller (2013 - Tom Hooper) Adalet ve Hukuk Ayrımı, Romantizm, Din ve Toplum

    Şüphe Altında (1990 - Alan Pakula) Mahkeme Draması

    Gizli Gerçekler (2008 - Rod Lurie) Mahkeme Draması

    Dava (1998 - Steven Zaillian) Mahkeme Draması

    Başkanın Tüm Adamları (1976 - Alan Pakula) Yasa Dışı Dinleme, Demokrasi ve Medya

    Bir Cinayetin Tahlili (1959 - Otto Preminger) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    Büyük Dava (1991 - Michael Apted) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    Jüri (2003 - Gary Fleder) Mahkeme Draması, Common Law, Adaletin Manüplasyonu

    Sanık (1988 - Jonathan Kaplan) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    Talihin Dönüşü (1990 - Barbet Schroeder)

    Müşteri (1994 - Joel Schumacher)

    Yağmurcu (1997 - Francis Ford Coppola) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    The Paper Chase (1973 - Jay Osborn)

    Bülbülü Öldürmek (1960 Robert Mulligan) Irkçılık, Mahkeme Draması, Masumiyet Karinesi

    Kuzenim Vinny (1992 - Jonathan Lynn)

    Sleepers (1996 - Barry Levinson) İşkence Yasağı, Adil Yargılanma

    Truman Show (1998 - Peter Weir) Özel Hayatın Gizliliği, Varsayılan Rıza

    Cadı Kazanı (1957 - Raymond Rouleau) Din ve toplum İlişkisi, Kanonik Bakış

    Güneşe Yolculuk (1999 - Yeşim Ustaoğlu) Kültürel Çatışma, Anomi, Etnisite

    Yol (1981 - Şerif Gören) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Olağanüstü Hal Türkiyesi

    Uzlaşma (1991 - Oğuzhan Tercan) Tiran Devlet, Güç İstenci, Faili Meçhul

    Beni Suçlu Bulun (2006 - Sidney Lumet) Mahkeme Draması, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    The Firm (1993 - Sydney Pollack) Burjuva İdeolojisi ve Hukuk, Hukuk Öznesi

    Cinayet Gecesi (2007 - Gregory Hoblit) Amerikan Hukuk Realizmi

    Ölümle Yaşam Arasında (2003 - Alan Parker) İdam, Amerikan Hukuk Realizmi, Popülizm ve Hukuk

    Philadelphia (1993 - Jonathan Demme) Ayrımcılık Yasağı, Cinsel Kimlik Çatışması,

    A Murder of Crows (1998 - Rowdy Harrington)

    In the Name of the Father (1993 - Jim Sheridan) İnsan Hakları, İstisna Hali, Adil Yargılanma Hakkı, Amerikan Hukuk Realizmi

    İçimdeki Deniz (2004 - Alejandro Amenabar) Ötanazi, Yaşam Hakkı

    Carandiru (2003 - Hector Babenco) Etnisite, İnfaz Kavramı

    Otomatik Portakal (1971 - Stanley Kubrick) Distopya, Zihinsel Müdahale, Alternatif İnfaz Yöntemleri

    Beklenmeyen Şahit (1957 - Billy Wilder) Masumiyet Karinesi

    Karanlık Armonier (Bela Tarr) Anarşizm, Sanatsal Anlatı, Kitle Hareketi

    Munih(Steven Spielberg) Antisemitizm, Terörizm, İstihbarat

    Swenny Todd(Tim Burton) İngiliz Hukuk Eleştirisi, Burjuvazi Hukuk

    Dönüş (Andrey Zygenitsev) Çocuk Hakları

    Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan) Ahlak, Etik, Elitizm, Toplumsal Sınıfsal Çatışma

    Bir Zamanlar Anadolu’da(Nuri Bilge Ceylan) Varoluşçu Hukuk, Hukuk Öznesi, Adil Yargılanma Hakkı

    Uzak (Nuri Bilge Ceylan) Anomi, Mekanik Dayanışmalı ve Organik Dayanışmalı Toplum Çatışması

    5 Vakit(Reha Erdem) Mekanik Dayanışmalı Toplum

    Hayat Var(Reha Erdem) Çocuk Hakları, Çocuk İstismarı

    Kenan ile Yusuf(Ömer Kavur) Çocuk Hakları, Suça İtilen Çocuk, Çocuk İnfazı

    The Network(Sydney Lumet) Medya, Gösteri Toplumu, Rıza Üretimi, Yanlış Bilinç

    Yazgı(Zeki Demirkubuz) Varoluşçu Hukuk, Hukuk ve Adalet Ayrımı

    Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler(Jason Reithman) Medya, Lobicilik, Burjuva İdeolojisi

    Bab’ı Aziz(Majid Majidi) Mistisizm

    Serçelerin Şarkısı(Majid Majidi) Çocuk Hakları, Doğu Toplumunda Çocuk, Ekonomik Sınıfsal Ayrımlarda Çocuk

