• "1911 yılında yazdığı 'Yeni Lisan' adlı makalesinde milli bir edebiyat yaratabilmek için her şeyden önce milli bir dile ihtiyaç olduğunu, bunun için dilimizin yabancı kurallardan arınması gerektiğini ileri sürdü. Bundan sonra davasına samimilikle inanmış bir sanatçı olarak öykülerinde ve başka yazılarında 'sade lisan' ülküsünü gerçekleştirmeye çalıştı."
  • 176 syf.
    ·1 günde
    Merhaba

    Bu kitap Oktay Akbal'ın 1996, 1997, 1998 yıllarındaki yazılarını inceliyor Sözcüklerle Yolculuk öyle bir yolculuk ki hangi yazardan geçmiyor, hangi durakta beklemiyor, hangi konuya değinmiyor ki...

    Oktay Akbal bir derya deniz her yazıda ona biraz daha hayran oluyorsunuz, her yazıda onun tanıklıklarının fazlalığına ortak oluyorsunuz. Köşe yazarı olması da gündeme ve toplumsal sorunlara daha fazla hakim olmasına vesile olmuş. Bahsettiği konular ve yazarlar o kadar fazla ki.. çok yoğun bir okuma süreci oldu benim için geçmişte bir yolculuğa çıktım kitapla beraber unutulmuş nice yazarları keşfettim AKBAL ile ve daha keşfedecek niceleri de var kitapta geçen ve araştırmak için not aldığım bazı yazarlar;

    Mustafa Baydar

    Ahmet Oktay

    Bahri Savcı

    Demir Özlü

    Feridun Andaç

    Doğan Hızlan

    Arif Damar

    Rüştü Onur

    Ali Ulvi

    Muzaffer Tayyip

    Muammer Aksoy

    Bahriye Üçok

    ....

    Şimdi Oktay Akbal'ın hayatına ondan sonra 1950'li yıllardaki bir röportajına yer verip sonlandıracağım.

    Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul - ö. 28 Ağustos 2015, Muğla)
    Gazeteci, yazar.
    Oktay Akbal kimdir?1923 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini çeşitli Fransız okullarında ve İstiklâl Lisesi'nde, tamamladı. Bir süre; İstanbul Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam etti. Yüksek öğretimini yarıda bıraktı. Edebiyat ve gazetecilik dünyasına Servet-i Fünun dergisinde sekreterlik yaparak adım attı. Milli Eğitim Bakanlığı; Tercüme Bürosu'nda, çalışmıştı. Yaşamını, gazetecilik yaparak kazandı. 1939-1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlandı. Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazdı. Büyük Doğu dergisinde her hafta "Dünya Fikir Sanat Hareketleri" sütununu yazdı. 1951-1956 arasında, Vatan gazetesinde; düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1956 yılında; köşe yazarlığına, başladı. 1969 yılından, 1991 yılına kadar Cumhuriyet gazetesinde, çalıştı.

    Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.

    Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikayelerdir. Akbal hikayeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikayeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.

    Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.

    https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/oktay-akbal

    EDEBİ KİŞİLİĞİ

    Çağdaşı Tarık Buğra gibi, bireye yönelen bir romancı olan Oktay Akbal: Garipler Sokağı, Suçumuz İnsan Olmak ve İnsan Bir Ormandır, Düş Ekmeği adlarını taşıyan romanlarında İkinci dünya Savaşı yıllarında Fatih semtinde orta halli insanların yaşadığı bir sokağı, orada yaşayanlarla birlikte anlatır. Suçumuz İnsan Olmak'la, İnsan Bir Orman'dır da ise değişik biçimde evlilik konusuna değinmiştir.
    Sıradan insanların hayatlarını dramların, sosyal hayta karşılaştıkları güçlükleri gelenek ve görenekler karşısında bocalamalarını dile getiren romanlar yazmıştır. Eserlerinde Sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı Ümitsizliklere kapılan insanların dramı eserlerindeki başlıca temalardır.

    Oktay Akbal, Batı’da egzistansiyalist ve hümanist felsefeye dayalı düşünceden ve bu düşünceleri yansıtan eserlerden etkilenmiş [12] ve bu etkiler altında eserler vermeye çalışmıştır. Sosyal hayattaki sıradan İnsanların hayatını, dramını, gelenek ve görenekler karşısındaki tutumlarını, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı düştükleri ümitsizlikleri kaleme almaya çalışan bir çaba içerisinde gözükmesine rağmen daha çok bireyi, ve bireyin içi dünyasındaki fırtınaları, bireyselliğin iç çizgilerinde kalan ve sınırlanan temaları işlemeyi tercih eden bir kalem olarak kalmıştır. Onun eserlerinde işlediği bireysel konulara toplumsal sorunların bireylerde yol açtığı yansımalar olarak değerlendirmek de mümkündür.

    Gündelik hayatta yaşadıklarından aldığı sahneleri, insan psikolojisini dair edindiği izlenimlerinin de ele almaktan hoşlandığı belli olmaktadır. Konularını, genellikle kendi yaşam öyküsünde iz bırakan anılardan veya bireysel düşler ile hayallerden alınmış konulardır. Terk edilmişlik,', yalnızlık, çocukluk ve iç burkuntusu gibi çağdaş kent insanının sürekli sorunları eserlerindeki temaların en başında gelenlerdir. Oktay Akbal'ın hikâyeleri hakkında Behçet Necatigil, "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır" şeklinde bir değerlendirmede bulunmasının sebepleri bunlardır. Eserlerinde tekdüze yaşamı değiştirmeye çalışan ancak değiştirmeye çalıştıkça çevresi tarafından yadırganan ve eski düzene geri dönmek zorunda kalan insanların sıkıntılarını anlatır. Orta sınıftaki aydınların toplumun geleneklerine uyamaması ve yadırganıp dışlanması, uyum sorunları iç bocalamaları vb tercih ettiği temalar arasındadır.

