• Bu da çok güzel bir görüntüydü. Bu platform herhalde görkemli bir mermer sarayın temeliydi çünkü Mar­co Polo çok etkilenerek buraya "Ciandu" adını vermişti [başka Batı dille­rinde "Xanadu" olarak da geçen, gizemli kayıp kent-ç.]. Yazdığına göre, sarayın içinde "koridorlar ve odalar yaldızla kaplıydı, harika hayvan, kuş, ağaç ve çiçek resimleriyle bezenmişti. O kadar güzel yapılmışlardı ki, bakmak bile başlı başına bir keyifti. "31 İç kentte saraylar ve idari bina­lar serpilmişti ama 1930'larda bölgeyi kazan Japon arkeologlar bunların yerini saptayamamışlardı. Kentin çağdaşı olan Orta Çin dönemindeki diğer kentler kadar titiz planlanmadığı anlaşılıyordu ama yapıların lüks oldukları da belliydi. Saray, mermerden ve sayısız karo çiniden yapılmış­tı, ayrıca bölgede süslü kiremitler de bulunmuştu. 32 Kay-binğ'in Çin başkenti kavramına kattığı en önemli icat, kentin üçüncü bölümü olan ve önceki Çin hanedanlarının yaptırdıklarına oran­la çok büyük olan doğal av alanıydı. Dış kentin batısına ve kuzeyine dü­şüyordu, içinde çayırlar, korular ve dereler vardı. Bu alanı da hendekli, toprak bir duvar çeviriyordu ve içeri çeşitli kenarlarındaki dört kapıdan giriliyordu. İnsan yapısı bu korudan bugüne çok az şey kalmıştır. Koru­lar, dereler ve binalar ortada yoktur. Bu güzel çayırın ve binaların canlı betimlemelerini bize Marco Polo sunuyor. Anlattığına göre pınarlarla ve derelerle kaplıydı. Kubilay'ın avlaması için başta geyik olmak üze­re çeşitli uysal hayvanlar bulunuyordu. Bu geniş alandaki bir eğlence de şahincilikti. Korunun merkezinde, saz damlı bir saray vardı. Kamış sütunlar varaklanmış, ve cilalanmıştı, tavanında da kuş ve hayvan re­simleri vardı. Her kamış "rüzgara karşı kopçalarla sabitlenmiş ve o ka­dar iyi dizilmişti ki binayı yağmurdan koruyor, suyu aşağı akıtıyordu." Parkta, "sütünü kağandan ve onun soyundan başka kimsenin içmeye cesaret edemediği" özel yetiştirilmiş beyaz kısraklar ve inekler vardı. 33 Coleridge'in "Xanadu" adını verdiği Şanğ-tu'nun gerçekten de görkemli bir kubbesi vardı. 34 Kay-binğ'in konumu, pek çok bakımdan iyiydi. Yazın, Kuzey Çin'e kıyasla serindi ve Kubilay da Ulu Kağan olduktan sonra Haziran, Tem­muz ve Ağustos aylarında başkenti Pekin'in kargaşasından buraya ka­çıyordu. Her yandan dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve kuşlarla çevriliydi, konumu itibariyle ortalama bir kasaba nüfusu kadar insanı besleyebi­liyordu. Kubilay'ın Kay-binğ'i başkent olarak algılayıp algılamadığını kestirmek güçtür ama kent hakkındaki düşüncesi ne olursa olsun, kaçı­nılmaz biçimde yerleşik tebaasının değerlerine ve yaşam biçimine doğru yöneliyordu. Bu yeni eğilimi de aynı kaçınılmazlıkla muhalefet doğuruyordu. Ge­leneksel değerlere sarılmış olan Moğollar, Kubilay'ın Çinlileri kayırma­sından kaygılanıyorlar, zaman zaman siyasetine de direniyorlardı. Bu ikilikler Moğolları zayıflatıyor, egemen oldukları geniş topraklardaki yönetimlerini sekteye uğratıyordu. Kubilay, Çin uygarlığının çekiciliğine kapılmış görünüyordu. Muhafazakar Moğollar, onun Çin değerlerine "dönmesini" kendi yaşam tarzlarına tehdit olarak algılıyorlardı. Hatta bazıları, Kubilay onların geleneksel göçer ekonomilerini altüst etmeden, kendisini ortadan kaldırmaya kararlıydılar. Mengü, kardeşinin Çinli yanlısı görünen hatta haince tavırları ve si­yaseti hakkındaki şikayetlere kulak verirken, elbette kendince nedenleri vardı. Kubilay'ın Ta-li seferlerindeki başarısı ağrına gitmiş olabilirdi. Gençliğinin büyük bölümünde gölgede kalan Kubilay, artık göze batı­yordu. Mengü, kardeşinin bu yeni ününü kıskanmış olabilirdi. Ayrıca, Kubilay'ın Kay-binğ'de yaptırdığı şatafatlı sarayın Karakurum'daki Bü­yük Han sarayına rakip olmasından hatta onu geçmesinden de herhalde memnun değildi. İmparatorluğun asıl güç gösterinin Moğol toprakla­rındaki başkent olması gerektiğini düşünüyor olabilirdi. Kubilay'ın yeni yaptırdığı kentin yarattığı rekabet, hoş karşılanmıyordu. Ancak bu küçük ve belki de gelip geçici kaygıların ötesinde Mengü'nün asıl korkusu, Kubilay'ın tebaası ile kaynaşıyor olmasıydı. Mengü'nün subayları, küçük kardeşinden kuşkulanması için sürekli uğraşıyorlardı. Kubilay'ı topraklarını Çin yasalarına göre yönetmekle, geleneksel Mo­ğol öğretisinden sapmakla suçladılar.35 Mengü, hala Karakurum'u baş­kent, Moğolistan'ı da Moğol topraklarının merkezi olarak görüyordu, ama Kubilay'ın asıl konağını yerleşik dünyada kurması, geleneksel Mo­ğol toplumuna aykırıydı. Mengü, kardeşinin yarattığı bu habis tehdidi ortadan kaldırmaya ikna oldu. Nedeni ne olursa olsun, güvendiği iki yardımcısı olan Alandar ve Liu Tay-pinğ'i gelir toplama yöntemlerini denetlemek üzere 1257 yılında Kubilay'ın topraklarına gönderdi. 36 Pek çok Çin kaynağı, bu görevin alt metninde Kubilay'ın düşüşünü hazırlamak fikrinin yattığını anlatır. Bu iki elçi, gerekirse Kubilay'a karşı kurmaca bir dava oluşturacaklardı.
  • İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad, 13/25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah Hoşgörü ve Affediciliği Emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)

