ALINTIDIR


Çoğumuzun bildiği o coşkulu şiirde söylendiği gibi, 2018 23 Nisanı’nda nasıl neşe dolsun ki insanımız?..

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın simgesi, sevk ve idaresinin yapıldığı, Gazi unvanıyla şereflenen kurum olma özelliğine sahip Türkiye Büyük Millet Meclisi, ilk açılışının 98’inci yılında Türkiye’nin değil, ülkenin egemenliğine tasallut edenlerin Meclisi. Artık “Büyük” değil, tek kişinin iradesi hâkim, yani küçüldü. Milleti değil AB-D Emperyalistlerini ve yerli satılmışları temsil ediyor. Ve TBMM artık Meclis olma niteliğini yitirdi. Meclisin iradesi AKP’giller’in Büyük Şefinin iki dudağından çıkacak sözcüklere indirgenmiş durumda.

Nasıl kahrolmasın insanımız?..

Emperyalist Yedi Düvele karşı bağımsızlık savaşı veren Jöntürk Gelenekli Türk Ordusu’na bugün, ruhları ABD Emperyalistleri tarafından boşaltılmış, cesaret vatanları teslim alınmış, AKP’giller’in İmamına biat eden Tosun Paşalar komuta etmekte. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy namlı CIA operasyonlarıyla diz çöktürülen Türk Ordusu’na ölüm vuruşu, 15 Temmuz Ganimet Paylaşım Savaşı’yla vuruldu.

Nasıl içi sızlamaz insanımızın… Lozan’da kazandığımız vatan toprakları, 18 adamız 1 kayalığımız Yunanistan tarafından işgal edilmiş durumda.

Nasıl hüzünlenmesin insanımız?..

Zaferle taçlanan Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızla Mazlum Halklara ve o halklara önderlik eden önderlere umut olduk, örnek olduk, ışık olduk. Mısır Halkı ve Yurtsever Önderi Nasır, Küba Halkı ve önderleri Fidel, Che, Camilo ve Raul, Vietnam Halkı ve Ho Şi Minh, Venezuela ve yiğit önderi Chavez, Mustafa Kemal’den ve önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı’ndan etkilendiler, o savaşı örnek aldılar, kendilerine yol gösterici yaptılar.

98 yıl önce Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı sevk ve idare eden Meclis, 98 yıl sonra Ortadoğu’da Mazlum Halklara kan kusturan, onların bağımsızlıklarına göz diken AB-D Emperyalistlerinin Mazlum Halklara yönelik saldırısının sevk ve idare edildiği yer olarak kullanılmakta. Artık Mazlum Halklara ve Yurtsever önderlerine örnek olan bir ülke değil, insan soyunun en büyük düşmanları AB-D Emperyalistlerinin oynattığı, Türk ve Kürt Memetleri kendi askeri yerine ölüme gönderdiği, Mazlum Halkların umutlarını, ışıklarını söndüren, biat etmeyi örnek olarak sunan bir ülke haline getirildik.

Nasıl kaygılanmasın insanımız?..

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz”, demişti Mustafa Kemal.

Bugün ülkenin her yerinde cirit atıyor Ortaçağcılar. İnsanlığı Ortaçağ karanlığına götürmeye yeminli Muaviye-Yezid dincileri, CIA İslamcıları, Bakanlıkları bölüşüyorlar kendi aralarında. Ve ne acıdır ki Mustafa Kemal’in koltuğunda oturan da bugün Ortaçağcı bir İmam. Yine ne acıdır ki Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’de de varlar, Kurtuluş Savaşı’mızla üstünden biraz olsa da budanan Ortaçağcılar. Ve ne acıdır ki Yeni CHP’yi örgütleyen Soroscu ekip övünç kaynağı yapıyor, CIA İslamı’nın simgesi türbanı biz serbest bıraktırdık, diye.

Nasıl üzülmesin insanımız?..

Ne diyordu Mustafa Kemal?

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, yaşam ve geleceğini biricik amaç bildiği halkını emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak, yönetim ve egemenliğimizin gerçek sahibi olmakla amacına ulaşacağı kanısındadır”.

Ve ne kadar güzel tasvir ediyordu insan soyunun en büyük düşmanlarını:

“İstilacı saldırgan devletler yerküresini kendilerinin malikânesi ve insanlığı, kendi hırslarını tatmin için çalışmaya mahkûm esirler saymaktadırlar. Sonuç olarak Dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu’dur. Ki kendi varlığını, istiklalini kavramıştır, bu bilinçle el ele vermiştir. Diğeri ise, sırf kendi hırslarını tatmin için çalışan zümredir. Bunların amacı zulüm ve baskı olduğu için, onları lânetle anmakta kendimizi haklı görürüz.”

2018 yılının 23 Nisan’ında AB-D Emperyalistlerinin tahakküm ve zulmü altındayız. Ruhlarını kendi ikballeri için gönüllüce bu haydutların emrine sunan yerli satılmışlar, halklarımızın bu kan içicileri lanetle anacakları o günlere ulaşmasını engelliyorlar, geciktiriyorlar. Halklarımızı, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı “Heyeti Milliyece mücadeleyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlar” olmaktan çıkarıp, Amerikan 6’ncı Filosu önünde namaza duran din bezirgânlarına dönüştürmeye çalışıyorlar.

Nasıl sevinsin insanımız?..

Çocuklara hediye edilmişti 23 Nisan. Bir ilkti Dünyada. 98 yıl sonra, ülkemizin getirildiği bu noktada, çocuklara taciz konuşuluyor, çocuk gelinler konuşuluyor, çocuk işçiler konuşuluyor, açlıktan ölen çocuklar konuşuluyor, eğitimden mahrum çocuklar konuşuluyor.

Nasıl içi kararmasın insanımızın?..