    Sürekli olarak tanınmış gazetelerde köşe yazarlığı yapmış olmasından dolayı roman ve öykücü olmaktan çok gazete, yazarı, sohbet ve -fıkra yazarı olarak ün salmıştır. Pek çok tanınmış gazetelerin köşelerinde yazdığı fıkraları ve sohbet yazılarında da güncel konuların içinde edebi sohbetleri serpiştirmeye çalışan bir tutum izlemiştir. Gazete yazılarında edebiyat sorunlarına ve olaylarına eğilerek anılar ve tanıklıklarıyla genç kuşaklara edebiyat sevgisini aktarmaya devam etmektedir.

    https://edebiyatvesanatakademisi.com/...an-ve-oykuculugu/700

    28 Ağustos Cuma günü 91 yaşında ölen ve dün Muğla’da son yolculuğuna uğurlanan Oktay Akbal’ın 1950’li yıllarda Mustafa Baydar’a verdiği söyleşi

    Yanılmıyorsam sizin ortaya attığımız “mutlu azınlık” sözü birçok yorumlara uğradı, lehte ve aleyhte yazılar yazıldı. Acaba bu sözünüz yanlış mı anlaşıldı? Düşüncenizi yeniden açıklamak ve aydınlatmak ihtiyacını duyuyor musunuz?

    “Mutlu azınlık” derken ne demek istediğimi birkaç yazı ile açıklamıştım. Burada uzun boylu üzerinde durmak istemiyorum. Mutlu azınlık deyimini ben yaratmadım. Stendhal Kızılla Kara’nın başına yazmış. Yapıtlarının ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını, sevileceğini, ancak o zaman mutsuz çoğunluğun malı olacağını anlatmak istemiş. Yaşadığı çağın gereklerine uymaktan, beğenilerine kapılmaktan, büyük okur kitlesinin hoşlanacağı çeşitten şeyler yazmaktan kaçınmış. “Mutlu bir azınlığa” ithafıyla bunları anlatmış. Ataç’m dediği gibi, “Kendini düşünmüyor, yalnız işini, dölütünü [sanatını] düşünüyor. Boyun eğmiyor günün dileklerine, çoğunluğun buyruklarına. Mutlu azınlığa sunuyor yapıtlarını, mutlu azınlık dediği de öyle sanıyorum ki bir kendisi... İstediği kendi kendini aşmak. Biliyor ki, bir kişi ancak kendi kendini aşmaya çalışmakla toplumunu, ulusunu, bütün kişi oğlunu yükseltebilir.” Bu kadar açık bir düşünceye ters, yanlış anlamlar verenler oldu. Ben sanat erinin çoğunluğun beğenisine uygun eserler yazarak kabiliyetini harcamamasını isterim. Çünkü her sanatçı bir çeşit öncüdür. Çoğunluğun keyfine hizmet edip para kazanan, ün çağlayan kişiyi sanatçı saymam ben. Mutlu azınlık için yazmak, zenginlerin, hah vakti yerinde olanların keyfini hoşnut etmek, onların yararına çalışıp, geniş halk kitlelerine sırt çevirmek demek değildir. Özlediğimiz, bugünkü mutsuz çoğunluğun da yarın sanat anlayışı bakımından mutlu bir çoğunluk haline gelmesidir.



    Memleketimizin okuyucu kitlesi bakımından arzulanan seviyeye gelememesinin sebepleri...

    Memleketimizde çeşit çeşit okur var. Kerime Nadir veya Mükerrem Kâmil Su’nun romanlarını okuyan on-on beş bin kişi var. Bunlar da okur. Hem de kitapları dört beş lira vererek alıyorlar. Bir de bizim kuşağın on yıldan beri uğraşa didine âdeta yaratarak ortaya çıkardığı beş bin kişiye zorlukla yükselen seçkin bir okur kitlesi var. Dileğimiz bu seçkin okurların günden güne artması. Türkiye’de beğenisi, anlayışı olan okurlar gittikçe artacak elbet. Milletimizin kültür seviyesi yükseldikçe okurlar da gerek kalite, gerek sayı bakımından olgunlaşacak. Bunu hızlandıracak çareler, yollar var. Şimdi aklıma geleni, okullarda okutulan edebiyat derslerini gerçekten edebiyat beğenisi aşılar bir hale getirmek.

    Türk cemiyeti sizce ne ölçüde Batı uygarlığına geçebilmiştir?

    Toplumumuz Tanzimat’tan beri Batı uygarlığına giden yolda yürüyor. Ama bazen pek yavaş, bazen pek hızlı. Arada bir de yerinde saydığı, hatta birkaç adım geri attığı oluyor. Atatürk devrimleri hızı kesilmeden sürüp gitseydi bugün Batı uygarlığına daha çok yaklaşmış olurduk.

    Bugünkü sanatçıların medeni cesaret bakımından Tanzimat ve İstibdat nesli sanatçılarından geride kaldığı söyleniyor.

    Dünyanın her yerinde sanatçıların topluma olan etkileri eskisine nispetle azaldı. Birkaç yıl önce “Edebiyat Ölüyor mu?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bunda çağdaş edebiyatçının toplumun gözünde değerinden ve etkisinden çok şey kaybettiğini söylemiştim. Yalnız bizde değil. Örneğin bir Emil Zola’nın, çağının toplumuna yaptığı etkiyi göz önüne getirin. Zola’nm bir makalesi Fransa’yı birbirine katmıştı. Bugün hangi Fransız yazan aynı tepkiyi uyandırabilir? Edebiyat o sıralarda rakipsizdi. Bugün sinema, televizyon gibi rakipleri var. Günümüz sanatçılarının toplum üzerinde etkileri eski sanatçılarınki gibi kesin olmaktan uzak. Ayrıca siyasi inançların kaynaştığı bir çağda sanatçı her an içinden çıkılmaz çukurlara düşmek tehlikesindedir. Zaten geçim zorlukları karşısında bunalmış olan çağımız sanatçısı dünkü sanatçıların geçim derdinden uzak davranışlarını yapamaz elbet.

