• tek tırnak 'tan farkındalık oluşturan bu güzel yazı :))

    http://tektirnak.com/...kten-kactigi-gercek/
    Geleceğe Mektup
    Hepimizin yüzleşmekten kaçtığı gerçek!
    18 Kasım 2019
    Hayatta hepimizin kendimizden sakladığı gerçekler vardır. Birimiz sevgisini, diğerimiz nefretini, ötekimiz hiç gerçekleşmeyecek hedefini saklar ya da bunun gibi gündelik onlarca gerçeği saklarız kendimizden. Ancak bir gerçek var ki, o gerçeği herkes paylaşıyor ve yüzleşmekten korktuğumuz için yok sayıp, saklıyoruz kendimizden. Hatta tarihteki ve günümüzdeki ulusların örf-adetleri ve kültürleri bile hiçbiri bu gerçeği direk kullanmayı tercih etmedi. Her kültürün bu gerçeği, kelimeyi karşılayacak deyimleri ve sözcükleri vardı. İngilizce dilinde bu gerçekle ilgili 200’den fazla deyim bulunduğu bile söyleniyor. Biliriz bu gerçeği, ama anlamış ve tanımış değiliz modern çağın insanı olarak. Öyle ki biri konusunu açtığında “açma şu konuyu”, “içimizi karartma” gibi tepkiler vererek, yüzleşmekten kaçarız bu gerçekle, erteleriz her zaman. Kendimize itiraf edemesekte korkularımızın en başında gelir çoğumuzun. Her gece provasını yaparız oysaki.
    “Derken ölüm kabusu tüm gerçekliğiyle çıka gelir; (ki) işte bu (ey insan), senin köşe bucak kaçtığın şeydir!” Kaf:50/19

    Bir çok şey söyleriz, mesela; “son nefesini verdi”, “nalları dikti”, “hesabı kapattı”, “göç etti”, “vefat etti”, “aramızdan ayrıldı”, “bu hayattan göçtü” gibi onlarca karşılığı vardır bu hakikatın ama genellikle “öldü” kelimesini direk kullanmayı tercih etmeyiz. Neden? Saklıyor muyuz? bu gerçeği kendimizden. Korkuyor muyuz? ölümden. Bunun cevabını verecek yetkinlikte biri değilim, ve dahası bunun cevabının bu yazıda, başka bir yazıda, başka bir videoda ya da bir kişinin yazdığı herhangi bir kitapta olduğunu da düşünmüyorum. Bunun cevabını kişi sadece kendinde bulabilir. Tabi cevaba giden yolda da yaşam amacını kendisine sorması ve cevabını alması gerekir. Bu yolda da ona yardımcı olabilecek cevabı dinde ve inandığı gerçeklerde arayabilir insanoğlu. Ama bu sorunun cevabı kesinlikle burada değil. Bu yazıda hayatımızın her anında olmasına rağmen kaçtığımız gerçeği kendimizi hatırlatacağım sadece.

    Şuan yaşayan ve akil bali olan, düşünüp akıl yürütebilen tüm insaoğluna sorsaydık, “Yarın sabah gün doğumuna kadar yaşayacağına garanti verebilir misiniz?” ve yine aynı kalabalığa deseydik ki, “Ölüme hazır olduğunu düşünen var mı?”. İşte muhtemelen ölümden ziyade bu sorulardan kaçıyoruz. Ölmekten değil de ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkuyoruz belkide. Çünkü biliyoruz ki, hepimiz ölecek yaştayız. Konuşmayız ölümü zorunda kalmadıkça, susarız ölüm varsa eğer. Çocuğu, genci, yetişkini, yaşlısı, fakiri, zengini, işçisi, işvereni, bileni ve bilmeyeni herkes susar ölüm konuşulunca bir ortamda. Çünkü ölüm tüm seslerden daha çok şey anlatır insana düşündüğümüzde, en gür ses ölümün sesidir, oysa ki biz buna “ölüm sessizliği” deriz, ne garip.