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın arkasından kurulan Laik Cumhuriyet’le kadınımız ikinci sınıf bir insan olmaktan çıkarılmıştı. Seçme seçilme özgürlüğüne kavuşturulmuştu. Eksik gedik de olsa Laiklik kadının özgürlüğü, kurtuluşu olmuştu. Kadın sosyal yaşamda yerini almaya başlamıştı. 98 yıl sonra kararttılar kadınımızı Muaviye-Yezit İslamcıları, kara çarşafa sokuyorlar adım adım. Sosyal yaşamdan soyutlamaya, erkeğin dört eşinden biri yapmaya çalışıyorlar. Kadın cinayetleri, tecavüzleri Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin hiçbir döneminde bu kadar artmamıştı.

Nasıl üzülmesin insanımız?..

Bizi bölmek istemişlerdi 98 yıl önce, Bağımsızlık Savaşı’mızla yırttık attık, paçavraya çevirdik Sevr’i. Sevr’i bize dayatanları da, imzalayanları da, savunanları da aynı geminin içine bindirip gönderdik bu topraklardan. Ve bugün Sevr, yenisiyle yeniden bize dayatılıyor. Yeni Sevr’in günümüzdeki adı BOP ve bunun Eşbaşkanı şu anda Mustafa Kemal’in koltuğunda. Sağ cephede AKP’giller’in başını çektiği partiler, sol cephede Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi PKK-HDP’nin kuyruğuna takılıp insan soyunun en büyük düşmanlarının “umut kaynakları” olan Sevr’ci Soytarı Sahte Sollar, Yeni Sevr için birlikte çalışıyorlar ve adım adım ülkeyi Irak’laştırıyorlar, Libya’laştırıyorlar, Yugoslavya’laştırıyorlar. Binlerce yıldır kardeşleşmiş, en kritik momentlerde kader birliği yapmış Türk ve Kürt Halkları ayrıştırılmaya, birbirleri arasına düşmanlık tohumları ekilmeye, iki kanlı gibi birbirlerini yok etmeye programlanıyor.

Nasıl mutlu olsun insanımız?..

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızla halklarımıza hediye edilen zaferin arkasından gelmişti Kuvayimilliye’nin eseri Sümerbanklar, ETİ’ler, dokuma fabrikaları, bez fabrikaları, uçak fabrikaları, kağıt fabrikaları ve şeker fabrikaları. Bugün 23 Nisan’ın 98’nci yılında bu kurumların yerlerinde yeller bile esemiyor. Ya TOKİ oldular, ya AVM oldular, ya da peşkeş çekildiler başta yabancı sonra yerli Parababalarına.

AB-D Emperyalistleri ve yerli satılmışlar elbirliğiyle getirdiler ülkemizi bu noktaya. Elbirliğiyle Sevr’in intikamını alıyorlar. 19 Mayıs’ların, 23 Nisan’ların, 30 Ağustos’ların, 29 Ekim’lerin intikamını alıyorlar. Halklarımızın çektiği acıların, yaşadığı hüzünlerin, döktüğü gözyaşlarının kaynağı AB-D Emperyalistlerinin ve Yerli Satılmışların işte bu intikam arzusudur. AB-D Emperyalistleri Mazlum Halklara örnek oldunuz, umut oldunuz, yol gösterdiniz diye intikam peşinde. Yerli satılmışlar da ataları Vahdettin’ler, Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler Emperyalist Yedi Düvelin zırhlılarına bindirilip gönderildi diye intikam peşinde. Halklara karşı hainlikte ortaklaştılar, yok ediyorlar sevinci, mutluluğu, neşeyi.

Ama bir şeyi yok edemiyorlar ve yok edemeyecekler. UMUDU!

Evet, içinde yaşadığımız günler kara günler. Tıpkı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde olduğu gibi. Hatta ondan da daha kötü… Ama umudunu kaybetmeyen Mustafa Kemal ve Yoldaşları; karanlık günleri yarıp aydınlığa kavuşturdular bu toprakları. Türk ve Kürt Halkları kenetlendiler Birinci Kurtuluş Savaşçılarının arkasında. Topu tankı var demediler emperyalistlerin, ölmeyi göze alıp mücadele ettiler. Dört bir tarafımız sarılmış, teslim olmaktan başka çare yok demediler, düşmanın karşısında eğilmediler, yürüdüler üstüne üstüne Emperyalist Haydutların. Ülkenin dört bir tarafında yaktılar Kuvayimilliye ateşini ve bu ateşle yaktılar düşmanın üzerimizde yarattığı karanlığı.

Umudun, gelecek güzel günlerin, sevincin, mutluluğun adıdır Halkın Kurtuluş Partisi

Ve bugün şu karanlık günlerde, bilimli, bilinçli, inançlı ve kararlı mücadeleyi hiçbir zaman bırakmamış, AB-D Emperyalistlerine karşı nefreti hep bilemiş, onları insan soyunun en büyük düşmanı olarak hep bellemiş, belletmiş, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol!” sloganını her zaman hançeresini yırtarcasına haykırmış, insanlığı Ortaçağın karanlıklarına, ümmetçilik konağına geri döndürmekle yeminli CIA İslamcılarına karşı kararlı ve sürekli mücadeleyi bir an olsun bırakmamış, Mazlum Halkların dostu olmuş, ezilenlerden yana saf tutmuş, Vatan aşkını söylemekten ve gereğini yapmaktan korkan hale gelmektense ölmeyi yeğlemiş, UMUDUN adı İkinci Kurtuluş Savaşçıları; HKP’liler var.

HKP’liler:

İşçi Sınıfı içerisindeki mücadeleleriyle UMUT oluyorlar.

AB-D Emperyalistlerine karşı mücadeleleriyle UMUT oluyorlar.

Muaviye-Yezit İslamcılarına, günümüzdeki adıyla CIA İslamcılarına karşı mücadeleleriyle UMUT oluyorlar.

Yiğitlikleriyle, dürüstlükleriyle, doğruluklarıyla UMUT oluyorlar.

“Taksim Vatandır! Vazgeçilemez!” şiarıyla 1 Mayıs’larda verilen mücadeleleriyle UMUT oluyorlar.

