• Daha önce hiçbir Grof kitabı okumadım. Aslına bakarsanız daha önce, “Simyacı” ve “Ferrari’sini Satan Bilge” hariç hiçbir kişisel gelişim kitabı da okumamıştım. Hafızam beni yanıltmıyorsa Grof’la ilk tanışmam, Facebook üzerinde kendisine ait bir videoyu seyretmemle başladı. Videoda yaptığı konuşma beni büyülemişti; ilahi dinleri, din yobazlarını, vahşi kapitalist din adamlarını, son derece medeni bir edep ve bilimsel bulgularla yerden yere vuruyordu. Videoya aldanıp, aşağıda incelemesini yaptığım kitabını satın almış bulundum. Tek kitapla bir insanı kıyasıya eleştirmek ne derece doğrudur bilemem ancak Grof’un da diğer hayalperest gurulardan bir farkı yokmuş…

    Stanislav “Stan” Grof, 1 Temmuz 1931’de Çekoslovakya’nın Prag şehrinde doğmuş. Prag Charles Üniversitesinde doktorluk diplomasını ve Çekoslovakya Bilim Akademisinden doktora derecesini almış bir psikiyatri doktorudur kendisi. Ben ötesi psikoloji, onun esas uzmanlık alanı. 1960-67 arasında, Çekoslovakya Prag Psikiyatrik Araştırmalar Enstitüsünde araştırmacı direktör olarak görev yapmış. Son 50 yıldır, zamanını “Sıra Dışı Bilinç” hallerinin iyileştirici ve dönüştürücü potansiyelini araştırmaya adamış. Çığır açan teorileri –sözümona- ben ötesi boyutların kartografisine zekice yaklaşımı batı bilimini etkilemiş! 5 Ekim 2007’de Pragdaki Dagmar ve Vaclav Vakfı tarafından seçkin Vision97 ödülüne layık görülmüş.

    Gelelim kitaba. Sonundaki kaynakçayı saymazsak 309 sayfalık bir eser. İlk 170 sayfa tamamen hurafelerle dolu. Üşenmemiş, dünya üzerinde semavi, arkaik veya çok tanrılı ne kadar din varsa, tüm bunlara ait ölümle ilgili eski yeni hurafeleri kitabın ilk yarısında anlatmış. Aslında anlattığı şeylere kendisinin eklediği yeni bir şey yok, sadece okuduğu kitapların ufak bir özetini çıkarmış bize. Daha sonra da, işin bilimsel yanına biraz girer gibi yapmış. Kanımca, kitabın sonlarında 20-30 sayfa kadar aktardığı bilimsel bulgular dışında neredeyse tamamen ampirik bilgileri (Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüş) kitabına almış. Ruh ve Sinir Hastalıkları merkezlerinde yapılan bazı deneylerde ilaçların da (mantar ve LSD vb.) desteğiyle ölüme yakın veya gönüllü kanser hastalarının yaşadığı halüsinasyon tecrübelerini bilim diye anlatmış bizlere.

    Peki, kitapta bahsedilenler neler, onlara bir bakalım: Alcheringa’dan (sonsuz düşler âlemi); Mısırlıların Ölüm Kitabı’ndan (“pert em hru” yani ışığın belirtisi ya da gün be gün yaklaşan anlamında); Tibetlilerin Ölüm Kitabı’ndan (Bardo Thödol, yani ölüm sonrası bardo beden, güncel yaşamdaysa brüt beden); modern tanatolojik araştırmalardan (ölümü inceleyen bilim dalı; tıbbi anlamda ölüm olayının incelenmesi, reanimasyon uygulamasının gereksiz olduğuna karar verebilmek için ölümün güvenilir bir şekilde meydana geldiğini ispata yarayan bir yöntem ve belirtinin araştırılması; tanatoloji sözcüğünün kökeni Yunanca ve Yunan mitolojisinde ölümü temsil eden, ölümün tecessümü olan Thanatos yani “ölüm” demek); Holotropik Nefes Çalışmaları’ndan (kendini tanıma, kişisel dönüşüm ve şifa için güçlü bir araç olan bu yöntem, modern bilinç araştırmalarından, derinlik psikolojisinden ve çeşitli eski ve yeni ruhsal pratiklerden deneyimleri birleştirmekte); Halüsinojenlerden (çeşitli kafa yapan mantarlar, LSD vb.); Ars Moriendi (doğru ölme ve yaşama sanatı) ile Ars Vivendi’den (doğru yaşama sanatı); Jung, Freud, Alfred Adler (Frankfurt Okulu), Heidelberger ve elbette Derinlik Psikolojisi; Ölüme Yakın Deneyimler (ÖYD), Beden Dışı Deneyimler (BDD), klinik ölümler, reenkarnasyon vb.