    Novaya Zemlya(Alexandre Melnik) Post-Apokaliptik, Alternatif İnfaz, Alternatif Adalet, Medeniyet Fikri

    Tramvay(Olgun Arun) Kriminoloji, Durkheim Anomi

    Sivas(Kaan Müjdeci) Çocuk Hakları, Hayvan Hakları, Hobbes İnsan Doğası

    The Hunt(Thomas Vinterberg) İskandinav Hukuk Realizmi, Masumiyet Karinesi, Lekelenmeme Hakkı

    Yozgat Blues(Mehmet Fazıl Coşkun) Anomi, Toplumsal Çatışma, Anadolu Kültürü

    7.Mühür(Ingmar Bergman) Alegori, Din-Vicdan-Adalet-Kültür Karmaşası

    Underground(Emir Kusturica) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Sosyalist Devrim ve Savaş

    Seven (David Fintcher) Dante İlahi Komedya, Suç ve Günah İlişkisi, Amerikan Hukuk Realizmi

    Fight Club(David Fintcher) Anarşizm, Burjuva İdeolojisi Eleştirisi, Kapitalist Eleştiri, Cinsel Kimlik Çatışması

    Elephant Man(David Lynch) Pozitif Ayrımcılık, İnsan Hakları Teorisi
    7.Kıta(Michael Haneke) Organik Toplum Örneği, Anomik İntihar, Prüten Birey, Weber ve Durkheim

    Beyaz Band(Michael Haneke) Çocuk Hakları, Çocuk İstismarı

    Saklı(Michael Haneke) Etnisite, Masumiyet Karinesi, Göçmen Sorunu

    Karanlıkta Dans(Lars von Trier) İskandinav Hukuk Realizmi Eleştirisi, İdam Cezası

    Dogville(Lars von Trier) Katarsizm, Brehtyen Sinema(İdiopati ve Heteropati)

    Guguk Kuşu(Milos Forman) Akıl Hastalığı Mefhumu, Adli tıp ve Adli Psikoloji

    Kan Dökülecek(Paul Thomas Anderson) Amerikan Devrimi, Burjuva İdeolojisi, Din-Burjuva Eleştirisi, Irkçılık

    Snowden(Oliver Stone) özel Hayatın Gizliliği, İstihbarat

    The Salesman(Asghar Farhadi) Doğal Hukuk, Vicdan-Adalet-Hukuk İlişkisi, Doğu Toplumunda Adalet ve Hukuk

    Manifesto(Julian Rosefeldth) Literatüre Yön Veren Tüm Akımlar

    The Square(Ruben Östlund) Hobbes İnsan Doğası, Organik Dayanışmalı Toplum, Elitizm, İskandinav Hukuk
    Realizmi

    I, Daniel Black(Ken Loach) Bağımsız Sinema, İnsan Hakları, Sivil İtaatsizlik, Sosyal Güvenlik Hakkı, Bürokrasi Eleştirisi

    Leviathan (Andrey Zvyagintsev) Doğal Hukuk, Pozitivist Hukuk, Adalet ve Hukuk Ayrımı

    Abluka(Emin Alper) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Olağanüstü Hal Türkiyesi

    Sarmaşık(Tolga Karaçelik) Alegorik Anlatım, Toplumsal Sınıflar, Otorite, İktidar-Tiran Çekişmesi, Etnisite

    İtirazım Var(Onur Ünlü) Din ve Din Adamı Kavramı, Dogma-Rasyo Ayrımı

    Zengin Mutfağı(Başar Sabuncu) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Olağanüstü Hal Türkiyesi, Sendika, Milis Kavramı

    Loveless(Andrey Zvyagintsev) Çocuk Hakları

    Mudbound(Dee Rees) Klux Klu Klan, Irkçılık, Amerikan Kırsal Toplumu, Sınıfsal Çatışma

    Ahlat Ağacı(Nuri Bilge Ceylan) Anadolu’da Din-Birey-Eğitim-Kültür Dejenerasyonu, Etik ve Ahlak, Din, Sıkışmış Birey

    Radiogram(Rouzie Hassanova) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Sosyalist Devrim ve Savaş

    Anons(Mahmut Fazıl Coşkun) İstisna Hali, Olağanüstü Hal, Olağanüstü Hal Türkiyesi

    Climax(Gaspar Noe) Hobbes İnsan Doğası

    American Psycho(Marry Horron) Organik Toplum Örneği, Anomik İntihar, Prüten Birey, Weber ve Durkheim

    Florida Project(Sean Baker) Bağımsız Sinema, Çocuk Hakları, Sınıfsal Çatışma, Ekonomik Yıkım

    Dangal(Nitesh Tıvari) Doğu Toplumunda Kadın, Kadın Hakları
    Dr.Death(Clive Entwistle) Ötanazi