O günler gelecek. O günleri mutlaka getireceğiz…

Umudunu yitirmeyenler başarırlar. Biz de başaracağız. Tıpkı Kuvayimilliyeci atalarımız gibi. Onların mücadeleleri, kararlılıkları örnektir bizlere. Biz İkinci Kuvayimilliyeciler olarak atalarımızın yarım bıraktığını tamamlayacağız. Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızı nihai sonucuna götüreceğiz. Sosyal Kurtuluşla taçlandıracağız.

İşte o zaman bir daha gelmemek üzere göndereceğiz AB-D Emperyalistlerini bu topraklardan. İşte o zaman tam anlamıyla kökünü kazıyacağız Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcileri CIA İslamcılarının. AB-D Emperyalistleri de CIA İslamcıları da Mustafa Kemal’in dediği gibi lanetle anılacaklar kuracağımız Halkın İktidarında.

O günler gelecek. O günleri mutlaka getireceğiz.

Birbirimizle düşmanlaştırmaya çalıştıkları Kürt Kardeşlerimizle getireceğiz.

Devrimci İşçi Sınıfımızla getireceğiz.

Yıldırılamaz Gençliğimizle getireceğiz.

Yurtsever, Halkçı, Mustafa Kemal’in cesaretine, yüreğine sahip askerlerimizle getireceğiz.

Örgütlü Gezi İsyanı’mızla getireceğiz.

Demokratik Halk İktidarı Mücadelemizin zaferiyle getireceğiz!

Şerife Karakaya, Ruh Yordamı'ı inceledi.
 22 Nis 22:29 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İlk Gökhan Özcan kitabım... Arkadaşımın tavsiyesiyle aldığım ve severek okuduğum bir kitap oldu. Günlük hayatta yaşadığımız, dillendirmediğimiz sorunları akıcı bir şekilde anlatmış yazar. Toplumsal sorunlara fazlasıyla yer vermiş. "Ne kadar da doğru!" dediğim birçok cümle mevcut kitapta. Hiç şüphesiz okuyucunun yüreğine dokunacak satırlar konusunda çok başarılı yazar.

Sadece beni rahatsız eden ısrarla yazım yanlışları yapılmasıydı, sanırım yazarın tarzı bu şekilde. Kitap sonuna kadar devam ettiği için başka bir şeye yoramadım. Bu konu dışında genel olarak değerlendirmek gerekirse okumaya değerdi, tavsiye ederim...

Ayşe Y., Beni Asla Bırakma'yı inceledi.
 22 Nis 12:32 · Kitabı okudu · Puan vermedi

HAYATIMIZ PAHASINA NELERİ BAGIŞLIYORUZ?

2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanını kendimce sebeplerden dolayı üç hafta gibi uzun bir süreye yayarak okudum. “Beni Asla Bırakma”, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve romanı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.

Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar sayesinde okuyucu farklı karakterlere sahip bireyler olan Ruth, Tommy ve Kathy ile birlikte onların Hailsham yıllarındaki gözetmenlerini ve arkadaşlarını da ana hatlarıyla tanır. Roman bir taraftan organ bağışçısı olması için özel olarak klonlanmış bireylerin çocukluk ve gençlik yıllarından çeşitli kesitler aktarırken diğer taraftan da satır arasında verdiği bazı detaylarla bizim çağrışım dünyamızı harekete geçirir.

Kitap, klonlanmış bireylerin hayatını anlattığı için karakterlere farklı bir gözle bakıyor ve ilk etapta  onların hayatıyla kendi yaşadığımız hayat arasında bağ kurmuyor özdeşim yapmıyoruz. Bu durum yazarın bilinçli tercihi olabilir. Yazar, bizimle karakterleri arasına böyle bir engel koymak suretiyle onların hayatına dışardan bir gözle bakmamızı istiyor olabilir. Oysaki kitaba biraz daha derin bir gözle baktığımızda, perdenin arkasına geçtiğimizde, anlatılanın bizim hikayemizden hiç de farklı olmadığı gerçeğiyle çarpılıyoruz ve adeta soğuk bir duş etkisi yaşıyoruz, bu da ister istemez romanı en baştan itibaren yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor ve roman tam da bu noktada kat kat açılmaya başlıyor.

Kazuo Ishiguro’nun hayat hikâyesine baktığımızda, 1954 yılında Nagazaki’de dünyaya geldiğini, beş yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındığını ve eğitimini İngiltere’de tamamladığını görüyoruz. Kaynaklarda kendisinden “Japon asıllı İngiliz” diye söz ediliyor. Ishiguro, bol ödüllü bir yazar ve “Beni Asla Bırakma” yayımlandığı yıl Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine alınmış. Ishiguro’nun hayat hikayesinde bana göre dikkati çeken bir ayrıntı da onun yaratıcı yazarlık eğitimi alması. Bu bilgilerle esere yeniden baktığımızda eserde pek çok önemli edebî esere göndermeler olduğunu söylememiz mümkün. Kitabın başlarında  şöyle bir alıntı dikkatimizi çekiyor:

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”(s.26)

Dünya edebiyatının -yetişkinler tarafından da- en çok okunan çocuk kitaplarından “Küçük Prens”in çocuk kahramanı da kitabın başında bir resim çizer. Resmini büyüklere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır, bütün yetişkinler onun bir şapka çizdiğini söylerler. Oysaki çocuk “fil yutmuş bir boa yılanı” çizmiştir. Çocuk, büyüklerin resmini rahatça anlamaları için fil yutmuş boa yılanını bu sefer de içini göstererek çizmiştir. “Beni Asla Bırakma”ya döndüğümüzde Tommy’nin arkadaşları onun çizdiği fil resmini beğenmeyerek onu dışlarlar, öğretmenleri de çizimlerini beğenmezler, sonrasında Tommy’nin kitabın ilerleyen sayfalarında hayvanları içten resmeden detaylı çizimler yaptığını, hatta Kathy ile aşk yaşadığı dönemde bu çizimlere yeniden dönüş yaptığını görmekteyiz. Ishiguro’nun romanının daha ikinci bölümünde Küçük Prens’e yaptığı bu gönderme, Tommy’nin farklı kişiliğine bir vurgudur, ancak bence bu detay aynı zamanda insanlığa da bir uyarı niteliği taşımaktadır. Önemli olan herkes gibi olmak, herkes tarafından beğenilmek, taklitçi olmak değildir, esas olan özgünlüktür ve ancak özgün insanlar insanlığa bir değer katabilirler. Tommy özgün olmayı başarabilir mi, içinde yaşadığı çemberi kırabilir mi derseniz evet biz okur olarak onun bunu başarmasını çok isteriz, ama Tommy kendini feda ederken başka bir şey yapar, içimizdeki isyan duygularını harekete geçirir, biz romanı okuyup bitirdiğimizde Tommy ve Kathy için derin bir hüzün duyarız ve bu kahramanlar mağlubiyetleriyle galip olurlar adeta.