    Son zamanlarda sizi “sosyal sanat” yapmamak, yazılarınızda fazla ferdî kalmakla itham ediyorlar, ne dersiniz?

    Bugün sosyal sanat yaptığım savunanların çoğu Fecr-i Ati’ye vergi bir duygululuk ve romantizm havası taşıyan şiir ve hikâyeler yazıyorlar. “Gökyüzünden geçen bulutlar insanların ıstırabına ağladı” gibi mısralarla sosyal sanat yaptıklarını sananlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar. Ben hikâye ve romanlarımda kişioğlunu kendimce anlatıyorum. Bence bir kişinin iç dünyası varılamayacak, keşfedilemeyecek kadar uçsuz bucaksızdır. Sonsuz meselelerle doludur. Toplum da bireylerden kurulduğuna göre bireyin dünyasını iyice tanımak ve tanıtmak niçin “sosyal sanat” yapmak olmasın? Benim öyle bir iddiam yok. Ben sevdiğim, hoşlandığım, acısını duyduğum, sevincini tattığım şeylerden bahsediyorum. Bütün ufak tefek ayrıntılar kişioğlunun ölmez görünüşünü çiziyor. İlk hikâyelerimden beri beni kişinin iç dünyası ilgilendirdi. Bu iç dünya ile dış dünya arasındaki çelişmezlikler, çarpışmalar, yıkılmalar. Her sanatçının kendine vergi bir kişiliği vardır. Ben büyük şehirde yaşayan bireyin serüvenini anlatıyorum. Kendime göre, kendi yönlerimden. Her yazar kendine göre bir dünya kurar. Benimki bu. Gerçekten sanat değeri taşıyan bir eserin sosyal ve beşeri ölçüler bakımından da değerli olacağına inanırım ben.

    Sait Faik son olarak Gülen Erdal’a verdiği mülakatında hikayeciler arasında en fazla sizi beğendiğini söylüyor. Sait Faik’le herhalde benzer yönleriniz olacak...

    Sait Faik’ten çok şey öğrendim. Yalnız ben değil, bir kuşağın hikayecileri ondan neler öğrenmediler ki! Bir kere hikâye yazmak isteğini, özlemini bana Sait Faik’in ilk okuduğum hikâyeleri verdi. Sonra çevreme, insanlara, kendi içime nasıl bakılacağını gene onun hikâyeleriyle öğrendim. Sait Faik’in kişiliğim üzerinde büyük etkileri oldu. Uzun yıllar dostu olarak da çevresinde yaşadım, ikimiz de her kişiye üzerinde uzun uzun durulup düşünülecek birer dünya gözüyle bakıyorduk. Sanatçının her şeyden önce kendi dünyasını anlatması gerektiğine inanıyorduk. Sait’le yakınlığıma bunlar birer açıklama olabilir.

    Önce Ekmekler Bozuldu ve Aşksız İnsanlar adlı kitaplarınızın ikinci baskılarını yaparken dillerini biraz değiştirdiniz. Bu lüzumu neden duydunuz? Bir sanatçının buna hakkı var mı?

    Önce Ekmekler Bozuldu 1946’da çıktı, Aşksız İnsanlar 1949’da. Bu iki kitapta yer alan hikâyeler 1942 yılları arasında2 yazılmıştı. 1955’te ikinci basımlarını yaparken onları aynı şekilde kitaba alamazdım. On yıl içinde dilimiz görüyorsunuz ne kadar arılaştı. O hikâyeleri eski halleriyle yeniden ortaya çıkarmak bana yersiz geldi. Öteki kitaplarımın örneğin Garipler Sokağı’nın da ikinci basımını yaparsam aynı şekilde dilini değiştireceğim. Bir yazar ömrü boyunca dili üzerinde çalışmalı bence. Çünkü bizim dilimiz Fransızca, İngilizce gibi istikrar kazanmış durumda değil. Yazılarımızın ileriye kalmasını istiyorsak hiç değilse dil bakımından bunu şimdiden sağlam bir yapıda kurmaya çalışalım.

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne durumdadır?

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne yazık ki, bomboş. 10 yıldan beri o kadar şair, hikâyeci, hatta romancı yetişti, tek bir eleştirmeci yetişmedi. Şair ve hikâyeciler ister istemez zaman zaman eleştirmecilik yapmak zorunda kaldılar. Nurullah Ataç eleştirmeci olmaktan çok, usta bir deneme yazarıdır. Bizim kuşaktan olduğu kadar daha sonraki kuşakta da eleştirmeyi kendine alan olarak seçen tek bir gönüllü çıkmadı, çıkamayacak galiba. En üzücü yön de bu.

    Sevdiğiniz hikâyeci ve romancılarımızdan birkaç isim söyleyebilir misiniz?

    Günümüz hikâyecilerinin hemen hepsinin sevdiğim hikâyeleri vardır. Bazılarını kendime yakın bulduğum için, bazılarını da benim hiçbir zaman yazamayacağım, göremeyeceğim şeyleri görüp yazdıkları için severim. Sait Faik’ten Özcan Ergüder’e kadar gelen hikayecilerin yeni sanatımıza yararlı oldukları kanısındayım. Derece derece, az veya çok. Romancı olarak da Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Hançerlioğlu güçlerinin yettiğince çalışıyorlar.
  • 152 syf.
    ·4 günde·10/10
    Okudukça okunası, okudukça kalemine aşık olunası bir başkası daha var mıdır sevgili Sabahattin Ali'den başka? diye düşünürüm zaman zaman. O, öylesine güzel bir değer, öylesine usta bir kalemdir ki, bir defa eserleriyle yüreğinize dokunduğunda bırakmak mümkün olmaz. Onun yüreğinden satırlara dökülen her bir sözcüğün bu denli yalın bir biçimde yüreğimize akması bizler için doyumsuz bir edebiyat yolculuğudur.