    Milyon Dolarlık Bebek(Clint Eastwood) Ötenazi

    Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film(Krzystof Kieslowski)
  • Ütopya'nın kurumlarını başka uluslarınkiyle karşılaştırınca bir tarafta insanlığa ve bilgeliğe hayran olmaktan, diğer tarafta akılsızlığa ve barbarlığa üzülmekten kendimi alamıyorum. Ütopya' da yasalar oldukça azdır. Bütün yurtdaşlar yönetimin nimetlerinden eşit şekilde yararlanırlar. Herkes değerinin karşılığını görür. Ortak zenginlik öyle eşit dağıtılır ki; herkes bütün yaşama kolaylıklarına bol bol kavuşur. Başka yerlerde senin benim kavramı varken, Ütopya' da bizim kavramı vardır. Bunları düşünürken Platon' a hak vermemek elde değil. O, mülk ortaklığı yaşamayan hiçbir topluma yasa hazırlamak istememiştir. Mülkiyet hakkı toplumsal yapının temeli oldukça, en kalabalık ve en işe yarar sınıf yoksulluk ve açlık içinde kıvranmaya devam edecektir.
    Thomas More
    Sayfa 41 - Gün Yayıncılık
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”

    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!


    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------


    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...


    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.


    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.


    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...

    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...

    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.

    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.

    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.

    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...

    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.

    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."

    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”

    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”

    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)

    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.

    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...

    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.

    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...

    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...
    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...

    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..

    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M
  • 348 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Not; Başlığın sebebi kadınların daha az yazdığı alanda yazmış olması
    Size bir bilim kurgu ve onun yapısı gereği gelen utobik bir eser olan Mülksüzler kitabını anlatmaya çalışacağım. Yeni, yepyeni bir düzen kurabilmek için öncelikle eski düzeni çevreleyen kurallardan ve bağlardan kurtulmanız gerekir. Dünyamızın yakın gelecekteki hali bile çoğu yazar için üzerine yeterince rahat bir düzen kurabilmek için yeterli görünmez. Bu sbepten dolayı utopya eserler yazılmıştır. Mülksüzler her ne kadar uzak bir gelecekte geçse de içindeki sistemlerin bir kısmı bildiğimiz tanıdığımız sistemlerdir. Ancak bununla birlikte yepyeni bir düzen de bu sistemlerle iç içedir. Le Guin aynı anda iki farklı sistemi birbiri ile yan yana getirir. Bir yanda dünyamız benzeri kapitalizmin, savaşın ve mülkiyetin hüküm sürdüğü Urras, öte yanda ise kendine has daha önce görülmemiş bir düzene sahip olan Annares vardır.

    Annares ve Urras, Dunya ve Ay gibidir. Annares urras'in uydusudur. Dünya rolündeki Urras’ın giderek yok olan verimli toprakları, kaynakları, zengin canlı çeşitliliği varken, uydusu olan Annares tıpkı ay gibi kurak verimsiz, üzerinde zar zor yaşanabilen bir gezegendir. Ancak tıpkı dünyada olduğu gibi Urras’ta da insanlar gezegeni paylaşamamakta insan hırsı, mülkiyetçiliği ve hükümdarlığı hem gezegeni hem de üzerindeki insan yaşamını sömürmektedir. Bununla birlikte gerçek dünyamız ve ay da bu sistem içerisindedir. Dünya, (kitaptaki adı arz) dünyanın bugünkü haline benzeyen Urras’tan çok daha kötü bir durumda olup artık kaynaklarını tüketmiş bununla birlikte ayda (hain) kurulan yerleşim de aynı çıkmazların içine girmiştir. Le Guin tüm bu düzenlerin temeli olan yozlaşmış yapıdaki devletçi, bürokratik, mülkiyete, sömürüye ve esarete dayanan sistemleri gelecekte çöküşe mahkûm eder. Bunu yaparken de kurtuluş yolunu düşündürmeyi unutmaz, hiç bitmeyen bir devrim, devrimin araç değil amaç olduğu bir düzendir bu.
    Romanın kahramanı Svenk(benim gibi yalnızlığı seviyor.) Annares gezegeninde dogar. Orada Toplum, mülkiyetin bununla birlikte, uşak ve efendilerin, polis ve askerlerin, yasa ve cezaların olmadığı bir sistem üzerine kurulmuştur. Mülkiyet kavramı dil ve düşünceden öylesine çıkarılmıştır ki Anneres dili insanlara vücut uzuvları için bile “benim” ya da “başım” deme imkanı vermez. Çünkü sahip olmanın her türlüsü ahlaksızlıktır. Kimsenin çocuğu ya da ailesi de yoktur. Çocuklar aileleri ile ilişki içinde ama onlardan ayrı olarak yetiştirilirler. Ailenin çocuklar, çocukların da aileler üzerinde hakları bulunmaz. Çünkü sahip olmak aynı zamanda kaybetme riskini de beraberinde getirir.