    Koca kitabın son 50 sayfasında elle tutulur birkaç bilimsel bulgu dışında, ayrıca reenkarnasyonla (enkarnasyon da deniyor) ilgili bir iki ilginç deney haricinde Grof’un bu kitabı bence zaman kaybı. Ayrıca bilimsel bir kitap hiç değil. Hem medikal bir doktor hem de bir psikiyatr “Ölüm Sonrası” ile ilgili bir kitap kaleme aldığında, bilimsel deneyler ve doktorun kendi bilimsel görüşlerini öğreneceğiniz aklınıza geliyor. Ancak hurafelere dayalı, ölüm sonrası ile ilgili eski ve yeni uygarlıkların son derece bağnaz ve sözümona doğaüstü, aslında boş inançlarıyla ilgili onlarca sayfa bilgiyi okumak zorunda kalmak inanın beni hayal kırıklığına uğrattı. “Kişisel Gelişim Kitabı“ değil de aksine “Kişiliğinizi Geliştirmeyi Nasıl Bırakırsınız?” demek lazım bu tür için.

    Ray Yayınları’na da bir çift lafım var: Kitabın çevirmeni Cengiz Yücel, işini bu kadar ciddiye alıp iyi bir iş çıkartmışken, kapak tasarımı da kitabı sattırmak adına iyi bir çalışmayken, siz nasıl olur da bu kadar kötü bir dizgi yapabilirsiniz? Yüzden fazla dizgi ve noktalama işareti hataları var kitapta. Birkaç yerde de tuhaf anlam bozuklukları gördüm. Kötü bir matbaacılık işi olmuş, hem de çok kötü…

    Kitabı size aldırıp okutturmak için okumuştum, ancak yanılmışım. Alıp okumayın, gözlerinize ve zamanınıza yazık.

    Süha Demirel, 12 Ağustos 2016.
  • Anne Sexton 1928 yılında Massachusetts’de doğdu. Hayatı boyunca New England’da bulundu.

     

    Akıl hastalıklarının yaygın olduğu bir ailede büyüdü. Sexton’ın teyzesi uzun süre akıl hastanesinde tedavi gördü, kız kardeşi ise kendisinden önce intihar etti. Öğrenciliği sırasında modellik yaptı ve kütüphanelerde çalıştı. Bir süre bir caz topluluğunda müzik yaptı.  Boston Üniversitesi’nde Robert Lowell’ın gözetiminde şiir sanatı üstüne öğrenim gördü. Daha sonra aynı üniversitede “yaratıcı yazarlık” dersleri verdi. Yirmi yaşında evlendi. 25 yaşındayken doğurduğu kız çocuğu yüzünden depresyona girdi ve bir süre klinik tedavi gördü. Bir yıl sonra doğan diğer çocuğundan sonra da aynı durumu yaşadı ve intihar girişiminde bulundu.

    Bir psikiyatrisin önerisiyle şiir yazmaya başladığında yirmi sekiz yaşındaydı ve ondan önce hiç şiir yazmamıştı. 1959 yılında Sylvia Plath’la tanıştı ve Plath’ın intiharına kadar sıkı dostlukları oldu. “ÇOK SIK OLARAK, SYLVIA İLE UZUN UZUN İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZDEN KONUŞURDUK. BİR TARAFTAN CİPS YERKEN DİĞER YANDAN DA İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZİN AYRINTILARINI KONUŞURDUK. İNTİHAR EN ÇOK ŞİİRİN ZIDDIDIR VE BİZ GENELLİKLE UÇTA OLANDAN KONUŞURDUK.”

    1962 yılından sonra rahatsızlığı artan Sexton, birkaç yıl boyunca sürekli hastanede tedavi gördü. Bu esnada bir intihar girişiminde daha bulundu. (“Ölmüştüm neredeyse ki/ gelip damarlarımdan çektiler zehiri…”) Beş ödül  aldığı 1970 yılında üçüncü kez intihar girişiminde bulundu. Bundan sonraki birkaç yıl boyunca verimli çalışmaları oldu. Sağlık durumundan dolayı eşiyle olan anlaşmazlıklarına 73’te boşanarak son verdi. Ruhsal bunalımlarının artması ve alkol bağımlılığının da etkisiyle bir yıl sonra, evinin garajında, arabasından çıkan egzoz gazıyla intihar etti.