    Kısacık ömrüne sığdırdıklarıyla, verdiği çeşitli türlerdeki eserleriyle edebiyatımızın göz bebeği olan Sabahattin Ali, "toplumcu gerçekçi" türde yazdığı eserlerinde sadece bireyin toplum içerisindeki yerini kaleme almakla kalmaz aynı zamanda bireyin iç dünyasını da bir o kadar başarılı şekilde kaleme alır. Ezen- ezilen ilişkisini böylesine güzel ve çarpıcı bir şekilde kaleme alması onun, sadece yaşadığı dönemde değil günümüzde de toplumun sesi olmasını sağlıyor. Bugün dahi zamana meydan okuyarak güncelliğini koruyan bu güzel eserleri onun ne denli güçlü ve usta bir kaleme sahip olduğunun en somut örneğidir.

    Özellikle öykücülüğü ve hatta romancılığıyla ön planda olmasına rağmen Sabahattin Ali'nin edebiyat yolculuğu daha lise sıralarında başlamış, ilerleyen yıllarda şiirleri ile edebiyat dünyasına adım atmasıyla devam etmiştir. Ve şu bir gerçek ki, bizler daha onun muazzam kalemiyle tanışmadan evvel onun bu güzel dizelerine farkında olmadan vurulmuşuzdur.. Bugün yaşlısından gencine her neslin diline pelesenk olan, yüreğine dokunan "Aldırma Gönül"den "Leylim Ley"e, "Benim Meskenim Dağlardır"dan "Geçmiyor Günler"e kadar kıymetli sanatçılarımız tarafından seslendirilen şarkılar ve birçok aşina olduğumuz şarkı sevgili Sabahattin Ali'nin o güzel dizelerine aittir ve dediğim gibi bizler onun muazzam kalemiyle tanışmadan evvel onun dizelerine zaten vurulmuşuzdur...

    Atilla Özkırımlı'nın derlediği Bütün Şiirleri, sevgili Sabahattin Ali'nin öyküleri, romanları kadar şiirlerinin tadının da bir başka olduğunu gösteriyor. Bu eserde zaman zaman yalnızlıktan, aşktan, umutsuzluktan dem vururken zaman zaman Sabahattin Ali'nin hapishanedeki günlerine konuk olup derdine ortak olacak fakat en önemlisi de iç dünyasına araladığı pencereyle Sabahattin Ali'ye doğru yolculuğa çıkacaksınız. Kaleme aldığı diğer türlerde onu hep ezenlerin dünyasında ezilenlerden yana duruşuyla, toplumu ele alışıyla görürken şiirlerinde ise tüm bunlardan sıyrılıp onun melankolik iç dünyasıyla tanışma olanağı bulacak, onu ve onun kişiliğini daha yakından tanıyacaksınız. Atilla Özkırımlı'nın ön sözde dile getirdiği gibi " Yalın bir tanımlamayla ben'in şiiridir Sabahattin Ali'nin şiirleri. Aşk, yalnızlık, umutsuzluk, karamsarlık şiirlerinin başlıca temalarıdır. Kent yaşamı, insanlar arası ilişkilerdeki ikiyüzlülük onu bunaltmakta, dağlara sığınmaya itmektedir.Onda özgürlüğün, insanı sınırlayan bağlardan kurtulmanın simgesidir dağlar. Kabına sığmaz, coşkun bir kişiliğin, elindekiyle yetinmeyen, yükselmek isteyen bir yeteneğin göstergesidir.
    Hep bir olumsuzluk dile gelir şiirlerinde. Aşkı olumsuzdur, çünkü karşılık görmez, sever ama sevilmez.Yalnızdır; çünkü terk edilmiştir, dostsuzdur, güvenebileceği kimse yoktur. Karamsardır; çünkü yalanın egemen olduğu bir dünyada yaşamaktadır, yapmacıktır her şey, gösterişten ibarettir. Umutsuzdur; çünkü insanı tanıdıkça insandan uzaklaşmaktadır. Sonunda kendisine dayanır.Bu açıdan duygularını anlatmak için bir araçtır sanki şiirleri."

    Her bir dizesini keyif alarak okuduğum Bütün Şiirleri ismiyle derlenen bu güzel eseri tüm Sabahattin Ali severlerin okumasını, onu bir de dizelerinde okuyup, iç dünyasına tanık olmalarını tavsiye ediyorum :)
  • “SOMAS’TAN AY IŞIĞINA” VE MEHMET KUVVET

    M.NİHAT MALKOÇ

    Mehmet Kuvvet Trabzonlu bir şiir işçisi… Daha düne kadar böyle anılıyordu; fakat artık ona bir de “öykü yazarı” sıfatını eklememiz gerekecek. Zira değerli şair ve yazar dostum Mehmet Kuvvet “Somas’tan Ay Işığına” adlı bir öykü kitabı çıkardı geçenlerde. Bugüne kadar şair olarak bildiğimiz ve şiirlerini zevkle okuduğumuz Mehmet Kuvvet’in “Somas’tan Ay Işığına” kitabı yayınlandıktan sonra onun aslında gizli bir öykücü olduğunu da keşfettik.