    Peki neden korkuyoruz ölümden? Ölüm kötü müdür? bir şeyin kötü ve ya iyi olabilmesi yani o şey hakkında fikir beyan edebilmemiz için onu tecrübe etmemiz gerekmez mi? Tüm insanlığın hayatında hiç tecrübe edemediği tek şey belki de ölüm değil midir? Bir insan kaç kere öldü ki, ölümü sadece şüphe ile onun hakkında kötü kanaat beslemek ve bunu bir karar olarak benimsemek doğru olsun? Eğer hayatımız kötüyse galiba o zaman ölüme kötü bakıyoruz. Ölülerin arkasından söylenen ve sıkça duymaya alıştığımız bazı kalıp cümleler vardır. Ve bu kalıplar kullanıldığında ya da kullandığımızda hiç te yadırgamayız. “erken kaybettik”, “çok erken oldu”, “daha vakti vardı”, “göreceği şeyler vardı”, “bu dünyaya doyamadan gitti”, “ölüm hiç yakışmadı”, “hiç beklemiyorduk” gibi kalıplar. Biz ölülerimize “rahat uyu” deriz, ancak onların hiç uyumamak üzere uyandığı gerçeğini gözden kaçırırız. İbnü’l Arabî keşfen sahih kabul ettiği bir hadisle Peygamber efendimiz bu düşünceye işaret eder: “İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar.”

    Rüya görürken ne hissediyoruz? Mutluluk, acı, hüzün, korku, dünyevi hislerin birçğunu hissederiz rüyalarımızda ve o esnada hiç rüya görüyor gibi miyiz? Uyandığımızda ise tüm bunları “rüya” diye tabir ettiğimiz bir yanılsama ile açıklarız. Peki kim karşı çıkabilir ki, tabiri caiz ise tüm bu dünya yaşantımızın, daha mukaddes ve sonsuz bir hayattaki bir gecelik bir rüyasından ibaret olmadığını?

    Ölüm, yeniden doğmak için toprağa düşmektir. Ana rahmindekinin ölüm sandığı dünyadakine göre doğumdur. İnsanın ölüm sandığı da ahirete göre doğumdur. İnsanın ana rahim hayatı ölür, dünya rahmine düşer, dünya hayatı ölür, ahiret rahmine düşer. Ölmek doğmak, dirilmektir aslında. Ölüm, kalkmak için yatmak, uyanmak için uyumak, kavuşmak için ayrılmak, tutmak için sıçramaktır. Ölüm, tebdil-i mekandır. Ölüm hicrettir. Ruhun eskimiş yuvasından çıkıp, ait olduğu aleme hicretidir. Ölüm, yalandan gerçeğe, sahteden asla, geçiciden kalıcıya, suni hazlardan tabii hazlara, yalan bir hayattan gerçek bir hayata geçiştir. Bunun neresi kötü?
    Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber.Necip Fazıl KISAKÜREK

    Yazılan her harf geleceğinize bir köprüdür mottosuyla başladığım “Geleceğe Mektup” serimin ilk yazısında, hayata küçük bir virgül koyup kısa bir soluklanma ve düşünme fırsatını kendime tanımak istedim. Kendimizi gerçekleştirme yolunda acı hakikatlardan ve sorulardan kaçmayarak, bize sorulmasına fırsat verebilmemiz dileğiyle…

    http://tektirnak.com/...kten-kactigi-gercek/

    tek tırnak
  • MERAL OKAY&YAMAN OKAY
    SAYGIYLA ANIYORUZ

    Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman''ın eşyaları var...Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir... Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış...

    Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti... Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ''biz'' olabilme halidir...İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz... Biz birbirimize karşı çok saygılıydık... Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik... Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi...

    Aşk bazen de bir kıyamama halidir... Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı...O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın...O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.

    Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana...

    Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...

    Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü...Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır...

    Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık.

    Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep...Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz.

    Meral Okay ~ Bir Nefes İstanbul
  • 304 syf.
    ·8/10
    Günaydın okur dostlarım

    Bir şaheseri tamamlamanın mutluluğu, bir karekterden ayrılışın hüznü var içimde. Dünya klasik roman yazarlarında olduğu gibi, ülkemizde de Sabahattin Ali'nin eserlerini yorumlamak ne haddimize diyerek başlamak istiyorum. Dediğim gibi, en fazla hissettiklerimi aktarabilirim. Bunun içinde karakterlere asılarak ilerleyeceğim. Kitap bitince aklıma William Shakespeare'nin "Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak" sözü geldi.

    Öncelikle 1940'lı yılların yaşam tarzına, ilişkilerine, dostluklarına, siyasal ve ekonomik şartlarına, aile ilişkilerine, mahalle kültürüne çok güzel bir ışık tutmuş üstad. Bu yadsınamaz bir değeri kitabın.


    Kaba taslak, kitapta bir aşk ile iki gencin hayatla, kendileriyle ve birbirleriyle olan mücadelesi anlatılıyor diye bilirdik tabi Ömer karakteri olmasaydı.