    Şiirlerinin ağırlıklı konusu ölüm olan Sexton, intihar eğiliminin en uç noktaya vardığı eseri “Yaşa ya da Öl” isimli şiir kitabıdır. Şiirlerinde kendi yaşamını dışa vuran bir yoğunluk vardır. On sekiz yıllık şiir serüveninde neredeyse her yıl bir ödül almış ve edebiyat dünyasında önemli bir yer sahibi olmuştur.

    (İzdiham)

    ×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×


    Boston’da bir bar. 1959 yılının Nisan ayı, iki şair; 26 yaşındaki Sylvia Plath ile 30 yaşındaki Anne Sexton, bir taraftan martini extra dry’larını yudumluyor, diğer taraftan büyük bir doğallıkla intihar girişimlerinden dem vuruyorlar.

    Plath 5 yıl önce ölme girişiminde bulunmuş, kurtarılmış, uzun bir tedavi ve üç elektroşoktan sonra yaşama dönmüştü.

    Arkadaşı, intihar girişimini ve onu izleyen süreci bir kitapta dile getirmişti bile. O Nisan akşamından tam 4 yıl sonra Plath, iki çocuğunu da odalarına kilitleyip, fırının gazı ile ölmeyi başaracak ve arkadaşı onun için “Sylvia’nın Ölümü” şiirini yazacaktı. Ne var ki, Sexton yazmaya devam edemedi, ’74 yılının bir Ekim akşamı aynen arkadaşının seçtiği yöntemle yaşamına son verdi.

    Tek farkla, Sexton bu iş için arabasını kullanmıştı.

    Sylvia Plath ve Anne Sexton’un yaşamları ve ölümleri arasında hep paralellik kuruldu. İkisi de Amerikalı, ikisi de eş ve iki çocuk annesiydi. İkisi de daha önce hiç ortaya atılmamış konuların kahramanıydı. Yaşarken aralarındaki en önemli fark, Plath’ın büyük ekonomik güçlükler içinde boğulması, Sexton’un ise çok zengin bir işadamının güzel karısı olmasıydı. Ayrıca Sexton ölümünden önce ünlenmişti, kitapları best – seller olmuş, Pulitzer ödülü kazanmış hatta şiirlerini besteleyen bir soft rock grup kurmuştu. Ama kaderlerini esas ayıran ölüm oldu. Sylvia Plath tüm dünyada ünlenirken, Sexton unutulmaya yüz tuttu.

    İki arkadaşın kaderi bugünlerde yine birleşti: Sylvia Plath’ın “Günlük”ü ve Diane Wood Middlebrook’un yazdığı “Anne Sexton Bir Yaşam” adlı kitaplar Avrupa’da aynı anda piyasaya çıkarıldı.

    İlahi güçler onları daha fazla ayrı tutamadı!

    Anne Sexton’in Sylvia’ya atfettiği iki şiiri vardır Sylvia’s Death ve Wanting to Die..

     

    Sylvia’s Death / Sylvia’nın Ölümü – Anne Sexton

    Ah Sylvia, Sylvia
    bir tabut dolusu taş ve kaşıkla
    iki çocuk, iki meteorla
    küçük bir oyun odasında başıboş geziniyorsun.
    çarşaftaki ağzınla,
    çatıdan gelen huzmeleri içinde,dilsiz duanın içerisinde,

    Sylvia, Sylvia
    devonshire’dan
    bana yazdıktan sonra,
    patates yetiştirmek
    ve arıcılık yapmak hakkında,
    nereye gittin?

    neye tutundun,
    ve nasıl içine yatıp uzandın?

    “Hırsız-
    nasıl içine doğru süründün?
    yalnız başına emekledin
    ölüme doğru,benim uzun zamandır çok fazla arzuladığım?”

    ölmek için ikimizin de çok geç kaldığını söylemiştik,
    o bizim sıska göğüslerimizin üzerine
    giyindiğimiz şey,
    o bizim her zaman sıkça bahsettiğimiz şey.

    Boston’da üç ekstra sek martini devirdik
    psikanalistlerin ve tedavilerin bahsettiği ölüm mü,
    entrikacı gelinler gibi adından bahsedilen ölüm mü,
    içtiğimiz ölüm,
    güdüler ve sessiz hareketler mi?