    Mehmet Kuvvet’in mesleği öğretmenlik, Biyoloji öğretmenliği… Aslında şiirle de, öyküyle de ilgisi yok mesleğinin. Fakat şair ve yazar olmak için edebiyat öğretmeni olmak gerekmiyor. Nice edebiyat öğretmenleri var ki iki satır yazı yazmamışlardır ömürleri boyunca.

    1962 yılında Trabzon’un Akçaabat ilçesinin Derecik beldesinde dünyaya gelen Mehmet Kuvvet ilk, orta ve lise öğrenimini Trabzon’da tamamlamıştır. Trabzon Lisesi’ni bitirdikten sonra 1983 yılında KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Biyoloji Öğretmenliği bölümünden mezun olmuştur. İlk olarak Tunceli-Ovacık Mareşal Fevzi Çakmak Lisesi’nde öğretmenliğe başlamıştır. Daha sonra sırasıyla Giresun Eynesil İmam Hatip Lisesi’nde, Trabzon Affan Kitapçıoğlu Lisesi’nde çalışmıştır. Ardından da bir grup arkadaşıyla beraber Maraton Dershanesi’ni kurmuştur. Halen aynı kurumda idareci ve öğretmen olarak görev yapmaktadır.

    Mehmet Kuvvet, edebiyat hayatına hemen herkes gibi şiirle başladı. Kasım 2003’te “Çakmak Ateşi” adlı ilk şiir kitabını çıkardı. Daha sonra şiirin yanında öyküye de el atarak Şubat 2008′de “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabını yayınlamıştır. Mehmet Kuvvet, Trabzon Çağdaş Yazarlar ve Sanatçılar Derneği Yönetim Kurulu üyesidir. Yazıları, şiirleri ve öyküleri Kül Öykü, Aykırısanat, Ardıçkuşu, Çalı, Ada, Maviada, Dönence, Kıyı, Boğaziçi, Göze, Taka, Berfin Bahar, Ekin Sanat, Tay, Alaz gibi bazı dergi ve gazetelerde yayınlanmaktadır. Trabzon’da günlük yayınlanan Taka Gazetesi’nde; 2006’dan beri her hafta “Şiir Takası” adlı şiir köşesinin editörlüğünü yapmaktadır. ÖZ-DE-BİR(Özel Dershaneler Birliği) Yönetim Kurulu Üyesidir. Aynı zamanda ÖZ-DE-BİR Trabzon İl Temsilcisidir.

    Mehmet Kuvvet’in ilk öykü kitabı ses getirdi. Zira Türkiye’nin yakından tanıdığı ve sevdiği şair ve yazar Cezmi Ersöz “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabının arka kapağında Mehmet Kuvvet’in öyküleriyle ilgili olarak şu isabetli tespitlerde bulunuyor: “Mehmet Kuvvet, sıradan insanların sıra dışı öykülerini gösterişten uzak ve yalın bir dille anlatıyor. Bana biraz Sait Faik’i, Romanyalı öykücü Panait İstirati’yi anımsattı. Yazar, tıpkı öykücüler gibi mucizeleri uzakta değil, küçük insanların bildiğini sandığımız ama bilmediğimiz hayatlarında arıyor. Mehmet Kuvvet’in öyküleri incecik bir ironinin içine ustalıkla gizlenmiş hüzünden alıyor tadını. Ve öyküler usulca alıyor sizi içine ve öyle ki arzuyla imkânsızlık arasında savrulan kahramanlarıyla aynı düşleri görmeye başlıyorsunuz bir süre sonra.”

    Trabzonlu şairlerden biri olan Zekeriya Saka da Mehmet Kuvvet’in öykülerini söz konusu kitabın arka kapağındaki şu özgün ifadelerle anlatıyor okuyuculara: “Mehmet Kuvvet, geçtiği topraklardan derlediklerini kendi toprağına ekerek, yapay gübre kullanmaya gerek duymaksızın, çimlendirip gövertiyor. Yaşadığı yöre insanının kıvrak zekâsını yansıttığı öykülerinde, mısırların arasından Fadime’nin; karayemişlerin arkasından Temel’in size gülümsediğini duyumsar gibi olursunuz. Onun öykülerinde izlek, Karadeniz’in bir ucundan esen poyrazın, diğer ucundan esen karayelle çarpışıp teninizi yalayan meltemlere dönüşür.”

    Mehmet Kuvvet, “Tralles” öyküsünde iç dünyasında yaşattığı askerlik anılarına yer veriyor. Öyküde geçen bir yer adı olan Tavşantepe bana Tuzla Piyade Okulu’nu hatırlatıyor. Zira benim de askerlik yaptığım Tuzla Piyade Okulu’nun dağdaki eğitim sahasında bu adda bir tepe vardı. Yazar Mehmet Kuvvet de askerliğini burada yapmış bildiğim kadarıyla. Bu öyküdeki ifadeler bunu teyit ediyor bir anlamda. Söz konusu öyküde bir olaydan çok, bir durum anlatılıyor. Bu yönüyle öykü çeşitlerinden biri olan Çehov tarzı öyküye daha yakın duruyor. Yazar Mehmet Kuvvet daha sonra öyküsünü antik kent Tralles’le bütünleştiriyor.