Ishiguro, organ bağışı için klonlanan çocukların Hailsham’daki maceralarını bize Kathy vasıtasıyla aktarırken son derece normal bireylerin günlük yaşamlarını aktarıyormuş gibi bir dil kullanır, hatta yer yer “İki Yıl Okul Tatili” tadında bir kitap okuyor gibi hissettirir, öyle ki romanın başlarında okuyucu Hailsham’ı özel çocukların eğitim aldığı çok iyi bir yatılı okul, oradaki çocukları da özel çocuklar zannedebilir, ancak kitap ilerledikçe Lucy ismindeki gözetmenin de açıklamalarıyla gerçekler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. Bana göre kitaptaki tek aykırı karakter olan ve bazı açıklamalarından dolayı gözetmenlikten alınan Lucy’nin şu sözleri bu çocukların gerçek hikayesini okuyucuya hissettirir:

“Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi(...) Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.” (s.83)

Lucy’nin sözleri her ne kadar Hailsham çocuklarına olsa da yaşamı tüm gerçekleriyle kabullenme ve ona göre yaşama konusunda bize de çok önemli şeyler söylüyor. Kathy, Ruth, Tommy ve diğer klon çocukların her şeyi kabullenişleri, hiçbir zaman isyana yeltenmeyişleri, pasif tavırları canımızı sıksa da bizi sinirlendirse, hatta içten içe onların adına isyana itse de elimizden bir şey gelmiyor ve son kertede kabullenip oturuyoruz.

Peki biz ne yapıyoruz? Altı yedi yaşında başladığımız okul hayatımıza, çoğunlukla ailemizin bizim için ve bizim yerimize çizdiği sınırlar çerçevesinde başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir maratonu koşar gibi devam ediyoruz. Çoğumuz gelecek kaygısıyla, iş bulma endişesiyle istediğimiz bölümleri dahi okuyamıyoruz. Hadi diyelim ki o konuda şanslıyız ve istediğimiz bölümü okuduk, sonrasında eğer hala enerjimiz kaldıysa tekrar tekrar eleme ve seçmelere maruz kala kala insanlıktan çıkmıyor muyuz?   Törpülene törpülene yaşıyoruz adeta. Biraz düşünmeye kalkıştığımızda, biraz sesimizi çıkardığımızda dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hayat tıpkı “boa yılanının yuttuğu fil gibi” midemize oturuyor, yaşadıklarımızı hazmetmek için çabalarken bir de insanlara dert anlatmaya çalışmak, “bu bir şapka değil aslında fil yutmuş boa yılanı” diye açıklamalarda bulunmaya çalışmak da işin bir başka boyutu. Farkında olmak yetmiyor, bu farkındalıkla yaşamak da ayrı bir mücadele, ayrı bir çaba gerektiriyor. Ve tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi hayatî organlarımızı bağışlaya bağışlaya yavaş yavaş tükeniyoruz. Önce kalbimizden vazgeçiyoruz yontula yontula eskisi gibi sevemez olma pahasına. Ardından beynimizi veriyoruz “düşünsek de bir şey değişmeyecek” diyerek. Sonra belki gözlerimizden vazgeçiyoruz gerçeklere gözlerimizi kapatarak, sonra kulaklarımızı tıkıyoruz ve artık her şeyi eskisi gibi duyamaz oluyoruz. Ve böyle böyle tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi tükeniyoruz. O halde bizim bu klonlardan ne farkımız var? Bir kez daha düşünelim bence…

ata akaca, Zen Ve Mutluluk Sanatı'ı inceledi.
 22 Nis 10:01 · Kitabı okudu · 9/10 puan