    Kitabı okuyan herkes genelde Macide'ye üzülüp ona hak veriyor fakat ben tam tersine ona kızgınım. Bence Macide, güçlü görünen ama içten içe aciz bir genç kadın. Kendi varlığını, benliğini, hayatını hiç düşünmeden bir başkasına sırf biri benim yerime herşeyi düşünsün mantığıyla teslim eden bir kadın. Yazar defalarca kez kendiyle konuşan Macide'ye Ömer'i çok sevdiğini düşündürüp, söyletip durdu. Ben sevdiğinide hiç düşünmedim kitabı okurken açıkcası. Onun içinde bulunduğu durumlardan Ömer'e sığındığını ve bu minnet duygusunu aşk zannettiğini, çaresizlikten onun için çabalayan, mücadele eden ve ona değer veren bu genç adama beslediği hayranlığı aşk zannettiğini düşünenlerdenim. Bedri ile ilk karşılaşmasında ve Ömer'e yazdığı mektupta buna neredeyse emin oldum. Bunun yanında, inanılmaz serin kanlılığı, olaylara tepkisizliği, kaderciliği, duygu geçişleri çoğu zaman sinirimi bozdu. Karşısındakini sorgulamak yerine anlamayı deneseydi ve gerçek anlamda yanında olduğunu hissettirseydi durum bambaşka olabilirdi.

    Ve sen Ömer, Gülten Akın'ın Cumartesi Yalnızlığı'nda "Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" dediği o ince şeyleri anlayansın. Seni anlamadılar!
  • 264 syf.
    John Maxwell Coetzee'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap benim açımdan iki bölümden oluşmakta. İlk bölüm Profesör David Lurie'nin yaşlılığıyla ve karşı cinsle olan ilişkilerinde kendini o ilkel dürtülerin farkında olması fakat bunları dizginlemek adına çaba sarf etmeyişi hatta bu arzuların dizginlenişinin insanın doğasına aykırı olduğuna dair felsefi söylemler ardından kendinden 30 yaş küçük öğrencisiyle yaşadığı ilişki ve bu ilişkinin ifşa olmasından sonra üniversitenin disiplin kurulu tarafından sorgulanmasını etik bulmadığını çok kişisel bir yaşayışı toplumsal statülerden dolayı (öğretmen-öğrenci; güçlü ve güçsüz- yaş farkı) gibi kavramlarının içine çekilip sorgulanmasını doğru bulmadığı hatta buna savunma bile yapmanın gereksiz olduğuna dair benim beğendiğim Profesör David Lurie'nin entelektüel iç konuşmalarıyla kendini acımasız eleştirileri kendine dair dürüstlüğü, oldukça keyifli bir bölümdü diyebilirim. Tartışmaya açılmış ahlakçıları sinir edebilecek bir çok konu var diyebilirim bu bölümde..

    İkinci bölüm ise David'in üniversiteden istifa edip kırsal yaşam çiftlik hayatını seçmiş olan kızı Lucy'in yanına gidişi.. ve aslında gerçekten durağan sıkıcı kasvetli bir o kadar ilk bölümde okurun havai sorgularını karşısına dikilen ikinci bölüm işte gerçek anlamda sorgulamanın düşüncenin kelimelere dökülen kısmından ziyade.. Yaşananların utancı. Utanç duygusunun gerçek anlamda ne ifade ettiğine dair.. söylemlerden çok utancın oluşunu okuyoruz...

    Kent ve kırsal - her iki yaşam şeklinde de güç dengeleri benzer. Güçlü olanlar güçsüzleri eziyorlar ve onlardan faydalanıyorlar. Prof David’in kendinden küçük öğrencisinin odasına kapısını zorlayarak girip öğrencisiyle birlikte olması ve sessizce buna karşı koyamayan kız... karşılığında David’in kızı Lucy’in evine gelen ve ona tecavüz eden 3 zorba Afrikalı’n yaptığı arasında hiç bir fark yoktur . Özde aynı şeydir.

    Yazar; Utanç duygusunu somutlamış iki olayda ve öylesine bu iki olayın ardına gizlediği utançlar saklı ki satır aralarında .. özelikle 2. bölümde.. anlam veremeye zorlandığım... Yaptığın şey mi? Yoksa maruz kaldığın şiddet mi? Yoksa maruz kaldıkların karşısında takındığın tutum mu? Başkası adına derin bir utanma duygusu içine girebilir mi İnsan.. ?Utanması gerekenlerin pişkinliği karşısında .. hangisinden daha fazla utanabilir ki ?.. Hepsinden belki de birer parça.. Biçimler farklılık gösterse de utancın üstümüzdeki çıkmaz lekesi aynı kalıyor . Ve onunla yaşama zorunluluğumuz.. Güçlü gibi görünen kimliklerimiz; kabul edişimizde ki o suskun, buza kesmiş, taşa dönüşen duyarsızlığımızda gizli.. Sanırım bir kitap , uzun zamandır ilk defa bu kadar zorladı inceleme yazarken beni... Nedeni sanırım; Kitabın basit gibi görünen karmaşık yapısı ve benim 4-5 gündür yediğim ağrı kesiciler, iğne ve serumlardan kaynaklanıyor olsa gerek..