    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Tâhâ, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya, 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.
  • Polonya'da en popüler 100 isim

    Polonya’da mı yaşıyorsunuz? İsminiz Anna mı, yoksa Maria mı? Size Piotr veya Krzysztof adını mı verdiler? Eğer öyleyse, kalabalığın arasından sıyrılmak için adınıza güvenmeyin. Anna’nın, Polonya'da bir milyondan fazla kadının ve Marysia’nın neredeyse 700.000 fazla kadınının ismi olduğunu nereden bileceksiniz? Bayanlar arasında durum böyleyken erkekler tarafı rahat mı sanıyorsunuz? Erkekler arasında da hem Peter hem de Krzyś, 600.000'den erkek ismi olarak nüfusta kayıtlı bulunuyor. Evet işte bizde Polonya’daki bay ve bayan isimlerine bir mercek tutalım dedik.
    İsimler, son dönemlerde modaya uymaya başladı. Eski geleneksel isimlerin yanı sıra yeni yeni isimlerinde zuhur ettiği Polonya’da en popüler isimlerin listesi aslında aydan aya değişir. Bu isimler belli sitelerde yayınlanır. Bu iş, Pesel (kimlik numarası) nüfus kayıt sistemini sürdüren ve yıllık özetleri yayınlayan İçişleri Bakanlığı tarafından "resen" yapılır. Polonya’da en yaygın 100 popüler (kadın ve erkek) ismi içeren İçişleri Bakanlığı veri tabanından alıntılardan birini sunuyoruz. Tabii ki, bu listenin hem çocukları hem de çok yaşlı insanları içerdiği ve bu nedenle biraz akışkan olduğu ve demografiden dolayı düzeltmelere tabi olduğu unutulmamalıdır.
    Bayanlardan herhangi biri Noemi, Raisa veya Ingeborg olarak adlandırılırsa, Polonya'da sadece 700 kadının aynı şekilde adlandırıldığından emin olabilir. Listenin sonundaki erkekler arasında rekabet daha da küçüktür - Damazy, Wolfgang ve Celestyn isimleri 300'den fazla kişide bulunmaktadır.
    Yaşam deneyiminden ve gözlemlerden, aile ve sosyal temaslardan, çoğu zaman Polonya'da Anna, Maria, Katarzyna, Małgorzata, Agnieszka, Barbara, Krystyna, Ewa, Elżbieta ve Zofia adlı bayanlarla tanışabileceğinizi biliyoruz. Erkekler söz konusu olduğunda, bizi şu isimler bekliyor olacak: Piotr, Krzysztof, Andrzej, Jan, Stanisław, Tomasz, Paweł, Marcin, Michał ve Marek. Listeyi duygusal olarak bulabilrsiniz, ancak liste birçok durumda şaşırtabilir.
    Peki yıllar önce hangi isimler popülerdi? Örneğin, 19. yüzyılda Polonyalı kadınlar çoğunlukla hangi isimleri taşıyorlardı: Maria, Zofia, Anna, Marianna. Buna karşılık, on sekizinci yüzyılda, bu topraklardaki en popüler kadın isimleri: Marianna, Anna, Józefa ve Rozalia idi. 17.yy şaşırtıcı bir şekilde - kadın isimleri açısından yirminci ve yirmi birinci yüzyılların başlangıcına benziyordu, çünkü Catherine, Zofia, Anna ve Marianna o dönemde de en bilinen isimlerdi.