zen sadece bizi uyandirip, farkindalik saglar,öğretmez sadece işaret eder
surekli mutluluga ulasmanin yalnizca bir yolu vardir bu yol;mutlu olmak
başima gelebilecek her olay,olabilecek en iyisidir
Zen: bizi aydinlatip zihin konsantrasyonu,dinginlik,aklin basitliği ile şeyler yapmak demektir
aydinlanmak hersey ile yakinlik kurmak demektir
"iyi yada kötü bir sey yoktur,bunu düşüncemiz yapar"w.shakespeare
mutluluk icerden gelir,mutluluk hali zihinlerimiz tarafindan üretilir
her bir insanin, mutlu yada mutsuz oldugunu belirleyen şey olaylar değil,insanlara ne ifade ettiğidir
"olumsuz düşünceler hastaliga neden olur"hipokrat
bir hücrenin yaşami ve herhangi bir anda o hücrenin ne yaptiği,yüzeyinde hangi reseptörün bulunduğuna ve reseptörün ligandlar tarafindan sarilmiş olup olmadiğina bağlidir
ligand kendini hucre reseptörüne baglayan küçük bir moleküldür
3 adet kimyasal ligand tipi vardir;nürotransmitterler,steroidler ve peptitler peptidler ligandlarin %95 ini oluşturur
peptidler hipotalamusta uretilirler
vücudumuzda dakikada yaklaşik 300milyon hücre ölrnlerin yerini almak icin bölünüyor
her gün kan hücrelerimizin yaklasik%2 si kadar ölür ve yerine yenileri gelir 2 ayda kan hücrelerimizin tamami yenilenir
beden aldiği şeyden daha çok talep eder
eger kişisel inanc sisteminiz mutlu olmaniza sebep oluyorsa,reseptörleriniz mutluluğu hissetmeye daha meyilli bir beden yaratir ve bu beden mutlu olmayi isterde...ayni şekilde mutsuzluk da bağimlilik yaratir
hangi duygu ve davranişla icli dışli olursaniz,ona olan ihtiyaciniz o kadar artar,bu depresyon,öfke ve mutluluğa kadar her tür duygu ve davraniş için geçerlidir
bedenbeyin neye ihtiyaç duyarsaniz sürekli fazlasini ister
"en yüce asalet kendi zihnini evcileştirmekteyatar"
ATISHA
tasavvur edebiliyorsaniz gerceklestirebilirsiniz
"aci icinde ve yalniz olsaniz bile degerli arkadaşlarla ilişki içinde olun" DOGEN
hayat çemberine girmesine izin verdiğiniz kişiler hayat kalitenizi değiştirecektir
kadim çin bilginleri" doğayla tek parça ve uyum içinde olmak iç huzurun anahtaridir"der
'bir durum kişi ancak ona uyum gösterebilirse faydalidir' kesintisiz değişim felsefesinin kabulu bu şekildedir
bakiş açisini degistirirsen farkli pencerelerden bakabilirsin bununla her olay veya durumda nasil bir tepki vermen gerektigini bulursun bu tepkide sonucu etkileyecektir(yani durum ve olaylar tamamen değişmiş olabilir)
"her kim memnuniyetin, memnun olmakla mümkün olduğunu bir kez anlar,o kişi asla memnun olma halinin dişina çikmaz" TAO TE CHING
"sadeligi kucakla...olduğun kişiyle ve sahip olduklarinla tatmin olursan kimse seni yağmalayamaz"TAO TE CHING
mutluluğun esas kaynaği içimizdedir
eğer felakete gülerseniz sizi alt edemez
talihsizlik bir sel taşkini gibi yükselebilir,fakat cüretkar düşünceler taşkina boyun eğdirebilir.eğer istirap karşisinda istirap çekmezseniz,istirapin kendisi istirap çeker
mutlulukla aranizdaki en büyük engellerden biri de strestir
evren en zayif noktanizdan vurur çünkü en çok güçlendirilmeye ihtiyaç olan yer orasidir
geçmişi tedavi etmek bugün mutlu olmaniza olanak tanir
"şimdi olağanüstü bir andir"THICH NHAT HANH
şimdi diye adlandirdiğimiz ve içinde yaşadiğimiz an var olan tek şeydir
meditasyon yaşamdan kaçiş değil yaşama hazirliktir
"yol kendini yola adamiş kişilere gücünü devreder"TAO TE CHING
olaylar evrenin dilidir
yapabilirsiniz,gülümseyin, kendinizi görün

“Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği noktada –hani o korktuğunuzda kuruyan bölgede– kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum..."
Bir otoyolun kenarında, şehir merkezinden on iki, denizdense dört kilometre uzakta, atılmış buzdolapları, kaza geçirmiş kamyonlar, kırık lavabolarla dolu bir çöplük bölgesindeyiz. Büyük bir Olimpiyat Stadyumunun yapılacağından söz edilen bu yer aslında kendiliğinden oluşmuş bir mahalle. Bir zamanlar büyük bir işadamı olan Vico ile sevgilisi Vica'nın, buraya ilk yerleşen olduğu için herkese kendi kanununu dayatan Jack'in ve her biri kendi geçmişini bir yük gibi taşıyan Anna'nın, Marcello'nun, Melek'in, Liberto'nun, Joachim'in, Saul'ün, Danny'nin, Corina'nın, Alfonso'nun sığındıkları, yaşamlarından ellerinde kalan ne varsa korumaya çalıştıkları "evleri"nin yer aldığı kendine özgü bir mahalle. Ve bu mahallenin Vica'ya âşık köpeği Kral...
Hırslar ve umutsuzluklar, sevgiler ve kayıtsızlıklar, varkalma çabaları ve kendini ölüme bırakış: Büyük zenginliklerin yanı başında büyük yoksulluklar... Kral, yeni bir barbarlık çağının, Köpekler Çağı'nın habercisi mi?

1K Bilimkurgu Etkinliği Başlıyor....!
°1K Bilimkurgu Etkinliği Başlıyor!!!
°Toplanın 1k Evrenini Kuşatmaya Geliyoruz…!

Bu etkinlik 01 Haziran 2018’de başlayacak olup, süre kısıtlaması olmayacaktır…!

Yoruma hangi "Tür" ile katılmak istediğinizi belirtmeniz durumunda, adınızı listeye eklerken okuyacağınız tür de eklenecektir.

Ben kelimelerin adamı değilim. Ama beni değiştirdiği için, kelimelerin gücüne saygı duyarım. Sith Kodu'nun kelimeleri.
―Bane, Sith'in Karanlık Lordu

Sith Kodu:
Barış bir yalan; sadece tutku vardır.
Tutku ile, kuvvet kazanırım.
Kuvvet ile, güç kazanırım.
Güç ile, zafer kazanırım.
Zafer ile, zincirlerim kırılır.
Güç beni serbest bırakacaktır.