    Yazmaya şiirle başlayan, öyküyle devam eden Mehmet Kuvvet’in; şiirin yanında öyküyü de devam ettirmesi veya tamamen öyküde yoğunlaşması Türk öykücülüğü için bir kazanç olacaktır. Edebiyatımızda şair sayısı çok olsa da öykü sahasında ciddi kalemlere ihtiyacımız vardır. Bu kanaatimi belirttikten sonra Mehmet Kuvvet’in “Somas’tan Ay Işığına” adlı kitabındaki öyküleri değerlendirmeye kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

    Mehmet Kuvvet “Somas’tan Ay Işığına” adlı kitaptaki “Mürekkebin Hesabı” öyküsünde, yaşamı insanlardan uzakta ve bir çöplükte geçen birinin hayatını öyküleştiriliyor. Bu kişinin hapse düşüşü ve orada gördüğü insanlık dışı muameleler sıralanıyor. Bu kişi, sonradan doktor olan “Ege” adlı kızıyla karşılaşıyor; fakat baba-kız olduklarını bilmiyorlar. Doktor Ege, sonradan babası olduğunu öğreneceği Ahmet’i tedavi ediyor. Daha sonra tesadüfler babayla anneyi buluşturuyor. Sonunda özlenen mutluluk tablosu oluşuyor. Bence buradaki tesadüfler biraz abartılı veriliyor, bu durum öykünün inandırıcılığını zedeliyor.

    “Nadia” söz konusu kitapta başarılı bulduğum, dikkat çeken öykülerden biri… “Nadia” öyküsünde güzel ve başarılı betimlemeler var. Mehmet Kuvvet “Nadia” adlı kızı anlatırken soyutlamalardan yararlanıyor. Bu öyküdeki şiirsel üslup, okuyucuyu büyülüyor. Öyküde gelecekte iyi bir ressam veya resim öğretmeni olmak isteyen Nadia’nın hayalleri sıralanıyor. Nadia’nın geleceği masaya yatırılıyor. Resimle yatıp resimle kalkan bir kızın bir resim öğretmeni tarafından yıkılan dünyası gözler önüne seriliyor. Aslında resimde çok iyi olan Nadia’nın yaptığı resimleri beğenmeyen öğretmeni onu okuldan ve resimden soğutuyor. Nadia da ailesinin isteği doğrultusunda Matematik bölümünü bitiriyor. Yazar Mehmet Kuvvet burada aslında biraz da mevcut eğitim sistemini, bu sistemin bir parçası olan öğretmeni ve çocuklarının tercihlerini dikkate almayan aile fertlerini üstü kapalı da olsa eleştiriyor.

    “Türküleri Tüketmek” öyküsü Kosif Hüseyin’in hayatından kesitler sunuyor okuyucuya. Bu öyküde yazar Mehmet Kuvvet’in yaşananları en ince ayrıntısına kadar çok iyi gözlemlediğini görüyoruz. Zaten iyi öykücüyü emsallerinden ayıran ve farklı kılan da onun gözlem gücüdür. Bu öyküde yazarın hayatından kesitler olduğu kanaatindeyim. Zira mısır püsküllerinden sigara sarmak, çoğumuzun çocukluğunda yaptığı sıradan işlerdendir.

    Bu öyküde radyonun hayatımıza girdiği o ilk devirlerden bahsediliyor. O zamanlar köyde radyoya sahip olmak bir ayrıcalıktı. Bu öyküde köylülerin teknoloji fakiri olduğuna vurgu yapılarak cahillikleri de gözler önüne seriliyor. Köylü kadın, radyodaki türkülerin bitmemesi için radyoyu kapattırıyor. Çünkü o türkülerin bitmemesi gerekir. Zira akşam onları eşine dinletecektir. Kadın, sözünü dinlemeyen oğluna okkalı bir de küfür sallıyor.

    Yazar “Kargaların Yaşar” öyküsünde kargaların yuvasını dağıtan talihsiz Yaşar’ın kargaların saldırısına musallat oluşunu ironik bir üslupla anlatıyor. Bu öykü konusu itibariyle masala daha yakın duruyor. Yaşar’ı tanıyıp belleyen kargalar ona dünyayı zindan etmiştir. O da bulunduğu ortamdan uzaklaşmak için yaşını büyüterek askere gitmiştir. Kindar kargalar Yaşar’ı, askere gideceği arabanın yanına kadar takip etmişler. Askere gidince Yaşar’ın izini kaybetmiş kargalar… Bundan sonra Yaşar’ın lakabı “Kargaların Yaşar” olarak kalmıştır.

    Mehmet Kuvvet, öykünün başkahramanı olan Yaşar’ın askerlik dönemini anlatırken “Mantık bitmiş, askerlik başlamıştı” derken aslında üstü kapalı bir eleştiride de bulunuyor.

    Yazar Mehmet Kuvvet, kitaba adını veren “Somas’tan Ay Işığına” adlı öyküsünde bir köylü kadınının yaşadığı sıkıntılı günleri saf yüreğini de tasvir ederek anlatıyor. Öykünün sonunda nineyle Somas’ın söylediği karşılıklı maniler dikkat çekiyor. Bu öyküde “Geçmekte olan dolmuşa el attı” ifadesini yazar yanlış kullanmıştır. Doğrusu “Geçmekte olan dolmuşa el kaldırdı” olmalıydı. Zira “el atmak” bir işe dâhil olmak, müdahalede bulunmak” demektir.

    Mehmet Kuvvet bu öyküsünde Trabzon ağız özellikleriyle konuşturmuş kahramanını. Fakat bunda ölçüyü iyi ayarlamış; zira bu tarz ağız özellikleri abartılı olursa okuru sıkabilir. “Somas” bu öyküdeki ninenin torununun soyadıdır. Somas aynı zamanda öyküde adı geçen bir dağın adıdır. Bu öyküde de ironiye sık sık yer veriliyor. Keza Ahmet Somas, ninesine ilaç diye şarap içiriyor. Nine şarap içince başlıyor mani sıralamaya. Bunlar öyküyü çekici kılıyor.