    Bununla birlikte, bu konuda hiçbir şey kalıcı değildir, çünkü son yıllarda isimler geçmişe nadir bir kariyer yapıyor ve tekrar canlanıyordu. Amelia, Iga, Kornelia, Lena, Oliwia, Martyna, Milena gibi bayan isimlerinin yanısıra Kamil, Igor, Nikodem, Oskar, Patryk, Oskar isimleri tekrar hayat buluyordu. Ara sıra bu isimlere Pola, Nadia, Nikola, Roksana gibi bayan ve Alan, Fabian, Marcel, Oliwier, Tymoteusz gibi erkek isimleri de katılıyordu. Bu nedenle, aşağıda verilen Polonya'daki en popüler adların kapsamlı listesine göz atarken, son yıllarda en sık verilen adların bağlantılarına tıklamaya değer bulmak gerekir.
    Polonya’da, bu konuda uzman olan Profesör Kazimierz Remut'a göre 401.000'den fazla çeşitli isim var. Bu bilim adamının başarılarını ve çalışmalarını kullanarak, çoktan "Bugün Polonya'da kullanılan soyadı sözlüğü"nün yazarı Jarosław Maciej Zawadzki, Polandwiat Książki yayınevi tarafından yayınlanan "Polonya'daki en popüler 1000 soyisim" kitabını yayınladı.
    1000 isim, Polonya’daki ortak isimlendirme biçimlerinin sadece bir bölümüdür, ancak bu bin ismi taşıyan kişi sayısını topladıktan sonra, yaklaşık 13.400.000 vatandaşın bu isimlere sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, Polonya nüfusunun yaklaşık yüzde 35'i en popüler 1000 isim listesinde yer alıyor diyebiliriz.
    Uygulamada en popüler 100 isim listesi.
    POLONYA'DA EN POPÜLER 100 BAY-BAYAN İSİM LİSTESİ:
    1. Anna
    1. Piotr
    2. Maria
    2. Krzysztof
    3. Katarzyna
    3. Andrzej
    4. Małgorzata
    4. Jan
    5. Agnieszka
    5. Stanisław
    6. Barbara
    6. Tomasz
    7. Krystyna
    7. Paweł
    8. Ewa
    8. Marcin
    9. Elżbieta
    9. Michał
    10. Zofia
    10. Marek
    11. Teresa
    11. Grzegorz
    12. Magdalena
    12. Józef
    13. Joanna
    13. Łukasz
    14. Janina
    14. Adam
    15. Monika
    15. Zbigniew
    16. Danuta
    16. Jerzy
    17. Jadwiga
    17. Tadeusz
    18. Aleksandra
    18. Mateusz
    19. Halina
    19. Dariusz
    20. Irena
    20. Mariusz
    21. Beata
    21. Wojciech
    22. Marta
    22. Ryszard
    23. Dorota
    23. Jakub
    24. Helena
    24. Henryk
    25. Karolina
    25. Robert
    26. Grażyna
    26. Rafał
    27. Jolanta
    27. Kazimierz
    28. Iwona
    28. Jacek
    29. Marianna
    29. Maciej
    30. Natalia
    30. Kamil
    31. Bożena
    31. Janusz
    32. Stanisława
    32. Marian
    33. Justyna
    33. Mirosław
    34. Paulina
    34. Jarosław
    35. Urszula
    35. Sławomir
    36. Alicja
    36. Dawid
    37. Renata
    37. Wiesław
    38. Sylwia
    38. Artur
    39. Agata
    39. Roman
    40. Aneta
    40. Damian
    41. Patrycja
    41. Przemysław
    42. Izabela
    42. Sebastian
    43. Ewelina
    43. Daniel
    44. Julia
    44. Władysław
    45. Wanda
    45. Zdzisław
    46. Marzena
    46. Patryk
    47. Wiesława
    47. Bartosz
    48. Weronika