Türk Bilimkurgu Önerileri İçin: Tacdin
Manga Önerileri İçin: Duygu

Bilimkurgu Etkinliği, Katılım Listesi;
0- Fox Mulder (Çizgi Roman)
1- Neslihan T. (Çizgi Roman)
2- Ebru Ince (Çizgi Roman)
3- Pınar Yiğitcan (Bilimkurgu)
4- Nephren Ka (Bilimkurgu)
5- Harun Inan (Çizgi Roman - Manga)
6- Medine T. (Bilimkurgu)
7- Ayça (Bilimkurgu)
8- Hatice doğan (Bilimkurgu)
9- Ahzen (Bilimkurgu)
10- Müjgan (Çizgi Roman)
11- https://1000kitap.com/Styx
12- Cem Eren (Çizgi Roman)
13- Haticezz (Bilimkurgu)
14- Mithril / Loki (Çizgi Roman)
15- Erhan (Bilimkurgu - Çizgi Roman)
16- fazi (Bilimkurgu)
17- Haruni (Bilimkurgu)
18- Duygu (Manga - Çizgi Roman)
19- ozan erdoğan (Çizgi Roman)
20- Metin Kibar (Bilimkurgu)
21- Tacdin (Türk Bilimkurgu)
22- Semih (Bilimkurgu)
23- Bahar (Bilimkurgu)
24- Sinem D. (Bilimkurgu)
25- ™ Parende (Bilimkurgu - Çizgi Roman)
26- Büşra A. (Bilimkurgu)
27- Daydreamer (Bilimkurgu)
28- Esklar (Bilimkurgu)
29- Ruhi .. (Bilimkurgu)
30- Yasemin A. (Bilimkurgu)
31- Yass (Bilimkurgu)
32- Nüans (Bilimkurgu)
33- Medine T. (Bilimkurgu - Manga)
34- Cizmesizkedi (Bilimkurgu)
35- Alpay Lev (Bilimkurgu)
36- İLKNUR İLÇİN İLKER (Bilimkurgu)
37- Leyl Hurra Die Welt Geht Unter (Bilimkurgu)
38- Burcu Kulin (Bilimkurgu)
39- Siyah İnci (Bilimkurgu)

Tüm sorularınızı yorumda bize iletebilirsiniz… Çizgi Roman, Bilimkurgu, Manga konusunda bilgili okurlarımız bizimle iletişime geçerlerse, onları da ilgilendikleri konulara göre iletiye ekler, okuyuculara yardımcı olmalarını sağlarız....

Etkinliğin Misyonu:
Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözünü slogan olarak kullanan İthaki’nin Bilimkurgu serisi esinlenilerek bu etkinlik oluşturulmuştur. Hep birlikte, yaşadığımız Dünya’dan başka evrenlere geçiş yapacağız. Kendi gerçeklerimizi bir kenara bırakıp, başka gezegenlerin gerçeklerine hayal dünyamızı açacağız. Bu evren neleri kapsıyor peki? Hemen bir bakalım;

-Bilimkurgu Kitapları,
-Çizgi Romanlar (Comics), “Marvel, Dc Comics, Star Wars…. ve bağımsız bütün Çizgi Romanlar)
-Mangalar,
Ve bu türlerle uyumlu bütün kitap, dergi ve çizgi romanlar.. Her türlüsü etkinliğe dahildir arkadaşlar…!! İsterseniz Fantezi türündeki kitaplarda etkinliğe dahildir...! Yeter ki bu dünyadan, başka bir dünyaya gidelim..!

Size örnek teşkil edecek uzunca bir liste hazırladık… Sayfayı yazı ile doldurmamak için, başka sitelerin sayfalarına yönlendirme yapacağız. Rehberler İçin Buyurunuz;

İthaki Bilimkurgu Serisi İçin:
Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Robert A. Heinlein, Ursula K. Le Guin, H.G. Wells, Alfred Bester, Strugatski Kardeşler, Mary Shelley ve Frank Herbert gibi nicelerinin yer aldığı harika bir seridir.. Sürekli yeni kitaplar eklenmektedir...
Son eklenen kitap: Ray Brabury'nin Fahrenheit 451'idir.

http://www.bilimkurgukulubu.com/...u-klasikleri-dizisi/
Star Wars Serisi İçin:
http://www.cizgikafe.com/...s-okuma-rehberi.html
https://starwarsevreni.com/...olonojik-siralamasi/
Çizgi Roman Hiç Okumadınız mı? Bu Rehberler Tam Size Göre;
https://www.cizgiroman.com/...en-baslamaliyim.html

https://geekyapar.com/...asi-gereken-12-eser/
http://www.cizgikafe.com/...an-okumaya-nasl.html

Manga Okuma Rehberi:
https://listelist.com/manga-ve-anime/

Bu rehberler ilerleyen saatlerde ve günlerde çoğaltılacak ve yazının altına doğru bir çok bilgi eklenecektir… Haziran Ayı’na kadar çok geniş bir sunum yapacağız. Hatta Bu etkinlik kendi başına bir rehbere bile dönüşebilir..

Sizlerin yardımı ile çok güzel bir etkinlik yapacağımızı düşünüyoruz…!!

Haydi Başlayalım o halde…!

Sosyologca, Sanatın Öyküsü'ü inceledi.
 17 Nis 23:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Sanatın Öyküsü

İnsanlık tarihi boyunca insanın kendine her zaman meşgale olarak üretmiş olduğu maddi ve manevi kültürel değerler olmuştur. Çünkü insan gündelik yaşamda temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonrası kalan boş zamanın meşgul edecek bir arayışı hep olmuştur. Bir türlü sabit kalamayan insan, hem maddi hem de manevi kimi uğraşlarla geriye kalan zamanlarını değerlendirmişlerdir. Yarı Göçebe toplulukların kaldıkları Mağara duvarlarındaki figürler aslında bu minvalde değerlendirilebilir. Kuşkusuz bu ilk belirsiz duvar figürlerin sanatsal anlamda, yaşadığımız çağdaki post-modern dedikleri sanatsal ürünlerde bir farkı yoktur. Hatta üstün bile sayılabilir çünkü ilk olma özeliğini taşımaktadır. İnsan her zaman aşağı yukarı benzer süreçleri yaşamışlardır. Doğaya ve yaşama karşı anlam arayışında çok fazla bir değişim olmamıştır. Sadece bilim ve teknik alandaki gelişmeler işimizi daha kolaylaştırmıştır.