    Annares toplumu Urras’ta uzun süre mücadele verdikten sonra kendilerine gezegenin uydusu olan Annares’e kalıcı ve geri dönüşsüz olarak göç imkânı ya da zorunluluğu verilmiş olan kadın fikir önderleri Odo’nun önderliği ve ilkeleri etrafında kurulmuş bir toplumdur. Odo zengin ya da fakir, ast ya da üst olmayan, bünyesinde hiçbir zorunluluğu barındırmayan bir toplumun temellerini atmış ve bunun üzerinden çok uzun zaman geçmiştir. Odo’nun ilkeleri toplum için yapılanları ahlaken yüceltmiştir. Burada zorunluluk ancak insanın içinden gelen bir zorunluluk olabilir ki bu da Annares eğitimi ve yaşam tarzı sayesinde tüm insanlara benimsetilmiştir. Ve orada yaşamaya çalışırlar.
    Kahramanımız Shevek fizikçi olarak topluma hiçbir pratik yararı olmayan teorik alanlara yönelmiştir. Bu ise bazılarının hoşuna gitmez ve topluma yararsız birisi olarak görülüp dışlanmasına yol açar. O ise kendisi gibi düşünen arkadaşlarıyla çalışabileceği yeni bir sendika kurulumunda görev alır ve toplumdaki muhalif yerini alır. Kendi toplumu dış dünyalarla zorunlu ticaret dışında her türlü iletişimi kesmiş ve içine kapatmıştır. Shevek bu kapanmanın korunma değil mahkumiyet olduğunu görür ve atalarının yurdu olan Urras ile iletişime geçer. Bununla da kalmaz oradan davet alır. Çünkü teorik fizik alanında mülkiyetçiler ve rekabetçiler için çok önemli olabilecek olan buluşlar yapmış ve bu gezegende oldukça tanınır hale gelmiştir. Gezegendeki her ülke kadar Arz ve Hainliler de Shevek ile tanışmaya can atmaktadırlar. Shevek anarşist bir toplumda yetişmiş birisi olarak para, lüks, zenginlik ve yasa gibi kavramlara yabancı olarak gittiği bu gezegende bilmediği durumlarla karşılaşacak ve mükiyetçi dünyanın zalim yüzünü de görecektir.


    Bir kadın yazarın elinden bilimkurgu eseri ve guzel bir eser okuyun.
  • 308 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı : Hukuk Politikası
    Yazarı : Kolektif Çalışma
    Editör : Prof. Dr. Ali Şafak Balı
    Yayınevi : Astana Yayınları
    Baskısı : 2016 / 301 Sayfa /16x24 Cm
    Barkodu: 9786059623032


    Politika deyince, günlük yaşamda hatıra ilk gelen siyasi çekişmeler, seçim, muhalefet ve iktidar söylemleridir. Oysa politika; bilimsel metodoloji gibi, yol, yöntem, planlama ve devamında harekete geçecek eylemleri içerir. Çok farklı kavramsal tanımları olsa da kısaca böyle özetleyebiliriz.
    Sosyal politika da, toplumsal planlama ve uygulamada çok önemlidir. Fakat, bu kavramın da içi boşaltılmış ve ilk hatıra gelen tanım, “muhtaçlara yardım” dır.
    Hukuk politikası ise, hukuk metodolojisi, felsefesi, tarihi ve sosyolojisinin uygulamaya dönüştüğü
    adeta meyvesidir. Hukuk politikası; yasaların yapımı ve uygulamasında izlenecek yol, yöntem ve ölçüler bütünüdür. Hukuk ve adalet anlayışının mutfağıdır.
    Kolektif çalışma kitaplar dikkatimi çekmiştir hep. Çünkü bir kitapta farklı kalemlerden farklı konuları toplu şekilde öğrenme imkanını buluyorsunuz.
    Bu kitapta, 11 farklı yazar, 11 konuyu detaylı şekilde anlatmış. Her konunun bitiminde ve kitabın en sonunda dikkatinizi çekebilecek, yararlanılan kaynaklar listesi var. Editörün 7 sayfalık önsözü ise kitabın özü, özeti ve amacını açıklayan nitelikte.
    Adalet kavramı, hukukun yaklaşık on amacından en önemlisidir, damarlarındaki kandır, kalbindeki duygudur, beynindeki nöronlardır. Hukuk politikası da öncelikle bu yolu düzenlemeyi, tamir etmeyi
    gaye edinmiştir. Kitabın muhatap alanı çok geniş; öğrenen-öğreten, seçen-seçilen, yöneten-yönetilen,
    suçlayan-savunan, suçlanan-hüküm veren gibi liste oluşturabiliriz.
    Ulusal ve evrensel ölçekte kanunun yapılışı, uygulanışı, toplumsal yansımaları, çelişkileri, çatışma alanları ve çözüm önerilerini bulacaksınız. Anayasa ve yasa yapımında; asli kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar tanımları, denge-denetim mekanizmaları, toplumsal dayanışma ve ahenk arayışları
    dikkate alınarak yazılmış 11 farklı makale sizleri bekliyor kitapta.
    Kitap satışı yapılan mağazaları, kitabevlerini zaman zaman dolaşır, dikkatimi çeken kitapları alırım.
    Kitap stantlarında; edebiyat, tarih, roman, kişisel gelişim, sosyoloji, psikoloji, felsefe.. ve benzeri şekilde isimlendirilmiş raflar görebilirsiniz. Fakat “Hukuk” diye özel bir rafın olmamasına üzüldüm.
    Sordum ve mantıklı bir cevap verebilen çıkmadı. O kitapları, diğer raflara serpiştirmişler.
    Oysaki hukuk; ana bir sosyal bilim dalıdır.
    Onun da alt birimleri vardır. Hukuk sadece, Resmi Gazete’de yayınlanan kanunların kitaplaştırılmış şekli değildir. Yemek tariflerinin yapıldığı kitapların bile özel rafı var iken, “hukuk” için özel kitap rafı açılmamasına üzüldüm doğrusu. Ben çok farklı alanlarda yüzlerce kitap okuduktan sonra, 2019 yılını
    Kendime “hukuk ve adalet yılı” olarak belirleyip, okuma tercihlerimde buna yoğunlaştığımdan belki de bu hassasiyeti gösterdim. Yanılıyorsam düzeltiniz lütfen.
    Üçüncü kitabım yayınlanmak üzere ve dördüncü kitabımda ana tema; hukuk ve adalet olacak.
    İyi okumalar