    48. Edward
    49. Wiktoria
    49. Mieczysław
    50. Klaudia
    50. Leszek
    51. Edyta
    51. Karol
    52. Emilia
    52. Arkadiusz
    53. Genowefa
    53. Czesław
    54. Dominika
    54. Waldemar
    55. Kazimiera
    55. Szymon
    56. Hanna
    56. Adrian
    57. Kamila
    57. Kacper
    58. Martyna
    58. Bogdan
    59. Kinga
    59. Eugeniusz
    60. Lucyna
    60. Bartłomiej
    61. Stefania
    61. Antoni
    62. Józefa
    62. Franciszek
    63. Alina
    63. Stefan
    64. Zuzanna
    64. Radosław
    65. Gabriela
    66. Zygmunt
    66. Władysława
    66. Dominik
    67. Mariola
    67. Krystian
    68. Lidia
    68. Konrad
    69. Mirosława
    69. Aleksander
    70. Henryka
    70. Bogusław
    71. Wioletta
    71. Ireneusz
    72. Czesława
    72. Włodzimierz
    73. Oliwia
    73. Zenon
    74. Regina
    74. Witold
    75. Bogumiła
    75. Sylwester
    76. Angelika
    76. Hubert
    77. Sabina
    77. Mikołaj
    78. Daria
    78. Filip
    79. Aniela
    79. Wiktor
    80. Bogusława
    80. Bronisław
    81. Leokadia
    81. Wacław
    82. Bronisława
    82. Bolesław
    83. Ilona
    83. Cezary
    84. Cecylia
    84. Norbert
    85. Marlena
    85. Lech
    86. Olga
    86. Oskar
    87. Sandra
    87. Edmund
    88. Łucja
    88. Igor
    89. Anita
    89. Miłosz
    90. Eugenia
    90. Emil
    91. Maja
    91. Maksymilian
    92. Milena
    92. Leon
    93. Zdzisława
    93. Julian
    94. Wioleta
    94. Bernard
    95. Daniela
    95. Lucjan
    96. Michalina
    96. Błażej
    97. Amelia
    97. Romuald
    98. Antonina
    98. Eryk
    99. Dagmara
    99. Ludwik
    100. Żaneta
    100. Alfred
    DR.AHMET AYDIN
    Kaynaklar
    1. 1000 najpopularniejszych nazwisk w Polsce, Jarosław Maciej Zawadzki, Polandwiat Książki
    2. https://gloswielkopolski.pl
    3.
  • "Kimlikleri ikiye ayırmak mümkün : Doğuştan sahip olunan kimlikler ve hayat süresince edinilen kimlikler. Ve dikkat edersen, hem tarihte hem de günümüzde ortaya çıkmış politik çatışma ve savaşların çoğu, doğuştan sahip olunan kimliklerle ilgili. En azından savaşan taraflar açısından öyle. Oysa savaştıranların nedenleri hep aynıdır: Para. Ancak savaşanlara ya da çatışanlara dönersek, konu daima kendilerine verilmiş kimliklerle ilgili. Örneğin günümüzde Afrika ya da Orta Doğu'da bireyin yaşam koşullarını iyileştirme temelli bir çatışma göremezsin. Hepsi de doğuştan edinilmiş kimliklerin birbiriyle çarpışması üzerine kuruludur. Bu da demektir ki ortada büyük bir üçkağıt var! Çünkü uğruna savaştığın kimliği bilinçli olarak seçmiş değilsin. "
    Tuhaf Dergi
    Sayfa 18 - Hakan Günday
  • Tərifləri, sadəcə, dinləmək, onlardan istifadə etmədən və nüfüz qazanmağa çalışmadan qiymətləndirməyi bacarmaq lazımdır. səh10

