• 128 syf.
    ·3 günde·9/10
    Öncelikle herkese merhabalar. Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından hazırlanan ve komünizmin ilk bildirgesi olan bu kitabı elimden geldiğince incelemeye çalışacağım.

    Önce kitabı okumaya başlama hikayemden bahsetmek istiyorum.

    Komünizm ve destekçilerine(komünistler) ülkemizde benim çocukluğumdan beri gözlemlediğim kadarı ile genel anlamda iki şekilde yaklaşılıyor. Bu iki yaklaşım da birçok zaman büyük tartışmalara neden olmuyor değil.

    İnsanların bir kısmı komünizmi benimsemişken, bir kısmı ise ismini duyduklarında bile tövbe çekiyor.

    Ben küçük yaşlardan beri bu kutuplaşmanın içerisinde büyüdüm. Baba tarafım daha muhafazakarken, anne tarafım bunun tam zıttı. Yani benim anne ve baba tarafım aslında komünizme olan bakış açıları açısından, genel anlamda ülkemiz insanlarının komünizme olan iki birbirine zıt yaklaşımını temsil ediyor.
    Bu da benim gözlem yeteneğimi arttırıyor tabiki. Örneğin dayım gönül rahatlığı ve büyük bir açık yüreklilik ile "Ben komünistim!" diyebilirken, amcam komünistleri "gavur" olarak nitelendiriyor. Aslında iki tarafın da komünizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip oldukları söylenemez.

    Ben de yıllardır "Komünizm ve komünist" kelimelerine ister istemez aşina olmuş bir insan olarak bu kavramlar hakkında detaylı bilgi edinmek istedim. Lisedeyden felsefe öğretmenimin kullandığı bir cümle kulaklarımda çınladı,"Marx komünizmin babasıdır" ve bu cümleden yola çıkarak burada bir ileti paylaşıp Karl Marx ve komünizm ile ilgili bilgi edinebileceğim kitap önerileri aldım. Aldığım önerilerin etkisi ile kitabı okumaya başladım.

    Yavaş yavaş incelememize geçebiliriz...

    Öncelikle kitabımız, kitabın yazarları olan Karl Marx ve Friedrich Engels'in kısa yaşam öykülerinin anlatıldığı bir 20 sayfa ile başlıyor.

    Marx ve Engels'i asıl konuya geçmeden önce az çok tanımış oluyoruz yani. Bu kısımda özellikle Engels'in yaşamı, büyük bir dava adamı oluşu ve davasındaki hassasiyeti benim ilgimi çekti. Babasının fabrikaları olan bir adam (yani babası burjuva iken, dolayısıyla da kendisi... )hayatını proletarya haklarını savunmaya adıyor. Başta babasının fabrikasında herhangi bir kademede görev almayı da red ediyor. Ömür boyu rahat bir hayat sürebilme imkanından yüz çeviriyor kısacası. Sonraları katıldığı bir devrimin başarısızlıkla sonuçlanması kendisinin ve dava arkadaşı olan Marx'ın maddi yönden belini büküyor. İkisi de bir süre parasızlıkla boğuşuyor. Bu sefer de davasının uğruna amiyene tabirle "tükürdüğünü yalıyor" ve fabrikada alt kademede görev almayı kabul ediyor. Daha sonra zamanla fabrikaya ortak olup Marx'a ve kendisine uzun yıllar yetecek kadar para kazanıyor. Bu parayı da davasında kullanıyor tabiki. Kısacası tam bir dava adamı oluşu hoşuma gitti.

    Devam ediyoruz...
    Kitabımız 20. sayfadan 49. sayfaya kadar kitabın doğuşundan ve çevirisinin hikayesinden bahsediyor. Asıl konu 49. sayfada başlıyor yani.

    Şimdi, biraz sonra sıkça kullanacağım iki kelimeyi anlamları ile beraber yazmak istiyorum ki okuduğunuzun ne anlama geldiğini anlamakta sıkıntı yaşamayasınız.

    Burjuva(Üretim araçlarının sahibi olan ve ücretli emekçi çalıştıran modern kapitalist sınıf.)

    Proletarya(Hiçbir üretim aracına sahip olmadıkları için ancak iş güçlerini satarak yaşayabilen modern ücretli emekçi sınıf)

    ~Bunlar kitaptaki tanımları bu arada~

    "Kitabın konusu nedir?" diye soracak olursanız cevabım şu şekilde olacaktır;Burjuva ve proletaryanın, iş veren ve emekçinin savaşımı.