    Samsun, 23.01.2019
    Ali Rıza Malkoç
    http://www.arm.web.tr
    #armozdeyis
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bana göre en başarılı eserler insanı derinden etkileyen, sarsan kitaplardır. Bu eserler sadece okuyucunun beklentisini aşmakla kalmaz, onu farklı bir yerlere götürür. Zaten okuyucunun beklentisini aşmayı çoğu eser başarır, önemli olan okuyucuyu sarsmaktır, tüylerini diken diken etmektir. Korkutmak anlamında söylemiyorum. Mesela o kitaptaki karakterleri yanınızda hissedersiniz, sanki asıl yaşam, eseri okuduğunuz süre boyunca eserden ibarettir ve yaşadığınız şeyler eserde anlatılanlardır. Bambaşka bir yaşamı yaşamak da biz okuyucuları doğal olarak derinden etkiler. Bu açıdan düşündüğümde ben kitapları bizlere birden fazla yaşam sunan kapılar olarak görüyorum. Büyük bir koridordasınız, karşınızda onlarca kapı var. Birinden geçiyorsunuz başka bir hayatı yaşayıp ana koridora geri geliyorsunuz. Ama bazı eserler vardır ki, bu bağlamda size o 'ana koridorun' yolunu bile şaşırtır. İşte Don bu türden eserlerden biri. Sizi geçici (belki de daimi?) bir kayboluşa sürüklüyor.

    Hikayemiz genel olarak bir tıp öğrencisinin, asistanı tarafından, kardeşi olan ressam Strauch'u gözlemlemesi için göndermesinden ve bu tıp öğrencisinin izlenimlerini yazdığı günlükten ve mektuplardan ibaret. Yıllardır görüşmediği kardeşini sırf 'merak ettiği'nden dolayı gözlem yapması için öğrenciyi ressamın yaşadığı ıssız bir köye gönderen asistan, öğrencisinin yaşayacağı şeylerden elbette habersizdir. Öğrencisi hayatında görüp görebileceği en farklı insanla karşılacak ve hayatsal manada görüşleri alt üst olacaktır. Thomas Bernhard'ın ustalığı, karakterlerine tamamen kendini verebilmesinde de saklı bana göre. Aslında tüm yazarlar bütün karakterlerine kendileri can verirler, onların zihin yapısını bizzat yazarların kendileri oluşturur. Bu noktada önemli olan şey, yazarın kendini ne denli karakterinin yerine koyabildiğidir. Bernhard'ın bu konuda olağanüstü bir yeteneği var bana kalırsa. Gerçekten de bir tıp öğrencisinin gözünden hayata bakmış gibi oldum çünkü. Mesela kitabın baş kısımlarında bolca tıbbi terimler içeren benzetmeler kullanılmış. Hayata gelecekte sahip olacağı mesleğin ardından bakmaya yeni yeni başlayan genç bir öğrencinin bu bakış açısı bir nevi hayatı karşılama biçimi olarak görülebilir elbette. İşte bu karşılama biçiminin gerçekçiliğidir önemli olan.