    İnsanlık utançları; sakat köpekler gibi engellenilemez ölçüde sürekli çiftleşip, doğuruyor, çoğalıyor ve bizler o köpekleri uyutup öldürdüğümüzde yakıp kül ettiğimizde bunlardan arınmış olduğumuzu sanıyoruz...

    Sonuç itibariyle kitaba dair başladığım nokta havai uçarı hafife aldığım insan zaafiyetleri...ile geldiğim nokta arasında ezici ağırlığını somutlamakta zorlandığım bir utanış oldu...
  • 248 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kavramların insan yaşamında nasıl somutlaştığının göstergesi.
    İnanç, Zindan, Ölüm, Düşünce, İnfaz, İntihar, İhanet...
    N. Bekiroğlu kalemiyle dokunduğu her bir kavramı, bir değil, birçok açıdan sunmuş okuruna.
    Şahsımca en güzeli, Zindan Risalesi;
    Kaç yazar, düşünür, kaşif sırf düşünceye sahip olduğu için yatmıştır zindanlarda. Kaçı soğuk taş duvarların arasında ölümü, kurtulmayı, özgürlüğü, güneşi, gökyüzünü, denizi tekrar görmeyi bekleyerek geçirmiştir ömrünü. Yazdıklarını okuyup da hayatlarından bihaber olduğum ve aslında romanlarında hayatlarından izler yansıyan kaç yazar geçmiş zindanlardan, kaçına ölüm zindanda uğramış...
    Sırf yazdığı için, düşündüğü için bir insanı dört duvar arasına kapatmak veya infazına karar vermek. Düşünceye sahip olan birinden düşüncesinden vazgeçmesini istemek nasıl bir mantık? Daha doğrusu ne kadar manasız ve mantıksız! Düşünceler ile yaşayan insanın düşünmemesini beklemek, kara delik misali..
    Asıl acı olan ise şudur ki; Bugün gerçek manada suç işleyen insanlara hakettikleri cezalar verilmezken mazide sırf düşünceye sahip olduğu için, yazdığı için, bilimde ilerlemek istediği için insanların zindanlara kapatılması veya infaz edilmesidir asıl acı olan. Nazım Hikmet'in, "Öyle ölüler vardır ki ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım." sözü tam da bunun üzerine söylenecek bir söz.
    Sevgilim İhanet;
    İhanet, insanın aklına her daim aldatmak ve aşk kavramları gelir. Bambaşka pencerelerden bakıldığında birçok eylemin, ihanet kavramını aldatmak eyleminden daha keskin yansıtması. Ve bazılarının aldatılmaktan çok daha ağır acı verdiği...
    Ölümümden Kimse Mes'ul Değildir, Garip ki Ben de Mes'ul Değilim;
    İntihar, ölüm kavramının en yakın dostu. Bırakın ölümü, ölümün ağzından çıkmasına dahi katlanamazken insanlar, yaşamdan vazgeçip kendini ölümün kollarına bırakmak her yiğidin harcı değildir. Yaşamak arzusu öyle bir şeydir ki, en kötü yaşam şartlarına sahip olan insanlar dahi sarmaşığın ağacı sardığı gibi sarılırlar bu arzuya. Elimize alıp okuduğumuz romanlarda en sevdiğimiz karakterin canına kıydığı bölüme geldiğimizde kanımız çekilir, afallar kalırız. Oysa bilmeyiz bir çoğumuz kurgu gibi görünen bu intiharların bir çoğunun yazarın, kendi intiharını okuruna anlattığını. Hatta bazılarının karısını, sevgilisini de kendi ile birlikte intihara sürüklediğini bilmeyiz. Hele ki bir tanesi vardır ki kendisi ile yaşayacak olan değil de kendisi ile ölecek olan kadının peşine düşmüştür. Henriette Kleist. Nazan Bekiroğlu ne de güzel betimlemiş onun bu durumunu, "Şimdi Kleist'in hayatında, ölümden başka her şeyi birlikte yapabildiği birçok kadın var. Ama ölümden başka hiçbir şeyi birlikte yapamadığı tek kadını var onun."
    Yazarın üslubu insanı kendisinden alıp götürecek nitelikte. Nazan Bekiroğlu: Nesir yazıp manzumun tadını yaşatan yazardır...