    Yazıçı hər zaman yazdığı əsərə sadiq olmalıdır. Çünki yazılar onun təkamülünün əksidir. Bu, keçmişdəki işlərin hər zaman mükəmməl olduğu anlamını vermir. Sadəcə, bu işlər insana kim olduğunu xatırladır və onu daha yaxşı işlər görməyə sövq edir. səh.10

    Yazıçı - yazdıqlarının haqqını verməlidir. Sözlər-yazıçının materialıdır. Onları israf etmədən istifadə etməlidir. səh12

    Yazıdan (ədəbiyyatdan anlamında) nüfuz qazanmaq üçün istifadə etmək - mədəniyyətsizlikdir. səh13

    Yazıçı olmaq fərqli olduğunu yox, güclü təxəyyül, təsəvvür və müşahidə qabiliyyətinə malik olduğunu göstərir. Bu bir fərasətdir. səh13

    Oskar Wilde əsərlərində insanların törətdikləri bütün bəd əməllərə haqq qazandırır, bunun üçün əsaslı səbəblərininin olduğunu iddia edirdi. Xeyr, Wilde əxlaqsız deyildi. Onun bu marağı yalnız intim bir səbəbə köklənirdi - homoseksual olmağına. Bu isə ingilis qanununa əsasən cinayət sayılırdı. Ona oğruları və qatilləri tərifləməyi tapşırmışdılar, Wilde isə onları sevməyə və anlamağa məcbur idi. Kişinin kişiyə məhəbbətinin cinayət hesab olduğu bir ölkədə, gözlənən qalmaqaldan uzaqlaşmaq üçün Wilde.ın cinayəti incəsənətə çevirməkdən başqa yolu yox idi. səh14

    Bir incəsənət əsəri insanın nəfəsini kəsir, ürəyinin döyüntüsünü sürətləndirir, onu başqalaşdırır, səslərə, rənglərə, formalara qarşı münasibətini dəyişir. Düzdür, bu bizi birbaşa ölümə aparmasa da, o zamana qədər olan düşüncələrimizi öldürür və onu daha qəribə, daha mürəkkəb düşüncə ilə əvəz edir. səh15

    Hər birimizin içində qısqanclıq hissi var. Bəlkə də zəifliyimizdən irəli gəlir, ancaq bu neqativ hissi pozitiv enerjiyə çevirmək mümkündür. səh18

    Ədəbiyyat iki şeydən əziyyət çəkir: birincisi, ədəbiyyat tarixinə həddən ziyadə önəm verməkdən, ikincisi isə, şöhrətpərəstlikdən. səh20

    Kitab - sehrli əşyadır. Ədəbiyyat təkcə zövqləri oxşamaq üçün yaranmayıb, bəzən insanların həyatını da xilas edir. Bəlkə də etinasız bir cəmiyyətdə yaşadığımız üçün bu fikir şişirdilmiş kimi görünür, ancaq sözümün arxasında dayanır və bİr daha təkrar edirəm: ədəbiyyat insanların həyatını xilas edir. səh20

    Kitablar həyatımızı dəyişmək üçün bir silah, bir vasitədir. Məhz kitblarda yer tutan utopiya və xəyallar insanları bunu reallaşdırmağa sövq edib. səh20-21

    Rişxənd aqresiyaya yol açır... Qısqanclıq - insanın həyat eşqini tükəndirir. səh22