    Eserde beni etkileyen şeylerden bir başkası ise üstte de bahsettiğim gibi Bernhard'ın bir karakteri yaratması değil, bir nevi o karakter haline gelmesi; karakteri yaşayarak anlatması, kendini tam olarak verebilmesi. Öğrencimiz öyle bir insan ki, insanların dirilerinin ölülerinden daha tiksinç olduğunu söyleyecek kadar bir meslek düşkünü. Genç anlatıcımızın ressamla tanışana dek olan kısım aslında çok kısa. Ama bu kısacık bölümde dahi birçok derin öğe bulunuyor. Daha sonrasında ise Bernhard ressamımız üzerinden bir hayat sorgulaması yapıyor bana göre. Belki de bir hayat sorgulaması bile olamayacak bir serzenişte bulunuyor, ressamın ağzından?

    Bir insan tam anlamıyla olmasa dahi, birazcık da olsa dıştan, bir başkası tarafından ifade edilebilir mi? Zihinsel olarak, fiziksel değil. Kelimeler, kullandığımız cümleler tarif edilen kişiyi az da olsa tanımlayabilir mi? Kelimelere sığabilir mi bir insan? Ressama göre bunların cevabı hem evet hem hayır. Öncelikle size kendisinden bahsetmek istiyorum. Ama bu hiç kolay olmayacak. Ressamla ben de bir okur olarak tanıştıktan sonra, onu herhangi bir cümle ile tanımlamak bile anlamsız bir ifade olarak geliyor bana. Anlamsız bir çabalama gibi: Yüzme bilmeyen bir insan denizde çırpınırken nasıl bir kararsızlık hissediyorsa şu an bende de aynı duygular var bu konuda. Hikayemizdeki anlatıcımız bile ressamı tanımlamanın imkansızlığı içersinde çırpınırken, "şu an ressam hakkında bir şey söyleyecek olsam ne diyeceğimi bilemezdim" şeklinde kendini ifade ederken (belki de 'ifade edemezken') ressamı bizlerin anlaması mümkün olabilir mi? Belki de anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışı' üzerinden anlayabiliriz ressamı. En azından buna çabalayabiliriz.

    Her türlü kavramı kendine göre yeniden şekillendiren bir kişi düşünün. Bunu gündelik hayatımızda hepimiz yapıyoruz elbette. Ama bu şekillendirmeyi her defasında aşırı bir derinlik ve mistisizm ile yapan birini hayal edin. Yeni bir kelime söyleyen, sonra yasaklı bir kelime söylemiş gibi bir anda duran, bu kelime hakkında ve bu kelimenin yarattığı domino taşı etkisi gibi olan düşüncelerle mücadele eden bir kişilik. Yaptığı tüm resimleri sobada yakan, gerekçe olarak da sahtekarlıktan nefret ettiğini söyleyen bir ressam. Oldukça karmaşık bir kişi olarak görünse de, insanların normal yaşantısında kabullenemediği veya kabullenmek istemediği birçok şeyi baştan kabullenmiş biri. Günün birinde artık kendisinden bir şey çıkmayacağını anlayınca kendi mesleğinden 'kendini afaroz etmiş'. Başta her insan gibi buna inanmak istememiş elbette, çünkü hayatımızda zevkle yaptığımız bir şeyin artık bize zevk vermediğini ve onu artık beceremediğimizi ilk başta kabullenemeyiz kolay kolay. Bunu ve bunun gibi birçok şeyi kabullenmenin acısını zamanında tüm benliğinde derinlemesine yaşamış olan bir sanatçı.

    Kitapta birçok sıra dışı anlatım yöntemi mevcut. Mesela fiziksel bir betimleme ile soyut bir anlamı karşılama buna bir örnek olarak verilebilir. Bazı insanların kelepçelere sahip olduğunu, ama bunun asla kopartılmadığını, işte tam da bu yüzden görünmediklerini ressam bizzat kendisi ifade ediyor. Çünkü ressama göre alışılagelmiş ve her zaman yapılan bir şey aslında hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu gibi birçok cümle kuruyor ressam. Zıtlıklarla anlamı karşılanmaya, belki de ucu açık bırakılmaya çalışılmış düşünceler silsilesi. Peki her zaman yapılan bir şey nasıl olur da hiç yapılmamış olur? Bu cümleyi ilk okuduğumda ben de kendi içimden, tıpkı anlatıcımız gibi pek bir şey anlamadım. Ama kitapta ilerledikçe, anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışından' yola çıkılmasıyla birçok şeyi tahmin edilebilir kılma ihtimali doğuyor. Bu tıpkı iyi olan bir şeyi kötü olana bakıp daha da kesin hale getirmeye çalışmak gibi bir durum. Her zaman yapılan şey, herhangi bir eylem ya da düşünce, bizi bir normalleşme sendromuna sokacağı için o şeyi aslında yapmamış gibi oluruz. Çünkü hayatımızda yarattığı bir nevi 'çıkıntı' etkisine alışmış oluruz ve bir süre sonra otomatikleşiriz, bir zamanlar hayatımızda pek bir yeri olmayan şeyi benimsemiş hale geliriz. Bu açıdan da benimsemek ve alışmak kavramları ressama göre bir hiçtir. Alışılan bir şey hiçbir şeydir ve hiçbir zaman yapılmamıştır. Benimsenmiş olan bir düşünce hiçliktir. Artık bir hiç haline gelmiştir. Bir noktadan sonra bu hale gelmiştir ama geçmişi de kapsamıştır; çünkü biz insanlar geçmişi ancak 'şimdi' ile değerlendiririz.