    Herkesin içinde bir şiir canavarı gizlidir. Bazı kalemler zamanla bu canavarın homurtularını dışarıya yansıtırlar; bazıları ise bir iç ses olarak içlerine hapsederler. Yazmaya meyli olanlar ve paylaşmayı sevenler iç dünyalarındaki hissî dalgalanmaları kelimelere dökerler. Bu, ilk dönemlerde genellikle “şiir” şeklinde kalıba dökülür. Zaman geçtikçe şiirden öyküye ve romana kayar. Hemen her öykücünün veya romancının işe şiirle başladığını görürüz. Trabzonlu Mehmet Kuvvet de yazmaya şiirle başlamış, öyküyle devam etmiştir. Bence şiirden sonra “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabıyla da iyi bir eser meydana getirmiştir. Bundan sonra öyküde ısrar ederse gelecekte güzel yerlere geleceğini düşünüyorum. Zira yazdıklarını dikkatli bir gözle incelediğimizde bunu anlayabiliyoruz. Öte yandan şiir sahasında kalem oynatan kişi çoktur. Bu alanda yeni şeyler ortaya koyup farklı bir ses olarak sivrilmek hiç de kolay değildir. Biz yine Mehmet Kuvvet’in öykülerine geçelim.

    Yazar Mehmet Kuvvet “Somas’tan Ay Işığına” adlı kitabındaki “Daldan Dala” öyküsünde hayatını muz ve cinsellik üzerine kurmuş olan bir maymunun sıra dışı yaşamını ortaya koyuyor. Bu öykü bir belgesel üzerine kuruluyor. O belgeseli seyreden öğretmenin kendi hayatıyla maymunun hayatı arasında bağlantı kurması okuyucuyu gülümsetiyor.

    “Bedelli Yolculuk” öyküsünde okumayı çok seven bir babanın tıp eğitimi gören kızıyla diyaloğuna, çocukluk yıllarında yaşadığı sıkıntılara ve ani ölümüne değiniliyor. Baba ölmeden evvel, ölen babasını yarı uyur, yarı uyanık halde görerek onunla geçmişin bir çeşit muhasebesini yapıyor. Sonra o da ölen babasının yanına geçerek hayatına son noktayı koyuyor. Fakat yazar bunu oldubittiye getiriyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu öykünün kurgusu biraz havada kalmış, pek gerçekçi olmamış. Bu hesaplaşma kısmı, öyküden biraz kopuk duruyor. Aslında bu kısım isabetli ve başarılı ruh tahlilleriyle daha da derinleştirilip zenginleştirilebilirdi. Sanki biraz aceleye getirilerek erken bitirilmiş görünümü veriyor.

    “Anniy misun?” öyküsünde, yaptığı komikliklerle çevresindekileri gülmekten kırıp geçiren, bazen de usandıran muzip bir insanın davranışları anlatılıyor. Fakat onu da faka bastıran birileri çıkıp pabucunu dama atıyor. Bu öyküde lakap takma geleneği dikkat çekiyor.
    “Peygamber” öyküsünde hayatın zorlukları karşısında aklî dengesini kaybeden bir kişinin trajik sonu anlatılıyor. Kendisini, ‘peygamber’ olarak görecek kadar kaybeden bu kişi sonunda mutfak tüpünü açarak gazı içine çekiyor. Böylece zehirlenerek ölüyor. Bu öyküde yazar Mehmet Kuvvet, kahramanının bilinçaltına ayna tutarak başarılı psikolojik tahliller yapıyor. Fakat keşke kahramanını intihara götüren sebepleri biraz daha derin anlatsaydı.

    “Kıvırcıklar ve Kıvırmalar” bu kitaptaki en uzun öykü olarak karşımıza çıkıyor. 14 sayfalık bu öyküde Bayburtlu Pala’nın insanı bazen güldüren, bazen de üzen macerası trajikomik bir tarzda anlatılıyor. Pala, koyunlarını sattıktan sonra kendini Rus kızlarının tuzağında bulmuştur. Trabzon’da geçen öyküde yılların Pala’sı nefsine yenilerek kendini acınacak bir konuma ve dipsiz bir uçuruma sürüklemiştir. Trabzon’da gece hayatına alışan Pala, diskolarda gününü gün etmeye başlamıştır. İçkiyi fazla kaçırdığı bir gece aynı odayı paylaştığı bir Rus kızı tarafından soyulmuş, meteliksiz kalmıştır. Üstelik otele iki bin lira da borçlanmıştır. Parasını gece âleminde bir Rus kızına kaptırdığı için bir kuruşu bile kalmamıştır. Oteldeki görevlilerin zoruyla senet imzalamıştır. Onlarca koyunun satışından elde edilen para birkaç günde çarçur edilmiştir. Onu bu kötü durumlara düşüren ‘Kibar’ adlı sünepe tipli arkadaşıdır. Kötü bir arkadaşın insanı ne hallere düşüreceğinin ibretli bir örneği olan bu öyküden okuyan herkesin alabileceği mühim dersler vardır. Bu öykü çok ustaca kurgulanmıştır. Bu öykünün kitapta beğendiğim öykülerin başında geldiğini söyleyebilirim.

    “Kardelenler Büyüyecek” öyküsünde bir öğretmenin Tunceli’nin ücra bir köşesinde beş yıl boyunca; yazarın deyimiyle “öğretmenlik, müstahdemlik, idarecilik, ağabeylik ve babalık” yapışı anlatılıyor. Bu öyküde Doğu’daki zorlu hayata ayna tutuluyor. Yöre halkıyla, onların duygularını kötü emelleri için sömürenlerin birbirine karıştırılmaması gereğine vurgu yapılıyor. Bu öyküde anlatılanlar yazar tarafından yeniden kurgulansa da gerçek hayattan izler taşıyor. Mehmet Kuvvet bu öyküyü yazarken belli ki öğretmenlik hayatından esinlenmiştir.