    Burjuva sınıfı sermaye ve üretim araçlarını elinde tutuyor. Proleter sınıf ise vücut gücünden başka bir şeye sahip değil. Aslında çalışan, emek sarf eden ve alın teri akıtan sınıf olan proletarya;makinelerin ve üretim araçlarının gelişmesi ile burjuva sınıfına daha kısa sürelerde daha fazla para kazandırırken kendisi hep karın tokluğuna, yaşayabilmesi için gereksinim duyduğu minimum ücretler karşılığında çalıştırılıyor.

    Marx, bu durum karşısında proleteryalara "Tüm ülkelerin işçileri, birleşin!" önerisinde bulunuyor. Bu öneri gerçekleştiği taktirde ne kadar işe yarar görünse de ütopik bir fikir olmaktan da öteye gidemiyor tabiki.

    Marx ve Engels düzene boyun eğmiyor, karşı çıkıyorlar. Sanayileşmenin etkisi ile hep daha fazla ezilen işçi kardeşlerini savunuyorlar.

    Ama aslında komünizm, toplumdaki tüm üyelerin, (en ayrıcalıklı olanlar da dahil) yaşam koşullarını iyileştirmek istiyor.

    Yani Marx ve Engels'in proleter destekçisi olmasının nedeni burjuvaların yaşam koşullarının hep iyiye giderken, proleterlerin yaşam koşullarının hep kötüye gitmesidir. Komünizm sınıf ayrımı yapmaksızın ezilen kim ise onu destekliyor yani.

    "Emekçinin fabrikatör tarafından soyulması, ücretinin nakit olarak ödenmesi ile tamamlanır tamamlanmaz, burjuvazinin bir başka kesimi, ev sahibi, dükkan sahibi, tefeci vb. dört bir yandan onun üstüne saldırır." (Sayfa 58)

    Mesela bu görüntü bana tanıdık geliyor, size de tanıdık geliyordur muhtemelen.

    " Ücretli emekçinin emeğiyle kazandığı kıt kanaat geçinmesine, yaşamını güç bela sürdürmesine ancak yeter. "

    Ve bu da çok tanıdık!

    Eee Marx ve Engels bu vahim durumdaki insanların haklarını aramakla kötü mü ediyor?
    Bunun değerlendirmesini sizlere bırakıyorum.

    Ayrıca kitabımızda" Özel mülkiyet, aile kurumu, ücretli emek, sınıf savaşımı"gibi kavramlarla da sık sık karşılaşıyoruz.

    Komünistlerin, burjuva ve proleterlerin derinlemesine ele alındığı kitabımız, "Egemen sınıflar, bir komünist devriminin korkusuyla tir tir titreşir. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır" cümleleri ile gazlı bir şekilde bitiyor.

    Evet, kitabımız bahsettiklerimden ve daha fazlasından ibaret. Sen de benim gibi komünizm hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsan kesinlikle okumalısın. Önemli uyarımdır;Can Yayınları'ndan başka yayın tercih etme.

    Bu arada, sayfamızda takıldığım bir nokta oldu. Alıntı paylaşırken eserin yazarının adının yazdığı kısımda sadece Marx'ın adı yazıyor. Engels'in de kitapta payı büyük,bunun düzeltilmesi de şart.