E.H. Gombrich’in “ Sanatın Öyküsü” kitabı önemli bir yer tutmaktadır. Kitap ilkin 1950’ler de basılmış, zamanla yazar tarafında kısmi güncellemeler yapmıştır. Kitap sanat tarihi açısında özelikle; Mimari, Resim ve Heykelcilik konularda tam klasik bir başyapıttır. Yazar eserinde teorik anlamda sanat tarihi irdeleyerek başlamaktadır. Ve bu yüzde kendi has üslubunu ortaya koymaktadır. Yazarın bu eser de temel tez olarak ortaya atığı şey, sanatın göreceli olduğunu mutlak bir belirlemeden kaçınılması gerektiği belirtmektedir. Ona göre sanat yoktur ama sanatçı vardır. Çünkü sanatın sürekli dönüşümü aslında ömrünün sanatçıya bağlı olduğunu belirtmektedir.
Kitap, sanatın öyküsünün geçmişini, 1800’lerden itibaren batılı misyoner ve gezginlerin, ilk toplumlara ait eserlere ulaştıkları örnekleri irdeleyerek başlamaktadır. Ancak esas üzerinde durduğu dönem batı dünyasında reform ve rönesans ile başlayan süreci ile başlamaktadır. Bu anlamda yazarı batı merkezici olarak eleştiri getirilebilir ama bu sanatsal faliyetlerin Batı’da zirveleştiği gerçeğini ortada kaldırmaz. Tabi bu dönemleri irdelerken özelikle sanatın öyküsünün esinlendiği Mezopotamya ve antik Yunan-Roma dönemlerine sık sık göndermeler yapmaktadır. Aslında sonraki süreçleri ayrı ayrı dönemler olarak değerlendirmektedir. Bu konuda aşağı yukarı beli bir fikire sahibiz. Ve inceleme modern dönem sonrası post-modern döneme kadar getirmektedir.
Özelikle sanat tarihine ilgisi olan herkesin okunması gereken bir başyapıttır. Her kese öneririm.

Hakan Özer, Vitrinde Yaşamak'ı inceledi.
 17 Nis 22:51 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir şeyin içindeyken ona dışarıdan bakmak hüner ister, o vakitleri yaşayanlar için de geçerliydi bu. Sonraları uzaktan, dışından da bakıldı, yazıldı, çizildi konuşuldu az da olsa. Fakat 1980’lere yakın tarihlerde ne de olsa 12 Eylül’ün hâlâ dumanı tüten heyûlâsı nedeniyle biraz da sekteye uğradı, ertelendi. Seksenli yıllardan günümüze uzaklaştıkça daha rahat ve derinlikli değerlendirilebilecekken tam tersi oluyor: Artık yıl dönümlerinde sosyal medyada, basında sürüler halinde içi boş, sloganımsı, birbirinin benzeri “vitrinlik” paylaşımlarla tüketilip, çöplüğe atılıveriyor.

Vitrinde Yaşamak ise farklı, nitelikli: Doksanlarda yani günümüze göre çok sıcakken, seksenli yılların kültürel ikliminin çözümlemelerini yaparken bir yandan da bugünü anlatıyor. Çok aydınlatıcı, o devirleri yaşarken doğru kavranılamayan bir çok şeyi netleştiriyor. Kitapta ayrıntılı biçimde anlatıldığı üzere en mühim tespitlerinden biri, baskıcı olanından kışkırtıcı iktidar biçimine çelişkili dönüşümün (hatta ikisinin aynı esnâda var olması, deyim yerindeyse tavşana kaç tazıya tut denmesi) sûretinin özgürlük olması. Bu değişimin insanların onda bir özgürlük olduğunu sanmasıyla da gerçekleşmesi.Vitrinde Yaşamak sadece yazıldığı seneler için değil bugün de hâlâ geçerli. Nurdan Gürbilek’in bu kıymetli kitabının devamı niteliğindeki diğer eserleri de sırasıyla okunmalı.

Bunun yanında, eğer ömrünüzün ilkbaharı o dönemlere denk gelmişse, o kadar tâlihli(!) bir o kadar da bahtsızsanız, okuduğunuz denemeler yer yer çok başka ve öznel anlamlara, hâtıralara da kapı açacaktır.

“Burada, Turgut Uyar'ın, şiir üstüne konuşmanın boşunalığıyla ilgili söyledikleri aklıma geliyor. Bir Şiirden'in önsözünde şöyle yazmış: "Bugün şiir üstüne bütün konuştuklarımız, edebiyatımızın geleneği, olanakları, sınırları içinde dönenir. Ancak olup bitmişler, yapılmışlar üstüne düşünüp yargılara varabiliriz. Birtakım verilerdir düşüncemizi yeden. Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle, yeni bir şeyler öğrenebiliriz ancak; Şiir üzerine yazılanlarla değil." Ardından soruyor: "Hiç konuşmayalım mı bunları? Konuşalım. Bir güne, o büyük şairin geleceği güne kadar, bazı şeyleri anlamamıza yarar. Bir gün nasıl olsa hükümsüz kalacak bu konuşmalarla vakit doldururuz."

Bir gün nasıl olsa hükümsüz kalacak konuşmalar... Ama Turgut Uyar bunları bir umutsuzluğun değil, bir umudun içinden yazmıştı. Şiir üstüne yazılanları hükümsüz kılacak, şiir üstüne konuşmanın boşunalığını aşacak bir şairin geleceğine dair bir umut: "Bir gün gene bir büyük şairden, bugün usumuza bile gelmeyen şeyler öğrenivereceğiz. Bir takım yeni yeni şeylere şaşkınlıkla bakacağız onda. Bir takım yeni yönelmeler, yeni kurallar, şiir üzerine bütün bildiklerimizi yenileyiverecek. Başlayacağız onları konuşmaya. Onları açıklamak için yeni çabalara girişeceğiz artık. Bir yeni kuşak bu konuşmalarla, bu çabalarla büyüyecek. "

"Herkes bu sorunları konuşadursun, o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak."

Değil kültür, şiir için bile bunları söyleyebilmemiz çok zor artık. O halde biz hangi vakti dolduruyoruz? Yazdıklarımızdan oyalanmak olarak söz edebilecek miyiz? Bu yazılanları hükümsüz kılacak olan ne? Ya da Turgut Uyar'ın sorduğu gibi, hiç konuşmayalım mı bunları? Ya da denemeciyi, kendisinden yüce birinin gelişini bekleyen, geldiğinde denemecinin varlığını hükümsüz kılacak, gelmediğinde onun varlığını büsbütün anlamsız kılacak bir başkasının gelişini bekleyen bir haberciye benzetmedeki ısrarım niye?