    Mehmet Kuvvet “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabında Türkçeyi zorlamıyor; dilin bütün imkânlarını ustaca kullanarak okuyucuya kendi diliyle sesleniyor. Onun bu ilk öykü kitabından yola çıkarak gelecekte bunlardan daha da güzel öyküler çıkaracağını düşünüyorum. Onun öyküde yeni arayışlara gireceğini, Türkçenin duru sularında ustaca kürek sallayacağını umuyorum. Bunun ilk işaretlerini vermiş zaten bu ilk öykü kitabında. Biz kaldığımız yerden onun öykülerindeki incelikleri ortaya koymaya devam edelim.

    Kuvvet’in “Somas’tan Ay Işığına” kitabındaki “Lütfen Ördekleri Lavaboda Yıkamayın” adlı öyküsünün adı gibi içeriği de bir hayli ilginç… Orhan adlı öykü kahramanının ameliyat olma serüveni anlatılırken ülkemizde sağlık alanındaki çarpıklıklara da göndermelerde bulunuluyor. Bu öyküde hayattan gerçek kesitler gözler önüne seriliyor. Bunlardan yola çıkarak bugün niçin hâlâ bu noktada olduğumuzu daha iyi anlayabiliyoruz.

    “Git Babana Sor” öyküsünde Mehmet Kuvvet, öğretmenlik hayatından siyah beyaz kareler sunuyor okurlarına. Tunceli’nin Ovacık ilçesinde öğretmen olarak görev yaptığı günlerin buruk esintilerini buluyoruz bu öyküde. Bunlara acı tatlı hatıralar dersek daha isabetli bir tanımlama olur kanaatindeyim. Bu anılarda öğretmenliğin sırlarını ve zorluklarını da görebiliyoruz. Munzur çayı bu öyküye bütün haşmetiyle damgasını vuruyor.

    Yazar Mehmet Kuvvet, “Samimiyet” öyküsünde çağımızın insanlarının köklü değerlerini ve insancıllığını kaybedişini örnek olaylarla pekiştirerek anlatıyor. Burada yazarın okuduğu bir kitabın bizleri farklı noktalara getirdiğini görüyoruz. Öyküde tam da bugünlerin güncel meselesi olan seçim kirliliğine değiniliyor. Seçim propagandalarının çevreyi ve ruhları kirletmesinden yakınılıyor. Yazar, Mustafa İnan’ın hayatından kesitler sunuyor. Kendisine araba çarpan bir kişinin çektiği sıkıntılar sıralanarak insanların samimiyeti sorgulanıyor.

    “Somas’tan Ay Işığına” adlı kitabın son öyküsü olan “Kar Kırmızı”da Trabzonlu şair Zekeriya Saka’nın “Yıkımlardan bıkmasa da katran elleriniz/bir gün uyanacaktır Anadolu/bilesiniz…” dizelerine yer veriliyor. Bu öyküde Karadeniz’den, Trabzon’dan ve yazarın bir zamanlar öğretmen olarak görev yaptığı Tunceli’den, Munzur’dan izler var. Kitabın bu son öyküsünde, okuyup memlekete faydalı bir insan olmak amacı güden genç bir kızın suçsuz yere terörist damgası yemesi ve tutuklanması anlatılıyor. Üç ay hapiste kalan kız, sonra suçsuz bulunarak salıveriliyor. Fakat adının altı kırmızı kalemle çiziliyor bir kere…

    Trabzonlu şair ve öykücü Mehmet Kuvvet, öykülerinde bazen güldürüyor, bazen de düşündürüyor. O, hayatın acı gerçeklerini anlatırken bile sıkmıyor, çok kere gülümsetiyor. Bu sıcak üslup okuyucuyu rahatlatıyor. Öyküleri birbiriyle bağlantılı değil; her biri bağımsız öyküler olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Bu sıcacık öykülerde kendimizi buluyoruz çoğu zaman. O, içinden çıktığı halkın hayatına ayna tutuyor. Anlattıkları bizim hayatımızdan derin izler taşıyor. Bu öykülerde zaman zaman kara mizaha da rastlıyoruz. Hüzünle gülümseme arasında gidip geliyorsunuz. İfadelerin derinliği ve özgünlüğü onun şairliğinden gelen hüneri olsa gerek... Çünkü şairlerin öykü kitapları genelde daha yoğun ve duygu yüklü oluyor.

    Şair olarak tanıdığım Mehmet Kuvvet, ilk öykü kitabı olan “Somas’tan Ay Işığına” adlı eseriyle iyi izler bıraktı bende. Bir kere dili sade, duru ve akıcı; fakat basit değil, belli bir derinliği var öykülerin. Kitabı bir oturuşta okudum, zira sürükleyici bir öykü kitabı bu…

    Kuvvet’in bende derin izler bırakan “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabı Kül Sanat Yayınları arasında okuyucuyla buluştu. Söz konusu kitap “Kardelenler Büyüyecek” ve “Anıların Rüzgârıyla” adlı iki ana bölümden oluşmuştur. Her iki bölümde toplam 16 öykü yer alıyor. Fakat “Anıların Rüzgârıyla” adlı bölümdekiler öyküden çok, anı türüne giriyor bence.

    Öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Mehmet Kuvvet’in “Somas’tan Ay Işığına” adlı öykü kitabı 112 sayfadan oluşuyor. Kitabı okurken büyük bir keyif aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Sevgili arkadaşım şair ve yazar Mehmet Kuvvet’i bu ilk başarılı öykü kitabından dolayı yürekten kutluyorum. İyi ki şiirin yanında öykü yazmayı da denemiş, yoksa bu güzel öykülerden mahrum kalırdık. Onun öyküde ısrar etmesini ve bu alanda yoğunlaşmasını diliyorum. Zira kişi belli bir alanda yoğunlaşırsa yazdıkları daha seçkin olur.

    Yayınlandığı Yer: Mortaka Dergisi/Kış 2009/Sayı: 13