    İnanır mısınız, ressam hakkında yazacağım tüm cümlelerde "belki de" ya da "muhtemelen" gibi belirsizlik içeren kavramları kullanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü ressam öyle değişken bir kişiliğe sahip ki okuduğunuzun (çünkü bize de onu anlatıcımız anlatıyor; ki o da her şeyi ressam hakkında ne söyleyeceğini bilmeyerek ifade etmeye çalışıyor) ve anladığınızın tam tersi bir kişiliğe de sahip olabilir. Bunu okurken siz de fark edeceksiniz ki, bir insanın; özellikle ressamın kişilik olarak resmini çizmek imkansız hale geliyor bir noktadan sonra. Yapılan şey anlaşılmış olan nadir şeylerin üzerinden defalarca geçmek oluyor, tam olarak anlama ümidi ile. Ve yine özellikle ressam ile tanıştıktan sonra bu anlama olasılığının imkansız olma ihtimalini düşünmeden edemez hale geliyorsunuz. Anlamak bile salt kritik mesele iken, bu anlama eyleminin de imkansız hale gelebileceği düşüncesi. İşte, Bernhard bizleri derinden sarsıyor.

    Ressamın en nefret ettiği şeylerden biri olarak nitelediği bu benimseme kavramı, onu sürekli olarak bir duygusal devinim halinde yaşamaya itmiş, belki de? Öyle ki, anlatıcımız birçok yerde ressam kadar heyecanlı ve tedirgin olmadığını söylüyor. Bir ihtimalle, hayatın asıl getirdiği şeyler beraberinde daimi bir heyecan ve tedirginlik de getiriyor ressama göre. Nitelediği gibi bir hiç haline gelmemek için kurmuş olduğu bir savunma mekanizması gibi görünüyor bu. Tutarsızlık mekanizması. Zıt kavramların bir aradalığı. Ressamdaki tek tutarlılık genç anlatıcımızın da bahsini ettiği gibi her zaman tutarsız olması. Tutarsızlık da beraberinde bir insanın kendisi ile çok fazlaca çelişmesi sonucunu doğuruyor. Bu yüzden ressama bir anlamda 'tutarlı bir tutarsızlık içindeki çelişki insanı' diyebiliriz, belki de. Kitapta da ressam çoğu kez birbirleri ile çelişen düşünce akışlarını dile getiriyor. Gerek bunlardan salt çelişki olarak ayrı ayrı, en ince ayrıntısına kadar bahsederek, gerekse de konuşmasının tamamını bir çelişki haline getirerek. Bir çelişki insanından bahsetmek de çelişki yaşamadan mümkün olabilir mi diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Mesela acaba şu anda inceleme yazmaya çalışırken de yaptığım şey bu mu? İşte bu da bir Bernhard etkisi. "Kendimi alamıyorum" diye nitelediğimiz iç kemirici soruları insan zihnine salan bir usta; Thomas Bernhard.

    Çelişki beraberinde bir intihar düşüncesi de getirir mi? İnsanlar neden intihar eder? Çaresizlik? Çözüm arayışı? Bu anlamda ressamda intihara duyulan bir özlem söz konusu. İçinde bulunduğu daimi olan çelişki durumunun ve "kavramsız bir kavram" dünyasından kurtulmanın çözümü olarak bunu görüyor. Çünkü intihar çelişkiye yer bırakmaz. İntiharın çelişkisiz olmasını sağlayan biricik etmen ise ressama göre tüm çelişkilere son verebilmesi. Çelişkilere son veren şey mutlak bir 'çelişkisizlik' içersinde olmalı ona göre. Ona göre varoluşun kendisi bile ölümün bir provasıdır ve ressam yeterince çok prova yaptığına, artık zamanının geldiğine inanıyor. Ayrıca kendisini sonsuz bir hasta olarak görüyor. Sonradan kazanılmamış olan, insanın içerinde daimi olan ama insanın onu sonradan fark ettiği bir hastalık. Belki de sadece insanın kendisi tarafından fark edilen bir hastalık. Hiçbir doktor, psikiyatrist, psikolog tarafından anlaşılamayacak olan ve insanın kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı bir hastalık. (belki de insanın kendisinin dahi anlayamayacağı bir hastalık?) Ona göre bu hastalık gençlikte asla fark edilemediğinden dolayı, gençliğe her zaman düşmandır. Bu hastalığı vücudunda 'adeta felsefi olarak' yayılan bir hastalık olarak tanımlar ressam. Bana göre bu hastalık da yine üstte sözünü ettiğimiz durum(suzluk).