    Fazla uzadı.
    Buraya kadar okuyan oldu ise çok teşekkür ediyorum. :)
  • 348 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Spoiler içerebilir! ‘‘Bir devletin tebaası değiliz, devrimle oluşturulmuş bir toplumun üyeleriyiz.’’ diyor Odocu Anarresliler kendileri için. Buna karşılık olarak Urraslılar’da, ‘’Siz Odocular bir çölü seçtiniz; biz arzlılar bir çöl yarattık’’ diyorlar. Odocular yıllar önce Urras’tan taşınarak (tabi toplumun alt sınıfı çoğunlukta olmak üzere) kendi istekleriyle ayrılıp devletsiz bir yaşam kuruyorlar kendilerine. Yönetim yok, herkes kendisinden sorumlu. Yargıya gelince tek yargı toplumsal vicdanınız ve en önemlisi Mülk yok ve bu sebeple hırsızlık da yok. Böyle diyor Ursula bize kitabında bir yerde ‘’Mülkün olduğu yerde hırsızlık da başlar’’ Peki ya fikirler, düşünceler? işler burda bozuluyor gibi bir bakıma aslında. Zeki, idealist aynı zamanda fizik üzerine ileri derecede çalışmaları olan Shevek ve yaşamı boyunca aslında pek de bir şey başaramamış ve bu açığı başkalarının başarılarını üzerine alarak aslında Odocu toplumda bir ‘’Çıkarcı’’ örneği olan Sabul arasında gerçekleşen durumlar göz önüne alındığında. Benim aklıma takılan tek nokta da bu oldu Annares’in kurduğu bu toplum düzeni konusunda aslında. Kitaptaki karakter Sabul Odocuların bahsettiği bir çıkarcı örneği belli ki toplumsal vicdanı onu yargılamamış Shevek’in fikirlerine konarak yalnızca kendisine zarar vermediği de aşikar. Peki Sabul nasıl tespit edilecek ve Shevek’in ya da bir başkasının hakkı nasıl korunacak? Sanırım hikayede burada zaten işler bozuluyor Onun dışında Anarres her halükarda daha adil bir toplum. Açlık varsa herkes aç, kıtlıktan, krizden yalnızca bir sınıf etkilenmiyor, herkes aynı oranda aç kalıyor. Toplumda yapılması gerekli onların deyimiyle pis işleri ( tuvalet temizliği gibi) herkes yapıyor ve belirli aralıklarla işler bir kurum tarafından güncellenip tekrar paylaştırılıyor verimli sonuç alınmasa da adil sonuç doğuran gülerken herkesin güldüğü, ağlarken herkesin ağladığı bir toplum düzeni. Öte yandan, Urras ise benim fikrimce bizim şuan bulunduğumuz durumun bir kaç seviye sonrası. Sınıf farklılıkları hat safhada hizmet sektöründe çalışanlar iyi beslenememekten hayat kaybederken üst sınıf bürokratlar lüks bir hayat yaşıyorlar. Romandaki bu olaylar bu durumları analiz eden amacı toplumu iyileştirmek, ilerleriye taşımak için Anarress’ten Urras’a gidip gelen fizikçi Shevek’in başından geçiyor. Son olarak elinden gelen her şeyi yapan Shevek hikayenin sonunda evine döndüğünde ise
    ‘’ Elleri bomboştu, her zaman olduğu gibi.’’
  • Bilim, yapılmamış olanı yapmak, yaşamı iyileştirmek için geliştirilmelidir.
  • Kadınlar ürkekliğe koşullandırılmışlardır, erkeklerse ataklığa; kadının kahramanlığı yaşamı iyileştirmek ve korumak, erkeğinki ise yaşamı yok etmek, ölümü aramaktır.
  • Solomon Adaları'nda yaşayan yerlilerin ilginç bir ağaç kesme yöntemi vardı. Elektronik testere gibi teknolojik nimetlerden mahrum olan yerliler, baltayla kesemeyecekleri kadar kalın bir ağacı üfleyerek deviriyorlardı!

    Evet, yanlış okumadınız. " Üfleyerek! "

    Baltayla deviremeyeceklerini düşündükleri ağacın karşısına hep birlikte dizilip bir ağızdan kötü sözler söylüyorlar ve bunu yaparken her ağacın içinde bir ruh taşıdığına inanıyorlardı. Kötü fısıltıların ise bu ruhu gücendirip ağacı terketmesini bekliyorlardı. Bir süre sonra ağaç kurumaya yüz tutuyor, ardından da devriliyordu...


    Sizce bu sözler bir ağacın yanında, bir insana söylendiğinde farklı bir tesire sebep olabilir miydi?
    Sonucunu tahmin etmek güç değil...

    Ruha söylenen her söz; İyiliği ve kötülüğüyle, içinde " Yaşamı " taşır. Sözler ki bir nefesle, daima bizde...

    " Söz ki baltadan daha yaralayıcı olmalı. "

    Senai Demirci/Aşka Dair Öyküler
    adlı kitabından " uyarlanmıştır " :)

    ★★★


    Sözcüklerin gerçeği değiştirme gücü vardır. Öyleyse sözcüklerine dikkat ederek güçlü bir enstrüman olarak kullan onları; iyileştirmek için, şükretmek için, şefkat göstermek için, var etmek için, affetmek için kullan.

    • Daphne Rose Kingma
  • Herkes yaşam şartlarının zorluklarından, çekilen acılardan şikayetçi ama kimse yaşamı düzeltmek için bir şeyler yapmak istemiyor. Sanki hepimiz hayatı dışarıdan izleyen yabancı seyircileriz ve her birimiz her şeyin ve herkesin hakemi olarak görevlendirilmişiz. Herkes büyük işler başarmak, büyük insanlar olmak, büyük sevinçler yaşamak istiyor ve çok az insan yaşam kalitesini yükseltmek, etrafındaki sefaleti gidermek için bir şeyler yapıyor. İnsanlar, borçlarını ödemekten kaçan vicdansızlara benziyor.