    Boston’dayken
    taksilerde
    ölen gezinti,
    evet yine ölüm,
    sevgilimizle eve giden ölüm.

    Ah Sylvia, uykulu davulcuyu hatırlıyorum
    gözlerine eski bir hikayeyle vuran,
    nasıl istemiştik onun gelmesini
    bir sadist ya da bir new york perisi gibi
    işini yapmak için,
    bir ihtiyaç, duvardaki bir pencere ya da karyola gibi
    ve beklediği zamandan beri
    kalbimizin altında,yük dolabımızda,
    ve şimdi onu yüklüğe kaldırdığımızı görüyorum.
    yıllar yıllar sonra, eski intiharlar.
    ve anlıyorum ki senin ölüm haberindeki tad
    korkunç, tuz gibi,

    ve ben,
    ben de.
    ve şimdi, Sylvia,
    sen yine,
    ölümle yine,
    sevgilimizle eve giden.

    ve sadece diyorum ki
    o taştan yere uzanmış kollarımla,
    senin ölümün nedir ki
    eski bir aidiyetten başka,
    şiirlerinden birine düşen
    bir köstebekten başka?

    ah arkadaşım,
    ay kötüyken,
    kral gitmişken,
    kraliçe aklının sınırındayken
    sopa böceği şarkı söylemeli!
    oo küçük anne,seni!
    oo tuhaf düşes!
    oo sarışın şey.”

    http://www.yasamaugrasi.com/...umu-anne-sexton.html
  • Şiiri sevdiğinde, asla şairini görmeye gitme, çünkü hayal kırıklığı yaşarsın.
    (Hindistan Atasözü)
  • Eğer inanırsan inanmayacaksın da.
    Kimse inançsızlık olmadan inanamaz.
    İnanç sadece şüphe denilen merkezin çevresidir
    çünkü inancı yarattığın yerde şüphe vardır.
    Şüphe acıtır, o bir yara gibidir, acı vericidir.
    Şüphe bir yara olduğu için acıtır,
    o sana içsel boşluğunu, içsel cehaletini hissettirir.
  • Daha çok yaşa ve daha yoğun bir biçimde yaşa.
    Tehlikeli yaşa. Bu, senin hayatın.
    Onu sana öğretilmiş olan hiçbir aptalca şey için feda etme.
    Bu senin hayatın: Yaşa onu!
    Onu kelimeler, teoriler, ülkeler veya politikalar için feda etme.
    Onu hiç kimse için feda etme.
    Yaşa onu!
    Ölmenin cesurca olduğunu düşünme.
    Tek cesaret hayatı bütünüyle yaşamaktır; başka cesaret yok
  • Yazar eski hint gleneklerinde astronot falına göre 7 yaş ve 7 nin katlarında ölümle tanışacağı söylenir oda ilkinde ağır bir hastalık geçirip pn dört yaşında bu kez ölümü ben karşılamaya gidiyorum diyerek kiliseye sığınmıştır( kiliseye sadce kimse rahatsız etmesin die gitmiştir) hikayede yazar yerde uzanıp düşünürken yanından yılan gçer ve korkmamasını ölümün ondan gelckse elinden bişey gelmeyecğini söyler ikincisnde yüzüne konan sinekten rahatsız olur ama düşünür şayet ölü olsam bu sinek beni kızdıramayqcaktır deyip o duyguları köreltmiştir... ve bu sayede ilk kez ölümle ilgili tecrübesine kavuşmuştur keyfli okumalaar
  • Bir çocuk sana cevabını bilmediğin bir şey sorduğunda, kendi cehaletini kabul et. Asla cehaletin kabulünün zararlı olacağını düşünme; asla değildir. Ebeveynler her zaman bilmediğini kabul etmenin zararlı olacağını düşünür; çocuğun önünde imajınız bozulacaktır. Ama gerçekte durum tam tersidir. Er ya da geç, çocuk senin cevabı asla bilmemiş olduğunu ve buna rağmen cevapladığını ve biliyormuş gibi davrandığını anlayacaktır. Ve onun fark edildiği gün, çocuk onu aldatmış olduğunu hissedecektir ve sonra bütün saygı ortadan yok olur. Er ya da geç, çocuk anne ve babasının diğer herkes gibi cahil olduğunu fark etmek zorundadır, diğer herkes gibi karanlıkta el yordamı ile gittiğini; ama iddia ediyorlardı ve iddia etmek yıkıcıdır.
    Osho
    Sayfa 260 - Butik Yayınları