    İnsan əlaqələrinin əsasını zərifliklə bağlamaq - bu, ən zərif yanaşmadır. səh23

    Yaltaqlıqdan qorunduğumuz kimi, bu xüsusiyyəti insanlardan da qorunmalıyıq. Çünki belələri "həqiqəti demək" bəhanəsi ilə insanların qəlbini yaralayır. səh23

    ...dostlarına etibar et, ancaq heç vaxt öz yolundan və şəxsi fikirlərindən danışma. Sənətkar olmaq, həm də başqalarının istədiyi şəkildə yaşamaqdan imtina etməkdir. Səni yaralamaq üçün dostluqdan istifadə edən insanlardan uzaq ol.səh24

    Delez Qodard haqqında belə deyirdi: "Bu tənha insan çox işləyir, ancaq onun tənhalığı adi tənhalıq deyil, qeyri-adidir. Fantaziyalarla, xəyallarla, planlarla dolu bir yalnızlıqdır. Yaradıcı və mürəkkəb bir tənhalıq..." səh25

    Dostluq - etikadır. O, insana yaşamaq və işləmək əzmi verir. Həmçinin, dostluq, üzərimizdə işləməyə və zövqləri kəşf etməyə yardım edir. səh25

    Qadınlarda yumor hissini açıq saçıqlıq kimi qiymətləndirirlər. səh26

    Komediya faciənin əksi olmadığı kimi, yumor da kədərin əksi deyil. səh26

    Ədəbiyyatda yumor çatışmazlığı mazoxizm əkamətidir. Yumor xəstələrin, depressiyada olanların və ipoxondriklərin silahıdır. Dünyaya qarşı fərqli yanaşmanın və münasibıtin təzahürü, eyni zamanda dünyəvi problemlərin həll yoludur. Yumor sağalması mümkünsüz görünən mənfi insan münasibətlərinin yeganə təbibidir. Yumor - nəzakətli ümidsizlikdir, ölümə və hazırki bərbad vəziyyətə qarşı istifadə edilə bilən ən məhvedici əjs-hücumdur. Məmnun qalmağın və məmnun etməyin əsas yoludur. Yumor - ciddiliyin yox, ciddilik ruhunun əksidir. İstehzalı gülüş güclü insanların gülüşüdürsə, yumor aşağı təbəqələrə məxsus gülüş növüdür. səh27

    Svift yazır: "Millət, peşə və icma anlayışlarına hər zaman nifrət etmişəm. Yalnız insanları sevirəm".səh28

    Bəzən ixtisaslaşmaya qarşı çıxan və eyni zamanda bur neçə sahə ilə maraqlanan insanlara tənqidlə yanaşırlar. Çünki onların məqsədi insanları həşərata döndərməkdir... Maariflənmiş cəmiyyətin simvolu dahilər olmalıdır. Bu həyata, incəsənətə və elmə qarşı ən yaxşı münasibətdir. səh29

    Həqiqətlərini yalnız dostlarınla paylaş. Mark Tven: "Yalnız ölülərə həqiqəti söyləməyə icazə verirlər" - deyirdi. Heç bir dövr kifayət qədər sivil və tolerant deyil. səh30

    Ölüm hər zaman bizim yanımızdadır, o bizi müşahidə edir və bizə işarələr göndərir. səh30

    Hərdən düşünürəm ki, evimin divarlarını ləğv etsələr, kitablarım onları əvəz edə bilər. səh30

    Dil normativlərə qarşı aparılan mübarizə formasıdır. səh32

    Roman bir istiqamətdə uçan ox deyil, bu, avtoportret kimidir. Durmadan bir yenilik edir, onu daha da zənginləşdirirsən. səh.33

    Zənnimcə, əsl plagiat insanın özündən oğurladığıdır. Bir çox yazıçılar çox zaman yemi yazdıqları əsərdə əvvəllər istifadə etdikləri mövzulardan yararlanırlar. Əgər bu insanı inkişafa doğru aparırsa, məncə, bunun heç bir mənfi tərəfi yoxdur.səh35

    Əsl naşir fikirlərini müştərisinin fikrinə uyğunlaşdıra biləndir. səh42

    "Yazıçı əsərlərini tək başına yaradır" düşüncəsi yanlışdır. Yazıçının keçmişi, ailə həyatı, digər yazıçılar və dostları bir növ ona ilham pərisi olur. Bir artist heç zaman tək deyil. səh42