    Aktarılan en iyi şeyler bile aslında 'daha az yanlış'tır. Doğru olarak tanımlanamaz. Kitapta bahsedildiği şekliyle böyle. Buna katılıyorum. Öncelikle, ressamın kendisinin sadece kendisi tarafından anlaşılması var, ki belki de ressam bile kendini tam anlamıyla anlayamıyordu, o çelişkiler denizi içersinde boğulurken? Sonrasında, anlatıcımız olan genç tıp öğrencisinin algıladığı, belki de aslından büyük bir nebze farklı ve tutarsız olarak nitelendirebileceğimiz (algılama biçimi en iyisi olsa bile doğru olamayacak, sadece 'daha az yanlış' olan) ressam var. Bunun sonrasında ise, anlatıcımızdan bizim anladığımız daha da yanlış olan algılama var, anlatıcımızın algılaması en iyisi olsa bile 'daha az yanlış' iken, bizim bu daha az yanlış olandan öğrendiğimiz de aslında çok daha yanlış olacaktır. Ve son olarak, sizin de okumuş olduğunuz bu yazı; yani benim, anlatıcıdan zaten çok daha yanlış olarak algıladıklarımın bir toplamı var. Bu bağlamda sizin okuduğunuz asıl ressamın gölgesi dahi olamıyor bir nevi. İşte ressam (ya da Bernhard?) bizde bunu sorgulama ihtiyacı oluşturuyor. Bu açıdan, tek doğru olanın her şeyin yanlış olması mı yoksa bir insanın 'gerçek' halinin asla tanımlanamaz olması mı asıl sorundur?

    Bu gibi insanın zihnini kemiren rahatsız edici sorunlarla uzun zamandır uğraşmış bir insan düşünün. İşte ressam böyle bir kişilik. Zihninde yıllarca kesintisiz bir düşünce akışı olan bir insan. Ayrıca romanda her daim dehşet verici bir olayın olabilirliği hakim. Bu öyle bir biçimde dile getiriliyor ki yaşanabilecek olaylar, en sıra dışı olan şey bile olsa ressam tarafından normallikle karşılanmaya mahkum gibi sanki. İşte okuru da asıl dehşete düşüren şey bu; dehşet verici olayların normallikle karşılanma mahkumiyeti. "Bireyin buzul çağı parçalanışı"nın bir betimlemesidir Don belki de. Anlatıcımıza göre ressam, "bütün çöküşlerin bir arada nesnesi"dir. İnsanın fiziksel ömrü boyunca sürecek olan düşünce dünyasının en sonunda çökmeye başlamasının anlatımı. Nitekim ressamda da bu çöküş uzun zaman önce zaten başlamıştır. Bunun farkına varması onda gerçekten yaşlı olduğunu hissettiği anların başlangıcıdır bana göre. Çünkü ressam kendini birçok yerde yaşlı olarak tanımlar, ama anlatıcımız onun yaşından ya da kaç yaşlarında gösterdiğinden asla bahsetmez. Belki de yaşlı denilebilecek bir insan bile değildi? Ama yaşlanma, fiziksel yaşa değil zihinsel yaşa bağlıdır. Bunun en büyük kanıtı da elbette ki yine bizim biricik ressamımız.

    Sembolik ve temsili olarak düşündüğümde eseri, bazı zıt terimlerin çatışmasının açığında ortaya çıkmış olan bir kaos olarak görüyorum. "Bilesiniz", (tam da ressamın konuşma biçimi ile) ressamlık ve doktorluk temel mantıkta bazı yönlerden zıt mesleklerdir. Ressam ve anlatıcımızın asistanı olan doktor, ilk başta da bahsettiğim gibi, kardeştir. Ressamlık yaratmaya bağlı, somut olandan çok soyut olana dayalı bir meslek iken doktorluk ise somut olana dayalı bir meslektir. Bu açıdan, hayatın kendisi bile belki de bir zıtlık savaşından ortaya çıkan bir karmaşadır. "Bakınız", (yine ressamın konuşma arasında en çok kullandığı kelimelerden biri) bunun farkına kitapta somut ve soyut kavramının çatışmasının da bolca farkına varılıyor. Bu karmaşanın kendisi zaten insanın tüylerini diken diken ederken bir de ressamı anlamaya (ve şimdi de onu anlatmaya çalışmak -katlarca artan anlaşılmazlıkla- yeterince dehşet vermiyormuş gibi) çalışmak insanı büyük bir dehşete düşürüyor, "bilesiniz".

    Başta ifade ettiğim bir kitabın insanın tüylerini diken diken etmesi kavramını şu şekilde kullanmak bu eser adına çok daha yerinde bir kullanım olacaktır: Don, insanı tir tir titreten bir soğuğun dehşeti gibi bir eser. Bu öyle bir soğuk ki, uyuduğunuz anda sizi çoktan öldürmüş olacak olan bir soğuk, işte bu öldürücü soğuktaki uyku ile uyanıklık arasındaki belirsiz halin betimlemesidir Don, "bilesiniz"...