O başkası... Sanırım bizim kuşağımız için, entellektüelliği kendi başına değil de başkalarıyla birlikte keşfetmiş, "başka"sıyla birlikte sürdürebilecek bir kuşak için bu önemliydi. Hatta en önemli şey buydu. Bu yüzden bu yazıların bir bekleme, oyalanma yazıları olarak okunmasını isterdim. Yanlış anlaşılmasın: Ufuk göründüğü için, ya da bu yazıları hükümsüz kılacak, ama aynı zamanda onların boşunalığını aşacak birileri uzaktan bize gülümsediği için değil. Tersine, ait olduğum kuşağın belki başka imkânı olmadığı için. Başkasına olan inancını, onu ufukta görmese bile korumak zorunda olduğu için. Yumuşak geçişler yapamadığı için, bir zamanlar inandığı kurtuluş idealini, eski mutluluk imgesini bugünün koşullarında yeniden üretemediği, kendi imgesine ihanet etmeden işin içinden çıkamadığı için.

İşte 80'lerin tarihiyle kişisel tarih burada iç içe geçiyor. Herkesin hep birlikte her şey olmak istediği, bunun temrinini yaptığı bir andan sonra, 80'ler bu kuşağa pek çok şey vaat etti. O güne kadar feragat ettiği, ertelediği şeyleri; kurumsuzluğun verebileceği serbestliği, o zamana kadar bir misyon adına bastırdığı her şeyi. Örneğin, artık bir özel hayatı olabileceğini, çekinmeden taşralı olduğunu söyleyebilmeyi, İbrahim Tatlıses'i utanıp sıkılmadan dinleyebilmeyi, imkânlar dünyasından yararlanabilmek için illa yüksek kültürden olmak gerekmediğini. Ama bu insanların ağzında buruk bir tad da bırakmadı değil. Çünkü bütün bunlar, o güne kadar bastırılan her şey geri dönerken, kendilerini önlerinde hangi kanalları buldularsa onlarla ifade ettiler. Genç bir arkadaşım, kötülük olarak gördüğü bir işin arkasında eski bir arkadaşının olduğunu anlamış, hazmedememiş, şaşkınlık ve öfkeyle anlatıyordu. Ondan birkaç yaş büyük bir başkası sözünü kesti: "Daha dur bakalım, bir gün gelecek, çevrendeki bütün kötülüklerin ardında bir arkadaşının yüzünü göreceksin."

İşte kişisel tarih bu yazılara böyle sızmış. Bu yüzden bu denemelerin kendilerini konularına tam teslim ettiği söylenemez. Sanırım bu yazıların savunusu gibi eleştirisi de burada saklı.

İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış. Bunun iki ayrı yorumu olabilir. Biri şu: Önümüze çıkan sorunların üstesinden ne olursa olsun gelebiliriz.

İkinci yorum, sınırları kaydetmek zorunda: Evet, insanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. İçinde yaşadığımız dünya, yapıp ettiklerimiz birer cevapsa eğer, o zaman bir kez daha düşünmemiz gerekiyor: Peki, bunun sorusu neydi?”

(Giriş, s. 17-19)

Tunahan Gökdemir, bir alıntı ekledi.
16 Nis 23:45 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Yaşadığımız Yer
İşte, bütün bunların hepsi;yani kalabalık taş kutular, taş yarıklar, oraya buraya uzanan binlerce ırmağın içindeki insanlar,gürültü, kargaşa; ağaçtan, gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler Papalagi'nin "Kent adını verdiği şeylerdir.Ömründe hiçbir ağaç,tek bir ırmak ve gökyüzünü görmemiş ve de Büyük Ruh ile yüz yüze gelmemiş insanlarin yaşadığı, ama yinede gurur duydukları yaratıları.Lagündeki mercanların arasına yuvarlanmış sürüngenler gibiler insanlar.Ama o sürüngenler bile denizin berrak suları,güneşin sıcacık suları ulaşır.Acaba Papalagi, yarattığı bu taşla övünüyor mu?

Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann (Sayfa 32)Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann (Sayfa 32)

Dünyada farklı ahlak anlayışları mevcut ve
bu toplumlar arası farklılıklar çetin bir iştir.
Farkların tesbiti için evrensel bir dil kullanmak,
marifet bu olsa gerek,
aynı fonksiyonları farklı dillerde konuşup
ayrışmış gibi gözükmek ne üzülesi bir durum,
bunun sebebi
insanın aklını otorite kabul edip
en üst platformda tutması ve tüm bilgi ağının merkezini aklı kabul etmesidir. Her akıldan daha üstün bir akıl var gerçeğini
gözardı eden nefsine (= ilkel benlik) uygun hayata bakış atması, anlaşamamazlıkların en büyük sebebi bu .

bütün insanların ikna olabileceği bir anlatım,
bütün insanlığın kabul edeceği bir dil üzerinden konuşmalıyız,
herkesin kendinden bir pay bulduğu
biraz değil çok da gizemli bir platform yer ortam olsun burası.
Herkesin çok da göz ardı edemeyeceği kavramlarla konuşalım
bu ortamı METAFİZİK bir platforma çevirelim ve konular :

Yüce Yaratıcının varlığı ;
İnsanın hakikat ile ilişkisi ;
İnsanın kendini bilmesi ;
Peygamberlik ;
Ahiret ;
Aşk ;
Ölüm ;
Ruhun ölümsüzlüğü ;
Yaşadığımız dünya ;
İyi- Kötü değerleri ;
Ahlakın kaynağı ;
Ana konular bunlar…

Tüm bu konuları düşünür ve çıkarım yaparken üslubumuz
insaf yani empati yani yükün bölünmesidir.
Herkes konulara katılacak,
herkese hitap edilecek,
herkesin kabiliyetleri bir araya getirilecek,
herkes konularda kendini kendi gerçeğini bulacak,
kendini tanıyacak,
herkes konuların talebesi (= talep edeni) olacaktır.
İlk soru şu :
Yaratıcının varlığı bilinebilir mi ?

Ontoloji günlükleri,